Asil adamın ruhunun iki hedefi vardır. Ölmek veya hayallerini gerçekleştirmek. Eğer yaşamıyorsan hayat nedir ki… ­

– Abdelrahim Mahmud[1]

Giriş: Terörist Eylemci

Terörizm çalışmalarında en temel araştırma bulgularından biri teröristlerin psikolojik bakımından normal olduklarıdır. Martha Crenshaw[2] tarafından kaleme alınan bir makalede yer alan söz konusu bulgu, terörizm üzerine yazılan ders kitaplarından o kadar sık tekrar edilmiştir ki adeta bir klişe halini almıştır.  Teröristlerin normalliği iddiası, “deli” veya psikopat[3] olduğu yönündeki genel yanlış kavramsallaştırmalara karşı mutlak panzehir görevi görmekle birlikte, teröristlerin gerçekte kim olduklarına ilişkin bir tanımlama vermekten uzaktır.

Teröristlerin kim olduğu, tabii ki, terörizm çalışmalarının temel sorularından biridir. Genel olarak ifade edilirse, bu soruya ilişkin üç unsur saptanabilir: 1) teröristler nasıl davranır 2) teröristler nasıl düşünür ve 3) teröristler nasıl hisseder.[4] İlk iki soru terörizmle ilgili araştırma gündemine hakim olmasına karşın, üçüncü soru genellikle daha az dikkat çekmiştir. Bu durum, pek çok terörizm araştırmacısının kısmen sorunlu ampirisizmi bakımından açıklanabilir: Duyguların, insan aktörün düşünce ve eyleminde incelenmesi bir yana, tanımlanması ve kavramsallaştırılması son derece güçtür. Fakat bu bakış açısı, terörizm çalışmalarında duyguları belirgin biçimde yok sayan stratejik modelin[5] hakimiyetini yansıtmaktadır. Dikkate değer istisnalar  (mesela Jessica Stern’ün dini terörizmin[6] kökenlerinde aşağılanma ve yabancılaşma üzerine kapsamlı yazıları ve Jerrold Post’un terörist güdülenimde nefretin rolüne ilişkin meşhur çalışması[7]) dışında, terörizm çalışmalarında teröristlerin duygusal açıdan nasıl hissettiklerine değil, fakat terör örgütlerinin ideolojik ve araçsal hedeflerine, yani, ideolojik ve stratejik bakımdan nasıl düşündükleri üzerine odaklanılmıştır.

John Updike’ın 2006 yılındaki romanı Terörist‘in eleştirisinde, James Wood, akademik ve medyatik yazının sıklıkla terörizm fenomeninin duygusal karmaşıklığını kaçırdığını ileri sürmekte ve bir roman yazarının teröristi harekete geçiren bütün bir duygusal hattı yakalayacak daha iyi bir donanıma sahip olmasını gerektiğini ileri sürmektedir[8]. Woods’un görüşü güçlü bir öneri olarak karşımıza çıkmaktadır. Wood’un olumlayarak bahsettiği Joseph Conrad “yeraltının” efendisiydi ve hınç ile şiddet arasındaki ilişki üzerine derinlikli bir görüşü kalem almıştı. Londra ve Paris’te anarşist terörizmin arkaplanına ilişkin yazdığı The Secret Agent adlı yapıtında, Conrad, Londra sokaklarında paltosunun iç bölmesinde bir patlayıcıya bağlı fünye ateşleyicisini gizleyerek dolaşan Profesörü okurlarıyla tanıştırır. Laboratuvar teknisyeni olarak çalıştığı işinden kovulan Profesör, dünyaya karşı hınç biriktirir ve tüm enerjisini “kusursuz bir patlatıcı”[9] icat etmeye kanalize eder. Devrimci sosyalist yeraltıyla takılır fakat onları da burjuva yasallığına duyduğu benzer tiksintisinden dolayı terk eder. Çağdaş intihar bombacılığının kışkırtıcı önsezisinden hareketle, kendisini takip eden Scotland Yard detektifi için, “bu tip insanların yaşama bağlı oldukları . . . Buna karşın, kendisinin hiç bir kısıt bilmeyen ve karşı gelinemeyecek olan ölüme bağlı olduğunu” deklare eder.[10] Conrad’ın çizdiği portrede okuyucudan görmesini istediği Profesörü terörizme iten şeylerin – özgürlük, eşitlik ve kardeşlik – gibi siyasal hedeflerin olmadığıdır. Tam tersine, Profesörün güdülenimi temel karanlık duygular temelinde anlaşılmalıdır: Hınç ve kıskançlık, aç gözlülük, kana susamışlık ve kendinde bir amaç olarak şiddet.[11]

Sosyal bilimciler, şüphesiz, romancı değildir. Sosyal bilim araştırması çok farklı biçimlerde kurgu yazımından farklıdır. Fakat kendi karakterlerine hayat verirken, onları karmaşık ve gerçek bireyler haline getirirken metinde, sosyal bilimcinin görevi romancınınkinden belirgin biçimde değişmez. Sosyal bilimlerin temel projesi – veya, daha net biçimde, yorumsamacı sosyal bilimlerin temeli – aslında kurmacayla aynıdır: Birinin derdiyle hayali empati kurmak ve sadık bir şekilde duygusal yoğunluğunu yakalamak. Romanlarda yer alan karakterler açıkça kurgusal yaratımlardır; buna karşın,  teröristlerin hepsi çok depresif biçimde gerçektirler ve dolayısıyla onlarla kurgusal olarak empati kurma girişimi bir bilim insanı için son derece zor bir iştir. Fakat her ne kadar zorlukları ve ahlaki tehlikeleri olursa olsun (fazlasıyla anlama eyleminin kendisinde de bir ahlaki riskin olduğunu düşünürsek [12]) teröristlerin yaşamlarını anlamlandırma çabasını hayati bir adım olarak görmemiz gerekir. Eğer bu şekilde düşünmezsek, endişeleri, korkuları, arzuları ve hayalleri kendimizinkinden çok da farklı olmayabilecek teröristlerin gerçek insani aktörler olduklarını kaçırırız.

Hannah Arendt meşhur yapıtı “kötülüğün sıradanlığı”[13] kavramıyla kötülüğün faillerinin genellikle sıradan rütbeliler olduğunu kastetmişti. Bu düşüncenin kaynağı, Arendt’in “ne sapkın ne de sadist olarak tanımladığı . . . fakat korkunç ve ürkütücü bir biçimde normal olan” Adolf Eichmann figürüydü.[14] Fakat Einchmann’s eylemleri ve suç ortaklarınınkiler, Adrendt’in empatik bir biçimde açıkladığı üzere, sıradan değildi: Soykırım (holocaust), Arendt’in ifade ettiği gibi, “anlatılamayacak bir korkuydu.”[15] Benzer biçimde bu makale teröristlerin normal insanlar olmalarına karşın yaşamları ve eylemlerinin normal olmayabileceği ileri sürecektir: Terörizm, bazı bireyler için, daha az sıradan bir hayatı yaşamanın projesi olabilir.[16] Conrad gibi romancılar bu olasılığa son derece içten bir şekilde duyarlı olmalarına karşın, terörist eylemleri normalize etme çabasında olan düşünürler, teröristlerin politik kaygı ve stratejilerine odaklaşarak bu noktayı göz ardı etme eğilimindedirler.

Bu makalenin amacı, terörizmin siyasal olduğu kadar varoluşsal bir fenomen de olduğu ve bir yaşam-tarzı ve varolma biçimi olarak cezbediciliğine odaklaşmak ve bu argümanı geliştirmek olacak. Daha kesin ifade edilirse, makalenin temel kaygısı terörizmin duygusal boyutunu keşfetmek ve söz konusu duygusal boyutun terörist eylemler gerçekleştirmek ve terörist olmakta yattığını göstermektir. Aşağıda geliştirilecek temel argüman,  terörizmi icra edenler ve benimseyenler için, terörizmin son derece heyecan verici, güçlendirici ve ruhen baş döndürücü olabileceği ve bu tikel boyutun, şüphesiz, öteki temel güdülenimlerle birlikte,[17] terörizmle ilişkilenme kararını etkileyebileceği yönünde olacak.

Psikolojik dinamikler üzerine terörizm çalışmalarının temel vurgularına ilaveten terörist faaliyetin fenomenolojisine kapsamlı bir şekilde odaklaşılmaya ihtiyaç var. Terörist bir eylemle ilişkilenmek nasıl bir histir? Patlayıcı bir maddeyi yerleştirmek, patlatmak ve patladığını izlemek nasıl bir histir? İntihar bombacılığına kalkışmak nasıl bir his yaratır? Otomatik silahla düşmana ateş açmak nasıl hissettirir? Gizem ve aldatmaya dayalı bir hayat neye benzemektedir? Aranmak ve sürekli yer değiştirerek yaşamak nasıl bir şeydir? Silah arkadaşlığı nasıl bir histir?[18]  Bu meselelere temas eden sosyoloji ve askeri tarih alanında sınırlı bir literatürden söz edebiliriz. Fakat terörizm çalışmaları içerisinde doğrudan meseleyle ilişkili çok az çalışma mevcut.[19] Bu makalenin amacı, siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler gibi disiplinlerin dışındaki kaynaklardan ilham alarak terörizm çalışmalarının bu kısmi umursamazlığını tespit etmektir.

Şimdiye kadar “varoluşsal” terimine bu makale bağlamında atfedilen anlam belirtilmeksizin referansta bulunuldu. Temelde kastedilen şey birinin ahlaki kendiliğiyle  – bir kimsenin bu-dünyada-olmaklığıyla  – ilişkili hisler, kaygılar, özlemler veya arzular setidir.[20] Burada ileri sürülen, terörizmin bazı teröristler için yaşamak istedikleri hayat tarzıyla ilişkili varoluşsal bir seçim olduğudur. Belirli bireyler için, psikolojik, politik veya ideolojik güçlerce terörizme “itildikleri” veya “sürüklendiklerini” söylemek anlam ifade etmeyecektir. Daha ziyade, terörizme çekildiklerini [drawn] söylemek daha doğru olacaktır: Kendilerini terörizmin cazibesiyle ayartılmaya bırakmaktadırlar; kendi inisiyatiflerinde terörizmi aramaktadırlar; terörizmin kendine has büyüsüne yanıt vermektedirler ve bir kere kendilerini teslim ettikleri zaman, terörü heyecan verici, zorunlu ve mest edici bulmaktadırlar – yaşamlarının yücelmiş deneyimi.

“Terörizm” ve “terörist” terimlerine sıkça referansta bulunduk. C. A. J. Coady’nin tanımını takiben, terörizmle sivilleri veya muharip olmayan unsurları kasti olarak hedefleyen siyasi şiddeti kastediyoruz.[21] Bu bağlamda, bir terörist böyle bir davranışla ilişkilenmeyi adet haline getirmiş bir kimsedir. Terörizmin sivilleri hedeflediği fakat terörist faaliyetin doğası gereği yüksek düzeyde şiddet, tehlike, risk, heyecan, feda ve dram içerdiği, bu makalenin amacı bakımından,  önem arz etmeyecektir.[22] Terörizmin herhangi bir ahlaki değerlemesi mağdurların masum olduğunu görmeyi gerektirecektir; fakat sebeplerin sosyal bilimsel çözümlemesi mağdurları ihmal etmeyi ve doğrudan faillere, onların nasıl davrandığına, düşündüğüne, aşağıda tartışılacağı üzere, nasıl hissettiklerine odaklaşmayı gerektirmektedir.

Terörist (Duygusal)Güdüler

Amacımız terörizmle ilişkilenmenin üç temel varoluşsal güdüsünü tespit ve izah etmektir: 1) heyecan arzusu; 2) nihai anlam arzusu; 3) zafer arzusu. Terörist faaliyet, temel varoluşsal arzuları ifade etmektedir veya bu arzulardan haz almaktadır. Herhangi bir yanlış anlamayı önlemek adına, hemen başta açıklanmalıdır ki, bahsedilen varoluşsal güdüleri tespit ve serimlemedeki amacımız genel terörist güdülenim teorisi formüle etmek değil. Öne sürülen görüş, tekil veya bütünleşik, varoluşsal güdülerin terörizmle ilişkilenmede yeterli veya gerekli koşullar olduğu kesinlikle değil; tam tersine, söz konusu varoluşsal güdülerin bir dizi güdüsel arzunun tamamına temel oluşturabilecek ve önemli olabilecekleridir. Amacımız (terörist güdüleme üzerine mevcut etnografik veri eksikliği göz önüne alındığında bu imkansız görevi[23]) üstlenmek değil; fakat basitçe ifade edilirse, bilimsel dikkati fazlasıyla hak eden ampirik bir olasılığı önermek olacak.

Varoluşsal arzuları açıklamadan önce metodolojik yaklaşımımızı kısaca tanımlamak gerekli gözüküyor. Yaklaşımımız disiplinlerarası ve keşfedici nitelikte. Terörizm üzerine düşünürken, makale askeri muharebe ve savaş, çocuk suçluluğu, kitle şiddeti, kiralık katillik, sokak soygunu ve gönüllü risk-alımı gibi çeşitli suç tiplerine odaklaşan çalışmalardan faydalanacağız. Askeri tarih, kriminoloji ve sosyolojiye yayılan söz konusu çalışma hattında, terörizmin varoluşsal çekiciliği ve terörizmle ilişkilenmede muhtemel güdüler üzerine bir dizi varsayım formüle etmek mümkün. Bu varsayımlardan hareketle, makale teröristlerin anılarından ve çeşitli terörist gruplar üzerine yapılan akademik araştırmalardan yararlanmaktadır. Yazımıza rehberlik eden metodolojik sezgimiz, insanları terörizmle ilişkilendirmede neyin motive ettiği sorusunun, terörizmin şiddet, yüksek düzeyde tehlike ve terörist için kişisel risk içermesi nedeniyle, ancak şiddet ve tehlikeli davranışları konu edinen başka projeleri dikkate alarak cevaplanabileceği yönünde. Terörizmin sivilleri hedef alan şiddet olduğu terörizmin ahlaki değerlemesinde hayati bir öneme haiz olabilir.[24] Fakat böylesine bir ahlaki yargının, teröristin ateşli galeyan haliyle, terörist örgütlerin adeta büyüleyici nitelikleri ve etkileyici mitolojileriyle, üyeleri arasında yarattığı derin aidiyet ve esaret hissinin yanı sıra destekçi ve müttefiklerince terörist mezalimlerin faillerine atfedilen zafer duygusuyla temelden ilişki olan terörizmin niçin varoluşsal açıdan çekici olduğu sorusuyla bir ilgisi yoktur.

Heyecan Arzusu

Terörizm tartışmasız siyasal eylemdir.[25] Arkasında ise beyan edilmiş siyasal bir amaç yatmaktadır. Terörizm aynı zamanda kolektif bir fenomendir; yani, bir grup içerisinde hareket eden bireyler tarafından yerine getirilir.[26] Dolayısıyla terörist şiddetin arkasındaki siyasal amaçların doğasını ve terörist grupların yapı ve dinamiğini anlamak temel öneme haizdir. Fakat terörizm aynı zamanda şiddettir ve insanlara kasti fiziksel zarar içerir veya halel getirir. Daha kesin bir ifadeyle belirtecek olursak, terörist eylemler insan bedenlerini patlatmak ve uzuvları paramparça etmek amacıyla tasarlanır. Terörizm kanlı, yıkıcı ve vahşidir ve teröristler profesyonel katillerdir; fiziksel zarar ve yıkım aktörleridirler. Terörizmi doğru anlayabilmek için bunu tamamen anlamak gerekir – teröristler sadece siyasal aktörler değil fakat aynı zamanda şiddet aktörleridirler.  Bu husus, terörizmin arkasında kısmi şiddet eylemi gerçekleştirme güdüsünün çeşitli duygusal ve duyusal çekimlerin yattığı olasılığını ileri sürmektedir. Bunların arasında öne çıkan ise heyecandır.

Bill Buford’un1980’lerde İngiliz futbol holiganizminin harikulade canlı ve zengin analizini içeren Among the Thugs (Eşkiyalar Arasında) adlı yapıtından bir kesit aktarılabilir:

“Bilincin durduğu ana cezboldum: Çokluğun olmadığı, düşüncenin farklı düzeylerine ilişkin potansiyelin olmadığı hayatta kalma, hayvani yoğunluk, şiddet anlarına: Sadece biri mevcut – kendi mutlaklığında şu an.

Şiddet en yoğun yaşanılan pek çok deneyimden biri ve kendini şiddete bırakanlar için en yoğun hazlardan biri. Fulham sokaklarında, grubun metaforik anlamda uçurumdan atlamasıyla kendimi gerçek anlamda hafiflemiş hissettim. Yer çekimini terk ettim ve ondan daha üstün oldum. Kendimi kendimin üzerinde uçtuğunu ve yavaş çekimde her şeyi algılayabildiğimi ve detayların üstesinden gelebildiğimi hissettim. Sonrasında adrenalin öfori durumunda, kafamın güzel olduğunu fark ettim. Ve ilk defa bunu tanımlarken kullandıkları kelimeleri anlayabildim. Bu kitle şiddeti, onların uyuşturucusuydu.”[27]

Başka bir pasajda, Buford camın kırıldığını duyma anındaki deneyimini şöyle tasvir ediyor:

“Onu duydum, görmedim, fakat etkisi sansasyoneldi – gerçekten sansasyoneldi: Sanki uzuvlarımdan elektrik akımı geçmişçesine duyularımı dolduruyor, içimde yankılanıyordu. Bir şeyler patlayıverdi, fışkırdı. Bir başka ses daha vardı: Çatırdayan bir ön camın yumuşak, ufalanma sesi. Bunu duymanın yarattığı sansasyon yoğun biçimde tatmin ediciydi.”[28]

Şiddet, Buford’un karakterize ettiği gibi, “yoğunluğuyla, riskiyle, kendini kurban etme tehdidiyle deneyimin dışında tüm diğer düşünce olasılıklarını dışlayan yüceltilmiş deneyimlerin” en nadir olanlarından biri.[29] Şiddeti eyleme dökmek, dolayısıyla, coşkulu bir aşkınlık halini, kendiliğin dışını ve uyuşturucunun etkisinde olduğu gibi şu ana olan itkiyi deneyimlemektir. Tüm banal rutinleriyle ve medeni kısıtlarıyla sıradan yaşam bu çeşit saf, temel deneyimlere izin vermezken, şiddet şok edici ve nefes kesici biçimde bu tip deneyimleri mümkün kılmaktadır.

Silahlı çatışmalar askerler arasında benzer his ve sansasyonları uyandırmaktadır Afganistan’da Amerikan piyade müfrezesinin cephe deneyimlerini aktaran, Sebastian Junger bu hususu şu şekilde ifade ediyor:

“Savaş pek çok anlama geliyor ve heyecan onlardan biri değilmiş gibi davranmak yararsız. Çılgınca heyecan verici. Savaşın işleyişi, kopardığı gürültü ve yapılmasının aciliyeti ve savaş üzerine hemen her şeyin sonuçları, savaşla ilgili bir kimsenin bilip bilebileceği en heyecan verici şeyler. Askerler bu meseleyi birbirleriyle, din adamlarıyla ve ruh hekimleriyle ve belki hatta eşleriyle bile tartışır. Fakat kamuoyu asla bunu bilmez. Pek çok insanın onaylamak isteyeceği bir şey değildir bu. Savaşın kötü hissettirmesi beklenir çünkü savaşta tartışmasız kötü şeyler olmaktadır, fakat herkesin sağ salim çıktığı çatışmada a.50 cal [uzun namlulu tüfeğin] ucunda bekleyen on dokuz yaşında biri için, savaş kimsenin şimdiye kadar duymadığı sayılarla değeri katlanmış bir yaşamdır. Bazen, yirmi dakikalık bir çatışma, bir yaşam süresince üstesinden gelebileceğin belaların tümünden fazla bir hayattır.”[30]

Junger, tartışmasız, önemli bir meseleye eğilmekte ve savaşa dair pek çok insanın deneyiminde tekrar eden bir temaya değinmektedir. Vietnam’daki deneyimleri üzerine düşünen, Philip Caputo “haftalarca beklemiş gerilimin sex partisi benzeri bir şiddetle dakikalar içerisinde boşaldığı, patlayan el bombaları üzerinden erlerin müstehcen biçimde haykırdığı ve bağırdığı, otomatik tüfeklerin hızla yırtıcı biçimde patladığı” bir “manik çatışma ekstazisinden” bahsetmektedir.[31] Okuru temasına ısındırırken, Caputo şunu itiraf ediyor:

“Vietnam’da çarpışmış herkes, eğer kendisine dürüstse, çatışmanın zoraki cazibesinden aldığı keyfi itiraf edecektir. Kendine has bir keyifti çünkü ölçülü bir acıyla karışıktı. Ateş altında, bir adamın yaşam gücü ölümün yakınlığına oranla o kadar artıyordu ki korkusu kadar aşırı bir mutluluk hissediyordu. Duyuları hızlanıyordu; aynı anda hem haz hem de acı verici bir bilinç keskinliğine erişiyordu. Uyuşturucuyla tetiklenmiş, aşkınlaşmış bir farklılık durumu gibi bir şeydi. [Çatışma], yaşamın haz ve eziyet gibi sunduğu her şeyi sıkıcı hale getirdiği için bağımlılık yaratabiliyordu.”[32]

  1. Glenn Gray, The Warriors adlı eserinde yer alan klasik hatıratında çatışmanın “çatışma anı itibariyle veya öncesinde nadiren deneyimlenen bir heyecan niteliğinde ortaya çıktığından bahsederken” çılgınca yoğunluğuna tanıklık eder.[33] Glenn Gray, oldukça çarpıcı bir biçimde, çatışma sırasında “geçici olduğu kadar sahici olan, gerçekte neyiz veya ne idik veya ne olabileceğimize yönelik anlık ihtimallerin ve hayatta kalma itkisinin sıkça” deneyimlendiğini gözlemlemektedir.[34]

Teröristlerin, aynı şekilde, şiddetin çılgın heyecanıyla büyülenip ayartıldığı düşünülebilir mi? Gerçek teröristlerin hatıralarından ve kişisel aktarımlarından bildiğimiz kadarıyla bazıları kesinlikle öyle. Memoirs of an Italian Terrorist‘in yazarı ve Brigate Rosse’nin eski bir üyesi olan,  kendisini sadece, büyük olasılıkla nom de guerre [kod adıyla] tanımlayan Giorgio, bir gösteri sırasında el tabancasıyla polisi vurduğu  anı hatırlıyor. Giorgio revolveri boşalttıktan sonraki anı şöyle betimliyor:

“En ufak bir korku dahi hissetmedim; çaba sarf etmeksizin kolayca kaçtım. Arkamda bıraktığım ve kendisinden kaçıyor olduğum bir şey vardı, fakat o korku değildi. Tek düşüncem gösterinin geri kalanını yakalamaktı. Fakat kaçarken, bir adımdan diğerine, boğazım gizli, özel bir hisle düğümlendi: Kahkaha atar, gülümser, havaya zıplar gibi hissettim.”[35]

“O akşam, Giorgio ‘sersemlemiş ve mutlu’ hissetti.”[36]

Terror or Love? adlı hatıratında Alman 2 Haziran Hareketi’nin lideri, Michael Baumann, Springer press’e karşı eylemin şiddete dönüştüğü benzer bir olayı anımsıyor:

Arabadan molotofları aldık ve Springer kamyonlarına fırlattık. Gerçekten iyiydi.  . . .  O gece bir sürü çılgın şey yaşandı; bundan gerçekten enerji alıyorsun, gerçekten yüksek. Tabii ki çok iyi olmasının nedeni eğlenceli olması ve bunun pek çok insanı kışkırtması.[37]

“Eylemlerden” zımnen bahsederken, Baumann planlama aşamasında “her zaman iyi” ve “gerçek bir keyif” olduğunu anımsıyor.[38]

Uluslararası üne sahip eski bir cihatçı ve Amerikan hükümeti istihbaratçısı olan Aukai Collins şiddetli bir çatışmanın hazzı üzerine çok daha açık sözlü. Çeçenistan’da Rus askerlerine karşı girdiği silahlı bir çatışmayı anlatırken şöyle yazıyor:

“Koşarken her bir kalp atışında kanımın damarlarımda dolaştığını, aldığım her nefesi, yüzümden akan her bir damla teri hissettim. Hiç böylesine kendimi hayatta hissetmemiştim. Bu gerçekti. Bundan başka türlü olamazdı.”[39]

Anılarında tekrar bu temaya değinen Collins, Kosova’da düşman askerlerini takip ederken deneyimlediği hissi şöyle tanımlıyor:

“Bir süre sonra korku geçti ve doğal halime döndüğümü neredeyse coşkulu bir şekilde hissettim. Elinde silahınla çalıların arasından geçerken her bir sesin ve hareketin farkında oluyorsun. Her şey daha bir keskin ve net hale geliyor. Ormandan sis bulutu geçiyordu; Çalıların altı ise su içindeydi. Öncü asker yumruğunu kaldırdı. Hepimiz sessizce çömeldik ve dinlemeye koyulduk. Öndeki kısa çocuğu omuzundan ittim ve hedef alabilmek için harekete koyuldum. Kafasını salladı ve birinci adama işaret verdi. Her şeyden emin olduktan sonra, ayağa kalktım ve ötekilerin takip etmesi için ilerledim. Buydu! Yerime tekrar döndüm. Çeçenya’da öncü olmayı sevmiştim hatta bunun için bacağımı bile kaybettim, fakat tekrar buradaydım. Pek çok aptal deneyimleyene kadar savaşı sever. O gün savaşı bilen ve yine de seven birkaç tuhafın arasında olduğumu fark ettim.” [40]

Kişisel ifadelerden görülebileceği üzere, şiddetin heyecanı kısmen duygusal yoğunluğundan ve bunu üreten coşkulu bilinç durumundan kaynaklanmaktadır. Tehlikeleri ve riskleri nedeniyle, şiddet, adrenal pompalayarak duyuları yeniden uyandırmakta, harekete geçirmektedir. Bu durum şiddeti zoraki biçimde çekici kılmakta ve hatta bağlılık yaratmaktadır.[41]

Terörist saldırıları gerçekleştirmenin heyecanının yanı sıra, gerilla veya isyancı kimliğini sahiplenmenin ve terörist kimliğiyle ilişkili bir yaşam tarzına sahip olmanın da heyecanı söz konusu. Teröristler kendilerini “terörist” olarak tanımlamamaktadır.[42] Fakat pek çoğu geleneksel norm ve pratiklerin gösterişli reddinden keyif alarak kanun kaçağı kimliğini benimsemektedir. Kanun kaçağı gibi, teröristler de yeraltında ve kanunlara saygılı toplulukların dışında yaşamaktadır. Kendilerinin ki izole edilmiş ve yalnız[43], fakat büyük bir dram ve macerayla belirlenmiş, bir varoluş tarzı. Bu husus özellikle Memoirs of an Italian Terrorist‘de açıkça görülebilir. Yazar “yeraltında yaşamayı oldukça meşakkatli bir iş”[44] olarak açıklamaktadır.  Terörist yaşam tarzı tamamen “ağır bir iş” ve “rutinden” ibaret.[45] Fakat her zaman böyle olmak zorunda değil. Giorgio’nun bir görevinin özellikle çekici olduğunu görüyoruz:

“Seyahat etmek üzere görevlendirildiğim şehir güzeldi ve tamamen bana yabancıydı.  . . . Oraya kendi kendime gitmezdim. Fakat yeraltı zamanımda orada çok keyifli bir dönem geçirdim.

Ufak bir balkonu olan ve çatılardan bir denizle [ufku] çevrelenmiş bir daireye yerleştim. İçerisinde hayal bile edemeyeceğim düzeyde bir zenginlik vardı: Duvardan duvara halılar, büyük televizyon seti ve bilim kurgu ve mistiklerle dolu kitaplıklar. Daire, düşünmeksizin evi bize kiraya veren bir Amerikalıya aitti.  . . .  Komşular için öğrenci rolü oynamaya karar verdim ve her sabah erkenden evden çıkıyordum ve akşama kadar gelmiyordum. Günü bir dizi karmaşık ama baya keyifli seyahatlerle geçiriyordum.

Mühendis Caretto Mestre’de yaşadı. İlk başta işteyken, gün içerisinde bir yere giderse diye, onu bekliyordum. . .”[46]

“Müşterisiyle” hiç tanışmamasına rağmen, Giorgio aşırı öfke ve nefretini gözlemlediği – müşterisinin– eşine benzeyen (eğer kızıl saçlı yandan yırtmaçlı dar etekli birini seçmiş olsaydı sadece tıpkı onun gibi “Kötü, acınası, iğrenç, amaçsız olan …”[47]) iş arkadaşıyla ilişki geliştirdiğini keşfederek rutinlerine ve alışkanlıklarına çok istekli bir portre çizmektedir. “Birilerini gizlice takip etmeyi,” Giorgio “belirli yönlerden cezbedici”[48] olabileceğini fark etmektedir. “Medeni birlikte yaşayış kurallarının hakiki bir ihlali. Azar azar kişi mahrem varoluşundan sıyrılıyor. Azar azar bir kişi bir kimse hakkında her şeyi bilmeye başlıyor ve o kişi bunu asla bilmiyor.”[49]

Giorgio’nun ifadesinde belli olduğu üzere, teröristlerin faaliyetleri kiralık katillerin ki gibi değil.[50] Saldırı için muhtemel hedefler belirlemek; suikast için müstakbel adayları gözetimde bulundurmak; şüpheli olmayan mağdurları vurmak: Bu tip bir iş gizlilik, beceri ve detaylara olağanüstü dikkat gerektirir. Giorgio’nun açıkladığı gibi, suikasti gerçekleştirmek büyüleyici ve heyecan verici olabilir.[51] Burada pek fazla yer vermediğimiz profesyonel kiralık katillerin ifadeleri bunu doğrular niteliktedir.[52] Bir mafya tetikçisi olan Joey kendi otobiyografisinde cinayet saati yaklaşırken pusuda bekleyişini şöyle hatırlamaktadır: “Adrenalin beni aşırı duyarlılaştırarak tüm bedenimi sarstı. Her şeye duyarlı olmuştum.  . . .  Ortalama insanın duyamayacağı ve benim de olağan durumda işitemeyeceğim sesleri duyabiliyordum.  Düşüncenin durduğu ve hareketin ve tepkinin başladığı bir nokta var. O noktaya doğru ilerliyordum.”[53]  Ölümü bilen, onu kullanan ve geri adım atmayan biriyle kimsenin eşit olmadığını bilen Joey’ye öldürme eylemi bir güç ve nihai öz-güven duygusu vermektedir: “Birini öldürmenin ne kadar hızlı ve kolay olduğunu bir kere deneyimleyince, sonrasında geriye bir şey kalmıyor.  . . .  Kendini başka bir şekilde düşünmeye başlıyorsun. Oldukça korunduğunu, hiçbir şeyin sana yanlış yapamayacağını, çok özel biri olduğunu hissediyorsun. Eğer nasıl kullanacağını bilirsen bu harika bir duygu.”[54] Cinayet Joey’ye ayrıca serüven arzusunun keyfini yaşatmaktadır. Joey’nin beceri ve zekasının test edildiği an sadece salt cinayet serüveni değil, aynı zamanda mağdurun kandırılması ve saldırının planlanmasını içeren bir serüven söz konusu.

Giorgio’nun durumunun istisnai olmadığını; operasyonları planlarken, iyi işleyen güvenlik aygıtının yarattığı tehdidi atlatırken ve düşmanlarını, kendi katil türdeşi olan, profesyonel tetikçi ve teröristleri de öldürürken oldukça yoğun bir heyecan ve hakimiyet deneyimlediğini düşünmek gayet makul.

Planlama ve saldırıyı gerçekleştirme serüveni kadar terörizmin kendisi de bir yeraltı, göçebe yaşam serüveni sunmaktadır. Baumann’ın Terror or Love? adlı eserinde belgelediği üzere bir terörist olarak yaşamı serüven arayışı bakımından oldukça zengin. Sürekli bir daireden diğerine taşınan, bir kadından diğerine koşan Baumann’ın daimi bir hareket halinde olduğunu görüyoruz. Pek çok uyuşturucu kullanmış, pahalı elbiseler giymiş, grubunun kalkıştığı soygunlardan ötürü hiçbir bir zaman parasız kalmamış.[55] Yaşamını, öfkeyle tiksindiği geleneksel çalışma ve burjuva değerlerinin baskısından özgürce dilediği gibi yaşamış. Giorgio  [terörist yaşamın] “eğlenceli” olduğunu ve eğlenceli olmadığı zaman da radikal militanlığa olan bağlılığının azalmaya başladığını ifade etmiştir.

Aukia Collins’in uluslararası bir cihatçı olarak yaşamı benzer biçimde drama ile dolu. Collins, tüm dünyayı gezmiş, silahlara olan ilgisini keyifle yaşamış ve cephe savaşını deneyimlemiş. Çeşitli cihatçı kamplarındaki deneyimlerinden bahseden Collins muharebe provası, spor müsabakaları ve çeşitli gizli testleri içeren[56] “haylazlıkları” hoş bir biçimde anımsamaktadır. Afganistan’daki bir olayda, daha sonra Amerikalı gazeteci Daniel Pearl’ın cinayetini[57] yönetecek olan Omar Sheikh ile bir tepenin üzerinde pozisyon aldıklarını hatırlıyor. PKM makineli tüfekleriyle karşı vadiye ateş açmalarıyla birlikte, kampın liderleri hemen yanlarındaki patikada belirmişler. Sheikh, Collins’e geçip gittiklerini belirten bir işaret vermiş ve Collins de onu aynen takip etmiş: PKM makineli tüfeği yeniden doğrultmuşlar ve gruptaki son komutana bir kaç fit mesafeden kurşunları saydırmışlar. Adamlar “kurşunların arkalarındaki tozu kaldırmasıyla” birlikte korkuyla sıçramışlar.[58] Sheikh ve Collins’in [yüzlerdeki] “acı ifadeleri” görünce yaptıklarının mükafatını kendi aralarında neşeyle gülüşerek almışlar.[59]

Collins, cihatçı mücadelesinde asli güdüsünün Müslümanları korumak olduğunu söylemektedir. Onlara karşı yapılan yanlışlara aşırı sinirlenmiş ve yanlışları düzeltmek için sarsılmaz bir zorunluluk hissetmiş. Collins’in hatıralarının tonu ve içeriğinden dolayı kendisinden şüphe etmeye gerek olmadığı açık. Fakat öyle görünüyor ki cihatçı arayışının bir ölçüde sebebi (özellikle kendisini utanç duymaksızın “savaş sevici” olarak tanımladığı düşünülürse) şiddetli savaşa olan ilgisi ve bastırılamaz macera arayışı.

Mücahitlerle birlikte savaşmış bir kaç Amerikalı’dan biri olan Collins nadir bir tip: Irak, Afganistan veya Somali’de çatışma arayışında olan çoğu hırslı Amerikan cihatçısı bu bölgelerde çatışan yerel cihatçı gruplar tarafından geri çevriliyorlar.[60] Fakat Collins’in hayallerinin, hırslarının ve hevesinin Irak, Afganistan ve Somali’deki cephelerde dövüşen cihatçılar tarafından terslenerek geri çevrilen diğer Amerika ve Avrupa’daki en yeni kadroların hayal, hırs ve hevesiyle aynı olduğunu tahayyül edebilmek zor değil. Bu talihsiz kutsal savaşçılar arasında, Tarek Mehanna’nın durumu özellikle ilgi çekici.[61] Mehanna’nın yaşam hırsı Irak’ta Amerikan askerlerine karşı savaşmak ve şehit olmakmış. Şubat 2004’te kendisini, başarısız olsa da, çihatçı kampına yazdırmak için Yemen’e doğru Amerika’dan yola çıkmış. Çabalarının boşa çıkması nedeniyle hayal kırıklığına uğramasına rağmen, Mehanna Yemen’de kaldığı süreyi “hayatının en iyi iki haftası” olarak tanımladığı bildirilmektedir.[62] Oradaki zamanını bu denli keyifli hale getiren şeyin o süreçteki macera arayışı olduğunu düşünmek tamamen makul bir olasılık.

Amerikan Omar Hammami[63] için cihat açıkça yaşamının yüceltilmiş bir deneyimi. Kız kardeşi Dena’ya Aralık 2000’de yazdığı bir e-mailde:

“Söylemek gerekirse Somalili oldum. Mermileri duyuyorum, hava toplarından sıyırıyorum, ilahileri dinliyorum, futbol oynuyorum. Bazen bir çalılıkta develerle yaşıyorum, bazen beş yıldızlı bir hayat sürüyorum. Bazen korkunç bir sıcakta susuz kilometrelerce yürüyorum, bazen oldukça kaliteli arabaları sürüyorum. Bazen düşman tarafından izleniyorum, bazen ben onları izliyorum! Kinim var, sevgim var. Dünyadaki en iyi yaşam bu!”[64]

Yukarıdaki alıntıyı veren Andrea Elliott, Hammami’nin yaşamı ve radikalleşmesine ilişkin uzun ve aydınlatıcı anlatısında, tıpkı Memoirs of an Italian Terrorist‘in yazarının kendisi hakkında “bir şeylere daimi bir özlem içinde” olduğunu söylediği gibi,  Hammami’yi de “yaşayan” klasik bir arayışçı olarak karakterize etmektedir.[65] Kolayca sıkılan Hammami geleneksel Amerikan banliyö yaşamının sıkıcı ritimlerinden kaçışa özlem duymakta ve kaçışı cihatta ve Somali’de bulmaktadır. Elliot, Hammami’nin yaşamında sabit kalacak bir şey varsa,  onun da 12 yaşındayken yazdığı bir şiirde ortaya çıkan başka bir yer ve amaç olan çabası olduğundan bahsetmektedir: “Gerçekliğim sıkıcıydı. Duvarların yıkılmasını, içimden canavarın çıkmasını, tasmaların kopmasını, zincirlerin kırılmasını diliyorum, istiyorum ve gereksiniyorum . . .”[66]

Hammami’nin hoşnutsuzluğu ve kaçış arzusu, can sıkıntısı ve rutinin yaşam enerjisini düşüren bir çeşit kriptonit gibi, kendisiyle benzer karaktere sahip, Michael Baumann’ın anlatısıyla güçlü bir paralellik arz etmektedir. Hatıratının “Herşey Nasıl Başladı” başlıklı birinci bölümü özellikle pek çok şeyi aydınlatıcı. Bir gün, işe gitmeden önce, önünde uzanan koşu bandını görünce Baumann birden kaçma arzusuna yakalanıyor: “İnşaat alanına doğru sürerken, bir çarptı ki beni: Bunu elli yıl boyunca yapacaksın, bundan kaçış yok. Bunun korkusu kemiklerime kadar vurdu. Bundan kaçış yollarını aramak zorundaydım.”[67]

Suç ve sapkınlık sosyolojisinin klasik makalesi “Çocuk Suçluluğu ve Yeraltı Değerler”de David Matza ve Gresham M. Sykes çocuk çete sapkınlığını belirleyen temel değerleri tanımlamaktadır. Yazarlar, en temel meselenin heyecan olduğunu tartışmaktadır:

“Pek çok sapkın için kabul edilen yaşam tarzı maceracı olandır. Cesaret gösterisi ve tehlikeyle dolu olan faaliyetler zorunlu ve rutin davranış kalıplarına göre daha değerlidirler. Heyecan arayışı, toplu boş zaman faaliyeti gibi meşru çıkış noktalarında tatmin edilmez. Bir faaliyetin yasa ihlali içermesi genellikle bu ihlale kesin bir heyecan arayışının eşlik etmesinden ileri gelmektedir. Aslında, heyecan veya “galeyan” “açık bir farkındalıkla şimdiki anın deneyimini artıran ve yoğunlaştıran, onu gündelik yaşamın tek-düze rutinlerinden mümkün olduğu ölçüde farklılaştıran, ‘eziklerce’ tabulaştırılmış herhangi bir eylem” olarak tanımlanabilir. Fakat genel olarak her koşulda, sapkın yaşam tarzı, sonucu olan tahriklere değer atfeden heyecanlı serüvenler dolayımıyla, enerji dolu bir yaşam tarzıdır.

Fiziksel tehlikeyi göğüslemenin, yasaklı olanı deneyimlemenin, otoriteyi kışkırtmanın ve dahasının sapkının basitçe maruz kaldığı tehlikeler olmadığı belirtilmelidir; heyecanı kasti bir biçimde üretmeye kalkışarak kendisi bizatihi tehlikeyi yaratmaktadır. Çetelerin gürültüsünden, arabalarla oynanan “tavuk” oyunundan veya uyuşturucu kullanımından akan heyecan sadece kazai bir yan-üründen ibaret değildir, aslında temel güdüleyici güç olarak hizmet edebilir.”[68]

Teröristlerin de sapkın olabileceği düşünülebilir: Sadece yaptıkları bakımından değil, aynı zamanda onları harekete geçiren şeyler bakımından. Terörizm “sunmuş olduğu uyarılma bakımından değerli ve heyecan dolu serüvenlerle dolu” bir yaşam tarzı sağlamıyor mu? Teröristler fiziksel tehlikeyi göğüslemiyor mu, yasaklı olanı deneyimlemiyor mu ve otoriteleri kışkırtmıyor mu? Bazı açılardan, terörizm “heyecanı kasti üretme girişimi” değil midir ve yaşamı macera ve dramla güçlendirmiyor mu? Maalesef sınırlı olsa bile, kesinlikle olumlayıcı bulgular mevcut: Heyecan terörist faaliyetin sadece kazai bir yan ürünü olmaktan ziyade terörist eyleme bir güdülenim sağlayabilir.

Bu çözümleme hattını genişleten Samuel Z. Klausner teröristleri heyecan ve macera arayışında olanları tanımlamak için kullanılan “stres arayanlar” tiplemesine benzetmektedir: İnsan bedeninde “duygu yoğunluğunu ve hareketlilik düzeyini artırmak için tasarlanmış davranışlara” cezbolan insanlara.[69]  Stress-arayanlar kendilerini bilerek tehlike patikasına sokmakta ve sürekli o patikaya dönmektedir.[70] Terörist eylem, açıkça, tehlikeyle doludur.[71]  Teröristler, istisnasız, ölüme, sakatlığa ve esarete son derece dayanıksızdırlar.[72] Hiçbir terörist buna duyarsız değildir. Aslında teröristler kendi faaliyetleriyle ilişkili tehlikelerin son derece farkındadır. Pek çok teröristin kendi davasına olan yükümlülüğü yerine getirmeye hazır olmasına karşın, bu durum psikolojik açıdan şüphesiz eziyet edici bir bedel haline gelmektedir.[73]  Öte yandan diğerleri için terörizmle ilişkili tehlikelerin bizatihi kendisi ilk başta onları terörizme çeken şey olabilir.[74]

Nihai Anlam Arzusu

Terörist grupların üyelerine bir kimlik ve amaç sunduğu ve bunun da terörist gruplara katılımda güdüleyici olabileceği belgelenmiş bir bulgudur.[75] Terörist örgütler yeni üyelerini dünyayı anlama ve nasıl işlediğini açıklamada kapsayıcı anlatılarla donatmakla kalmaz (postmodern bakış açısı akademisyenlerin kalelerine sirayet etmiş olabilir fakat “büyük anlatıya” sadık kalan terörist gruplar üzerinde çok az etkide bulunmaktadır); ayrıca üyelerine dünya içinde kendi konumlarını anlamlandıran bir anlatı sunmaktadır. Bu anlatı içerisinde, yaşamın temel varoluşsal sorusu olumlayıcı ve heyecan verici bir cevapla yanıtlanır: Bütün bir amaç silahın gücüyle ve gerektiğinde ölümüne, asli davayı ve yoldaşını savunmaktır.

Varoluşsal güvenliğin yanı sıra, terörist grup üyelerine ayrıca nihai anlam duygusu sunmaktadır: Kişiye kutsal olanı savunduğu kozmik bir savaşa aktif katılım hissi vermektedir.[76] Böyle bir savaşa katılım coşkusu ve özellikle bu savaşta şiddetin kullanımı açıkça kanıtlanmıştır. [77] Kutsal olanı savunmak, bir kimseye kendisinden daha büyük bir şeyi, kendisinin üzerinde yükselen ve yüzeysel, sıradan ve kişisel kaygılarını önemsiz kılan bir anlamı deneyimle imkanı sunmaktadır. Böylece uğruna yaşamaya ve ölmeye değer nihai bir anlam deneyimlenir. Chris Hedges’in son derece aydınlatıcı ve bir ölçüde rahatsız edici eseri War is a Force Which Gives Us Meaning bu hususu savaşın merkezi cazibelerinden biri olarak ileri sürmektedir: “Olanca yıkımı ve barbarlığıyla savaş yaşam boyu dilediğimizi bize verebiliyor. Amaç, anlam ve yaşama sebebini verebiliyor. Tam çatışmanın ortasında, yaşamlarımızın çoğunun sığlığı ve sönüklüğü ortaya çıkıyor. Ivır zıvır şeyler sohbetlerimizi ve giderek frekanslarımızı domine ediyor. Ve savaş büyüleyici bir iksir. Bize kararlılık, bir sebep veriyor.”[78]

Kozmik savaşta kutsal olanı savunmak (İslam, Ulus ve Ezilenler gibi) soyut bir dava için sadece dövüşmek ve kendini feda etmek değil; aynı zamanda davası, kendi  raison d’etre‘si [varlık sebebi olan] olanlar için de dövüşmek ve kendini feda etmektir: Gerçek silahlı yoldaşlar için feda etmek.[79]  Scott Atran’ın açıkça ortaya koyduğu gibi, “insanlar basit bir dava için öldürüp ölmüyorlar. Birbirleri için de ölüp öldürüyorlar. ”[80]  Bu noktada savaş üzerine çağdaş literatür  özellikle aydınlatıcıdır. Edward A. Shils ve Morris Janowitz,  Alman Ordusu’nun niçin sonuna kadar inatla savaştığını açıklamaya çalıştığı, 1948 tarihli “İkinci Dünya Savaşı’nda Wehrmacht’da Birlik ve Çözülme” adlı klasik makalelerinde savaşma etkinliğinin –Shils ve Janowitz’in ifade ettiği gibi “olağanüstü azminin” – “Alman askerlerinin güçlü Nasyonel Sosyalist siyasi tutumlarıyla”  çok az ilişkili olduğu; tam tersine, bu azmin arkasında ordunun sosyal örgütlenişinin mümkün kıldığı belirli temel kişilik taleplerinin düzenli tatmininin yattığını ileri sürmektedir.[81]  Bir başka deyişle ifade edilirse, Alman Ordusu’nun acı sona doğru kararlılıkla savaşmasına sebep olan şey Nasyonel Sosyalizmin ütopik görüsü değil; daha ziyade muharip birimlerin kendi içinde, askerlerin birbirine olan derin duygusal bağlılıklarıdır.  Alman askerleri, Alman Ulusu için değil, esasen akranları, yoldaşları için savaşmıştır.

Savaş literatüründe bu tema[82]  – savaşan askerlerin ilk ve öncelikle kendi gruplarına sadakatlerinden dolayı savaşması[83] – Sebastian Junger’in Afganistan’da cephede Amerikan piyade müfrezesi etnografisinde öne çıkan bir bulgudur. Junger’in temel görüşlerinden biri savaşın, şiddetli ölüm, sefalet ve korku alanı olmasının yanı sıra aynı zamanda bir aşk katalizörü olduğudur. Junger, ölümcül muharebenin fiziksel taleplerinin askerler arasında güçlü bir karşılıklı bağımlılığı gerektirdiğini açıklamaktadır: Eğer birlikte ve birbirleri için ustaca çarpışamazlarsa, düşmanın elinde ölmeleri çok büyük bir olasılık. Bu zorunluluktan dolayı yorgunluk, korku, sıkıntı ve acı gibi ortak deneyimlerle güçlendirilmiş derin bir aidiyet ve grup dayanışması hissi doğmaktadır. Junger’e göre, askerler arasında bu aidiyet ve grup dayanışması hissi o kadar derindir ki askerlerin korkularını minimal bir kaygı ve şaşırtıcı bir cesaretin eşliğinde hafifletmekte ve çarpışmaya karşı onları adeta çelikleştirmektedir. Junger’in özneleri – İkinci Müfreze’nin piyadeleri – birbirlerini tamamen sevmeyebilirler, fakat Junger’in canlı biçimde resmettiği gibi, askerler mutlaka birbirleri için ölecektir.[84]  Birbirlerine bu hiddetli bağlılık hissini, Junger, bir çeşit aşk olarak kategorize etmektedir.[85] Romantik bir aşktan ve soyut bir fikre bağlılıktan kaynaklanmayan fakat her bir askerin yoldaşını korumak için çarpıştığı yüklü ve herkesi kuşatan bir yoldaşlık aşkı için askerler savaşmaktadır.[86]

Junger’e göre muharip birimlerde somutlanan sevgi çarpışan ve ölenler için savaşın niçin böylesine güçlü bir şekilde sarhoş edici bir etkiye sahip olduğunu açıklamaya yönelik uzunca bir yol kat etmektedir. Savaşta muharip askerler barış zamanında mevcut olmayan insani bir bağlantının yoğunluğunu deneyimlemektedir. Bu husus muharip askerlerin sivil yaşama uyum sağlamakta niçin bu kadar güçlük çektiklerini ve daha da önemlisi yoldaşlarıyla paylaştıkları derin sevgi bağını açıklamaktadır. Dahası, sivil yaşamda özledikleri şey her an şiddetli bir saldırı tehdidine karşı yoldaşlarını korumaktan ileri gelen karşı konulamaz bir amaç ve anlam hissidir. Junger’in açıkladığı üzere, burada açıkça – bir kimsenin en derin duygulanım nesnelerinden birini şiddetle koruma eylemi hakkında – büyüleyici nitelikte çekici olan bir şeyler var. Junger şöyle yazıyor: “Kusursuzca akli, iyi adamlar tekrar ve tekrar savaşa çekildiler ve barış dolu bir dünya fikriyle ilgili her kimse askerlerin ne aradıklarını bilmek adına iyi yapacaktır. Öldürmek değil – aklımda daha net olamazdı – fakat mutlak anlamda eşitliğin öteki tarafı: Korumak. ” [87] Junger şöyle ekliyor: “Bence Restrepo’da (Korengal vadisinde şimdi kullanılmayan bir Amerikan ileri karakolunda) herkes gizlice düşmanın konuşlanma tamamlanmadan önce mevziyi işgal etmeye yönelik ciddi bir hamle yapacağını umdu. Herkesin kötü bir kabusuydu fakat çoğunlukça beklenen felaket, aksine, askerler arasındaki bağı ve dövüş yetisini güçlendirmekten başka bir şeye yaramadı.” [88]

Junger’in War‘u Amerikan piyade müfrezesinin öznel deneyimlerine odaklanması ve kitabın terörizmle değil de askeri savaşla ilgili genel teorik kaygılar taşımasına rağmen, öne sürdüğü görüşlerin terörist gruplara uygulanamayacağına dair hiç bir sebep bulunmamaktadır. Muharip askerler gibi,  teröristler de yalnız çalışmaktadır fakat diğerleriyle [dava yoldaşlarıyla da] yakın bir işbirliği içerisindedir.[89]  Teröristler özel ve yakın bir grubun parçasıdır: Kardeşlikten daha az değildir.[90] Düzenli bir muharip birlik gibi, gruba katılım kaçınılmaz bir bağlılık gerektirir. Gruba girer girmez, üyeler birey olarak statülerinden sıyrılır ve bütünün parçası haline gelir. Muharip askerler gibi, teröristler yaptıkları her şeyde her daim ölümün suretiyle karşı karşıya gelir; her biri sürekli bir risk ve tehlike dünyasının sakinleridir. İkinci Müfreze’nin askerlerinden bahsederken, Junger, savaş alanında askerlerin “yaptıkları her şeyin potansiyel olarak yapıp yapacakları son şey olduğunu” ifade etmektedir.[91] Teröristler tabii ki genellikle sivil bir bağlamda hareket ederler, fakat güvenlik kuvvetlerince yakalanma ve öldürülme riski yaşamlarının daimi bir özelliği olarak her yerde teröristlerin karşısına çıkmaktadır. Muharip birlikte olduğu gibi,  sürekli yakalanma ve ölüm riski grup içindeki bağları güçlendirmekte,  güçlü bir kimlik hissi yaratmakta ve üyeleri arasında “grup-içi sevgi” bağını oluşturmaktadır.[92] Dolayısıyla, tıpkı düzenli muharip askerler çatışırken ve silah arkadaşları için hayatlarını riske atarken nihai bir anlam keşfedebildikleri gibi teröristlerin de böyle yapabileceklerini ve yaşamlarını bu mühim varoluşsal çağrıya adayabileceklerini beklemek gayet makul bir hipotezdir.

Terörizm üzerine oldukça açık ve nüfuz edici makalelerinden birinde, Martha Crenshaw, Irgun Üst Komuta üyesi olan Yaakov Meridor’un vakasından bahsetmektedir. Crenshaw,  Meridor’un “kendisini dava için feda etmeye hazırlandığını kanıtlama fırsatını neredeyse hoş karşıladığını” yazmaktadır.[93]  Meridor vakası, çarpışma ve yoldaşlar için yaşamı feda etmenin muharip askerler arasındaki bağın önemini mümkün olan en dramatik şekilde – Junger bu ifadeyi kullanmasa da aslında kutsallığını – açıklamakta ve Junger’in gözlemini hatırlatmaktadır. Junger’in tercih ettiği terim aslında sevgidir: Savaşta, çarpışma sırasında ve ölüm anında muharip askerler doğrudan yoldaşlarına sevgilerini göstermektedirler. Onları savaşa iten ve cesaretlerini güçlendiren şey sevgidir; çarpışmanın çekiciliğini kısmen açıklayabilecek, insanın kendisini şiddetle feda edişindeki duygunun dışa dönük ifadesidir. Junger’in öne sürdüğü gibi, şiddetle kendini feda etme eylemleri aracılığıyla bir kimsenin sevgisini ifşasında zorunlu fantastik unsurlar bulunmaktadır.

Terörizmin arkasındaki güdüler üzerine araştırmalar genelde negatif duyguların[94] rolüne odaklaşmaktadır ve ilgili literatürde teröristler genelde acınası figürler olarak resmedilir: Aşağılanmış, hayal kırıklığına uğramış, yabancılaşmış, kızgın ve kin doludurlar. Bu portreler, ele alındıkları belirli vakalar çerçevesinde geçerli olabilir. Fakat başka vakalarda terörist eylemcilerin sevgi, dayanışma ve tutku gibi pozitif duygularla harekete geçtiklerini de görmekteyiz. Belki de teröristlerin sevgi duygusuyla harekete geçebileceğini söylemek tıpkı onları cesur figürler olarak tanımlamak kadar ahlaken sorunludur.[95]  Fakat bu ifade ampirik olarak belirli durumlarda geçerli olabilir[96] ve terörist güdülenimin muhtemel bir kaynağı olarak geniş ölçekli bir keşfi hak etmektedir; terörizmin temel varoluşsal çekimlerinden birine odaklaşmaya yardımcı olabilir; başka bir ifadeyle, kutsal olana hizmette şiddetli mücadele ve kendini feda unsurlarını incelemeyi mümkün kılabilir. Yaşama atfedilen nihai anlamlar ve amaçlar çizelgesinde, çok azı içgüdüsel ayartıcı çekim etkisinden sıyrılabilmektedir.

Zafer Arzusu

Yukarıda, kutsal olanı savunmak adına savaşmanın ruhani olarak ödüllendirici, hatta heyecan verici bir faaliyet olduğu ve savaşın görünürde sapkın cazibesinin anlaşılmasında önemli bir rol oynayabileceği tartışıldı. Savaş, Chris Hedge’in vurguladığı gibi,[97]  pek çok bakımdan sevginin düşmanıdır, ama savaşın yarattığı sevgi ve yoğun bağlılık olmaksızın askerlerin savaşma ve yaşamlarını riske atma istekliliği, ve bununla birlikte, kaçınılmaz olarak,  savaşın bir kurum ve çatışma tarzı olarak genel geçerliği, azalacaktır. Buradan hareketle, teröristler, tıpkı muharip askerler gibi, kutsal bir davayı şiddetle savunma arzusuyla eyleme geçmekte ve bu göreve adanma eylemi kendilerini sadece bir raison d’etre (asli bir amaç) ile değil aynı zamanda yaşamlarının yüceltilmiş bir deneyimiyle kuşatmaktadır. Aşağıda, kutsalı savunmanın sadece bir eylem olmadığı aynı zamanda bir anlatı olduğu ve bu anlatıyı sahiplenmenin kendiliği (self) dramatik ve sembolik bir biçimde haklı çıkardığı tartışılacaktır.

Amsterdam’da sokak soygunu üzerine yapılan bir çalışmada, Willem de Haan ve Jaco Vos sokak soygunlarının arkasındaki güdülenimler hakkında genel varsayımları yeniden düşünmemizi sağlayacak güçlü bir argüman geliştirdiler. Suçlularla yapılan detaylı görüşmelerden faydalanan de Haan ve Vos sokak soygunun araçsal ve maddi bir kazanç olarak rasyonel terimlerle açıklanamayacak kadar kaotik ve dürtüsel olduğunu ileri sürdüler.[98]  Makalenin amaçları bakımından daha da önemlisi, de Haan ve Vos sokak soygununun araçsal olmak yerine daha ziyade temelde dışavurumsal olduğunu tartıştılar:  yani, soyguna kalkışırken,  sokak soyguncuları “kendi yaşamlarına şekil vermektedirler.”[99] Soyguncular maddi kazanıma daha az önem atfedip daha çok “acımasız” veya Jack Katz’ın kendi deyişiyle “belalı (badass)” bir kendilik çizmeye yönelmektedir.[100]  Bu şekilde görülürse, sokak soygunu Anthony Giddens’in “kimlik projesi”[101]  olarak adlandırdığı,  geleneğin sorgulandığı ve hükmünü yitirdiği bir dünyada bir kimsenin ne için yaşadığı ve kim olduğunu yeniden kurma çabasına tekabül etmektedir.

Son zamanlarda kriminoloji alanında teorik ve ufuk açıcı gelişmelerle birlikte,[102]  bireysel dışavurumun bir aracı olarak şiddetli kural ihlali  terörizme de uygulanabilir. Terörist bir gruba katılım ve kutsal (olarak gördükleri) bir dava için savaşımda, teröristler kim olduklarına ve ne olmaya özlem duyduklarına dramatik bir açıklama getirebilirler. Şüphesiz, terör örgütüne katılmak ve eylemlerinde yer almak siyasal bir davranışla ilişkilenmektir ve terörist saldırılar bir dizi siyasal anlam iletme gayretindedir. Fakat terörist mezalimler varoluşsal bakımından anlamlı olabilir ve teröristlerin bizatihi kendilikleri [selfhood] hakkında bir dizi anlamı açıklamaya hizmet edebilir. Bu husus Mark Juergensmeyer’in Terror in the Mind of God adlı eserinde güçlü bir biçimde açığa çıkmaktadır.[103]  9/11 saldırılarını tartışan Juergensmeyer performans şiddeti terimini, içsel mantığı temelde stratejik olmak yerine dışavurumsal olan siyasal şiddetin kamusal ve hayli yüksek dramaturjik eylemlerinden söz ederken kullanmaktadır.[104]  Juergensmeyer terörist eylemlerin ifşa etmeyi tasarladığı özgül mesajın faillerin direnci ve gücü olduğunu tartışmaktadır. Bu açıdan görüldüğü takdirde, terörizm temelde aşağılanma duygunlarında köklenmekte ve terörist saldırılar kesinlikle utancın bedelini ödetmeye ve teröristlerin gururunu yeniden tesis etmek için tasarlanmaktadır: Amaç ayıplayana karşı her açından üstün olmayı arzulayan bir kendiliği duyurmak ve tanıtlamaktır.[105]

Juergensmeyer’in argümanıyla aynı hatta,  teolojik olarak veya başka kaynaklardan esinlenmiş teröristlerin kişisel öz-olumlamaya yönelik kimlik projesiyle ilişkilenebileceği öne sürülebilir. Kesin olarak, teröristler siyasal aktörlerdir. Fakat de Haan ve Vos’un makalesine yakın bir çizgiyle ilişkilenecek olursak, teröristlerin de “yaşamlarına anlam vermeye zorlanan ahlaki özneler” olabileceği düşünülebilir.[106]  Özellikle terörist bir gruba katılırken ve ideolojik anlatısını benimserken, teröristlerin aktif biçimde kendilerini kozmik bir mücadelenin haklı savaşçıları olarak yeniden tanımladıkları görülebilir.[107]

Girişte özetlendiği üzere, teröristler profesyonel katildirler; zalimliğin, yıkımın ve eziyetin kasti failleridir. Fakat teröristlerin kendilerini görme şekli kesinlikle böyle değildir. Tam tersine, teröristler sadece terörist damgasını[108] reddetmezler fakat kendilerini haklı bir savaşta, agresif ve haksız bir düşmana karşı savaşan askerler olarak tanımlamaktadır.[109] Bu öz-algı terörist grupların meşrulaştırıcı anlatılarının her yerinde mevcuttur. Terörist grupların içinde yer alanların bakış açısından, dış dünya farklı görünmekle kalmaz; benzer biçimde kendi iç dünyaları ve kendilerini ahlaki birer aktör olarak nasıl gördükleri de değişmektedir.

Böylece terörist grupları çekici kılan şey üyelerine kendilerini, yüceltilmiş bir elit gruba ait olan, kahramanvari figürler olarak tanımlama ve yeniden yaratma alanı açmalarıdır. Terörist gruplar ve propagandacıları bu çekimi çok iyi anlamaktadırlar. 7 Ağustos 2006 tarihindeki bir İnternet forumuna katkıda bulunan, Amerikan cihatçı Omar Hammami şöyle yazmaktadır: “Arzu nerede harika bir şeyle ilişkilidir? Dünya ve öteki meseleleri bir tarafa bırakırsak ayağa kalkıp kendini değiştirme dürtüsü nerededir? Dünyaya yapışmayı bırak ve ruhunun uçmasına izin ver!”[110]

Modern terörizmin tarihi, Hammami’nin önerdiği çizgide kendisini yenileyen sayısız gencin örneğini sunmaktadır.  En canlı örnek Filistinli intihar bombacısının kayıtlarından gelmektedir. Son derece şok edici ve korkunç taktikler bombalama eylemine kalkışanların bakış açısından oldukça rasyonel olabilir.[111]  Fakat bombalama eylemi kendilerini patlatanlar için kişisel arayışın yani daha geniş bir kimlik projesinde en son ve önemli bir sembolik eylemin (odyssey) sonucudur. Kabul ettikleri andan eylemi sonuçlandırdıkları ana kadar, intihar bombacısı kutsal bir savaşçı ve şehitliği bekleyen bir kimliği üstlenmekte ve deneyimlemektedir. Şaşırtıcı ve paradoksal biçimde, intihar misyonuna kalkışırken intihar bombacısı aynı anda öz-yıkım ve öz-yaratım eylemini gerçekleştirmektedir.

El-Kaide’den esinlenmiş veya örgütle ilişkili küresel Selefi-cihatçıların güncel durumu halen çok sayıda betimleyici örnek sunmaktadır. Olivier Roy’a göre, cihadizmin temel cazibelerinden biri cihatçı anlatının gücünde yatmaktadır. Bu anlatının temeli  destansı şehitliğe dayanmaktadır.[112] Cihada katılmak, küresel ümmete çektirilen acıların kahramanca öcünü alarak, kendini kahraman olarak yeniden yaratmaktır.[113]

Faisal Shahzad kendini kesinlikle böyle görmüştür. Pakistan’da doğmuş bir Amerikan yurttaşı olan, Shahzad spor pikabını patlayıcı madde ile doldurmuş ve 1 Mayıs 2010 tarihinde New York’un Times Square meydanında patlatmaya çalışmıştır. Araç patlamamış ve Shahzad olay yerinden kaçmış.[114] Mahkeme tarafından bombayı patlatmayı ve insanları öldürmeyi niyeti olup olmadığı sorulan, Shahzad soruyu olumlayarak yanıtlamış ve şunu eklemiş: “Fakat . . . Saldırıyla ilgili bir noktayı belirtmek isterim ki nerden geldiğim bilinsin çünkü karşınızdaki bir Müslüman askeridir  – Kendimi mücahit olarak görüyorum. Amerikan ve NATO güçleri, 40 ile 50 ülkede, Müslüman topraklarına saldırdı. . . .  Müslüman milletlere ve Müslüman halkalara terör estiren Amerika’ya cevabım şu: Tüm bu olanlar adına saldırıların öcünü alıyorum. . .”[115]

24 Eylül 2009 tarihinde Dallas şehir merkezi Fountain Place ofis bloğu’nu bombalamaya kalkışan, Hosam Maher Husein Smadi benzer biçimde kendini intikamcı kutsal savaşçı olarak tanımlamıştır.[116] FBI’daki yeminli ifadesine göre, Smadi’nin sivil bir FBI ajanına “Allah’ın askerleri arasında olmayı düşlediğini”  ve tereddütsüz “Cihat yaşamına hazır olduğunu” söylediği bildirilmiş.[117]  Ayrıca şöyle bir itirafta bulunmuş: “Mücahit olmayı kişiliğimle, kanımla, canımla ve bedenimle seçtim.  Bu dünyadan, parasından, kadınlarından ve eğlencelerinden çok daha kıymetli benim için.”[118]

Destansı şehitlik fikri aslında tüm cihatçılık türleri arasında yaygın. Pakistan’ın kabile bölgesinde, Afganistan sınırında,16 yaşında El-Kaide militanı Hafız Hanif’in ifadesi şöyle: “Yaşamımın amacı her zaman şehit olmaktı. Müslüman kadınları aşağılayan, Filistin, Irak ve Afganistan’ı işgal eden gavurlara saldırmak istiyorum. Cihada katılmak ve şehit olmaktan başka bu yaşamda uğruna çaba harcanacak başka bir şey yok.” [119]  Sami Yousafzai ve Ron Moreau, Hanif’in profilinde, “hatırlayabildiği andan itibaren hep cihada katılmayı düşlediğini” yazdığını aktarmaktadır.[120] “Sovyetlere karşı kutsal savaş hikayelerinde köklenmiş, ” El-Kaide’ye üye olmak ona hep “büyük bir macera gibi”  görünmüş ve kendisini bir İslam savaşçısı olarak kanıtlama şansı sunmuş.[121]

Marc Sageman’a göre, Shahzad, Smadi ve Hanif gibi adamların davranışını anlamanın yolu nasıl düşündüklerinde değil fakat – özellikle kendileri ve dünyadaki konumları hakkında – nasıl hissettiklerinde yatmaktadır:

“Kendilerini dünyanın yarısını fethetmiş on yedinci yüzyıl savaşçılarına ve 1980’lerde Afganistan’da Sovyetler Birliği’ni yenmiş Mücahitlere benzeterek “Islam’a karşı Savaş”ta kahraman olmayı hayal ettiler. Pek çoğu koalisyon güçlerine karşı Irak’ta dövüşmüş öncüllerine benzemeyi umdu. Batı’nın ”İslam’a karşı Savaşta” yorumları sadece duydukları bir alıntıydı ve derinlikten yoksundu. Batı şehirlerini bombalayan insanlar ve Irak’taki gönüllüler teolojik tartışmalarla ilgili değildi, sadece kendi fantezilerini yerine getiriyorlardı.”[122]

Sageman bu bakımdan çağdaş cihatçıların geçen yüz otuz yılda dünyanın aşina olduğu diğer pek çok teröristten farklı olmadıklarını gözlemlemektedir.[123]  Hayalleri temelde aynı: Haklı bir dava uğruna kendini-feda hayali; yaşamın saçma yüzeyselliklerinden kaçış ve kendini kahramanvari bir figüre dönüştürme ve kendini tekil bir cesaret eylemiyle ulvileştirme hayali.

Cihatçılar bir tarafa, bu hayallerin teröristlere özgü olmadığını vurgulamak önemli. Thomas J. Scheff 1994 tarihli Bloody Revenge adlı kitabında yer alan “savaş ateşi” tartışmasında, Birinci Dünya Savaşı henüz patlak vermeden söz konusu ateşin Avrupa haklarını nasıl ele geçirdiğinin canlı bir örneği olarak felsefeci Ludwig Wittgenstein’dan bahsetmektedir.[124]  Scheff’in uzunca alıntıladığı, Wittgenstein biyograficilerinden biri olan Ray Monk’a göre , Wittgenstein’in “orduya yazılma güdüleri ülkesini savunma arzusundan çok daha karmaşık. Kız kardeşi Hermine, Wittgenstein’in arzusunun şu hususla ilişkili olduğunu düşünüyor: ‘zor bir şeyleri yüklenmeye . . .  başka bir insana dönüşmeye yönelik yoğun bir arzu.’”[125] Monk, Wittgenstein’ın “ölümle karşılaşma deneyiminin  öyle ya da böyle kendisini geliştireceğini hissettiğini . . .  Wittgenstein’ın savaştan istediği şeyin bütün bir kişiliğinin değişimi, yaşamını geri döndürülemez biçimde değiştirecek ‘bir dizi dini deneyim’”[126] olduğunu yazmaktadır.

Savaş ateşi tümden sıra dışı bir olgu değil ve çoğu toplumda bulunabilecek bir savaş ethosuyla kısmen açıklanabilir. Barry McCarthy bu ethosun dört unsurdan oluştuğunu ileri sürmektedir: Fiziksel cesaret; tahammül; güç ve yetenek ve namus.[127] “Mükemmel savaşçı” olarak Japon Samuraylarından söz ederken McCarthy,  samurayları “tehlike anında geri adım atmayan, güçlü ve enerji dolu, onurlu olmasına karşın taktiksel olarak kurnaz, silahsız dövüşte olduğu kadar silah kullanımında da becerili, öz-kontrollü, öz-güvenli ve cinsellik bakımından güçlü olarak tanımlamaktadır. ”[128] McCarthy genç erkekleri savaşçı rolüne çeken asli unsurun bu role atfedilen “yüksek kültürel onaylama ve sosyal statü”  olduğunda ısrar etmektedir.[129]

Terörist grupların cezbedici yönü şüphesiz bu savaş ethosunu açıkça kişiselleştirmelerinde yatmaktadır.[130] Filistinli intihar bombacılığı kültüründe, örneğin, şehitler aslanlaştırılır ve kendilerine büyük bir onur atfedilir. Aslında, Sageman’ın ifade ettiği gibi, şehitler “genç Müslüman militanların rock yıldızlarıdır.”[131] Yüzleri oyun kartlarını ve sokak posterlerini süsler.[132] Yazılı ifadeleri geniş bir dinleyici kitlesini çeker ve cenazelerinde neredeyse cinsel bir şevkle kutsanırlar.  The Road to Martrys’ Square adlı eserlerinde, Oliver ve Steinberg “Bu yolu yürümeye kararlı olan birinin kendisini sadece intikamcı bir Ninja olarak değil de bir film yıldızı, belki bir sex sembolü –  en azından, destansı romantik bir figür – olarak gördüğünü fark etmeksizin, şehitliğin cazibesi ve intifada kozmolojisinin önemi hakkında hiçbir şeyi anlamayacaksınız” diye yazdıklarında bu hususu ustaca kavramaktadır.[133] Bir başka aydınlatıcı pasajda, bir dizi Hamas şehitlik videolarından bahsederken,  Oliver ve Steinberg “Bu adamlar öleceklerini biliyorlardı. Yaşam dayanılmaz hale gelmişti.  Bunun sadece üstesinden gelmek istiyorlar. Aynı zamanda, yaşamın hiç bu kadar kendilerine daha iyi – oldukça yoğun, coşkun ve anlam dolu – görünmediği hissine kapılıyorlar. Belki de bu yüzden gülümsemeyi sürdürüyorlar” diye yazmaktadır.[134] Bahsi geçen fikir şudur: Şehitliği bekleyenlerin coşkunluğu, sadece ideolojik masumiyet ve haklılıklarına şahadet etmekle kalmayan fakat ayrıca kendi cemaatlerinde onlara ölümsüz bir kahramanlık statüsü bahşeden bir görevi üstlenmedeki gururlarından kaynaklanmaktadır.

Richard E. Nisbet ve Dov Cohen, Culture of Honor adlı eserlerinde “dünyaya erkeklerin, safi caydırıcı araçsal amaçlar için değil, kendilerini feda etmek ve ölmek üzere gönderildiklerini; hatta hem kendilerinin hem de cemaatlerinin iyi ve namuslu erkeklerden beklentilerine göre güdülendiklerinden” bahseder.[135]  Şöyle devam ediyor yazarlar: “Masai savaşçısının, Druze kabile üyesinin, Sioux Hintlisinin ve İskoç klan şefinin bir romantizmi ve çekiciliği söz konusu; bu çok az insanın tamamen bağışık kaldığı bir çekicilik.”[136] Terörist grupların benzer bir çekiciliği yansıttığı ve bazı insanların da, sonuç olarak, sadece siyasi bir dava amacıyla değil aynı zamanda kişisel bir dava için teröristlere katılabileceği son derece muhtemel gözükmektedir: Kendilerini onurlu ve kahramanvari figürler olarak yeniden tanımlamak ve ölümsüzleştirmeye yönelik bir kişisel dava.

Sonuç: Varoluşsal Hüsran ve Şiddetli Çatışmanın Ayartıları

Terörizmin,  her ne kadar kısımsal ve nihai olarak zarar verici olsa da varoluşsal hüsranın öznel hislerine yönelik bir çözüm sunduğu geçici olarak varsayılabilir. Burada “varoluşsal hüsran” ile kastedilen şey bir kimsenin dünyadaki ahlaki varoluşu bakımından radikal bir tatminsizliğidir  – yaşamın anlamsızlığı, yönsüzlüğü, sıkıcılığı, yüzeyselliği, kararsızlığı, teskinleştiriciliği, ruhsuzluğu, amaçsızlığı, pasifliği ve korkaklığı hissiyle belirlenmiş bir duygusal durum. Terörist örgütler, şimdiye kadar gösterildiği üzere, üyelerini sadece tümden kuşatıcı bir dava, son derece yakın bağlar  ve dayanışmayla kuşatmıyor; terörist gruplar ayrıca nefes kesen bir aksiyon, şiddet, entrika ve dramayla dolu bir dünyanın kapısını açıyorlar. Bu anlamda, terörizm, her ne kadar sorunlu olursa olsun, insanların yaşamlarında ve bu-dünyada-olmalarıyla deneyimledikleri en derinden hissedilen tutkulara ve özlemlere verilen bir yanıt niteliğinde. Gelecek araştırmalar için temel bir soru niçin ve nasıl insanların belirli ve aslında ezici bir vahametle varoluşsal hüsranı deneyimledikleriyle ilgili. Bu soru bireylerin tabii oldukları yapısal güç ve dinamiklerle ilişkili için bu makalenin alanını aşıyor. Fakat, klasik çocuk suçluluğu çalışmalarından ilham alınırsa, böylesi bir hüsranın varoluşsal tatmini yakalama şansı ve fırsatları ciddi biçimde kısıtlanmışlar arasında akut bir biçimde deneyimlendiği kabul edilebilir.[137]  Meşru çizgi anlamlı bir iş, romantik bir aşk, erotik arayışlar, (fiziksel cesaret ve bireysel beceri içeren) eğlence faaliyetleri ve dini pratikler içerebilir. Varoluşsal bir ödüle yönelik meşru fırsatların yapısal anlamda sınırlandığı veya engellendiği yerde, varoluşsal hüsranın yüksek olması olasıdır. Gelecek araştırmalar için ilave bir soru, varoluşsal hüsranı akut biçimde deneyimleyenlerin  nasıl ve niçin terörist gruplar oluşturdukları ve niçin bu gruplara katılarak söz konusu varoluşsal hüsrana yanıt verme arayışında olduklarıdır.[138] Terörizm ve sosyal ağlar üzerine mevcut çalışmalar bu sürecin nasıl ortaya çıktığı hakkında bazı önemli bilgiler sunabilir.[139] Oldukça pratik bir öneme haiz olacak ilave bir soru ise varoluşsal hüsranın nasıl kanalize edilebileceği ve nasıl şiddet içermeyen yollarla dışa vurulabileceğidir.[140]

Haziran 2010’da, New Jersey’den bir cihatçı adayı olan Mohamed Alessa, terörizm suçlamasıyla tutuklanmış.[141] Alessa FBI muhbirine eğer yurtdışında cihatçı olarak savaşamazsa, ülkesinde savaşacağını bildirmiş:

“Eğer orada öldüremezsem, burada öldürmeye başlayacağız.”[142] “Kan dökene kadar ruhunun rahatlayamayacağını” söylediği bildirilmiş ve “dünyanın bilinen (?) en iyi teröristi olma”  arzusunu deklare etmiş.[143] Alessa’ya göre:

“Bu durumda, [şiddetli bir cihadı gerçekleştirme] şansını veya fırsatını yakalayan herhangi bir Müslüman risk etmeli — riske girmeli.  . . .  Çünkü geriye yaslanıp köpek gibi  ve . . .  temelde söylediğim gibi, birinin yavru köpeği olmaktan daha iyisi  onurlu bir yaşama yönelmek, saygın bir yaşama yönelmek, Allah . . .  canınızı alır almaz.”[144]

Mahkeme kayıtları Alessa’nın Cihadi Selefizm ideolojisini, El Kaide ve ilişikli örgütlerin benimsediği gibi son derece güçlü bir biçimde benimsediğini göstermektedir. Fakat yukarıdaki alıntıda bulgulandığı üzere, görüşünde kararlı seküler bir itkiyi sezebilmek mümkün: Tıpkı Avrupalı romantik bir militarizmde olduğu gibi. Bu geleneğin bakış açısından[145] savaş gücün, aksiyonun, çekişmenin, cesaretin, gücün, mücadelenin ve risk-almanın değer ve erdemlerini öne süren pozitif ve yaşamı-olumlayıcı bir güç. Barış ise, tam tersine, “insanın bütün temel erdemlerinin yadsınması” olarak mahkum edilen bir şey.[146]

Ahlaken geri nitelikte bu görüşü reddetmek kolay olmasına karşın, J. Glenn Gray böylesi bir görüşün çekiciliğini anlama gayretinin oldukça dikkate değer bir girişim olduğunu vurguluyor. The Warriors‘un sonuç bölümünde, Glenn Gray “husursuz ve tatminsiz çoğunluğumuzun, kendi cari durumumuzda herhangi üstün bir değer görmediğini; elde ettiğimizden daha çoğunu istediğimizi ve büyük beklentilerimizi gerçekleştirme şansını yakalamak adına her zaman yetersiz olduğumuzu” yazmaktadır.[147] Şöyle devam ediyor: “Kaderin bize hazırladığını içten reddediyoruz: Tecrit, küçük rutinler, toplumun bize hazırladığı bayat tuzaklar.”[148] Kendi kişisel deneyimleri ve duyguları hakkında düşünürken, İkinci Dünya Savaşı öncesi, Glenn Gray, ergenlik ve erken yetişkinlik döneminde katılacağı bir savaşın daha özlemini duyduğunu itiraf etmektedir: “Böyle bir dileği asla ifade etmememe ve bugün büyük ölçüde yadsımama rağmen, gençliğimin özlemlerinin önemli bir parçası olduğunu inkar edemem. Ve davamın biricik ve tekil olduğuna inanmamam için hiçbir sebebim yoktu. Bu gizli itkiler göz ardı edilemez.”[149]

Bu makalenin amacı Glenn Gray’ın “gizli itkilerinin” – temelde varoluşsal itkilerin – sadece biricik ve tekil olduğunu değil fakat aynı zamanda kendilerini aktif bir şekilde terörist gruplarda arayanlar ve o gruplara kaydettirenler tarafından da paylaşılabileceğini ileri sürmek oldu. Chris Hedge “unutulacak olsa bile, yoğun ve aşırı güçlü hissettirici bir an için bile var olma şansının savaşın ortasında değerli göründüğünü”[150] yazmaktadır. Terörist örgütler, teşvikler bakımından her ne sunarsa sunsunlar, kendi üyelerine tartışmasız o göz alıcı şansı sunmaktadır. Daha genel anlamda, bu makalenin amacı, siyasi bir hesap olduğu kadar, varoluşsal arzunun de terörizmle ilişkilendirici güdüler spektrumunda bir rol oynayabileceğini ve bunu kavramaya yönelik bir duyarlılığın da terörist davranışın sebeplerini daha kapsamlı anlamak adına gerekli olduğunu ileri sürmekti.

Walter Reich haklıydı: Terörizm alimlerinin “insani olana uygun terimlerle, yani, çatışma, mücadele, tutku, drama, mit, tarih, gerçeklik ve özellikle psikoloji ile” terörizm üzerine çalışmaları ve terörizmi anlamaları gerekmektedir.[151] 1960’larda bir disiplin olarak ilk oluşum anında, terörizm çalışmalarının merkezi projesi terörist eylemciyi normalleştirmekti. Bugün, üzerinden yarım yüzyıl geçtikten sonra, daha acil olan görev ise onu (terörist grupların büyük ölçüde erkek olan üyelerini) insancıllaştırmaktır. Eylemleri ahlaken her ne kadar hakir olursa olsun, teröristler kaçınılmaz olarak tüm-insani-hayalleri, tutkuları ve arzularıyla insan aktörlerdir. Bu hususun tespiti terörizm çalışmalarının temel görevlerinden biri olmalıdır.

DİPNOTLAR

[1] Bkz. Scott Atran, Talking to the Enemy: Violent Extremism, Sacred Values, and What it Means to Be Human (London: Allen Lane, 2010), s. 318.

[2] “Bireysel teröristlerle ilgili sınırlı bir veriye sahibiz” diye yazıyor ve “teröristlerin genel özelliğinin normallikleri olduğunu ileri sürüyor” “ (Martha Crenshaw, “The Causes of Terrorism,” Comparative Politics 13(4) (1981), s. 390).

[3] Terörizm hakkındaki kullanışlı tipolojiler için bkz. Conor Cruise O’Brien, “Thinking about Terrorism,” The Atlantic Monthly, Haziran (1986). Available at http://www. theatlantic.com/magazine/archive/1986/06/thinking-about-terrorism/5045/ (20 Haziran 2011).

[4] Bkz. David Wright-Neville and Debra Smith, “Political Rage: Terrorism and the Politics of Emotion,” Global Change, Peace & Security 21(1) (2009), s. 87–88.

[5] Bkz. Max Abrahms, “What Terrorists ReallyWant: Terrorist Motives and Counterterrorism Strategy,” International Security 32(4) (2008), s. 78.

[6] Jessica Stern, Terror in the Name of God: Why Religious Militants Kill (New York: HarperCollins, 2003).

[7] Jerrold M. Post, “When Hatred is Bred in the Bone: Psycho-Cultural Foundations of Contemporary Terrorism,” Political Psychology 26(4) (2005), s. 615–636.

[8] James Wood, “Jihad and the Novel,” The New Republic, 3 Temmuz 2006. http:// www.tnr.com/article/books-and-arts/jihad-and-the-novel (3 Şubat 2011).

[9] Joseph Conrad, The Secret Agent (New York: Modern Library, 1998), s. 55–67.

[10] Ibid., s. 58.

[11] Michael Ignatieff, The Lesser Evil: Political Ethics in an Age of Terror (Edinburgh: Edinburgh University Press, 2004), s. 114.

[12] Bkz. Norman Geras, “Hannah Arendt: The Banality of Evil,” Normblog, 27 Ocak 2008. http://normblog.typepad.com/normblog/2008/01/hannah-arendt-t.html  (20 Haziran 2011).

[13] Hannah Arendt, Eichmann in Jerusalem: A Report on the Banality of Evil (New York: Viking Press, 1963).

[14] Ibid., s. 276.

[15] Ibid.

[16] Tekrar edecek olursak: Bazı bireyler için. Bütün teröristler böyle bir projeyi yüklenmezler.

[17] Tekrar herhangi bir yanlış anlaşılmadan kaçınmak adına, terörizmin varoluşsal cazibelerinin çekiciliğini tükettiği veya terörizmin arkasında yatabilecek bir dizi güdülenimin kapsamlı tanımı önerilmiyor. Walter Reich herhangi tekil bir açıklayıcı bakış açısının terörizm gibi karmaşık ve çeşitlenmiş bir fenomeni hakkıyla ele alamayacağımıza dair ısrarında kesinlikle haklı (Walter Reich, “Understanding Terrorist Behavior: The Limits and Opportunities of Psychological Inquiry,” Walter Reich, ed.,  içinde Origins of Terrorism: Psychologies, Ideologies, Theologies, State of Mind (Washington, DC: The Woodrow Wilson Center Press, 1990), s. 261–279).

[18] Tartışmasız terörist bir eylemle ilişkinlenmenin veya bir terör örgütünün aktif bir üyesi olmanın nasıl hissettireceğini takdir ederken kimse terörist davranışı kabullenmiyor veya terörist davranışı haklı çıkarmıyor.

(Benzer bir ısrar için, bkz. Stern, Terror in the Name of God, s. xvi–xvii).

[19]İki önemli istisna için, bkz Konrad Kellen, Terrorists—What are They Like? How Some Terrorists Describe their World and Actions (Santa Monica, CA: RAND Corporation, 1979) ve Andrew Silke, “Courage in Dark Places: Reflections on Terrorist Psychology,” Social Research 71(1) (2004), s. 177–198.

[20] Aşırı bir basitleştirme olmasına karşın, varoluşçuluğun iki gelenekte köklendiği görülebilir. İlki, etik gelenekle ilişkili olan Søren Kierkegaard (genel olarak teolojik) ve Friedrich Nietzsche (seküler). İkincisi, ve pek çok açıdan etik geleneğe karşı olan, daha çok Husserl’in metodolojik yaklaşımından türeyen, sistematik ve düşünümsel nitelikte, yirminci yüzyıl varoluşsal felsefesinin dayandığı akım.

[21] C. A. J. Coady, “Defining Terrorism,” Igor Primoratz, der., içinde Terrorism: The Philosophical Issues (Basingstoke: Palgrave Macmillan, 2004), s. 5.

[22] Özellikle bkz. Silke, “Courage in Dark Places,” s. 185–194.

[23] See John Horgan, “The Case for Firsthand Research,” Andrew Silke, der., içinde Research on Terrorism: Trends Achievements and Failures (London: Frank Cass, 2004), s. 30; Martha Crenshaw, “The Psychology of Terrorism: An Agenda for the 21st Century,” Political Psychology, 21(2) (2000), p. 410; and Konrad Kellen, On Terrorists and Terrorism (Santa Monica, CA: RAND Corporation, 1982), s. 1–2.

[24] Özellikle bkz. Michael Walzer, “Terrorism: A Critique of Excuses,” Steven Luper-Foy, der., içinde Problems of International Justice (Boulder: Westview Press, 1988), s. 237–247; and C. A. J. Coady, “Terrorism, Morality, and Supreme Emergency,” Ethics 114 (2004), s. 772–789.

[25]Bkz. Coady, “Defining Terrorism,” s. 4–5.

[26] Crenshaw, “The Psychology of Terrorism,” p. 409.

[27] Bill Buford, Among the Thugs: Face to Face with English Football Violence (London: Arrow, 1991), s. 207.

[28] Ibid., s. 205.

[29] Ibid., s. 195.

[30] Sebastian Junger, War (London: Fourth Estate, 2010), s. 144–145. War’da en çarpıcı pasajlardan birinde, Junger, Sergeant Brendan O’Byrne ile bir sohbetinde O’Bryne’nin şöyle söylediğini anımsıyor: “Çarpışma şöyle bir adrenalin yükselişidir . . . Eve Geldiğimde halen onu arayacağımdan endişeliyim ve eğer bulamazsam içmeye başlayacağım ve belaya bulaşacağım.  Evinde insanlar kötü şeylerden ötürü içtiğimizi düşünüyorlar fakat bu doğru değil . . . İçiyoruz çünkü iyi şeyleri özlüyoruz (s. 232).

[31]Philip Caputo, A Rumor of War (London: Pimlico, 1977), s. xv.

[32] Ibid., s. xvii.

[33] J. GlennGray, TheWarriors: Reflections on Men in Battle (Lincoln: University of Nebraska Press, 1959), s. 14.

[34] Ibid.

[35] Giorgio, Memoirs of an Italian Terrorist, çev. Antony Shugaar (New York: Carroll & Graf Publishers, 2003), s. 79.

[36] Ibid.

[37] Bommi Baumann, Terror or Love? The Personal Account of a West German Urban Guerrilla (London: John Calder, 1979), s. 41.

[38] Ibid., s. 29.

[39]Aukai Collins, My Jihad: The True Story of an American Mujahid’s Amazing Journey from Usama Bin Laden’s Training Camps to Counterterrorism with the FBI and CIA (New Delhi: Manas, 2006), s. 72.

[40] Ibid., s. 203.

[41] Çağdaş terrorist saldırının uzaktan kumandalı patlatma ve intihar bombacılığı gibi iki dominant yönteminin kurbanla doğrudan fiziksel etkileşim ve açık bir mücadele içermediği ve böylece, eğer doğruyu söylemek gerekirse, daha az bir adrenalin vuruşu içerdiği belirtilmelidir (bkz. Martha Crenshaw, “The Psychology of Political Terrorism,” Margaret G. Hermann, der., içinde Political Psychology: Contemporary Problems and Issues (San Francisco: Jossey-Bass, 1986), s. 384; and Randall Collins, Violence: A Micro-Sociological Theory (Princeton: Princeton University Press, 2008), s. 441).

[42] Kellen, On Terrorists and Terrorism, s. 10.

[43] Özellikle bkz. Baumann, Terror or Love?, s. 66, 108 ve Giorgio, Memoirs of an Italian Terrorist, s. 93–106, 171, 175.

[44] Ibid., s. 93, 130.

[45] Ibid., s. 156.

[46] Ibid., s. 119–120.

[47] Ibid., s. 126.

[48] Ibid., s. 118.

[49] Ibid., s. 119.

[50] Randall Collins, Violence içinde bu noktayı tartışıyor, s. 440–447.

[51] Collins özellikle “gizli heyecanın cazibesi” şeklinde adlandırdığı üzerinde önemli görüşlere sahip. 9/11 saldırılarının arkasındaki Hamburg hücresinden bahseden Stephen Holmes “düşman hattının ardındaki casusluk faaliyetinin bütün bir heyecanını” oldukça iyi anlatmaktadır” (bkz Collins, Violence, s. 438). “Gizli muharebe görevinde yer almanın hazzı” diyor “kendi başına bir güdülenim. Aynı husus katil bir elitin, hayli seçkin bir grubun üyesi olma şansı için de söylenebilir” (Stephen Holmes, “Al-Qaeda, September 11, 2001,” Diego Gambetta, der., içinde Making Sense of Suicide Missions (New York: Oxford University Press, 2005), s. 150). Georg Simmel’i referans gösterek, Holmes “olağanüstü derinleşmesine imkan tanıyan sırrı” yazmaktadır (ibid.).

[52] İyi bir özet için bkz Collins, Violence, s. 430–440.

[53] Alıntılanan ibid., s. 434–435.

[54] Alıntılanan ibid., s. 437.

[55] Giorgio da iyi giyinmenin önemi konusunda hemfikirdir: “İyi giyindiğimi hissetmezsem asla proleter istimlakına çıkmam”  (Giorgio, Memoirs ofan Italian Terrorist, s. 64). Neal Ascherson’un “İtalyan şehir terörünün şeytani lakayıtlığı” gözlemini daha iyi cisimleştiren az sayıda birkaç örnek mevcut. (Neal Ascherson, Foreword, ibid., s. x).

[56] Collins, My Jihad, s. 32–33.

[57] Bkz. Bernard-Henri L´evy, Who Killed Daniel Pearl? (London: Duckworth, 2003).

[58] Collins, My Jihad, s. 34.

[59] Ibid.

[60] Bkz. Marc Sageman, “Small Group Dynamics,” Sarah Canna, der., içinde Protecting the Homeland from International and Domestic Terrorism Threats: Current Multi-Disciplinary Perspectives on Root Causes, the Role of Ideology, and Programs for Counter-radicalization and Disengagement (2010). Available at http://www.start.umd.edu/start/publications/U Counter Terrorism White Paper Final January 2010.pdf, p. 133 (11 Ocak 2011). Böylece, Sageman aşağılayarak onlardan “özenti terrorist” olarak diye söz ediyor. Bu nokta terörizm ve radikalleşme üzerine çağdaş söylemde oldukça karanlık bir meseleyi işaret etmektedir: Başka bir ifadeyle, herkes terör örgütünün bir üyesi olamaz. Kondrad Kellen otuz yıl önce şöyle söylemiş: “Bir kişi herhangi bir örgüte üye olur gibi bir terör örgütüne üye olamaz. Ne de gayet sıradan bir biçimde bir terör örgütü tarafından kabul edilir. Terörist-olacak kimse öncelikle, tersinden, oldukça seçici, elit ve özel bir örgüt için kabul edilebilir olmalıdır” (Kellen, Terrorists, s. 35, original vurgu). Amerikan yurttaşlarının cihadtçı örgütlere katılımına dair kapsamlı bir çözümleme için, bkz. J. M. Berger, Jihad Joe: Americans Who Go To War in the Name of Islam (Washington, DC: Potomac Books, 2001).

[61] Bkz. Abby Goodnough and Liz Robbins, “Mass. Man Arrested in Terrorism Case,” The

New York Times, 21 Ekim 2009.http://www.nytimes.com/2009/10/22/us/22terror.html (8 Ocak 2011).

[62] Bkz. http://www.investigativeproject.org/documents/case docs/1094.pdf (7 Ocak 2011), s. 25.

[63] Somali’de Shabab’da gerilla güçlerine komuta eden Hamammi’nin şu  nki durumu üst düzey Amerikan güvenlik güçlerinin şaşırtıyor.

[64] Andrea Elliott, “The Jihadist Next Door,” The New York Times, 27 Ocak 2010. http://www.nytimes.com/2010/01/31/magazine/31Jihadist-t.html (10 Ocak 2011).

[65] Giorgio, Memoirs of an Italian Terrorist, s. 92–93. Hammami, Zygmunt Bauman’ın “sansasyon toplayıcı” olarak adlandırdığı, geç modern döneme özgü ve sürekli yeni deneyim arayışında olan figürün iyi bir örneğini sunmaktadır (Zygmunt Bauman, Postmodernity and its Discontents (Cambridge: Polity Press, 1997), s. 146).

[66] Elliott, “The Jihadist Next Door.”

[67] Baumann, Terror or Love?, s. 20.

[68] David Matza and Gresham M. Sykes, “Juvenile Delinquency and Subterranean Values,” American Sociological Review 26(5) (1961), s. 713–714.

[69] Samuel Z. Klausner, “The Intermingling of Pain and Pleasure: The Stress-Seeking Personality in its Social Context,” Samuel Z. Klausner, der., içinde Why Man Takes Chances: Studies in Stress Seeking (New York: Doubleday, 1968), s. 139.

[70] Ayrıca bkz. Stephen Lyng, “Edgework: A Social Psychological Analysis of Voluntary Risk Taking,” American Journal of Sociology, 95(4) (1990), s. 851–886  ve Lynn E. Ponton, The Romance of Risk: Why Teenagers Do the Things They Do (New York: Basic Books, 1997).

[71] Crenshaw, “The Causes of Terrorism,” s. 393.

[72] Bkz. especially Silke, “Courage in Dark Places,” s. 186–190.

[73] Ibid.

[74] Martha Crenshaw dirayetli bir tartışmada bu olasılığı öne sürüyor, içinde Crenshaw, “The Psychology of Political Terrorism,” s. 388–389.

[75] Ibid., s. 395.

[76] Betimleyici olan için bkz., Atran, Talking to the Enemy. “Kozmik” ile kastedilen için, Mark Juergensmeyer’in “destansı” terimini kullanma tarzını takip ederek, bkz. (Mark Juergensmeyer, Terror in the Mind of God: The Global Rise of Religious Violence (Berkeley: University of California Press, 2001), s. 149).

[77] Bkz. Glenn Gray, The Warriors.

[78] Chris Hedges, War Is a Force That Gives Us Meaning (New York: Anchor Books, 2002), s. 3.

[79] Bkz. Atran, Talking to the Enemy.

[80] Ibid., s. xi.

[81] Edward A. Shils and Morris Janowitz, “Cohesion and Disintegration in the Wehrmacht in World War II,” Public Opinion Quarterly 12(2) (1948), s. 281.

[82] İyi bir değerlendirme için bkz. Joanna Bourke, An Intimate History of Killing: Face-to-Face Killing in Twentieth Century Warfare (New York: Basic Books, 1999), s. 127–134.

[83] Veya Amerikan deniz piyade teğmenin Birinci Körfez Savaşı’na referansla açıkladığı gibi: “Bu çocukların hiçbiri evi, bayrağı ve siyasetçilerin milleti dolduruşa getirdiği saçmalıklar için savaşmadığını; birbirleri için ama sadece birbirleri için savaştığını hatırla” (Alıntılanan içinde Hedges, War Is a Force That Gives Us Meaning, s. 38).

[84] Junger, War, s. 79.

[85] Ibid., s. 239.

[86] Ibid., s. 159.

[87] Ibid., s. 214.

[88] Ibid., s. 215.

[89] Bkz. Kellen, Terrorists, s. 8–9, 34.

[90] Inside the Jihad hatıratının içinde Omar Nasiri Afgan mücahitlerle birlikte deneyimlediği eğitimden aldığı hazzı gayet canlı tasvir ediyor. Eğitim esnasında diğer eğitim görenlerle hissettiği başlıca duygu dayanışma: “Mücahitlerin arasından dururken . . . tıpkı ötekiler gibi sevgi ve kardeşlik hissiyle dolup taştım” (Omar Nasiri, Inside the Jihad (New York: Basic Books, 2006), s. 151).

[91] Junger, War, s. 57.

[92] Bkz. Barry E. Collins and Harold Guetzkow, A Social Psychology of Group Processes for Decision-Making (New York: Wiley, 1964), s. 140–145.

[93] Crenshaw, “The Causes of Terrorism,” s. 395.

[94] Wright-Neville and Smith, “Political Rage,” s. 88–89, 90–91.

[95] Mesela, Susan Sontag 9/11 uçak korsanlarının cesaretini kabul ettiği için eleştirilmiştir (yorumları için bkz. “The Talk of the Town,” The New Yorker, 24 Eylül 2001. Bkz. http://www.newyorker.com/archive/2001/09/24/010924ta talk wtc (28 Haziran 2011)). Sontag’ın sözleri üzerine dönen tartışmalardan bahsederken Andrew Silke, “teröristlerin cesaret gösterebileceği fikrinin tartışmalı olmasının sebebinin terörist psikolojisi üzerine bulgulara karşı olduğu için değil fakat teröristlerin düşman olarak tanımlanmaları ve böyle meselelerde bizim pozitif erdemleri ve özellikleri tanımaya meyilli olmadığımızı” söylerek isabetli bir tespitte bulunmuştur (Silke, “Courage in Dark Places,” p. 189).

[96] Filistin intihar terörizmi üzerine araştırmasında Ami Pedahzur, Arie Perliger, ve Leonard Weinberg kaderci bir çaresizlikle ilişkili olarak özgeciliğin Filistin’li intihar teröristleri için önemli bir güdü olduğunu ileri sürmüşlerdir (bkz. “Altruism and Fatalism: The Characteristics of Palestinian Suicide Terrorists,” Deviant Behavior 24 (2003), s. 405–423).

[97] Hedges, War Is a Force That Gives Us Meaning, s. 157–185.

[98] Willem De Haan Jaco Vos, “A Crying Shame: The Over-Rationalized Conception of Man in the Rational Choice Perspective,” Theoretical Criminology 7(1) (2003), s. 39–43.

[99] Ibid., p. 48. Bu görüş bilinçli ve güçlüce Jack Katz’ın çarpıcı ve ilham verici eseri Seductions of Crime: Moral and Sensual Attractions in Doing Evil (New York: Basic Books, 1988) içinde “soygun” analizine borçludur

[100] De Haan and Vos, “A Crying Shame,” p. 48.  The “ways of the badass” üzerine  bkz. Katz, The Seductions of Crime, s. 80–113.

[101] Bkz. Anthony Giddens, Modernity and Self-Identity: Self and Society in the Late Modern

Age (Cambridge: Polity Press, 1991).

[102] Burada yazarlar özellikle kültürel kriminoloji alanında yürütülen çalışmaları düşünmektedirler: bkz. Örneğin Keith Hayward, City Limits: Crime, Consumer Culture and the Urban Experience (London: GlassHouse, 2004); Wayne Morrison, Theoretical Criminology (London: Cavendish, 1995); Curtis Jackson-Jacobs, “Taking a Beating: Narrative Gratifications of Fighting as an Underdog,” (Jeff Ferrell, Keith Hayward,Wayne Morrison ve Mike Presdee, der., içinde Cultural Criminology Unleashed (London: GlassHouse, 2004); and Jeff Ferrell, Keith Hayward, and Jock Young, Cultural Criminology (London: Sage, 2008).

[103] Juergensmeyer, Terror in the Mind of God.

[104] Ibid., s. xi, 124–128.

[105] Ibid., s. 190–218.

[106] De Haan and Vos, “A Crying Shame,” s. 51, vurgu eklendi.

[107] Arie W. Kruglanski ve meslektaşları çağdaş intihar bombacılığıyla ilgili benzer bir görüşü ileri sürüyorlar (bkz. Arie W. Kruglanski, Xiaoyan Chen, Mark Dechesne, Shira Fishman ve Edward Orehek, “Fully Committed: Suicide Bombers’ Motivation and the Quest for Personal Significance,” Political Psychology 30(3) (2009), s. 331–357, özellikle s. 349).

[108] Terörizm üzerine araştırma yürütmenin pratik zorlukları üzerine super bir makalede, John Horgan bağlantı kuran aracının, hafiften tehditle, görüşme yapacağı IRA’in silahlı kanadının militanının “kendisine terörist diyecek kişilere zamanı olmadığını” söylediğini hatırlıyor.  (John Horgan, “The Case for Firsthand Research,” s. 42).

[109] Bkz. Crenshaw, “The Psychology of Political Terrorism,” s. 398; Albert Bandura, “Mechanisms Of Moral Disengagement,” in Walter Reich, ed., Origins of Terrorism: Psychologies, Ideologies, Theologies, States of Mind (Washington, DC: The Woodrow Wilson Centre Press, 1990), s. 161–191 ve Andrew Silke, “Courage in Dark Places,” s. 189–192.

[110] Alıntılanan Andrea Elliott, “The Jihadist Next Door.”

[111] Dikkate değer, bkz. Robert Pape, Dying To Win: The Strategic Logic of Suicide Terrorism (New York: Random House, 2005).

[112] Olivier Roy, “Al Qaeda in theWest as a Youth Movement: The Power of a Narrative,” August (2008). http://www.ceps.eu/book/al-qaeda-west-youth-movement-power-narrative (6 Şubat 2011).

[113] Ibid. Ayrıca bkz. Olivier Roy, “The Allure of Terrorism,” The New York Times, 10 Ocak 2010. http://www.nytimes.com/2010/01/11/opinion/11iht-edroy.html (6 Şubart 2011); Brian Michael Jenkins, No Path to Glory: Deterring Homegrown Terrorism (Santa Monica, Calif:RANDCorporation, 2010). http://www.rand.org/content/dam/rand/ pubs/testimonies/2010/RAND CT348.pdf (accessed 6 February 2011), p. 4 ve Atran, Talking to the Enemy.

[114] Bkz. http://www.fbi.gov/newyork/press-releases/2010/nyfo050410a.htm/?searchterm= Faisal Shahzad (11 Ocak 2011).

[115] http://www.project-reason.org/images/uploads/contest/shahzad transcript.pdf (11 Ocak 2011), s. 28–29.

[116] FBI operasyonunun hedefi Smadi’nin çabaları boşa çıktı, bkz. http://dallas.fbi.gov/dojpressrel/pressrel09/dl092409.htm (11 Ocak 2011).

[117] http://www.investigativeproject.org/documents/case docs/1074.pdf (11 Ocak 2011), s. 2, 3.

[118] Ibid., s. 4.

[119] Alıntılanan Sami Yousafzai and Ron Moreau, “Inside Al Qaeda,” Newsweek, 4 Eylül

  1. http://www.newsweek.com/2010/09/04/inside-al-qaeda.html (11 Ocak 2011).

[120] Ibid.

[121] Ibid.

[122] Sageman, “Small Group Dynamics,” s. 131, vurgu eklendi.

[123] Ibid., s. 130.

[124] Thomas J. Scheff, Bloody Revenge: Emotions, Nationalism and War (Boulder, CO: Westview Press, 1994), s. 94–96.

[125] Ray Monk, Ludwig Wittgenstein: The Duty of Genius (New York: Free Press, 1990), s. 111.

[126] Ibid., s. 112.

[127] Barry McCarthy, “Warrior Values: A Socio-Historical Survey,” John Archer, der., içinde Male

Violence (London: Routledge, 1994), s. 106.

[128] Ibid., s. 112.

[129] Ibid., s. 107.

[130] Bkz. Louise Richardson, What Terrorists Want: Understanding the Terrorist Threat (London: John Murray, 2006), s. 123.

[131] Sageman, “Small Group Dynamics,” s. 130.

[132] Ann Marie Oliver ve Paul F. Steinberg, The Road to Martyrs’ Square: A Journey into the World of the Suicide Bomber (New York: Oxford University Press, 2005), s. 73–76.

[133] Ibid., s. 72–73.

[134] Ibid., s. 118, vurgu eklendi.

[135] Richard E. Nisbett ve Dov Cohen, Culture of Honor: The Psychology of Violence in the South (Boulder, CO: Westview Press, 1996), s. 93.

[136] Ibid., p. 94. Hatıratında, Aukai Collins Dağıstan’da bir hastanede nekahat süreci sırasında kendisi ve “vücudunun en az bir parçasını kaybeden, sakallı isyancı askerlerle dolu bir odada herkesin” Hollywood aksiyon filmleri izleyerek günlerini geçirdiğini etkileyici biçimde hatırlıyor. Favorileri büyük çoğunlukla Mel Gibson’ın Cesur Yürek filmiymiş: Collins “her iki günde bir en az iki kez izliyorduk” diye anımsıyor (Collins, My Jihad, s. 115).

[137] Özellikle bkz. Albert K. Cohen, Delinquent Boys: The Culture of the Gang (New York: The Free Press, 1955).

[138] Şüphesiz, varoluşsal hüsran deneyimleyen herkes terörist olmuyor.

[139] Özellikle bkz. Marc Sageman, Understanding Terror Networks (Philadelphia: University of Pennsylvania Press, 2004); Marc Sageman, Leaderless Jihad: Terror Networks in the Twenty-First Century (Philadelphia: University of Pennsylvania Press, 2008) ve Atran, Talking to the Enemy.

[140] Muhtemel senaryoları ilişkin derinlikli bir tartışma için bkz. William James, “The Moral Equivalent of War,” Essays in Religion and Morality (Cambridge, MA: Harvard University Press, 1982).

[141] Kareem Fahim, Richard P´erez-Pe˜na ve Karen Zraick, “FromWayward Teenagers to Terror Suspects,” The New York Times, 11 Haziran 2010. Bkz. http://www.nytimes.com/2010/06/12/ nyregion/12suspects.html (7 Şubat 2011).

[142] Bkz. http://i.cdn.turner.com/cnn/2010/images/06/06/alessa mohamed complaint. pdf (7 February 2011), s. 7.

[143] Ibid., s. 6.  Alessa’nın kişisel vasiyeti kendisi için mühim bir mesele: 2009 Fort Hood katliamından sorumlu, Binbaşı Nidal Hassan’dan bahsederken, Alessa “kendisinden iyi olmadığı . . .  onun yaptığını iki kere yapacağı” hususunda ısrarlıydı (ibid., s. 7).

[144] Ibid., s. 14.

[145] Yararlı bir özet için, bkz. C. A. J. Coady, Morality and Political Violence (New York: Cambridge University Press, 2008), s. 43–49.

[146] Benito Mussolini: bkz. Sissela Bok, A Strategy for Peace (New York: Pantheon, 1989), s. 174.

[147] Glenn Gray, The Warriors, s. 215.

[148] Ibid., s. 216.

[149] Ibid.

[150] Hedges, War Is a Force That Gives Us Meaning, s. 5.

[151] Reich, “Understanding Terrorist Behavior,” s. 279.