Tek Kılıkta “Terör”ün Binbir Yüzü

Tek Kılıkta “Terör”ün Binbir Yüzü

Want create site? With Free visual composer you can do it easy.

Platon’un “Devlet” kitabının ilk kısmında meşhur sofist Thrasymakhos, adaletin güçlünün işine gelen olduğunu söyler ve adil olanın aynı zamanda doğru olduğunu savunur.[1] Bu anlamda Thrasymakhos yasal olan ile adil olan arasında bir özdeşlik kurar. Yani egemenin eyleme sınırlarını belirleyen yasanın varlığı adaletin de teminatı olur. Badiou, Thrasymakhos’a “Adalet, her tür pratiğin yasanın güçlünün çıkarı olmasından başka bir şey değildir” (2015: 41) dedirtir ve bu sınırlar dâhilindeki güçlünün eylemine çıkarı da katar. Modern sofistler ise devlet güdümlü entelektüeller ile sermayenin çıkarlarını nesnel gerçeklik olarak sunma iddiasında olan kanaat önderleridir. Thrasymakhos bugünün sofistlerine göre daha açık sözlüdür, güçlünün eylerken kendi çıkarını güttüğünü tüm açık sözlülüğü ile dile getirir, bugünün güçlüyü savunmak için yana yana ortalıkta dolanan, devlet katında bir sandalye bulmak için uğraşan entellektüelleri gibi lafı dolandırmaz, güçlünün edimini herkes için iyi olan diye pazarlamaya çalışmaz.  Bu yüzden de Badiou yeniden yazdığı “Platon’un Devleti” kitabında bu bölümün üst başlığına “Sofisti Susturmak” adını verir.  Bugünün sofistleri de her konu hakkında konuşma hakkını kendilerinde bulurlar. “Terör”, sofistin konuşabileceği muazzam uzunluktaki listedeki konu başlıklarından sadece biridir. Sofistin terör kelimesi ve onun imledikleri hakkında söyledikleri güçlünün çıkarını meşrulaştırmak için üretilmiş söz yığınından başka bir şey değildir. Thrasymakhos gibi ama asla onun kadar dürüst olmayı tercih etmeyen bugünün sofisti, terör karşısında devletin yaptıklarını onaylamak adına kanaatlerini televizyon ekranından, gazete köşelerinden bazen de akademinin içinden dile getirir. Terör kelimesi bugün devletlerin kendi politikalarını meşrulaştırmada kilit bir kavram halini alırken; bugünün sofistlerinin ve devletlerin yaptığı tanımdan uzaklaşıp terör kelimesi hakkında düşünmek şarttır.

21. yüzyıl 20. yüzyılın hikâyesini devralırken, 20. yüzyılın savaşları, toplu katliamları, iç savaşları, soykırımları ahlakçı-liberal düşüncede şiddet kavramının kötülük ile özdeşleştirilmesine vesile oldu. Devletin şiddet uygulayan tek meşru aygıt olarak kabul edildiği bu dönemde, her türlü şiddet içeren hareket totaliter olmak ile özdeşleştirildi. Şiddetin aldığı biçimler arasında şiddetin öznesinin ve nesnesinin kim olduğu, şiddet uygulayanın amaçları ve bulunduğu tekil konum gibi soruların görmezden gelinerek; hiçbir ayrım yapmadan bir denklik kurulması bu özdeşliğin bir sonucuydu. Usame Bin Ladin ile Lenin özdeşleştirilirken, Sovyetler ile Nazizmin “barbarlık” yönünden aynı kılınması “düşünce” olarak karşımıza çıkmaktadır. Daha da kötüsü, bu tür bir biçimsel indirgemeciliğin yani liberal-ahlakçılığın, düşüncenin tek yolu olarak normalleşmiş olmasıdır. Bu tür bir düşünme çabası, Bin Ladin ve Lenin isimlerinin tekilliklerini düşünmez ve birer fenomen olarak ikisinin görünüşlerine odaklanır ve orada gördüğü şey ise “saf şiddet”in uygulayıcıları olduğudur. Buradaki özdeşliği kuran şey şiddet ise, böyle bir özdeşlik çabasının altındaki motivasyon sebebi de “kötülüğe” karşı olan savaştır. Burada, Lenin ve Usame Bin Ladin örneğinde, onları kötü yapan ya da kötü olma özelliğini veren şey, ikisinin de insanı, o çok sevilen “kutsal insanı” öldürmüş olmalarından gelir. Benzerinin, Sovyetler ve Nazizm arasında da kurulduğunu söylemek sanırsam yanlış olmayacaktır. Bu anlamda, yukarıda değindiğimiz gibi ikisi de barbardır. Barbar olması onun insana ait olmadığını, insana ait olmaması ile düşünülemez olduğudur. “Nazizmin bir düşünce olmadığını söylemek ya da daha genel olarak barbarlığın düşünmediğini söylemek, aslında onu temize çıkarmanın sinsi bir yoludur. Aslında tek bir politikanın öne çıkması olan, günümüzdeki ‘tek düşünce’nin biçimlerinden biridir bu. Politika bir düşüncedir, barbarlık düşünce değildir, dolayısıyla hiçbir politika barbar değildir. Bu tasım, günümüzde bizi belirleyen kapitalist-parlamentarizmin aşikâr barbarlığını gizlemeyi hedeflemektedir” (Badiou 2013: 11). Badiou’nun işaret ettiği kapitalist-parlamenter değerlerin reddi, köktenci ve radikal olarak görülmek için yeterli bir sebeptir günümüz dünyasında. Bu anlamda teröristlerin hepsi köktenci, radikal fanatiklerdir; kendi ideolojik dünyalarına saplanmış her türlü “müzakereyi” reddeden insanlardır. Gerçekten köktenci teröristler vardır ancak sorunun kendisi, parlamenter demokrasinin değerlerini reddetmenin köktenci olmaya yeterli bir sebep olarak görülmesidir. Köktenci sıfatı, terörist gibi mevcut anlam dizgesini reddeden kim olursa olsun, herkes için kullanılabilecek bir sıfat halini alır. Liberal siyasetin reddi -müzakere, konuşarak anlaşma, bürokratik-yasal kurumlar aracılığıyla siyasetin reddi iken-, radikal olan her tür düşüncenin -otomatik bir şekilde- terörü içinde barındıracağı varsayılır.

Badiou’nun ifade ettiği önermede olduğu gibi, hem kapitalist-parlamentarizmin tek düşünce ve tek değerler biçimi olarak dayatıldığını hem de bu tek değerler biçimine göre her türlü kolektif özgürlükçü politika şiddet ile arasına mesafe koymadığı ölçüde totaliter bir nitelik kazandığını söyleyebiliriz. Kapitalist devletin uyguladığı şiddet bizatihi parlamenter demokratik değerleri koruduğu içindir ki meşru addedilir, kötülükten ziyade gerekliliktir.[2] İsrail’in Filistin’de yaptıkları, Amerika’nın Afganistan-Irak işgali bu gereklilik mantığı tarafından yapılandırılır. Buradaki ahlakçılık, kötülüğün kaynağını yok etmek için şiddetin elzem olduğunu ve Batılı kapitalist değerleri korumanın tek yolunun bu olduğunu savlar. Benzer bir düşüncenin Kürt sorunu bağlamında da işe koşulduğunu söyleyebiliriz. Bununla bağlantılı bir nokta, gereklilik mantığının kime karşı işletildiğidir yani bu gereklilik mantığını işleten özne, nesne olarak konumlandıracağı bir “ötekinin” varlığına ihtiyaç duyar. Öteki, korunacak olan şeyin kimden korunacağını yani değerlerin (kutsal demokratik değerlerdir bunlar), ülkenin (hayali bir bütün olarak ülkedeki herkestir bu; Fransızlar örneğinde olduğu gibi) ve devletin (ilk ikisinin varlık sebebi olan, olmadığı takdirde insanların birbirlerini amansızca öldüreceği varsayılan devlet) kimden korunduğunu imlemekte işe koşulur. Bu Öteki, İsrail için Filistinliler, Amerika veya Batı için İslamcılar ve Rusya için Çeçenlerdir. Bu genel “saldırgan” ötekiyi isimlendirmek için genel bir ad kullanılır: Terörist.

Bu teröristin tekil insan olarak kim olduğu ise meçhul asker anıtındaki askerin kim olduğu kadar meçhuldür, bilinmezdir. Kabaca tanımlarsak, günümüzde kendini şiddetten ayırmamış her siyasi hareket amaçları/eylemleri ne olursa olsun devletler ve onun gözde kanaat önderleri tarafından terörist damgası ile etiketlenmektedir. Teröristin kim olduğu bölgeden bölgeye değişse de, terörün evrensel bir amacı olduğu söylenir. Korku ve panik yaratmanın, insanları sindirmenin terörün en önemli silahı olduğu iddia edilir hep. Bu iddiayı televizyonda neyi tartıştığı hiç belli olmayan birkaç tartışma programı izleyerek test etmek mümkün. Bu anlamda, teröristler korku ve panik yaratmak istese de, özgürlüklerden taviz verilemeyeceği söylenir hep ama korku bizzat devlet aygıtı tarafından sahiplenilir ve yurttaşları sindirmek için kullanılır. Korku, teröristin yaptığı eylemden dolayı değildir, korkunun sebebi teröristin tekinsiz varlığından kaynaklanır ya da bize öyle söylenir. Bu anlamda devlet masum yurttaş ile teröristi ayırmakla yükümlü aygıt olarak karşımıza çıkar.[3] Bu ayırma işlevi önemlidir çünkü devletin bütün edimleri bu ayırma işlemi üzerinden gerçekleşir. Kimin yaşayıp kimin öldürüleceğine karar vermekten, teröristlerin kim olduğunu tanımlamaya, hangi politik tercihlerin terörün yok edilmesinde işe yarayacağını belirlemede hep bu ayırma işlemi kullanılır.  Çünkü masum yurttaş, terör mevzu bahis olduğunda, terörün ne kadar sinsi ve derinden işlediğini anlamayacak kadar saftır ve zaten terörist de yurttaşın saflığından faydalanmak istediği için teröristtir.[4] Dolayısıyla devlet teröre geçit vermemek için bu ayırma işlevini yurttaş adına gerçekleştiren olarak karşımıza çıkar. Devlet bu karar vermenin sahibi olarak, kendi varlığına tehdit olarak gördüğü her eylemi terör ile yaftalandırmakta artık serbesttir. Tekel Direnişinde ve Gezi Olaylarında olduğu gibi, devlet hep masum vatandaşa seslenir, kendisini teröristten ayırmasını ister.[5] Burada, isyanından vazgeçmeyen masum vatandaş (Tekel örneğinde Türk-İş’in önünde kalmaya devam eden işçiler veya Gezi’de sokağa çıkmayı sürdürenler) her an terörist damgası yiyebilir. Terörist damgası toplumun üzerinde dolaşan bir hayalettir artık! Vatandaş terörist damgası yememek için isyanından ve isteğinden vazgeçmelidir.

Bütün bu süreçlerde terör kelimesi izole bir kategori olarak sunulur, düşünülür. Terörün izole bir kategori olması, teröre karşı savaşta her şeyin mübah hale gelmesinin de yolunu açar. Terörün ideolojisi yoktur, terörün bir tarihi de yoktur. Terör saf kötülük olarak tarihsiz ve amaçsızdır. Bu anlamda terör üzerine düşünürken herhangi bir neden-sonuç ilişkisi birebir olacak şekilde kurulamaz. Terörü izole etmek, terör üzerine düşünmeyi engellerken, terörün aynı zamanda saf kötülük ile özdeşleştirilmesine vesile olur. Terör uzmanları olarak sunulan figürler, terörün sosyo-ekonomik (asla politik değil) sebepleri olduğunu söylese de, bu sosyo-ekonomik sebepler üzerinde durulmayacak kadar önemsizdir. Terörün hep vahşetin pratiğe dökülmüş hali olduğu söylenir (ki öyledir), televizyonda gösterilen ölü bedenler, kanlar hep bu vahşetin kafamıza kazılmak istenmesinin bir yansımasıdır ve hep aynı tepki beklenir: “Bunu yapan insan olamaz!” Vahşet ve insanlık dışı eylemin sahibi olarak terörist! Teröristin vahşiliği/barbarlığı/insanlık dışı oluşu, eylemin üzerinde düşünülmesini gereksiz kılarken, intikam arzusu libidinal arzu şeklinde karşımıza çıkar. Bu yüzden insanlar maç sloganı atar gibi “Operasyon Değil Katliam İstiyoruz” diyerek yürüyebilmekte. İntikamın getireceği hazzın verdiği rahatlamayı, keyfi istemektedirler aslında. Devletin gösterdiği tanımın hükmen kabulünün yarattığı gerici tepki ölümü arzularken; savunabileceğimiz tek şey Badiou’nun dediği gibi “intikam yerine adaleti nasıl koyacağımız”dır (2012: 99).

TERÖR VAR MIDIR YOK MUDUR? VARSA NEDİR YOKSA NE DEĞİLDİR?

Badiou “Felsefe ve Terörizm” metninde terörizmin üç işlevsel kullanımına dikkat çeker (2012: 98). Bunlardan ilki, terörün hedef aldığı öznedir. Hedeftir, “mağdur” edilendir, dolayısıyla bu mağdur edilen özne intikam hakkını da elinde bulundurur. Bu mağdur olan özne asla tekil gruplar veya insanlar değildir, devlet onlar adına bu mağduriyeti sahiplenir. Onlar adına konuşma yetkisini bu sahiplenme ediminden alır ve tam bu sahiplenme işlemi terörün hedefindeki kitleden eylemi ayırır, meselenin politik bağlamından koparılması için kullanılır.[6] İkincisi, terör kelimesinin “yüklemleri saptamasıdır”. Bu yüklem saptaması, bu kelimeyi kullanan devletin kim olduğuna göre değişiklik gösterir, yani teröristin kim olduğunu belirler. Badiou’ya göre bu kullanımın üçüncü işlerlik noktası “teröre karşı yürütülen” savaştır. Badiou’nun önerdiği üçlü haritalamanın ülkemiz ölçeğinde, Kürt Sorunu bağlamında da kullanıldığını söylemek yanlış olmaz. Ülkemizde “terör” kelimesinin imlediklerinin hedefinde demokrasi yerine Türkiye Cumhuriyeti Devleti vardır. Ya da şöyle demekte fayda var, demokrasi kelimesi hep cümle içinde “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” kelime çiftinden sonra gelir. Bu anlamda, tehdit altında olan devletin kendi kolları altında bulunan ulusun bütünlüğü ve birliğidir. Devletin yönetici elitleri ise buyurgan bir dille “Terörü lanetlemeye” çağırır. Terör tüm bu süreçlerde devlet aygıtı için bir propaganda malzemesi olarak kullanılır, yönetici elitin çıkarlarını temsil eden değerler ise terör karşısında yüceltilir. Terör kelimesi mikro ve makro faşizmin örgütlenmesinde kullanılır ve toplum terörü lanetlerken lanetlemekle kalmaz, insanları linç eder, içinde insanlar varken binaları yakar.  Hiçbir zaman bir ve bütün olmamış bir toplum, terör kelimesi karşısında bir ve bütün hale getirilmek istenir. Bunu reddedenler ise gene devletin ayırma mantığı çerçevesinde teröre destek verenler olarak sunulur. İkinci kategoride karşımıza çıkan, terörün yüklemi olan isim yani terör kelimesi ile beraber çağrılan grup “Kürtler”dir, komünistlerdir. İslamcılar ile terör kelimesi bu ülkede Batıda olduğu gibi bir özdeşlik içinde asla kullanılmaz. Ancak, İslam adı altında ve asla İslamcı kabul edilmeyecek olan birtakım sapkınların vahşet uygulayan eylemleridir söz konusu olan. Badiou’nun üçüncü önermesinin neye denk düştüğünü aşağıda daha detaylı bakmak elzemdir. Badiou şunu sorar: Terör ile mücadele edilecekse polisiye önlemler yerine neden savaş gibi büyük ve geniş çaplı bir mücadele yöntemi seçilir? Savaş mantığında işe koşulan ise cezalandırma mantığıdır, yenme ve yenilmenin ötesinde. Çünkü sonunda mağlup olduğunu ilan edecek bir devlet yoktur, çok çok silahlı insanlar grubu vardır. Egemen devlet savaş mantığını işe koşarak, kendisine tehdit olarak gördüğü terörist yerine bütün bir halkı kendisine düşman olarak alır, savaş artık tekil teröriste karşı olmaktan çıkar bir halka karşı dönüşür. Güneydoğu’da uygulanan sokağa çıkma yasakları, yargısız infazlar “teröre” karşı olan savaşın nasıl bütün bir halka karşı savaşa dönüştüğünü göstermesi açısından anlamlıdır. Öyle ki, durum yaşayanları cezalandırmayı geçmiş, ölülerin gömülmesini engellemeye kadar varmıştır. Başka bir deyişle, ölülerini gömmesini engelleyerek Kürtlerin cezalandırılmasına devam edilmiştir. Durum, “Antigone”de olandan çok daha trajik bir hal almıştır. Cizre’de “ilahi yasa”, devletin yasası karşısında geçersiz kılınmış ve “ilahi yasa”nın iptali devletin “teröre” karşı savaşında kendi gücünü göstermesinin bir aracı haline gelmiştir. Tüm devlet aygıtı Cizre’de ve diğer yerlerde yaptıkları ile kutsal olanı ihlal ederken, yukarıda işaret ettiğimiz gibi Kürtler’i “ilahi” olandan nasibini almamış “barbarlar” olarak gördüğünü dile getirmektedir aslında.

Terör kelimesi bu yanıyla bir gerçeklik ve kurgudan beslenir. Ancak devlet aygıtı için kullanılabilir olan anlamı onun kurgusal anlamıdır. Kurgusal olması, her türlü kötülüğün terör ve terörist ile beraber düşünülmesini sağlar. Bu kurgu sadece yurttaşların tepkisini yönlendirmekle kalmaz aynı zamanda devletin politikasını da şekillendirir. Bu kurgu içinde olmayan tek şey ise terörist olarak gösterilenin kendini anlattığı sesidir. Coetze “Barbarları Beklerken” romanında, imparatorluk ordusu ile barbarlar arasında olmayan savaşı anlatır. Alınan istihbarata göre, barbarların büyük bir savaş hazırlığında olduğu söylenir ve buna karşılık imparatorluk ordusu barbarlara savaş açar. Silahı olmayan bütün bir halk cezalandırılmaya tabi tutulur. Romanda barbarlar birkaç yer dışında görülmez bile, Coetze’nin anlattığı hikâyede barbarların sesi bile -öldürülürken veya işkencede- duyulmaz. Sadece bir barbar kızı vardır, sakat bırakılmış ve sessizdir. Devletin temel bir işlevine gönderme yapar Coetze bu hikâyede. Devletin yok etme gücü ve yerine hiç bir şey koyamama güçsüzlüğü. Çünkü devlet bir aygıt olarak kendisini koruma güdüsü ile yok eder. Bu anlamda, yaptığı her bombalamadan sonra, işlediği her cinayetten sonra kendisinin ne kadar güçlü olduğunu işaret etmekten başka bir şey sunamaz. Teröre karşı savaş, gücün ve devletin varlığının gösteri haline dönüşmesinden başka bir şey değildir aslında.[7] Burada “yok edilen” teröristin iç veya dış düşman olması fark etmez, iki türlü de sadece kendi varlığını paraya endekslemiş (teröre karşı savaşın, uçakların kalkmasının, bombalamanın maliyeti vb.) devletin sermayeyle beraber gösteri haline dönüşmesini izleriz televizyon ekranlarından. Coetze’nin barbar dediği ama günümüz dünyasında bir boş gösteren olan “terörist” kelimesi, devletin kendi saldırganlığını ve yıkıcılığını gizlemekte kullanılır. Devlet bu yıkıcılığını gizlemek adına başka kavramları öne sürer; en başta öne sürdüğü değer demokrasidir. Ancak dikkatli olmamız gereken bir nokta vardır ki o da bu ikili kullanımın yarattığı illüzyondur. Arendt, “Devrim Üzerine” (14) adlı metninde, özgürlük nosyonunun savaş tartışmalarına bir meşrulaştırma aracı olarak dâhil edilmesinin sebebinin özgürlüğün yokluğu olduğunu söyler. Aynı şeyi terör ve demokrasi kavram çifti hakkında da düşünebiliriz. Bugün teröre karşı yapılan savaşın koruduğu şeyin demokrasi olduğu iddiası demokrasinin yokluğundan başka bir şey değildir. Teröre karşı savaş yapıyoruz derken devlet aygıtının, zenginlerin ve onun gözde entelektüellerinin çıkarından başka bir şeyi korumuyoruz denmektedir aslında.

O zaman şu soruyu sorabiliriz kendimize? Neye terör diyeceğiz? Şiddet ile terör arasında bir özdeşleştirme kurulabilir mi ve bu anlamda her şiddet eylemi terör olarak nitelenebilinir mi? Gerçekten de, IŞİD ile devrimci şiddeti meşru gören sol arasında ayrımı nerede kuracağız? İkisi arasında eşlik kuran egemen dili sorgulamadan kabul mü edeceğiz? Ya da tam bu eşliği dile getirmekten çekinen ama sonunda şiddetin de “kötü” olduğunu söyleyen sinizme mi teslim olmalıyız? Bu sorulara cevap verebilmek hem bu metnin hem de benim sınırlarımı aşmakta o yüzden birer değini ile sınırlayacağım kendimi.

Sonuç Olarak

İnsanlarda korku yaratıp onları sindirmek amacıyla ve yarattığı vahşet ile terör vardır. Terör eyleminde, yıkıcı bir yıkımdan başka bir şey yoktur. Yaptığı eylemin yaratıcı bir amacı da yoktur. Terör mevcut haliyle “yeni” bir insan yaratımını hedeflemez. Terör barbarlıktan öte bir kavramdır, nihilist bir şiddet politikasıdır. Terörün kendisi ölümü kutsar, terör eylemi yaşama dönük değildir ve bizzat yaşamın, canlı olanın sonunu getirmeyi hedeflediği için nihilist bir şiddet eylemidir. Terör eyleminin kendisini kutsallaştırabilmesi için bir üst Öteki’ne ihtiyaç duyar. Büyük Öteki’nin işlevi ölü bedenin kutsanmasıdır ya da kutsayacağı varsayılır. Bu anlamda, devrimci şiddet ile terör eylemi arasındaki temel fark yaşam ile ölüm arasındaki ayrımda gizlidir. Devrimci şiddet öldürücü bir eylem olarak karşımıza çıksa bile yeni bir yaşamın varsayımı ile hareket eder (bu bir ideal bile olsa), bir kutsala ihtiyaç duymaz. Bu anlamda, terör saf öfkenin vahşete dönüşmüş hali iken, sol bir şiddet hep bu öfkeyi adalet mekanizması için kullandığını iddia eder ve mücadelesi aslında bu adaletin yerine getirilmesi sorunudur. Solun kendisini teröre çevirmesi ancak yaptığı eylemin yaşama dair bir nüveyi içinde barındırmaması ile mümkündür. Burada belirtmekte fayda var ki, devrimci “şiddetin” her türlü durumda haklı ve meşru olduğu savunulamaz. Bu tür bir mutlak haklılık iddiası başlama noktası ile fazlasıyla sorunludur ve bu tür bir düşüncede şiddet devrime içkin bir araç haline gelir. Bu mutlaklık iddiası, devrimci şiddetin kendisini de ölümü kutsayan bir ideoloji haline dönüştürebilme tehlikesini içinde barındırır.

Terör şiddetin özgülleşmiş bir formu olarak karşımıza çıksa da, terörün varlığı devlet için baskı aygıtlarını devreye sokmada meşrulaştırma işlevi görür. Bu anlamda şiddet ve terör eleştirisi olarak karşımıza çıkan; şiddetin ahlaki ve liberal bir pozisyondan reddi siyaseti ahlaki bir konuma iter. Buna karşı yapılabilecek şey ise ahlakın siyasi hale getirilmesi ve siyasal olanın konuşma ve karar alma süreçlerinden öte bir şey olduğunun savunulmasıdır. Siyasal olanın her zaman bir yeniliği içinde barındırdığı ve meselenin bu yeniyi nasıl yaratacağımızla ilgili olduğunu haykırmak bizi ancak mevcut kelimeler, kavramlar ve düşünce dizgelerinden kurtarabilir. Öbür türlüsü ise sadece şeylerin idame ettirilmesi olur ki ancak bu da ideallerin yokluğundan başka bir anlama gelmez.

 

KAYNAKÇA:

Arendt, H. (2012), Devrim Üzerine, İletişim Yayınları, İstanbul

Badiou, A. (2015) Platon’un Devleti, Metis, İstanbul

Badiou, A. (2013) Yüzyıl, Sel Yayınları, İstanbul

Badiou, A. (2012) Sonsuz Düşünce, Metis, İstanbul

 

DİPNOTLAR

[1] Selbin Yılmaz ve Fırat Yumuşak’a benimle beraber düşünüp metne son halini vermemde ettikleri yardım için teşekkür ederim.

[2] Bu tür gerekliliğin normalleşmiş hali, insani saldırı adı altında yapılan bombalamalarda ölen sivillerdir. Ölen siviller, o haklara sahip “kutsal insan” sınıfından olmadığı için, “hak”sız olduğu için bu bombalamalar kötülükten ziyade hata olarak görülür. Hata her insanın yapabileceği bir şey olduğu için, hata yapmak kadar insanları öldürmekte bu düşünce ile normalleştirilir. Uydudan alınan GPS konumundaki sapma sivillerin ölümüne yol açabilir çünkü hiçbir teknolojik aygıt muhteşem değildir, makineler hata payları ile beraber üretilir. Bu makinelerin yöneticisi olarak insan makinedeki hata payının sürdürücüsü olarak suçsuzdur aslında çünkü o GPS konumunda sivillerin mi yoksa “teröristlerin” mi yaşadığını bilemez. Burada önemli olan nokta, bu durumun her türlü kavramsallaştırması kötülük ya da hata olarak, meseleyi politik alandan uzaklaştırıp, vicdani kanaatlere indirgediğidir. Dolayısıyla bu aklın eninde sonunda önereceği şey bu tür bir saldırı için gelen bilginin iki defa kontrol edilmesi gerekliliğidir. Burada ise karlar ve maliyetler devreye girecektir. İnsansız hava aracını tekrar uçurmak elbette ki bir defa uçurmaktan daha ucuzdur!

[3] Bu noktada ister istemez insanın aklına Abdullah Gül’ün televizyon konuşmasında söylediklerini alkışlayan liberaller geliyor. Abdullah Gül canlı yayında şunları söylemişti: “Devletin silahı daha güçlü olur. Terörle mücadele eninde sonunda kazanılır ama burada dikkat edilmesi gereken bir şey: Halk. Şunu açıklıkla söylemeliyim ki vatandaşlarımız içerisinde Kürt vatandaşlarımızı devlete ve millete bağlılığını zayıflatmamalıyız. Eğer Kürt vatandaşlarımızı rencide edecek herhangi bir şekilde aidiyetini zayıflatacak bir şey olursa esas tehlikeli orada görürüm” (Anlatımın diline dokunulmamıştır). Kaynak: http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/371655/Abdullah_Gul_muhalefet_gibi.html

[4] Burada vatandaşın saflığı basit bir saflıktan öte devletin enformasyon üzerinde koyduğu tekelden kaynaklanır. Yurttaşları, bu sözlerin yazarı değil devlet aygıtı “saf” bir özne olarak kurgulayıp, yurttaşın pasif özne konumunda beklemesini ister. Diğer bir deyişle, devletin enformasyon üzerindeki tekeli aynı zamanda komplovari bir siyaset algısının da yolunu açar.

[5] Ne yazık ki, Gezi direnişçileri içinde de böyle bir ayrım yapma arzusuna tanık olmuştuk. Taksim’deki Geziciler, bunun bir sivil eylem olduğunu -sanki içlerinden bazıları eğitimli militanlarmışçasına-, mala zarar vermemek gerektiğini -ki eylem mala zara verme isteği ile yanıp tutuşan provaktörler tarafından manipüle ediliyormuşçasına- iddia ederek, ağaçları savunan “iyi yürekli, temiz” çocuklar olduklarını -sanki bir grubun kötü niyetler taşıdığını ima ederek ve iyi insan olmakla politik talepler arasında doğal bir bağ varmışçasına- vurgulamışlardı.

[6] Suruç ve Ankara Katliamı sonrası devlet en başta saldırının Türkiye Cumhuriyeti’ne yapıldığını söyleyerek olayın mağdurlarını görünmez kılmaya çalışmıştır. Suruç sonrası, Türkiye genelinde solculara ve Kürtlere yapılan polisiye operasyon veya Ankara Katliamı sonrası devlet adamları boy boy Ankara Garı önüne karanfil bırakırken, katliamın mağduru olan partilerin, sendikaların olaydan bir gün sonra karanfil bırakmasının engellenmesi bu minvalde düşünülebilir.

[7] Medyanın tüm bu süreçte yani savaşın ve temsilci olduğu sermayenin gösterileşmesinde oynadığı başat rol inkar edilemez

Did you find apk for android? You can find new Free Android Games and apps.