Amerika son kırk yıldır iktisadi aktiviteyi etik muhasebe ve sosyal maliyetten ayrı tutan neoliberalizmin zalim bir formunu sürdürüyor. Bunun bir sonucu, finansal elitin insanlık dışı politikalar ürettiği zulüm kültürünün ortaya çıkışı oldu. Bu, en zayıfın aşağılamayla muamele edildiği, sosyal terk edilmişlik alanlarına sürgün edildiği, ve insan acılarına giderek kayıtsızlaşan bir toplum içinde yaşamaya zorlandığı bir kültür. Baskıcı devlet ve piyasa aygıtlarının 19. Yüzyılda yarattığı zulüm kültürü, yeni düzeyde acımasız bir saldırganlık ve aşırı bir şiddetle Trump yönetimi altında Amerikan toplumuna intikam hırsıyla geri döndü. Bu kültür, zamanımızın halet-i ruhiyesi -demokrasi yıkıntılarının tepesinde dikilen hayali bir merhamet eksikliği- haline geldi.

Birleşik Devletler’in Trump yönetimi altında otoriter bir rejime doğru sürüklendiği çokça dillendirildi, fakat bu politik değişime nasıl bir zulüm kültürünün eşlik ettiği ve bu kültürün nasıl muazzam derecede bir güçsüzlüğü ve insani acıyı meşrulaştırdığını irdeleyen yalnızca birkaç analiz var. Zulüm kültürünün çoğunlukla tarihi anlatılarda önemsizleştirilen ya da inkar edilen hayali bir varlık olarak bu ülkede uzun bir geleneği var. 1980’den beri yeni olan, özellikle Donald Trump başkanlığında aşikar olan ise politik gücün merkezine taşınmasıyla daha keskin bir şekil alan zulüm kültürünün provokatif formda bir ırkçı demagojinin yanında nativizm, zenofobi ve beyaz milliyetçiliği pişmanlık duymadan kucaklayışı. Bu türden bir zalimliğin emaresi Cumhuriyetçilerin okulda ücretsiz öğle yemeği yiyen fakir çocukları öğünleri için çalışmaya zorlamaya yönelik eski çağrılarından beri belirgin. Bu tür politikalar, çocuk popülasyonun yarısının yoksulluk sınırına yakın yaşadığı bir dönemde bilhassa zalimce. İnsanların sosyal yardımdan eğitim programları ya da çocuk bakımı önerilmeden istihdam programlarına yönlendirilmesi, 16 milyon çocuğun 2014’te yemek fişi yardımlarından kesilmesi farklı örnekler olarak verilebilir. Zulüm kültürünün yine çok yakın bir örneği, Iowa eyelet temsilcisi Cumhuriyetçi Steve King’in beyaz üstünlüğünü savunmasıyla nam salmış İslamofobik Hollandalı politikacı Geert Wilders’ı destekleyen tweetleri.

Otoriteryanizmin bir tescili olarak zulüm kültürüne odaklanmak, bedenlerin ve zihinlerin nasıl çiğnendiğini ve insan yaşamının nasıl tahrip edildiğini daha iyi anlamamıza izin veriyor. Bu bizim şiddetin soyutlama değil içsel olduğunu ve Brad Evans’ın da gözlemlediği gibi şiddet üzerine asla objektif ve heyecansız bir şekilde çalışılmaması gerektiğini kabul etmemize olanak sağlıyor ve içselliğin politikasının etik ve politik kaygılardan ayrışamacağına işaret ediyor. Örneğin, Trump’ın eğitime, hukuksal yardıma, yüksek tehlikeli endüstrilerde çalışan binlerce işçinin eğitimine katkı sağlayan programların fonlarını kısacak bütçe kesinti önerilerinin önemine dikkat çekiyor. Ulusal İstihdam Kanunu Projesi’nde Federal avukatlık koordinatörü Judy Conti’nin de işaret ettiği gibi, bu kesintiler iş sırasında daha fazla hastalığa, yaralanmaya ve ölüme neden olabilir.

Zulüm kültürünün sorgulanması ahlaki bir zulüm tablosu çizmekten ziyade, güç, politika ve günlük yaşamın iç içe geçişi üzerine düşünmemizi sağlayan politik ve ahlaki merceklerin eleştirisini sunuyor. Ayrıca, özellikle talihsiz dönemlerde bir ulusun yurttaşlarına güvence ağları ve refahları için yardım sağlama konusunda sorumluluk kabul etmeyen bir pozisyon üstlenerek etiksizleştiği bir tarzı su yüzüne çıkarmanın vaadini de veriyor. Politik olarak, egemenlik yapılarının bireysel bedenler, ihtiyaçlar, duygular ve özsaygı üzerinde nasıl bir baskı kurduğunun, ve bu tür kısıtların insanları bütün bir çaresizlik olmasa da nasıl varoluşsal kriz içerisinde tuttuğunun altını çiziyor. Etik olarak ise, zulüm kültürü konsepti toplumun nasıl adaletsizleştiğini görünür hale getiriyor. Ayrıca, ahlaki duruş ve sosyal sorumluluk algısını kaybeden bir toplum içerisinde, yaşamı ne şekilde idrak ettiğimizi ve düşlediğimizi temelden dönüştüren, yaşamın ve ölümün iç içe geçtiği yollar üzerine düşünmemizi sağlıyor. Son 40 yıl içerisinde, katı bir piyasa köktenciliği finansal kapital üzerindeki denetimleri kaldırdı, sosyal yardımlaşma kesintileriyle yoksullara sefalet ve aşağılama getirdi, en kırılgan Amerikalıları yağmalayan ve cezalandıran yeni bir otoriteryanizmin habercisi oldu.

Zulüm kültürü, Birleşik Devletler’de demokrasi yitiminin birincil tescili oldu. Demokratik taahhütlerin çözülüşü, cezalandırıcı bir sistemin takviyesi yoluyla zenginler, büyük şirketler ve açgözlü bankalar tarafından yönetilen bir devletin işaretini veriyor. Ayrıca, medya kanalları nefret ve bitmek bilmeyen şiddet merasimiyle; gençlerin, yoksulların, Müslümanların ve kayıtdışı göçmenler üzerinde süregelen medya saldırılarıyla dolu şirket güdümlü bir kültürün işleyiş tarzını da pekiştiriyor. Çok sayıda birey artık gözden çıkarılabilir; terkedilmiş sosyal ve ahlaki alanlara sürgün edilebilir. Mevcut iklimde, şiddet giderek gündelik yaşamın içerisine sızıyor ve idam cezası da dahil olmak üzere doktorların en kötü işkenceden biri olarak gördüğü hücre hapsinin de benimsendiği bir hapislik sistemi gelişiyor.

Bunlara ek olarak, Amerikalılar en hayati güvence ağlarının, sosyal yardımların ve refah politikalarının sağcı ideologlar ya da Trump yönetimi eliyle altının oyulduğu ya da tümüyle ortadan kaldırılma tehlikesinin altında olduğu farklı bir tarihsel zaman içinde yaşıyorlar. Örneğin, çoğunluğu aşırı muhafazakar Heritage Foundation tarafından tasarlanan Trump’ın 2017 bütçe kesinti önerileri herhangi bir insanı nezaket ve ahlaki sorumluluk algısına meydan okuyacak derecede zorluk ve sefalet yaratacak.

Kamu politikası analisti Robert Reich’e göre “şimdiye kadarki Trump’ın bütün [bütçe] girişimlerini ortaklaştıran tema gereksiz bir zulüm.” Reich şöyle yazıyor: “Onun yeni bütçesi özellikle yoksula saldırıyor –düşük gelirli barınma, iş eğitimi, yemek yardımı, hukuk servisleri, yoksul kırsal çevrelere yardım, yeni anneler ve bebekleri için besin, yoksul aileleri sıcak tutmak için fonlar ve yaşlılar ve engelliler için evlere yemek dağıtımında bile eşi görülmemiş kesintiler uygulamaya koyuyor. Ve bu kesintiler, Amerikalı ailelerin, 5 çocuktan 1’i dahil olmak üzere, hiç olmadığı kadar yoksulluk içerisinde yaşadığı bir zamanda geliyor. Trump bunu neden yapıyor? 1980’den beri en yüksek seviyeye ulaşan askeri harcamaları karşılamak için. Oysa ki Amerika hali hazırda kendinden sonraki en büyük 7 askeri bütçenin toplamından daha fazlasını kendi askeri bütçesine ayırıyor. Ekonomik Sağlık Bakımı Yasasını feshedip “yenisiyle değiştirme” planı 14 milyon Amerikalı’nın gelecek yıl, 24 milyonunun ise 2026’ya gelindiğinde sağlık sigortasını kaybetmesine yol açacak. Trump bunu neden yapıyor? Zengin Amerikalılara on yıl içerisinde 600 milyar dolar vergi kesintisi hediye etmek için. Ve bu devlet kuşu, zenginlerin ulusun tarihinde daha önce görmediği bir zenginlik biriktirdiği bir dönemde konuyor.”

Bu, milyonlarca vatandaş ve yaşayanın üzerine görülmemiş bir zulüm, sefalet ve zorluk yükleyebilecek bir tahrip bütçesi. Trump’ın popülist retoriği, evlerini ısıtmak için kullanılan federal fonlar yanında, büyük oranda su ve kanalizasyon sistemi geliştirilmesinde kullanılacak olan 2.6 milyar dolarlık kesintinin kırsal bölgede yaşayan yoksulların yaşamını daha da kötü hale getirecek olmasının ağırlığı altında çöküyor. Barınma bütçesinden kesilecek kabaca 6 milyar dolar 4.5 milyon düşük gelirli haneye yarar sağlıyor. Kesintiye uğrayacak diğer programlar İnsanlık için Habitat’a, evsizlere, yoksula enerji yardımına, hukuksal yardım ve birtakım anti-yoksulluk programlarına ilişkin fonları içeriyor. Trump’ın yönetim şekli artık “The Apprentice” üzerine modellenmiyor, “The Walking Dead”den feyz alıyor.[1]

Eğer Kongre Trump’ın önerisini kabul ederse, yoksul öğrenciler düşük gelirli öğrencilerin, kolejlere girerken okul ücretinin ödenmesine yardım sağlayan federal Pell programından yapılacak 3.9 milyar dolarlık kesinti dolayısıyla yüksek öğrenime erişim imkanını kaybedecekler. Devlet okulları için olan federal fonlar özel olarak işletilen sözleşmeli okullara dağıtılabilir ve harcamalar dini okullar için yararlanılabilir olabilir. Ulusal Sağlık Enstitüleri’ne yapılacak 6 milyar dolarlık bütçe kesintisi önerisi nedeniyle tıbbi araştırmalar zarara uğrayabilir ve insanlar yaşamını yitirebilir.

Ayrıca Trump, Ulusal Sanat Vakfı (National Endowment for the Arts), Ulusal Beşeriyet Vakfı (National Endowment for the Humanities), Kamu Yayıncılık Kurumu (The Corporation for Public Broadcasting) ve Müze ve Kütüphane Hizmeti Enstitüsü’nün (the Institute of Museum and Library Services) kaldırılmasını da talep etti. İnsanların yaratıcı olmasını, eleştirel düşünmesini ve bilgilenmesininin önünü açan bu kamusal alan ve enstitüleri ortadan kaldırmaya yönelik saldırgan projesi Trump’ın eğitim, bilim ve sağlığı hor gören bakışını gösteriyor.

Trump’ın yoksulu, öğrencileri, kamusal eğitimi, akademik araştırma ve sanatı desteklemek için oluşturulmuş kuruluşlardan kesmeye çalıştığı 54 milyar dolar, bunların yerine askeri bütçeyi genişletmek ve Meksika sınırına duvar inşa etmek için kullanılacak. Milyonlar kredi, federal yardım ve temel ihtiyaç eksikliğinden dolayı mağdur olurken, bütçenin bu şekilde değerlendirilecek olması zulüm kültürünü apaçık ortaya seriyor. Durumun kazananları Savunma Departmanı, Ulusal Güvenlik, özel hapishane endüstrisi, ve polis-devleti genişletmek için ihtiyaç duyulan personel ve kurumlar olacak. Amerikan toplumu ‘en güçlünün hayatta kaldığı savaş takıntılı bir distopya’ya dönüşürken Trump’ın bütçe önerisi refah devletinin son kalıntılarını da ortadan kaldırmaya yönelik bir kılavuz işlevi görüyor.

Birleşik Devletler şu an savaş hali durumunda: Kayıt dışı göçmenlere, Müslümanlara, beyaz olmayanlara, gençlere, yaşlılara, kamusal eğitime, bilime, demokrasiye ve gezegene karşı bir savaş ilan etmiş durumda; bunu dünya sahnesine taşımaya yönelik provokasyonlarına değinmeye gerek bile yok. Trump’ın bütçesinin ahlaki iğrençliğini ve politik gericiliğini Bernie Sanders şöyle özetliyor: “43 milyon Amerikalının yoksulluk içinde yaşadığı, yaşlı nüfusun yarısının herhangi bir emeklilik tasarrufunun olmadığı muazzam bir gelir ve zenginlik eşitsizliğinin olduğu bir dönemdeyiz. Yaşlı vatandaşların, çocukların, ve çalışan nüfusun bağımlı olduğu programları askeri endüstriyel komplekse yönelik muazzam bir harcama artışına gitmek için kesintiye uğratmamalıyız. Trump’ın öncelikleri ulus olarak yönelmemiz gereken yönün tam karşısında yer alıyor.”

Giderek daha çok insan kendini fayda-maliyet analizi gibi piyasa merkezli ölçütlerle yaşam kalitesinin hesaplandığı bir toplumda yaşıyor buldukça, halkın giderek artan sayıda insanın maruz kaldığı sefaletin ve günlük zorlukların maliyetini bırakın kabul etmeyi, anlaması bile gittikçe güçleşiyor.

Zulüm kültürü hem sistematik haksızlıkların nasıl yaşandığı ve deneyimlendiğinin hem de adaletsiz güç ilişkilerinin “Amerikan rüyasını” nasıl milyonlarca bireyin ve ailenin hayatta kalma mücadelesi verdiği distopik bir kabusa döndürdüğünün altını çiziyor. Bu toplum, bu insanları düzgün bir yaşam, saygınlık ve umuttan mahrum bırakıyor. Neofaşist bir rejimde, zulüm kültürünün neye benzediği gibi hayati bir soruyu ortaya koymak istiyorum. Bunu yaparak, eğer zulüm kültürü eleştiri ve direnişe açık hale getirilecekse farkında olunması gerek en önemli yanlarına işaret etmek istiyorum.

Birincisi, dil her türlü etik ve sorumluluktan boşaltılarak şiddetin hizmeti için kullanılmaya başlanır. Bu özellik, yoksullara, yaşlılara, yoksullaştırılmış çocuk ve engelli insanlara yardım etmeye yönelik programlar olan sosyal yardımların kesilmesinde belirginleşiyor. Bir başka sinyali ise Trump yönetiminin milyonların yararlandığı Medicaid ve uygun fiyatlı sağlık sigortalarını küçültmeye yönelik çağrısı.

İkincisi, en güçlünün hayatta kalma söylemi, şefkat, paylaşım ve başkası için endişelenme yerine avcı kültürünün yaratımına hizmet eden aşırı maskülen davranış biçimi ve aşırı rekabetçiliğin üretimine temel sağlıyor. Bu koşullar altında dizginlenemeyen bir bireycilik ve rekabetçilik demokrasiyi zayıflatma işlevi görüyor.

Üçüncüsü, hakikate ve gerçek sonuçlarına yönelik referans göz ardı edilirken, bilgiye dayalı sav ile yalan arasındaki ayrımın ortadan kalktığı “alternatif gerçeklikler” ortaya çıkıyor. Yalanın politikası, Trump yönetiminin kendisinin başkalarıyla ve dünyayla kurduğu yalan yanlış ve gönüllü cehalet anlatısında ortaya çıkıyor. Daha da kötüsü, devlet destekli yalan söyleme eylemine, gücü elinde tutmaya çalışan herhangi bir eleştirel medya kuruluşunun ya da gazetecinin “yalan haber” üretiminden sorumlu olduğuna yönelik iddianın eşlik etmesi. Resmi yalan yönetimin altyapısının bir parçası fakat resmi bir yetkili ne kadar çok yalan söylerse o kadar az ciddiye alınır.

Dördüncüsü, zulüm kültüründe harcanabilirlik söylemi, giderek artan sayıda fuzuli, ihtiyaç dışı, fazla ve tehlikeli görülen gruplara yayılıyor. Bu söylemde, bazı yaşamlar değerliyken bazıları değersizdir. Kayıtdışı göçmenler, Müslüman mülteciler ve siyahlar suçlu, terörist ya da beyaz Hıristiyan ulus kavramını tehdit eden “diğer” ırk grupları olarak hedef alınıyor. Bu harcanabilirlik söyleminin altında yatan ise, yönetimin önemli kademelere beyaz milliyetçilerini ataması ve kanun ve nizamın ırkçı temyizini tedavüle sokmalarının da kanıtladığı gibi beyaz üstüncülüğünün şöhretinin yeniden ortaya çıkması. Nefret suçlarının giderek artması, Trump ve takımının arsızca kullandığı nefret, anti-Semitik, seksist ve ırkçı dile maruz bir toplumda sürpriz olmamalı. Çünkü zulüm kültürü ırkçı temizlik ve haracanabilirlik söylemine kolayca sızar.

Beşincisi, cehalet, yönetimin yalan aygıtlarının da desteğiyle aşağılama dilinin duygusal kullanımı çekici hale geliyor. Örneğin, Donald Trump önce “eğitimsiz insan”ları sevdiğini ifade ediyor. Bu tabi ki, kolej eğitimi olmayan – kendi yönetimi altında özellikle dezavantajlı durumda olan –insanlara hizmette bulunacağına dair bir taahhütte bulunduğuna işaret etmiyor. Bunun yerine, yerleşik anti entelektüalizm ve eleştirel düşünceye ve buna katkı sağlayan kurumlara duyulan korkuyu işaret ediyordu. Halkın bilgisini kısıtlamak zalimliğin bir önkoşulu haline geliyor.

Altıncısı, adalete olan ilgi ve “başkası”nı düşünmenin herhangi bir formu zayıflık olarak görülüyor, aşağılamanın ve küçümsemenin bir objesi haline geliyor. Zulüm kültüründe güven ilişkileri ve paylaşılan değerlerin korku ilişkileriyle yer değiştirmesi hayatidir. Trump yönetimini oluşturan savaşçılar sınıfı için hormonlu neoliberalizmi de içeren siyaset, dayanışma bağlarının acımayla temellendirerek ve sosyal devletin kaynaklarını milli güvenlikten alarak ve zenginlerin üstüne büyük bir yük yerleştirerek milli karakteri zayıflatmaktadır. Bu mantık içerisinde, dayanışma, bağımlılıkla ve zayıf bir moral karakterle eşdeğerleniyor ve kısıtlanmamış bir rekabet, bireysel sorumluluk ve herkesi kapsayan bir bireyciliği kutsayan bir toplumun güçsüz, güvenilmez ve zayıf ikamesi olarak görülerek hor görülüyor.

Yedincisi, zulüm sınırlar ve duvarlar dili üzerine büyüyor. Karşılıklı ilişkiler, cömertlik ve anlayış anlatısı yerine bölücülüğün, yabancılaşmanın, yetersizliğin ve korkunun politikasını yerleştiriyor. Trump’ın Meksika sınırına duvar inşa etmeye yönelik çağrısı, bireylerin ve grupların cinsiyetine, ırkına, dinine ve etnisitesine yönelik bitmek bilmeyen aşağılamaları, ve dünyayı ölümcül bir “dostlar” ve “düşmanlar” ikiliğinden ibaret gören anlayışı geçmişin etik ve siyasi temelini yitirmiş ve verimlilik ölçütünü toplama kamplarının inşasıyla bütünleştirmeyle sonuçlanmış kültürünü yankılıyor.

Sekizincisi, zulüm kültürü şiddeti sosyal problemlere dikkat çekmenin ve ilişkileri düzenlemenin kutsal bir aracı olarak görüyor, dolayısıyla evsizliğin, yoksulluğun, zihinsel hastalığın, madde bağımlılığının, üreme haklarının ve daha fazlasının kriminalize edilmesi söz konusu oluyor. Baskıcı şiddetin merkeziliği tabii ki Birleşik Devletler için yeni değil, ülkenin kökleri içine yerleşik. Trump’la beraber, bu şiddet toplumun organize eden bir prensibi olarak açıkça ve kaygısızca sahiplenilmekte. Trump yönetimi altında, hali hazırda şişmiş askeri bütçenin 54 milyar dolar daha artılma çağrısı ile bu gerçekliğin hızlanışı ve şiddetin gösterisi belirginleşmekte. Bu aynı zamanda, Trump’ın toplum içindeki en savunmasızların sosyal olarak dışlandığı ve sosyal ölüme terk edildiği birçok alan yaratma çabasından da anlaşılıyor.

Dokuzuncusu, zulüm kültürü demokrasiyi hor görüyor ve sürekli olarak bu kelimenin devlet dilinden silinmesi için uğraşıyor. Örneğin, Trump demokrasi kelimesini ne açılış konuşmasında ne de Kongre’ye yaptığı ilk konuşmada kullanmayı tercih etmedi. Trump’ın demokrasiye ve demokrasiyi sürdüren şekillendirici kültürlere duyduğu nefret; o ve onun baş yardımcıları eleştirel medyayı Amerikan halkına düşman ve ‘karşıt parti’ olarak nitelendirdiğinde apaçık ortadaydı. Özgür bir basın, demokrasinin bilgilendirilmiş vatandaşların yokluğunda yaşayamayacağı düşüncesini ciddiye alan bir toplum için başlıca temeldir. Trump bu kuralı yalnızca gerçeği sürdürmeyi, politikacıları ve şirketleri hesap verebilir kılmayı isteyen baskıyı değil, aynı zamanda böyle bir baskıyı mümkün kılan kamusal alan ve kuruluşları da hor görerek baş aşağı çevirdi. Bu koşullar altında Hannah Arendt’in şu uyarısını hatırlamak önemli: “Bir totaliter ya da herhangi başka bir diktatörlüğün yönetmesini mümkün kılan şey insanların bilgisiz olmasıdır … ve herhangi bir şeye inanamayan insan karar da kılamaz. Bu insan sadece harekete geçme kapasitesinden değil aynı zamanda düşünme ve yargıda bulunma kapasitesinden de mahrumdur.”

Onuncusu, her faşist rejim kamusal ve yüksek eğitim ve insanların eleştirel düşünme ve sorumluca davranmayı öğrenebileceği diğer kamusal alanlar gibi kurumları kötüler, parçalara ayırır ve yok eder. Trilyonerlerin, generallerin ve ideolojik köktencilerin yıkmaya yeminli olduğu kamusal kurumları yöneten kabine pozisyonlarına atanması eleştirel, özdüşünümsel ve sosyal iyiye ilişkin endişe duyan kamusal alanlara ilişkin böyle bir saldırının kanıtıdır. Bir bireyin, örneğin geçmişinde hiç durmadan kamusal eğitimi yok etmek üzere çalışmasına rağmen Betsy DeVos’un, Eğitim Departmanı’nın başkanı olarak seçilmesi ne anlama gelir? Trump’ın, Scott Pruitt’i- iklim değişikliğinin insan üretimi karbondioksit emisyonu tarafından etkilendiğine inanmamasına ve kariyerini aktif olarak Çevre Koruma Kurumu’nun (Environmental Protection Agency) otoritesine karşı şekillendirmesine rağmen- bu kurumun başına ataması ne şekilde açıklanabilir? Burada söz konusu olan yetersizlik kültüründen daha fazlası. Bu kamusal mallara ve toplum yararına yönelik bilinçli bir saldırı.

On birincisi, zalimliğin kültürü ortak korkular sorumlulukların yerini aldığında gelişir. Bu koşullar altında, sürekli artan sayıda insan potansiyel “terörist” ya da “suçlu” statüsüne indirgenir, sürekli izlenir ve pratik olarak neredeyse her kamusal ve özel alanda yerleşik olan gözetleyici devletin dikkatli gözleri altında aşağılanır.

On ikincisi, zulüm kültürü refah devletinin her kalıntısını milyonları kendi kendine bakmaya zorlayarak imha eder. Kamunun özele çöküşünün tetiklediği yalnızlık, güçsüzlük, belirsizlik sosyal yardımlara muhtaç insanların hilebaz, otlakçı ya da daha kötüsü olarak algılanmasına yönelik koşulları yaratır. İktidardaki Cumhuriyetçi Parti’deki radikallerine göre refah devlet serbest piyasanın düşmanıdır ve zenginlerin kasalarını boşaltan bir boru olarak görülür. Bu söylemde kamusal hakkın yeri yoktur. Yalnızca ayrıcalıklı olanların hakları ve zenginin ahlaki üstünlüğünü ve kusursuz karakterini yücelten retoriğe yer vardır. Bu saldırıların ahlaksızlığı, zenginliğin, gücün ve hesap sorulamaz askeri kudretin iktidarına tapınmayla gelişir.

On üçüncüsü, iktidar, zenginlik ve gelirdeki muazzam eşitsizlikler gösteriyor ki zaman yalnızca geçinme ve hayatta kalma mücadelesi veren çoğu Amerikalı için yük haline gelecek. Zulüm, toplumsal değil de yalnızca bireysel sorunlar varmış gibi görünen toplumlarda gelişir ve baskıcı zaman kısıtlamaları altında toplumsal sorunlara karşı birlik olmak çok zordur. Bu koşullar altında dayanışmanın hayata geçirilmesi zordur ve bu, yönetici elite gücünü bitmek bilmeyen şekilde varlık satışı ve insani saygınlığın ortadan kaldırılışı için kullanması yönünde kolaylık sağlar. Otoriteryen rejimler, baskıları sonucu boğucu bir cehalet altında yaşayanlar kadar zenginliğin, gücün ve gelirin yoğunlaşmasından faydalananların bağlılığından da beslenir. Küresel kapitalizm altında, ultra zenginlerin, zenginlik ve güçleri kendi içsel yetenek, bilgi ve üstünlüklerinin bir ölçütü olarak gösterilirken, geç modernitenin yeni kahramanları olarak kutsanırlar. Bu tür bir gösteri hem genel kamuyu hem de siyasetin kendisini çocuk yerine koymaktadır aynı zamanda.

On dördüncüsü, Trump yönetiminde zulüm uygulanması içeride ve dışarıda savaşı beslemek için kullanılan ultramilliyetçilik, militarizm ve Amerikan istisnailiğinin boğucu diliyle teşvik ediliyor. Militarizm ve istisnacılık, “kanun ve düzen”in cezalandıran devlet ve hapishane-endüstri kompleksinin yükselişinin yasası ve bir çeşit cezalandırma yuvası olan petri-kabını oluşturuyor. Bu ayrıca dünyayı askeri üslerle saran ve “demokrasi”yi savaş silahıyla teşvik eden savaş kültürünü meşrulaştırıyor. Ayrıca, hali hazırda saldırgan olan yerel emniyet müdürlüklerini, SWAT takımlarına; yoksullaşan şehirleri ise savaş alanlarına çeviriyor. Böylesi bir zulüm kültüründe, dil herhangi bir anlamdan boşaltılıyor, özgürlük yok oluyor, insani acı hızla çoğalıyor, gerçek ve yalan arasındaki ayrım ortadan kalkıyor ve iktidar, zorbalık ve şiddetin gelişigüzel eylemlerini yüreklendirerek hukuksuzluğun alçak kirliliği içine düşüyor.

On beşincisi, anaakım medya kuruluşları şimdi kurumsal yönetimin tamamlayıcısı konumundadır. Yazılı, görsel ve işitsel medyanın ürettiği neredeyse tüm hakim kültürel aygıtlar şimdi bir avuç kuruluşun kontrolü altında. Anaakım medyanın birkaç elde toplanması, daha çok insanın eleştirel düşünmesi ve davranabilmesi için koşulları üreten siyaset bilimin herhangi bir eleştirel kavramı üzerine pedagojik bir savaş yürüten bir dezimajınasyon aracı kuruyor. Şirketler tarafından yönetilen medyanın öncelikli amacı, seyircileri reklamcılara yönlendirmek, izlenme oranlarını ve kârları artırmak, kumarhane kapitalizminin zehirli gösterilerini ve değerlerini meşrulaştırmak ve insanları depolitize eden ve edilgenleştiren zehirli pedagojik pusu yeniden üretmektir. Burada eksik olan ise yurttaşlığa ilişkin radikal imgelemin bireylerin yaşamları üzerine binen tarihsel, sosyal, politik ve ekonomik güçleri tanımlamasını mümkün kılan kamusal alanlardır. Eğitimli olmanın ne anlama geldiğini şimdi ticaretin kuralları dikte ediyor. Ancak, sosyal imgelem ve kentsel okuryazarlığı yücelten mekanlar eğer gençler ve yaşlılar eğitim, katılım ve faaliyetlerin temelini oluşturan bilgilerini, yeteneklerini ve değerlerini geliştirmeyi benzer şekilde başarırsa demokrasinin temelini oluştururlar.

Bu çeşit bir neoliberal otoriteryanizmin ve ona eşlik eden zulüm kültürünün altında yatan, yalıtılmış bireyin tek önemli aktör olduğu konusunda ısrarcı olan baskıcı ideolojidir. Dolayısıyla, eşitlik, özgürlük ve adalet konusundaki ortak güven ve paylaşılan görüşler yerini , bireyleri siyasi, ekonomik ve sosyal hatalarının yegane sorumlusu tutan neoliberal düşünce tarafından dayatılan korkulara ve kendini suçlamaya bırakıyor. Bunun sonucu olarak, kendi kendine yeterlilik, kontrolsüz bir kişisel çıkar, kısıtsız bir bireycilik ve kamu iyiliği ola- rak adlandırabilecek her şeye karşı derin bir güvensizlik anlatısı içerisinde özelleştirmeyi yücelten devlet destekli kültürel araçların gücüyle bu kültür daha da pekiştiriliyor. Tekrarlarsak, seçim özgürlüğü, karakterinin utanç verici çekiciliğiyle de desteklenerek, sorumluluğun yalnızca bireysel bir görev olduğu şeklinde tanımlanmasının yasası haline geliyor.

Çoğu liberal eleştirmen ve çağdaşları, seçim eksikliği kısıtlamasının, Ayn Rand’ın bağnaz milliyetçilik ve kontrolsüz açgözlülük ideolojisini beslediğini iddia ediyor. Ancak sadece kısmen haklılar. Bu neofaşist zamanda gözden kaçırdıkları şey ise, Ayn Rand’ın kısır çerçevesini makul gösteren, neoliberalizmin kalbindeki sistemik zulüm ve ahlaki sorumsuzluktur. Wall Street filmindeki Gordon Gekko’nun eski usul açgözlülüğünü değil, American Psycho’daki Patrick Bateman’ın insanlık dışı ve yıkıcı servet tutkusunu taşıyan finansal elitin yönetici sınıfları Rand’ın dünyasına üstün geldi. Zenginlerden alınan vergilerin azaltılarak tasarruf edildiği fikri 24 milyon insanın sağlık hizmetlerinin elinden alınması ile meşrulaştırılırken; sadece bu, zulüm kültürünü ve bu kültürün daha da zalimleşeceğini gösteren örneklerden biridir.

Trump yönetimi altında, baskı, dışlanma, talihsizlik, eziyet ve yoksunluk sarmalında gittikçe çoğalan insanları hor görme eğilimi büyümekte. Bu horgörü, tüm Müslümanları “cihadist” diye tanımlayan, evsizleri baskıcı yapıların, başarısız kurumların ve talihsizliğin kurbanları olmaktan ziyade “tembel” olarak niteleyen, Siyah insanları “suçlu” olarak gören ve toptan bir şekilde yıkıcı suç cezalandırma sistemine maruz bırakan ve kamusal alanı beyaz insanlar için tasvir eden zehirli sağcı ideoloji tarafından durmaksızın besleniyor.

Zulmün ve acımasızlığın kültürü Amerika toplumu için yeni değil. Ancak yeni yönetim bu kültür yoluyla, sosyal ilişkilerin, ahlaki merhametin ve kolektif eylemin gücünü zayıflatmayı ve bunların yerine eziyetin ve şiddetin gösterisinin yüceltildiği bir yönetim şeklini öneriyor. Hiç şüphe yok ki Trump yönetiminde şiddet eylemleri ivme kazanacak. Devlet şiddetinin bu yeni evresinin ortadan kaldırılması için yalnızca Birleşik Devletler’de neofaşizmin kökenlerini anlamak yeterli değil; bunu üreten iktisadi, siyasi ve kültürel güçlerin ortadan kaldırılması gerekecek. Bu güçlere dikkat çekmek ise Trump’tan kurtulmaktan daha fazlası demek. Bizler, demokrasinin küstah bir kapitalizmle- yalnızca maddi çıkarlar ve neoliberal şiddeti üretmeyi/ yeniden üretmeyi amaç edinmiş iki parti arasında gidip gelen bir sistemle- eş tutulduğu istilacı mantıksızlığı ortadan kaldırmalıyız.

DİPNOTLAR

[1] “The Apprentice” ülkemizde “Çırak” adıyla yayınlanan, ABD’de ise Donald Trump’la özdeşleşen işe alım formatında bir reality show programıydı.

 

Çeviri: Selen ÖZÇELİK

Kültürel Çalışmalar ve Eleştirel Pedagoji üzerine çalışmalarıyla bilinen Henry A. Giroux’nun makalesinin orijinaline şu adresten ulaşabilirsiniz: http://www.truth-out.org/opinion/item/39925-the-culture-of-cruelty-in-trump-s-america