Tarihçi kimdir? Tarihi kimler yapar? Tarih nasıl yazılır? Bu sorulara her dönemde toplumların doğa ve diğer insan topluluklarıyla ilişkilerine göre değişen farklı yanıtlar verilmiştir.[1]

En eski çağlardan itibaren, tarihi yazanlar, ender istisnalar dışında, tarihi yapanlardan farklı kimseler oldular. Rönesans’a, hatta Aydınlanma çağına kadar tarihi kralların, hanların, sultanların vb. yaptığı kabul ediliyor ve yapılanları da “vakanüvis”, “kronik yazarı”, “salnameci” (“annalist”) gibi adlar altında bilge görevliler yazıyordu. Oysa bu tarih anlayışı özgür düşüncenin ilk kez ortaya çıktığı Eski Yunan’da “bilim” sayılmamış, Aristo’nun Ortaçağ’a da egemen olacak eleştirilerine yol açmıştı. Öyle ki, Osmanlı ulemasının “muallim-i evvel” dediği bu büyük düşünür, aslında tarihçiliği değil de, “şiir”i “bilim” sayıyordu. Çünkü tarih “özel”i anlatıyor, buna karşılık şiir ve trajedi soyut, evrensel kavramlar üreterek “genel”i saptamaya çalışıyordu. Bilim de ancak genel ve evrensel olabilirdi.[2]

***

Aristo’nun bu anlayışı, diğer bütün alanlarda olduğu gibi tarih alanında da tüm Ortaçağ’a damgasını vurdu. Gerçekten de bu bilgenin karanlık çağda dinci kılıfa bürünen otoritesi, Eski Yunan’da modern tarihçiliğe kapıları aralayan Thucydides’i bile unutturmuştu. Oysa bu tarihçi, daha M.Ö. 5. yüzyılda, Peloponez savaşları dolayısıyla şu satırları yazmıştı: “Savaşla ilgili olayları ne kişisel görüşüme, ne de ilk rastladığım kişinin söylediklerine dayanarak anlatıyorum. Sadece tanık olduğum şeyleri yazıyorum; geri kalanlar için de mümkün olduğu kadar doğru olduğunu bildiğim şeyleri kaydediyorum. Bu araştırma kolay değildi; çünkü olaylara katılanlar olanları aynı şekilde anlatmıyorlardı; her şeyi partilerinin çıkarlarına ya da değişik biçimlerde hatırladıklarına göre naklediyorlardı. Anlattıklarımda olağanüstü şeylerin bulunmaması belki de onların pek zevkle dinlenen şeyler olmamasına neden olacak. Geçmiş olayları ve sonuç olarak da geleceğin, beşeri olguların kanununa göre mutlaka yineleyeceği benzer olayları doğru kavramak isteyenler tarihimi yararlı bulurlarsa bu bana yeter. Bu eser bir anlık tatmin için hazırlanmış bir süs parçası olmaktan çok, sağlam ve sürekli bir yarar sağlayacak bir eserdir.”[3]

Thucydides haklıydı; ne var ki hakkı teslim edilmedi ve Aristocu görüş modern çağda da uzun süre egemen oldu. Modern siyaset biliminin kurucusu sayılan Rönesans düşünürü Machiavelli bile halka ya da “kahraman”lara değil, tarihi yaptığı varsayılan “Prens”e öğütler veriyordu. Oysa siyaseti ve özeli ön plana çıkaran bu anlayışın ürünleri geçmişi yorumlamada hayli sınırlı bir rol oynuyorlardı.

***

Üniversite ve benzeri kurumlar kanalıyla resmi ideolojileri oluşturan bu anlayış, Aydınlanma çağında, insan ve toplum bilimlerindeki devrimle sarsıldı ve yerini sessiz yığınları da hesaba katan çoğulcu görüşlere bıraktı. Buna mecbur da olmuştu, çünkü kul ve köle statüsünde gördüğü halk yığınları bilinçlenmeye başlamış ve “efendi”lerine direnen yeni bir sınıf ortaya çıkmıştı. Bu sınıf kişisel bağlara dayanan feodal ilişkileri ve dinci bağnazlığı tasfiye eden devrimci burjuvazi idi.

Devrimci burjuvazi tarih anlayışında da devrim yapmış ve kendi tarihçilerini üretmişti. Bunlar o dönemde bile hala Kilise hegemonyasını kıramamış olan üniversite bünyesinden çıkmadılar ve “tarihçi” olarak değil de “özgür düşünür” (libres penseurs) veya “filozof” olarak adlandırıldılar.

***

Bu alanda da başı ilk burjuva devrimini yapmış olan İngiltere çekti. 17. yüzyılın son çeyreğinde, John Locke, tarih-yazıcılığında retoriği küçümseyerek, Herodot, Plutarque, Titus Livius gibi tarihçilerin “tüm özelliklerini bilip de, onlardan başka türlü yararlanmayan bir insan sadece belleği kuvvetli bir cahildir” diyordu. Ona göre geçmişteki “garip ve yararsız bilgiler”in hiçbir öğretici tarafı yoktu ve tarih, “dünyada sadece asillere ve iş adamlarına özgü inceleme alanı” olmalıydı.[4]

Bu dönemde, ilkel birikimin tüm yöntemlerini bir araya getirmiş olan İngiltere’de, “yaşanan pratiği sistem haline getirecek ve ona teorik bir temel verecek bir esere” ihtiyaç vardı. Bu bakımdan “Manş ötesinden Locke’un eseri (An Essay Concerning Human Understanding, 1690) tam da zamanında geldi ve sabırsızlıkla beklenen bir misafir gibi heyecanla karşılandı”.[5] Locke’u Fransız aydınlanmacıları izlediler ve 18. yüzyıla damgalarını vurdular. Hemen hepsi de (Rousseau, Montesquieu, Voltaire, Diderot) tarihi incelemeler yapmışlardı. 1789’da İnsan ve Vatandaş Hakları Bildirisi’ni ilan eden devrimciler ilhamlarını bu düşünürlerden aldılar.

***

Devrimci burjuvazi temelleri koymuştu; oysa zihin dünyasında “Aydınlanma” olarak yaşanan bu dönüşümün idealist temellerini ve sınırlarını ortaya koyanlar tarihi maddeciliğin kurucuları oldular. Tarihi maddecilik Aydınlanma rasyonalizminin eleştirisi ve burjuva ufuklarının aşılması ile kuruldu.

Engels, geleneksel tarih-yazıcılığını eleştirirken, “Tarihte belirleyici faktörleri, en önemli siyasal edimlerin teşkil ettiği fikri”, diyordu, “tarih-yazıcılığı fikri kadar eskidir ve bu da halkların evriminde, gürültülü sahnelerin arka planında sessizce cereyan eden ve toplumları ilerleten şeylerden bizlere çok az şey kalmış olmasının başlıca nedenidir.  Bu fikir geçmişte tarih anlayışına egemen oldu ve ancak Fransa’da Restorasyon döneminin burjuva tarihçileri tarafından sarsıldı”.[6] Bunlar, tarihi analizi sınıf kavgası temeline oturtan ve tarihi maddeciliğin doğmasında rol oynayan Augustin Thierry, François Mignet, François Guizot gibi tarihçilerdi. Tarihi sınıf kavgasına dayandırıyorlar, fakat burjuvazinin zaferi ile de bitiriyorlardı. Marx ve Engels ise sınıf kavgasının sınıfsız bir toplumun kuruluşuna kadar süreceği kanısında idiler ve bu perspektifte kapitalizmin analizini yapıyorlardı.

Marx, tarihi maddeciliğin özlü bir sunumu sayılan bir yazısında düşünce hayatının bilançosunu da çıkarmıştı. Bu vesileyle Hegel’e gönderme yapıyor ve bu düşünürün bir toplumun maddi varoluş koşullarının tümünü ‘sivil toplum’ adı altında topladığını, buna karşılık devlet şekilleri ve hukuk ilişkilerini de “insan esprisinin sözde genel gelişimiyle” açıkladığını yazıyordu.[7]  Oysa kendisi, devletin ve hukuki ilişkilerin ancak toplumun maddi varoluş koşullarıyla açıklanabileceği tezinden hareket etmiş ve “sivil toplumun anatomisini de ekonomi politikte” aramıştı. Vardığı sonuç da şu oldu: “İnsanlar tarihlerini kendileri yapar; ama onu özgür iradeleriyle, kendi seçtikleri koşullar altında değil, dolaysız olarak önlerinde buldukları, verili, geçmişten devrolan koşullar altında yaparlar.”[8] Kısaca Marx’da “sivil toplum” gibi genel bir kategori tarihi maddecilik için sadece bir başlangıç noktası teşkil etmişti. Böylece Engels’le birlikte tüm çalışmalarını modern sınıfları yaratan kapitalist üretim biçiminin analizine adadılar ve “üretim biçimi”, “üretim ilişkileri”, “üretim güçleri”, “artı-değer” gibi toplumsal analizde gerçek bilimsel anahtarlar sayılabilecek kavramlar ürettiler.

***

Engels, burjuva tarihçiliğini eleştiren satırları tarihi maddeciliğin kuruluşundan hayli sonra,  1878’de, Anti-Dühring’te yazmıştı. Oysa o tarihte bile Alman Üniversitesi’nde, Engels’in deyimiyle “bütün bu gelişimden haberi olmayan” Profesör Dühring hüküm sürüyordu. Çünkü burjuvazi iktidardaydı ve her egemen sınıf gibi, hegemonyasını “ebed-müddet” kılmak için her türlü zorbalığı yapıyordu.

Aslında gerici dönüşüm daha 1840’da Prusya kralının ölümü ve yerine çok daha tutucu görüşlere sahip IV. Friedrich Wilhelm’in geçişi ile başlamıştı. Bu dönemde siyasal tartışma özgürlüğü hızla kısıtlandı. 1841’de, L. Feuerbach’ın Hıristiyanlığın Özü başlıklı eseri sansüre takılmadan yayınlanabilmiş olsa da Hegel tartışmalarında yepyeni bir sayfa açıldı. Üniversiteden ihraçlar da bu dönemde başladı. Bu sırada akademik kariyer yapmak isteyen ve Yena Üniversitesi’nde parlak bir doktora tezi savunmuş olan Marx, üniversiteye başvurmaya bile gerek görmedi. Wilhelm’den sonra Bismark da aynı çizgiyi izleyecek, Dühring’i bile “radikal” bularak Berlin’den uzaklaştıracak, taşraya sürecektir.

Alman üniversitelerinde sınıf kavgası ve sol düşmanlığı Büyük Savaş’tan sonra da sürmüş ve aslında Marksizme almaşık sayılan bir teori geliştiren ünlü sosyolog Max Weber bile, solcu öğrencileri koruyor diye “rektörün huzurunda ve onun tarafından açıkça kışkırtılan”  aşırı sağcı öğrencilerin saldırısına uğramıştır.[9]

***

Almanya’da üniversitedeki uygulamalar aslında tarihin sınıf kavgasıyla yapıldığını ileri süren tarihi maddeciliği de kanıtlar nitelikteydi. Almanya’da gerici sınıflar ve yükselen burjuvazi emekçilerin üniversitede temsiline göz yumamazlardı. Yaptıkları, bir devlet aygıtı niteliğindeki üniversite içinde sınıf kavgasıydı. Kaldı ki bu kavga sadece Almanya’da değil, daha da etkili biçimlerde İngiltere, Fransa ve diğer burjuva devletlerinde de veriliyordu. Üstelik hedef alınan akademisyenler sadece sosyalistler de değildi. Örneğin Amerika’da, 1915 yılında, Pensilvanya Üniversitesi ekonomi profesörü Scott Nearing, ahlaki kaygılarla “maden ocaklarında çocuk emeğinin kullanılmasına karşı çıkınca”, ülkede “radikal fikirleri” yüzünden üniversiteden atılan ilk öğretim üyesi olmuştu.[10] İngiltere’de de filozof Bertrand Russel savaşa karşı olduğu için, yani sadece barışçı fikirlerinden dolayı, öğrenimini yaptığı ve öğretim üyesi olduğu Cambridge Üniversitesi’nden kovuluyordu. İngiliz mahkemeleri bununla da kalmadılar ve savaş sonunda Russel’ı altı ay hapse mahkûm ettiler.[11]

***

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, soğuk savaş yıllarında bu baskılar daha da şiddetlendi. ABD önderliğinde yeniden yapılanan burjuva dünyası “devrim” korkusu içinde tüm ileri fikirlere karşı bir “demir perde”  çekiyordu. Formül W. Churchill’den gelmişti, fakat uygulamayı çok daha etkili şekilde ABD yapabilirdi. Barışçı fikirleri bile tehlikeli bulan anti-komünist histeri tam da bu koşullarda doğdu. McCarthysm bu histerinin psikolojik, CIA da kurumsal aracını teşkil ettiler.

Daha savaş devam ederken, 1942 yılında, Başkan Roosevelt’in emriyle bir “Stratejik Araştırmalar Ofisi” (The Office of Strategic Services-OSS) kurulmuştu. CIA’nın atası sayılan bu kurumun “Araştırma ve Analiz”   dairesinde -Ofis’in gerçek niyetini anlamadan önce- Paul Baran ve Paul Sweezy gibi 1960’ların ünlü Marksistleri bile yer aldılar. Kennedy’ye ulusal güvenlik danışmanlığı yapmış olan akademisyen M. Bundy’nin dediği gibi, “OSS’nin alan araştırmalarında ilk büyük merkez olması, akademik tarihin garip bir olgusu şeklinde ortaya çıkmıştı”. Bundy, 1964 yılında yaptığı bu saptamaya şu umudunu da ekliyordu: “Alan araştırması yapan üniversiteler ile istihbarat toplayan devlet kurumları arasındaki karşılıklı etkileşim bugün bir gerçek oldu ve umarım daima gerçek olacak!”[12]

Söylemeye gerek yok ki Bundy’nin bu umudu izleyen yıllarda fazlasıyla gerçekleşti. Nitekim aynı makaleden öğrendiğimize göre, 1980’lere gelinirken Amerikan üniversitelerinde 5000 civarında akademisyen CIA ile işbirliği içinde çalışıyordu. 1980’lere ise İngiltere’de Margareth Thatcher, ABD’de Ronald Reagan’ın histerik anti-komünizmi damgasını vurdu.

***

1980’de uluslarası kapitalizmi yeni bir aşamaya sokan bir süreç başlamıştı. Burjuva kuramcıları bu evrimi “küreselleşme” olarak adlandırdılar. Sovyetler Birliğinin çöküşü bu süreci daha da hızlandırdı. Burjuvazi bilişim teknolojisini de hizmetine almış, uluslararası kapitalizm yeni bir zafer kazanmıştı. Thatcher “artık alternatif yok!” diyordu; arkadan da Francis Fukuyama Hegel idealizmine dönerek son noktayı koydu: Tarih bitti![13]

Bu gelişmenin akademik dünyadaki karşılığı sınıf politikasının çok daha güçlü bir şekilde hegemonya kurmasıydı. Artık yüksek öğretim kurumlarında toplum bilimleri ve tarih-yazıcılığı burjuva ufuklarına hapsediliyor, fakat farklı “ekol”lere ayrılarak özgürlük, ilerleme ve yenilenme izlenimi veriyordu. Tarih-yazıcılığında daha çok mikro-tarihçiliği öne çıkaran bu anlayış, tarihi maddeciliği ya yok farz ediyor, ya da ancak ayrıntılarda bazı katkılar yapmış olan bir yaklaşım sayıyordu. Bu anlayışla, tarihçiler, belli dönemler, belli mekânlar, belli konular çerçevesinde uzmanlaştılar; çalışmalarını “mikro” alanlara hapsettiler ve ne kadar dar bir konu üzerinde yoğunlaşırlarsa o kadar “bilimsel” olacaklarını sandılar. Dünyada tarih öğretiminin genellikle insan ve toplum bilimlerini dışlayan programları da bu eğilimi güçlendiren bir olgu idi. Böylece çalışmalarında felsefi, antropolojik ya da toplumsal kuramlara ihtiyaç duyan tarihçiler özel çabalarla kendilerini yetiştirmek zorunda bırakıldılar. Örneğin çağdaş toplumsal tarihçiliğin önde gelen isimlerinden Fernand Braudel, bu bağlamda Sorbonne’daki öğrencilik yıllarını anlatırken toplumsal tarih yapan profesör olarak sadece bir isim anımsadığını not ediyordu.[14] Ne var ki aynı anılarda, ünlü tarihçinin başka vesilelerle bol bol övdüğü ve “günümüzde hiçbir tarihçinin kayıtsız kalamayacağını” söylediği Marx’ın adı bile geçmiyordu.[15] Bugün de durum farklı değildir ve Batı dünyasında tarih-yazıcılığının birçok aşamadan geçtikten sonra varmış olduğu nokta budur.

***

Batı’daki gelişimi ana hatlarıyla özetlemiş bulunuyorum. Peki, Batı’ya düşmanlık ve Batı’yla savaş şeklinde gelişen bizim tarihimizde, özellikle de Osmanlı döneminde nasıl bir tarih anlayışı egemen oldu? Yenilgiler başlayınca, Batı dürtüsüyle nasıl bir evrim geçirdi? Devrimle kurulan Cumhuriyet, bu alanda da devrimci bir tavır benimsedi mi? Bugün hangi durumdayız?

Aslında Osmanlı Devleti kuruluşundan 19. yüzyıl son çeyreğine kadar Ortaçağ tarih anlayışının sınırlarını aşamadı. 20. yüzyılın başlarında bile, bir tarihçimizin ifadesiyle, “Tarih-i Osmanî henüz yazılma­mış” idi ve o ana kadar yazılmış tarihler de aslında “vukuat cetvellerinden ibaret” idiler.[16] Bu yüzyıllar içinde sultan tarafından tayin edilmiş “vakanüvis”ler aslında halkın değil, yönetici zümrenin yaşam ve eylemlerini anlatan kâtiplerdi.[17]

Kuşkusuz III. Selim’den, daha çok da Tanzimat’tan itibaren Osmanlı Devleti’nde Avrupa’daki gelişmelere farklı gözlüklerle bakan aydınlar ortaya çıkmaya başlamıştı. Fakat genellikle medrese sisteminin dışında filizlenen bu akım dinci skolastiği bir türlü yok edemiyordu.[18] Batı’da 19. yüzyılda siyasal ve idealist tarih anlayışından, toplumsal ve maddeci tarih anlayışına geçilirken Osmanlı Devleti bu gibi çalkantılar içindeydi.

1870’lerde, Almanya’da Bismark, Lassale’cılar ve Dühring’le uğraşırken, Dersaadet’te tahta çıkan Sultan Abdülhamid de Mithat Paşa’yı düşman görüyor ve yurt dışına sürüyordu. Üstelik bununla da kalmadı; çünkü devrimler gibi karşı devrimler de kendi çocuklarını yerler ve müstebit sultan için Mithat Paşa’dan sonra sıra kendi çocuklarına gelmişti. Bunlardan Mülkiye’de tarih dersleri veren Mehmet Murat Efendi sürülmeyi beklemedi ve kendiliğinden yurt dışına kaçtı.

Mizancı Murat’ın kabahati Mektebi Mülkiye’deki tarih derslerinde Fransız Devrimi’ni överek anlatmış olmasıydı ve bunun sonuçlarından korkmuştu. Bu bir ilkti ve korkmakta haksız da sayılmazdı. Zaten çok geçmeden tarih dersi programdan çıkarıldı. Yıllar sonra Halit Ziya Uşaklıgil, o dönemin tarih anlayışını anılarında şöyle özetleyecektir: “En çok korkulan ‘Tarih’ti. Düşüncenin uyanmasına asıl hizmet edecek olan, ders edinme alanında bir aydınlık yaratabilecek bulunan bu ‘Tarih’ belası, yönetimin rahatını kaçıran bir karabasandı… Hele o zamanlar Tarih-i Umumi denilen dünya tarihi, perdesinin ucu bile kaldırılmayacak, yalnız bir deliğinden karanlıkta seyredilebilecek bir sahneydi.. Örneğin dünyayı baştanbaşa değiştirecek yeni ilkeler, değişik görüşler getiren ‘Fransız Büyük İhtilali’ değil okul kitaplarında, Türk’ün hiçbir yazısında daha meydana gelmiş bir olay değildi.”[19] İşte Osmanlı Devleti’nin son dönemine damgasını vuran Abdülhamit rejiminin tarih anlayışı buydu.

***

Modern tarih anlayışı II. Meşrutiyet’in canlı tartışmaları içinde güçlendi ve bu bağlamda Tarih-i Osmânî Encümeni de, 1909 yılında, vakayiname ve salname tarihçiliği yerine “bilimsel” bir tarih anlayışı getirme amacıyla kuruldu. Ne var ki cemaatçi “Osmanlıcılık” ülküsü artık devrini tamamlamıştı ve izleyen yıllarda Osmanlı Devleti ile birlikte bu anlayış da tarihe karışacaktı. Yine de Yusuf Akçura, Fuat Köprülü gibi isimlerin yönlendirici rol oynadığı bu Encümen çok yararlı olmuştu ve Cumhuriyetin ilk yıllarında da “Türk Tarih Encümeni adı altında etkinliğine devam etti. Bu kurum Osmanlıcı anlayıştan ulusal bilince geçişte bir halka rolü oynayacak ve 1931 yılında da yerini Türk Tarihi Tedkik Cemiyeti’ne bırakacaktı. Bu Cemiyet de 1935’te Türk Tarih Kurumu adını alacaktır.

***

Aslında bu dönüşümde Ulusal Kurtuluş Savaşı önderi Mustafa Kemal Paşa özel bir rol oynamıştır. Zaten bir vesileyle kendisinin de söylediği gibi, Atatürk, okul  çağlarından itibaren tarihe yakın bir ilgi duy­muştu.[20] 1935’te Türk Tarih Kurumu’nun kuruluşunda da, başkana gönder­diği bir mektupta şu direktifi vermişti: “Tarih yazmak için tutulan yolun mantıki ve bilhassa ilmi olması şarttır. Bu münasebetle yüksek heyetinizin reisi bulunan zatı Alinize hatırlatırım ki yeni dünya ufuklarına açacağı­nız yeni tarih semasında dikkatli olunuz. Sümmettedarik bir eser vücuda getirerek ferdasında nadim olmaktansa, hiçbir eser vücuda getirmemek, aczini itiraf etmek evlâdır. İlim sahasında vesveseli olmak, miskin müesseselerin me­zunlarına inanmaktan evlâdır.”[21]

***

Kuşkusuz Türk Tarih Kurumu, Belleten dergisi ve her dönemi kapsayan yayınları ile tarih-yazıcılığında büyük bir sıçrama sağladı ve kendi gelişme süreci bağlamında çok da yararlı oldu. Ne var ki tarihçilik de felsefe gibi iktidar vesayeti ve kurumsal yapılarla uyuşmaz; tamamen özgür bir ortam ister. Oysa tüm devrimler de, her an karşılaşabilecekleri bir karşı-devrim korkusu içinde, kazanımlarını kutsallaştırma eğilimi içinde yaşarlar. İşte Türk Devrimi de burjuva devrimlerine özgü cemaatten millete geçiş misyonunu tamamlamaya çalışıyor ve bunun ideolojik ifadesi de ümmetçilikten milliyetçiliğe geçiş oluyordu.

Bu genel bir kanundu. Ne var ki, örneğin Fransa’da 1789 Devrimi’ni destanlaştıran jules Michelet’nin yaptığı gibi, heroik romantizme yol açan dürtüler bizde çok daha güçlü oldu ve böylece, 1930’larda, bir takım hayali dil ve tarih tezleri de üretildi.[22] Sosyal planda ise toprak reformunun gerçekleştirilemediği,  ağalık ve tefeciliğin kol gezdiği bir yapıda “imtiyazsız ve sınıfsız bir toplum” varsayan bir devlet felsefesi egemen oldu. Kısaca devrimci burjuvazinin olmadığı bir gelişme düzeyinde, onun görevini üstlenen küçük burjuvazi daha köklü adımlar atamıyordu. Kaldı ki, 1946’da, Soğuk Savaş koşullarında çok partili hayata geçilirken küçük burjuva milliyetçiliği daha da katılaştı ve faşist İtalya’dan alınmış olan Türk Ceza Kanunu’nun bu konudaki yasaklayıcı hükümleri ağırlaştırıldı. Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi’ne karşı tertiplenen saldırı ve en değerli öğretim üyelerinin kurumdan uzaklaştırılması da bu histeri ortamında gerçekleşti.

Türkiye akademi dünyasında sosyal tarih ve sınıf kavgası konularına duyulan ilgi ancak yirmi yıl kadar sonra yeniden canlanacak, fakat o da 12 Mart ve 12 Eylül darbeleriyle söndürülmeye çalışılacaktır.

***

1980 ve 90’lara damgasını vuran Özal ve koalisyonlar döneminde, Türkiye’de egemen ideolojiyi ANAP ve “Milliyetçi Cephe” etiketleri altında İslamcılıkla uzlaşma yoluna giren eklektik bir ideoloji teşkil etti. 2002 seçimlerinden sonra ise giderek açık bir İslamcılık sergileyen AKP dönemi başladı. Sınıfsal kökenlerini geniş bir esnaf tabanında, “Kobi”lerde ve burjuvazinin belli kesimlerinde (ticaret, inşaat, enerji) bulan bu hareket, liderini de aynı kökenden gelen ve İmam-Hatip geleneğini başlıca siyasal militanlık şekillerinden biri haline getiren Recep Tayyip Erdoğan’da buldu.

Gerçekten de bu ülkede son on yedi seneye damgasını vuran AKP yönetiminde nasıl bir uygarlık ve tarih anlayışı egemen oldu?

***

Aslında açıkça görülüyor ki bu dönemde akademik tarihçilik, vitrini süsleyen törenler ve ödüller dışında fazla bir önem taşımıyor ve “Şef”in hitabeti ve kişisel karizması halk kesimlerini kolayca sürüklemek için yeterli oluyordu. Örneğin 2014’te Cumhurbaşkanı seçildikten hemen sonra, esnaf ve sanatkârlara hitap ederken halkla bütünleşme duygusu içindeydi. Bu konuşmasında, iktidarının temel dayanağına seslenirken, “Bizde esnaf ve sanatkâr demek, ticaret yapan, alan-satan sırf ekonomik faaliyette bulunan insan demek değildir”, diyordu; “bizim medeniyetimizde milli ve medeniyet ruhumuzda esnaf ve sanatkâr, gerektiğinde askerdir, alperendir; gerektiğinde vatanını savunan şehittir, gazidir, kahramandır; gerektiğinde asayişi tesis eden polistir; gerektiğinde adaleti sağlayan hâkimdir, hakemdir; gerektiğinde de şefkatli kardeştir”.[23] Aslında bu cümlelerde, Erdoğan’ın, kökeni Osmanlı geçmişine ve Ahi örgütlerine kadar uzanan popülist söylemini besleyen “tarih anlayışı”nı buluyoruz. İktidar yıllarında giderek katı bir Sünni ortodoksiye dönüşen bu anlayış, sembolik ifadesini de, üçüncü Boğaz köprüsüne verilen Yavuz Sultan Selim adında bulacaktır.

***

Ne var ki Türkiye halkı, seçim kazanmada önemli bir etken olsalar da, esnaf ve sanatkârlardan ibaret değildi ve bir iktidar partisi ideolojik kavgasında egemen tarihçilik ile de yüzleşmek zorundaydı. Bu durumda yanıtlanması gereken soru da şu oluyordu:  2000’li yıllarda Türkiye’de tartışma konusu olan tarih anlayışları hangi kanallardan besleniyordu?

Sanırım bu konuda farklı ufuklardan gelen üç eğilimin eklektik tarzda buluşmalarından söz edebiliriz.

1) Türkiye’de çok yaygın bir “zaman” ve “tarih” anlayışının kökenleri, aslında bu ülkeyi aşan bir İslami öğretinin ortak mirasında yatıyordu. Geçmişi itibariyle İslam dünyasının bir parçası olan Türkiye’de kolektif belleği biçimlendiren en önemli faktör, bilinçli ya da bilinçsiz şekillerde, İslam’ın temel kaynakları oldu. Bu konuda Kur’an ile Tevrat ve İncil arasındaki temel ayrılık, tarih anlayışlarında da başlangıçtan itibaren bir farklılaşmaya yol açmıştı. Musevi-Hıristiyan öğretiyi içeren kitaplar bir “kutsal tarih”i anlatırken, “Allah’ın yaratılmamış (yani tarih-dışı) sözü” statüsündeki Kuran, müminlere, farklı tarihi dönemlere tarih-dışı göndermeler yapan ayetleriyle, çeşitli dini, ahlaki ve siyasi emirler veriyordu. Kuşkusuz pratikte daha 10. yüzyıldan itibaren Mesudi, Tabari gibi Arap tarihçileriyle Batı’da egemen olan tarihçilik anlayışı İslam dünyasında da yaşanmıştı. Ne var ki daha 8. yüzyılda Kuran’ı tarihselleştiren Mutezile akımının feci akıbeti göz önünde bulundurulursa, egemen görüşün bir İslam tarih felsefesinin gelişmesine koyduğu engeller de ortadaydı. Ünlü İslamolog Louis Massignon, “Bir Müslüman ilahiyatçı için”, diyordu, “zaman, devamlı bir akış değildir; nasıl mekân noktalardan oluşuyorsa, zaman da ‘an’lardan oluşan bir burç, bir ‘samanyolu’dur”.[24] Bu “an”lar İslam cemaatine, emredici bir tarzda, daima tarih-üstü emirleri hatırlatır ve bu emirlere uymayanlar da sapık materyalistler (dehriyyun) olarak telakki edilir. Gerçekten de İslam tarihinde ne zaman dini duygular yoğunlaşıp, katı (fundamantalist) eğilimler ağır bassa,  bu anlayış mutlak hegemonyasını kurmuş ve tarihi dondurmuştur. Üstelik bu eğilim, modern çağlarda, seküler zihniyetleri de belli ölçülerde biçimlendirmiştir. Öyle ki yakın tarihimizden bile buna örnekler verebiliriz. Altmış yıl kadar önce, A. Menderes, “hafızayı beşer nisyan ile maluldür” (insan belleği unutkandır) derken, ya da Demirel, 1970’lerde “dün dündür, bugün bugündür” diye konuşurken adeta böyle “an”lardan oluşan bir tarih anlayışını yansıtıyorlardı. Son dönemde ise, R. T. Erdoğan, giderek tutkuya dönüşen bir ısrarla, bu tarz bir anlayışı çok daha tutarlı ve sistemli bir şekilde ifade etti. Amerika’yı keşfeden Müslüman gezgin; Selçuk Mimarisi tutkusu; Yavuz Selim Köprüsü; Rabia simgesi; Çamlıca ve Taksim camileri vb.. Bütün bunlar adeta durgun bir “burç”u işaret eden “an”ları oluşturuyorlar.

2) Erdoğancı dünya görüşünün ve tarih anlayışının bir de popülist ayağı bulunuyor. Onu da şöyle özetleyebiliriz. Gerek iktidara gelirken, gerekse iktidar yıllarında tabanını genişletirken AKP’nin en büyük silahı “toplumsal mağduriyet” söylemi oldu.  Buna göre “mağdur olma” ve “ezilme” olguları, varsılların yoksullar üzerindeki sınıf hegemonyasının ürünü değildi; “laikçi” baskılar altında bunalan, dinini bir hayat tarzı olarak yaşayamayan herkes mağdurdu. Yarı aç yarı tok insanların yanı sıra, holding sahibi tarikatçı patronlar ya da milyarlarca dolarlık holding sahipleri de bu mağdurlar arasında yer alıyordu. Kısaca Türkiye’de sınıf kavgası laikçi “Beyaz Türk” seçkinlerle geriye kalan mağdurlar ordusu arasında cereyan ediyordu.

Ne var ki bu söylem tek başına AKP’yi iktidarda tutmak için yeterli olamazdı. Nitekim AB’ye tam üye olma umudunun ağır bastığı yıllarda, bu popülist söyleme “radikal demokrasi” adına liberal aydınların desteği de eklenmeliydi ve eklendi. Geleceğimiz ancak AB içinde, “Kopenhag Kriterleri” çerçevesinde garanti altına alınabilirdi.

AKP’ye aynı bağlamda bir destek de, beklenmedik şekilde, bir kısım “sosyalist”ten geldi. Sosyalizmden umudu kesen, fakat nedense bunu ilan etmek gereği de duymayan kimi aydınlar böylece “mağduriyet” söylemine “sol” bir görünüm kazandırma çabasına giriştiler. Üstelik bu konuda hazır bir reçete de vardı. İdris Küçükömer yıllar önce siyasette sol ve sağı, uygulanan politikaya göre değil de, oyların dağılımına göre tanımlayan bir tez ortaya atmıştı. Buna göre halk çoğunluğunun oylarını alan AKP sol bir partiydi.

İslamcılar, liberaller ve popülist “solcular”: cephe tamamdı. AKP oylarını bu yapay ittifak sayesinde % 58’e kadar taşıdı. Ne var ki daha sonra bu cephe dağılsa bile kazançlı çıkan yine AKP’nin siyasal İslamı oldu. Ve bu zafer dinci değerlerin “laikçi beyaz Türkler”e karşı giderek daha pervasız bir şekilde seferber edilmesine yol açtı.

3) Bütün bu gelişmelere elbette ki akademik tarihçilik de kayıtsız kalamazdı. Onun da bir “hesaplaşma” yapması, kanonik Osmanlı referanslarını tekrar ön plana çıkarması gerekiyordu. Kaldı ki çoktandır bu alanda zemin de hazırlanmıştı ve toplum kuramında Küçükömer’in oynadığı rol, bu alanda da Şerif Mardin’e düşmüştü. Saygın profesör, yıllarca, yakın tarihimizde “modernleşme” olarak nitelenen bütün atılımların aslında dini bütün insanlar tarafından İslam’la kucak kucağa gerçekleştirilmiş olduğunu yazmamış mıydı? İşte Davutoğlu’nun “stratejik derinliği”ne biraz da “tarihi derinlik” aşılamaya çalışan bir dergide Şükrü Hanioğlu’nun anlatmaya çalıştığı şey de buydu. Derin Tarih dergisinde (Aralık 2014), “tarihçiliğimiz”, diyordu Hanioğlu, “Osmanlı anayasacı hareketinin ilk örgütlü savunucusu olan Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin temelde İslam’la modern hukuk yaklaşımlarını bağdaştırmaya çalıştığına uzun süre dikkat etmemiş ve onu basit bir modernleştirmeciliğe indirgemiştir”. Oysa yıllar önce, Şerif Mardin, “ufuk açıcı bir çalışma” ile (The Genesis of Young Ottoman Thought, Princeton, 1962) bu eksikliği vurgulamış ve “Yeni Osmanlı hareketinin İslami boyutu bir kenara bırakılarak anlaşılmasının mümkün olmadığını ortaya koymuştu”. Üstelik Prof. Mardin bununla da kalmamış, modernleşme anlayışımızdaki “basitliği” gidermek için daha sonra zincirin başka bir halkasını da incelemiş ve bizlere Said Nursi’yi bir mütefekkir olarak nasıl okumamız gerektiğini de anlatmıştı.

***

Siyasal İslam, popülist söylem, otoriter yönetim: işte AKP’nin Erdoğan şefliğinde oluşan ve biraz da nebula niteliği taşıyan tarih ve toplum anlayışı işte bu üç ayak üzerine kuruldu. Ne var ki yüz yıldır Ortadoğu coğrafyasında üretilen birçok akım gibi, bu akımın da çağın akıntısına karşı kürek çektiğini yadsımak zor olacaktır.

 

DİPNOTLAR

[1] Bu makalem, Felsefe, Toplum Bilimleri ve Tarihçi (Yordam Yayınları, 2011) başlıklı kitabım ve konuyla ilgili diğer çalışmalarımdan naklettiğim bilgilere yenilerini de katarak yaptığım özgün bir derleme niteliğindedir.

[2]  Aristote; Poétique, Paris, Livre de Poche, 1990.

[3] Thucydides; Histoire de la Guerre de Peloponnese; Paris, Garnier-Flammarion, 1966, s. 42-43. Thucydides’in modernist esprili tarih anlayışını anlatan bir eser için bkz. Jacqueline de Romilly; Histoire et Raison chez Thucydides; Paris, Les Belles Lettres, 2005.

[4] John Locke’dan alıntılar, düşünürün Of Study (1677) başlıklı incelemesinden (Educational Writings içinde, s. 410) ve E. Clarke’a 15 Temmuz 1687 tarihli mektubundan yapılmıştır.

[5] Marx-Engels; La Sainte Famille; Paris, Editions Sociales, 1972, s. 154.

[6] F. Engels; Anti-Dühring; Paris, Editions Sociales, 1956, s. 192.

[7] K. Marx; Contibution à la Critique de l’Economie Politique; Paris, Editions Sociales, 1972, s. 4.

[8] K. Marx; Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i; İstanbul, Yordam Yayınları, s. 19.

[9] Edward Yarnall Hartshorne, The German Universities and National Socialism; Londra, George Allen, 1982. (İlk baskı 1937)  s.43. Weber’in koruduğu sosyalist öğrencilerin “suçları” öldürülen arkadaşlarının katilinin beraat etmesini protesto etmeleri olmuştu. Nazi rejimi altında Almanya’da üniversitelerden atılan öğretim üyelerinin dışında, beşi Nobel ödülü kazanmış 1615 öğretim üyesi de istifa etmişti.  s. 99. Fritz K. Ringer ise Almanya’nın 1890’lardan itibaren hızla sanayileşmesinin Alman üniversitelerinde milliyetçiliğin -bilim aleyhine- gelişmesini nasıl etkilediğini anlatıyor. Bkz. The Decline of the German Mandarins, The German Academic Community: 1890-1933. Harvard University Press, 1969.

[10] Bertell Ollman; Akademik Baskının İdeolojisi Olarak Akademik Özgürlük İdeali: Amerikan Usulü; Praksis, 2001, Güz. sayı: 4. Olmann’ın eklediği şu gözlem de kaydedilmeye değer: “Bu demek değildir ki bundan önce Üniversiteler hoşgörülüydü. Sadece Nearing’ten önce kendi düşüncesini açıkça söyleyen radikal profesörler yoktu.” s. 110.

[11] Encyclopaedia Britannica, Cilt: 16. 1974. B. Russel’ın oğlu Conrad Russel, babasınıın Trinity College’den atılmasını anlattıktan sonra “yirmi yedi yıl, yani yaklaşık bir nesil sonra, her akademisyene nasib olmayacak bir biçimde ve çok büyük bir memnuniyetle görevine en üst düzeyde döndüğünü” söylüyor. Bkz. Academic Freedom, Londra, Routledge, 1993. s. 24. Eğer Bertrand Russel sosyalist olsaydı, kuşkusuz ki böyle bir şanlı dönüş yapamazdı.

[12] Bruce Cumings; Boundary Displacement: Area Studies and International Studies During and After the Cold War; Bulletin of Concerned Asian Scholars; cilt 29, I, 1997.

[13] Francis Fukuyama; The End of History; National Interest, 1989, Yaz sayısı.

[14] Fernand Braudel; Ecrits sur l’Histoire, II; Paris, Champs-Flammarion, 1994, s. 11. (Tarihçinin 1972’de kaleme aldığı Ma Formation de l’Histoire başlıklı yazıdan).

[15] Örneğin Braudel bir söyleşisinde, “kendi eserlerinde Marx’ın işgal ettiği önemli yeri” vurguladıktan sonra şunları da eklemişti: “Bugün, kişisel pozisyonu ne olursa olsun hiçbir tarihçi Marx’a kayıtsız kalamaz.” Le Monde,  F. Braudel ile söyleşi, 16 Mart 1983.

[16] Mehmed Murat (Mizancı); Tarihi Osmaniye, 1325 (1909), s. 5.

[17] Bu konuda ayrıntı için Osmanlı Kimliği (İmge Yayınları, 2010, s. 159-179) başlıklı çalışmamıza bakılabilir.

[18] Bu konuda da en dikkate değer hamle Yeni Osmanlılardan geldi. Namık Kemal’in bu alandaki çabalarının özgün niteliğine “İslam, Laiklik ve Aydınlanma Savaşı” (Yordam, 2019, s. 172-175) başlıklı kitabımda değinmiştim.

[19] Halit Ziya Uşaklıgil; Kırk Yıl; İstanbul, İnkılap Kitabevi, 1987, s. 547.

[20] Bkz. Afet İnan, Atatürk Hakkında Konferanslar, s. 58, Ankara, 1964.

[21] Prof. Dr. Ekrem Akurgal naklediyor, Bkz. Tarih ve İlmi ve Atatürk, Belleten, Sayı: 80, s. 583, Ekim 1956.

[22] Bu arayışların analizi ve eleştirisini “Osmanlı Kimliği” başlıklı kitabımda (İmge, 2010; s. 202-203; 226-235) yapmışım. Burada şu kadarına işaret edelim ki, farklı bir milliyetçilik anlayışına sahip olan Atatürk’ün inandırıcı bulmadığı bu görüşler kısa bir süre sonra da terk edildi.

[23] Gazeteler, 26 Kasım 2014.

[24] Louis Massignon; Parole Donnée, Paris, 1962, s. 319