Mustafa Kemal, kariyerini büyük oranda askerlik mesleğine borçlu, politik hayatı süresince söz ve eylemleriyle her an asker üniformasını giymeye hazır izlenimi veren ve yakın çevresinin kendisi hayattayken isminin etrafında bir liderlik kültü oluşturmasını memnuniyetle karşılamış görünen, Cumhuriyet tarihinin en önemli askerî ve siyasi ismidir. Nitekim onun döneminde rejim, militarist bir işleyişe sahip olmasa da militarist toplum göstergelerine uygun olarak devlet iradesinde askerî yöntemleri başarıyla uygulamayı ve ordu mensubu devlet idarecilerine sahip olmayı her fırsatta öne çıkarıyordu. O hayattayken coşkun ifadelerle ve cumhuriyetçi sembollerle süslenerek dile getirilen lider sevgisi ölümünün ardından kabından taşan bir rejime bağlılık gösterisine dönüşmüş, askerî hassasiyetlerin ağır bastığı bazı örneklerde idolatry düzeylerine ulaşmıştır. Gerçekten de, Osmanlı’nın yıkılışını ve yeni bir devletin yeni bir rejimle kuruluşunu gören aydınların gözünde Mustafa Kemal’i bir kahraman kılan pek çok neden vardı. Yakup Kadri Karaosmanoğlu Atatürk (1946) adlı eserinde bu özgül değeri şu şekilde dile getirmektedir: “Bizim ilk gençlik yıllarımız bir milli kahramana hasretle geçti. Biz -şimdi ellisine varanlar, ellisinden ötedekiler- gözlerimizi bozgun havası içinde açtıktı.”[1] Bu minnet hissi erken Cumhuriyet edebiyatının Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet veya devrimlerle ilgili her türünde ve her eserinde olmazsa olmaz içeriktir ve Mustafa Kemal’e duyulan sevginin, bıraktığı mirasa bağlılığın ifade tarzındaki aşırılık ve yeknesaklık militarist sistemlerdeki lider yüceltmesi düzeyini verir.

Kemalizm’in sönümlenmeye başladığı, daha doğru bir ifadeyle, DP iktidarı eliyle bastırıldığı 1950’li yıllara kadar bir yandan milletvekilliği dâhil çeşitli taltiflerle ödüllendirilen yazarlar meydana getirdikleri “güdük ve güdümlü edebiyat”la[2], diğer yandan asker kökenli yazarlar, “meslek içi dayanışma”yı akla getiren bir tutumla kaleme aldıkları ve büyük oranda Kurtuluş Savaşı deneyimlerine dayanan “edebî” denemeyecek eserlerle söz konusu ateşi diri tutmaya özen gösteriyorlardı. Bugün, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi kitapları dâhil herhangi bir kaynakta ismine rastlayamadığımız, ancak 1949 tarihli Atamızı Asacaklardı kitabı yayımlandığında (muhtemelen Samsun) Emniyet Müdürü olduğunu ve kitaba Yusuf Akçura ve Hasan Ali Yücel tarafından yazılan “takriz” ve “takdir” yazılarından Kurtuluş Savaşı’nda üstün yararlıklar gösterdiğini öğrendiğimiz Cemal Albayrak da “Kemalist kanon”a katkı sağlamış bir askerdir. Atamızı Asacaklardı kitabına roman demek zor, ancak dönemin yerli vakalara ve hamasi duygulara yer veren bütün romanlarında olduğu gibi kapağında “Millî Roman” ibaresi var. Bu ibarenin hemen üstünde, son yıllarda tümüyle “kurgulanmış bir poz” olduğu ortaya çıkan Mustafa Kemal’in karlar üstünde yattığı fotoğrafı var. Kurtuluş Savaşı’nın dış düşmanlarını bir yana bırakarak merceğini “iç düşmanlar”a çeviren Cemal Albayrak’ın büyük oranda propaganda, provokasyon ve ajitasyona dayalı anlatımına ve içeriğine, “sorumlu araştırmacılık” ilkesi gereği, çok az değinerek kitap hakkında birkaç söz söylenecek olursa, kitabın bugün de örneği çokça görülen çarpıcı bir isimle okura ilk darbeyi indirdiği görülüyor. Nitekim, Türk tarihyazımında Mustafa Kemal’in Anadolu’ya geçtikten sonra Vahdettin tarafında hakkında idam kararı çıkarılıp çıkarılmadığı araştırmacıların siyasi/ideolojik yönelimlerine göre tespit edilen tarihi bir olgudur. Bugün bu idam kararının gerçekliği ortada, ancak Ankara ve İstanbul hükümetlerinin, “siyaseten doğrucu” olmak gerekirse, karşılıklı çarpıtmalar, yalanlamalar ve şeyhülislamlardan, imamlardan alınan “karşı-fetvalar” ile “siyaset ve yalan” senkronizasyonunu başarıyla uyguladıkları da bir vakıadır. Yeniden kitaba dönecek olursak, Cemal Albayrak’ın kişisel deneyimlerine dayandırdığı Konya ayaklanması, Çerkez Ethem olayı ve son olarak Pontus çeteleriyle mücadeleler boyunca “yobaz çapulcular”dan,[3] “vatan hainleri”nden[4], “düşmanla elbirliği yaparak yurda ihanet eden vatansızlar”dan[5], halkın “cahilliği”nden[6] söz edilir. Kitap boyunca Mustafa Kemal hakkındaki övgüleri dizmenin burada yeri yok ancak anlatıcı Cemal Bey’in de içinde olduğu Pontus çeteleriyle girişilen mücadele sonucunda yenildiklerini anlayan Rumların “Zito Mustafa Kemal… Zito Türkiye…”[7] diye bağırdıklarını kaydetmekle yetinelim.

DP iktidarı sona erinceye kadar bir müddet sesi kısılacak propaganda ağırlıklı bir edebiyattı bu ve haliyle, bütün tek adam rejimlerinde olduğu gibi, en parlak günlerini “lider”in hayatta olduğu günlerde yaşamıştı. Şimdi, ölümüne kadar Mustafa Kemal’in ve onun “fikirler manzumesi” Kemalizm’in edebiyattaki temsiline bakabiliriz:

Aka Gündüz’ün Dikmen Yıldızı (1928) romanında Yıldız, veya daha bilinen adıyla Dikmen Yıldızı, Millî Mücadele sırasında büyük yararlıklar göstermiş idealist ve vatanperver bir Türk kadınıdır. Savaş sırasında yaptıklarıyla adeta efsaneleşir ve ünü romanın kurgusuna bir karakter olarak giren Mustafa Kemal’e kadar ulaşır. Onun ifadesiyle “Sağlıklı Dikmen Yıldızı, Türk kızının kahramanlığının timsalidir.”[8] Romanın hemen her bölümünde ya bizzat ya da gıyabındaki türlü övgülerle yer alan Mustafa Kemal (romanda ayrıca “‘En Büyük’ümüz” diye anılır[9]) için İnebolu’da savaşa cephane taşıyan kadınlar bir ağızdan şarkı söylerler: “Kemal Paşa! Geldik dize / Götür bizi Akdenize / Osmanlının murtadları / Sattı bizi.”[10] Yıldız’ın trende karşılaştığı bir kadın Ankara’daki Mustafa Kemal için, “O Kâbe’de Mustafa Kemal, bu gönüllerde bu yaş varken yolun sonu Akdeniz’e çıkacak.”[11] der. Mustafa Kemal’in yanı sıra annesi Zübeyde Hanım’a da romanda “dehanın, kudretin duyarlı anası”[12] denerek yer verilir. Aka Gündüz, Kurtuluş Savaşı’yla ilgili bir diğer romanı Yaldız’da (1930) “Her şeyi bu yapıyor ve her şeyi bu yapacak. Ona daha çok, daha çok iman etmeliyiz.”[13] der; böylelikle lidere mutlak bağlılığı ulusal minnet duygusuna dayandırır. Dikmen Yıldızı’nda olduğu gibi Tank-Tango’da (1928) Mustafa Kemal’den “Bizim Paşa” diye söz eden kadınlar Ilgaz Dağları’ndan cepheye kağnı gıcırtıları, şarkılar ve türküler eşliğinde cephane taşırlar.[14] Aka Gündüz’ün Ben Öldürmedim-Kokain (1931) romanında Mustafa Kemal, militarizmden yola çıkan bütün lider övgülerinde olduğu gibi, askerî başarıları dolayısıyla “tarihin en büyük adamı”[15] olarak anılır.

Mehmet Rauf Halas (1929) romanı boyunca “hakiki bir kahraman”[16], “münci”[17] ifadeleriyle remzettiği kişinin kim olduğunu romanın ikinci yarısında açıkça ilan eder.[18]  Örneğin, Nihat’ın kendisi gibi vatansever karısı İclâl, Beatrice’e şunları söyler: “Ben, Mustafa Kemal’e vicdanımın bütün samimiyetiyle perestiş ediyorum. […] Anadolu’nun bugünkü mefkûresi tek bir mânâ ile Mustafa Kemal mefkûresidir.”[19] Benzer şekilde, Etem İzzet [Benice]’nin Aşk Güneşi (1930) romanında Mustafa Kemal’in bir kurtarıcı olarak yüceltildiği, hatta, bütün anakronizmine rağmen Kemalizm’den ve Kemalist değerlerden söz edildiği görülür. Başkomutanlık Meydan Muharabesi’nden (1922) önce olduğu anlaşılan bir anlatı zamanında ve Yunanların Anadolu’dan çıkarılıp çıkarılamayacağının tartışıldığı bir ortamda Hamra Hemşire, arkadaşlarını, “Efendiler Mustafa Kemale inanınız. Kemalizme bizi inandıran bir taraf da dediğini yapmaktır…”[20] diyerek teskin eder. Kemalizm’in “Türklüğü yeni bir inan, yeni bir iman haline sokmak”[21] şeklinde tanımlandığı ve dinî referanslara yaklaştırılarak işlendiği romanda, “Mustafa Kemal aşkı”nın dinî terminolojideki “peygamber aşkı”na eşit olduğu söylenir.[22] Nitekim birkaç sayfa sonra Mustafa Kemal’in fiziksel ve kişisel özelliklerinin Peygamber hilyesi estetiğinde anlatıldığı görülür: “İhtiyar dünya son devrinde tek bir baş yarattı: Mustafa Kemal…”[23] cümlesiyle başlayan uzun fiziksel tasvirin ardından “Mustafa Kemalin yaradılışına bakalım.” denerek kişisel özelliklerine geçilir: “Belki, yaradılış eserini ortaya koyarken ona hükmetmenin bütün sırrını da vermiştir.”[24] gibi cümlelerle de otoriter bir tablo çizilir.

Burhan Cahit [Morkaya]’nın Batı Cephesi’ndeki önemli kişilere yer verdiği İzmirin Romanı’nda (1931) “Büyük Gazi’nin dâhiyane iradesi ve milli varlıktan doğan yüksek ruhlu büyük kumandanların idaresi”[25] zaferi getirir. Yazarın başta Araplar ve İslam olmak üzere Türk veya Türk’e ait olmayan ne varsa yoğun bir düşmanlık sergilediği İhtiyat Zabiti’nde (1933) Mustafa Kemal, İslam coğrafyasının yerli halklarına karşı Türklerin İslamiyet öncesi kimliğine işaret eden bir simgeyle temsil edilir: “İçimizde yalnız bir gizli düğüm var. Bu Arap ve Yahudi topraklarından anavatana çıkan yolu gösterecek Bozkurtu bekliyoruz.”[26] Cephe Gerisi (1934) de erken Cumhuriyet romanlarındaki asıl kahramanı sona saklama geleneğine uygun davranarak Mustafa Kemal’e final bölümünde yer verir; ancak onun bu kitapta fazla görünür olmadığını belirtmek gerekir. Nazırın emriyle açığa çıktığından beri Hisar’a kapanan Kaymakam [Yüzbaşı] Faruk, arkadaşı Nihat’tan Mustafa Kemal’in Anadolu’da Milli Mücadele’yi başlattığını öğrenir ve ertesi gün derhal Anadolu yakasına gizlice geçer.[27] Aynı yıl yayımlanan Dünkülerin Romanı’nda Mustafa Kemal bir roman karakteri olarak ortaya çıkar. Kurguya, “sohbeti çok tatlı, anlayışlı Türk zabiti”[28] ifadeleriyle dâhil edilen Mustafa Kemal, Ahmet Reşit’le yemek yer, ülke meseleleri hakkında uzun uzadıya görüşlerini paylaşır. Burhan Cahit de Mehmet Rauf gibi roman boyunca ipuçları ve referanslarla Mustafa Kemal’e işaret etmekten adeta büyük bir zevk duyar gibidir. Ahmet Reşit’in Paris’teki mihmandarı ve müstakbel karısı Gretta, “Size bir Petro lazım…” der; ona göre böyle buhranlı zamanlarda milletin elinden tutup kaldıracak bir dâhiye ve büyük zekâya ihtiyaç vardır.[29] Ahmet Reşit, Gretta’nın fikirlerini fazla naif gösterecek şekilde otoriter/totaliter bir lider arar. “Umumi seviyeden ayrılmış büyük başlar”[30] arasında Bismarck, Kavur (?), Napoléon ve Petro’yu sayar. Böyle bir liderin demokratik yöntemler yerine “şahsî nüfuzu ve kuvveti ile meydana çıkacak bir inkılapçı,” “reis” ve “başbuğ” olması gerektiğini ifade eder.[31] Ahmet Reşit’in İstanbul’daki arkadaşı Ahmet Rifkı da içinde bulunulan zor koşulların bir kurtarıcıyı ortaya çıkarmasının kolay olmadığı düşüncesindedir.[32] Romanın sonunda, Ahmet Reşit ile Gretta evlenip Milli Mücadele’ye katılmak üzere Türkiye’ye dönerek, “büyük Mustafa Kemal’in işaret ettiği yola doğru yürü[rler].”[33] Morkaya’nın, Mustafa Kemal’in hayatta olduğu dönem içinde yazdığı son romanı Nişanlılar’da (1937) da taşkın bir sevgi ve lider övgüsüne rastlanır. Mustafa Kemal, bu romanda da “Büyük Başbuğ”dur.[34]

Sadri Etem [Ertem]’in Cumhuriyet’in onuncu yılı vesilesiyle yayımlanan romanlar arasında yer alan ve Abdülmecit devrinden başlayarak Osmanlı Devleti’nin parçalanışını ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ortaya çıkışını dönemin siyasi, sosyal ve ekonomik gelişmeleri dolayımıyla anlattığı romanı Bir Varmış Bir Yokmuş’ta (1933) İstanbul’un İtilaf Kuvvetleri tarafından işgali ve ordunun terhis edilmesi kararı üzerine yapılan içtimada hepsi de Çanakkale’de savaşmış askerlerine son defa seslenen bir zabit Mustafa Kemal’in Çanakkale Zaferi’ndeki rolüne değindikten sonra “Çanakkalede olduğu gibi bize bir baş lâzım…”[35] der. Bu yolla ulusal direniş hareketinin başına kimin geçeceği okura sezdirilir.

Erken Cumhuriyet döneminde kaleme alınan romanların bir kısmında Mustafa Kemal’i roman karakteri olarak gördük. Bunlar arasında Mustafa Kemal’i diğer karakterlerle etkileşime sokması açısından en fazla kurgu içine yediren roman Etem İzzet [Benice]’nin On Yılın Romanı (1933) adlı eseridir. Kendisi henüz hayattayken yazılan romanın Mustafa Kemal tarafından nasıl karşılandığına dair herhangi bir kayıt bulunamamıştır ancak bir lider kültü inşası için gerekli bütün öğelerin kullanıldığı eserin en azından olumsuz tepki almadığı düşünülebilir. Cumhuriyet Türkiyesi’nin onuncu yılında ülkeye gelen Amerikalı Profesör Mister Vilyam Hamilton yaptığı temaslar ve gözlemlerin ardından gördüklerinden fazlasıyla etkilenerek rehberi Erhan’a “Dünya’nın en büyük adamını” görmek istediğini söyler, ancak nasıl kabul edileceğine dair çekinceleri vardır. Erhan misafirini teskin etmek için, “Gazi dünyanın en büyük, fakat en mütevazı adamıdır.”[36] der. Ziyaret gerçekleştikten sonra profesör, Mustafa Kemal’den bahsederken, “Ciltlere sığmayacak bir hüviyet… Azim, irade, enerji, deha abidesi bir insan… Tunçtan bir adam…”[37] der. Böylelikle, lider övgüsü korosuna yabancılar da katılmış olur.[38]

Nezihe Muhiddin [Tepedelengil]’in Boz Kurt (1934) romanında da Mustafa Kemal’in, kısacık da olsa, kurmaca karakterle etkileşime girdiği görülür. Mustafa Kemal uykusuz ve susuzdur:

“Tam yirmi altı [g]ün gecelerile beraber uyku görmiyen dinlenmiyen dünyanın en büyük kumandanı… Türk imanının ışık kaynağı olan mavi gözlerinde eşsiz bir iradenin çelik akisleri ışıldıyordu.

Sakarya zaferinin güneşile halelenen onun sarışın başı, yirmi günlük kutlu savaşın zafer ferdasında ilk defa biraz serinlemek ihtiyacını duyuyor. Türk ordusuna ışık veren çelik akisli gözlerinin gülümsemesile:

-Bana bir su getirin! Diyor.”[39]

Suyu getiren çocuk başkahraman Mehmet’in zayıflıklarının aksine, hizmetine koştuğu kumandanı günlerce uyumayacak, su içmeyi unutacak kadar insanüstü niteliklerle donanmıştır.

Ziya Çalık’ın Takma Ayak Hasan Çavuş (1934) adlı romanında hem I. Dünya Savaşı hem Kurtuluş Savaşı’nda kahramanlıklar gösteren Hasan Çavuş’un da yolu Mustafa Kemal ile kesişir. Romanda trenle Sirkeci Garı’na sevk edilen ve törenle karşılanan askerler arasında bulunan Hasan Çavuş, gelen askerleri karşılamakla görevli paşanın dikkatini çeker. İsimsiz Paşa, Hasan Çavuş hakkında öğrendiklerinden son derece memnun kalarak, “O [Hasan Çavuş], bağlı olduğu soy milletin bir örneği gibi çalıştı, göğsü madalyalarla doldu. İşte ben de, oğlunu çok seven bir baba gibi onu alnından öpeceğim.” der. Bu sahnede kim olduğu okura açık edilmeyen “yüksek ruhlu kumandan”[40] birkaç sayfa sonra Hasan Çavuş’un karşısına bir kez daha çıkacaktır. Hasan Çavuş, genç bir zabitten duyduğu Milli Mücadele çağrısına uyarak gittiği Ankara’da, yurda avdetinde elini sıktığı paşanın Mustafa Kemal olduğunu anlar. Romanın sonunda elektriğe, telefona kavuşturarak hayalindeki Avrupa köyüne dönüştürdüğü köyüne Vali Bey tarafından “Ulu Gazi Köyü” adının verilmesini memnuniyetle karşılar.

Erken Cumhuriyet döneminde az sayıda üretilen yetkin eserin sahibi arasında kuşkusuz Yakup Kadri [Karaosmanoğlu]’nun yeri vardır. II. Meşrutiyet yıllarını komplolar, suikastler ve gizli pazarlıklar üzerinden ve Türk romanında öncesi olmayan bir siyasi roman üslubunda anlattığı Hüküm Gecesi’nin (1927) başkarakteri Ahmet Kerim, milleti umutsuzluktan kurtaracak, ona özgüvenini geri kazandıracak kurtarıcıyı dört gözle beklediğini dile getirir.[41] Yaban (1932) aydın-köylü çatışmasını farklı düzeylerde kurması ve bütün bu çatışmalar yaşanırken Anadolu topraklarının üzerinde bir hayalet gibi gezen Mustafa Kemal taraftarı Ahmet Celâl ile köylülerin yaşadığı gerilim açısından belki de en başarılı eseridir. Ancak onun bir Cumhuriyet ütopyası üretme pahasına resmî ideolojinin savunuculuğunu yaptığı ve dolayısıyla ister istemez estetik kalitesinden ödün verdiği Ankara’da (1934) görsellik/törensellik ve lider sublimasyonu en üst seviyededir. Bir aranjman gibi düzenlenmiş cumhuriyetçi sembollerin arasına Mustafa Kemal beton bir büst gibi yerleştirilir: “Bu profilin en belli, en göze çarpan hususiyetleri, alında, gözyuvasında ve çenede toplanmıştı. Bu alın, çok geniş olmamakla beraber, eski Yunan heykeltıraşlarına bir genç Tanrı kafası örneği olacak derecede düzgün, ahenkli ve yontulmuş idi.”[42]  Mustafa Kemal, Cumhuriyet’in onuncu yıl konuşmasını yaparken “Cihanın dört bir köşesinden gelmiş heyetler, bütün devletlerin elçileri, diplomatlar, gazeteciler, hep ayakta, aynı saygı ve dikkat ile Türk namını taşıyan bu ‘mucize adamı’nın sesini dinliyordu[r].”[43] Cumhuriyet’in yirminci yılı kutlamaları için tertip heyetinde görevlendirilen Selma Hanım, on yılın ne kadar çabuk geçtiğine şaşırır ve Cumhuriyet’in onuncu yılında Mustafa Kemal’in “Ne mutlu Türküm diyene!” cümlesiyle biten konuşmasını hatırlayarak ürperir.

Mükerrem Kâmil Su’nun Sevgim ve Istırabım (1936) romanı da Ankara (1934) gibi coşkulu bir kutlamaya sahne olur. Cumhuriyet Bayramı’nın yaklaşmasıyla Gülseren’in okulu unutulmayacak bir program hazırlama telaşına girer. Okul idaresi renk renk posterler, sancaklar arasında “büyük eserine bakan muzaffer kumandanı Ulu Gazi’nin en muhteşem bir büstünü” tören alanına götürmeyi kararlaştırır. Bu görev için bütün öğrenciler çok isteklidir ancak yapılan seçim sonucu büstü taşıyacak şanslı öğrenci Gülseren olur. Törende “yeni Türkiye’nin yaratıcısını takibeden, esirgeyen bir ilâhe[yi]”[44] canlandıran Gülseren, Mustafa Kemal’in büstünü meleksi kanatlarla tören alanına taşırken bir tanrının başını tutar gibidir. Mükerrem Kâmil Su Dinmez Ağrı (1937) romanında ise liderin yüceliği yapay tören alanları yerine doğal dünyaya akseder; Karadeniz, onu sağsalim gideceği yere kendi kendine ulaştırdığı için ne kadar övünse azdır.[45] Aynı şekilde, millet de onu kendiliğinden başkumandan yapar. Mustafa Kemal yalnızca cephe gerisinde ve cephede emirlerinin en doğru şekilde yerine getirilmesi için “sözünün kanun sayılacağını ileri sür[er].” Ancak “diktatörlüğün binbir şeklini akla getirebil[ecek] bu otoriteden istifade etmek “mert yürekli bir asker olan Mustafa Kemal”in[46] aklına bile gelmez.  Milli Mücadele için casusluk yapan Şerare’nin babası Mustafa Kemal’in okul arkadaşıdır. Birlikte çekilmiş fotoğrafları bile vardır. Annesi de onunla bir defa birlikte yolculuk yapmıştır. Bütün bu alakalara rağmen Mustafa Kemal, Şerare için ulaşılmaz görünür ve uykuya dalmadan önce “Bir gün en büyüğümüzün karşısına çıkıp da ellerini öpebilecek miyim?”[47] diye düşünür. Düşmanla işbirliği halindeki Ekrem Bey, Şerare (gizli kimliğiyle Lâle) sayesinde vatana ihanetten vazgeçtikten sonra o da Mustafa Kemal için “en büyüğümüz”[48] der.

Burhan Bilbaşar’ın Bin Yağıya Bir Mustafa (1936) adlı çocuk romanında Mustafa yaşından büyük işler başaran bir çocuk olarak Mustafa Kemal’le karşılaşacağı güne kadar olabildiğince çok düşman askeri öldürmeye yeminlidir. Yanında savaştığı Binbaşı Turgut’tan izin alarak Atayurt’a (Ankara) “onun bakışlarından yanmağa, onun yüce varlığından benliği[n]e bir pay katmaya”[49] gider. Buraya meclisin açıldığı gün ulaşır. Büyük kalabalıklar arasından meclis binasına geçen Mustafa Kemal’i görmek için bir adamın omuzlarına çıkar ve “ulu önderini” “büyük Atasını”[50] çok yakından görür. Mustafa bundan sonra kendisini her şeye güç yetirecek gibi hisseder: “Çünkü ulu önderinden, ulus Atasından ışık ve güç katmıştı[r] benliğine o.”[51] “Atasının yakıcı bakışlarından varlık ve güç alan Mustafa”[52] Yunanlarla girdiği çarpışmada yaralanınca “varsın Mustafa unutulsun. Benim gibi binlerce Mustafalar unutulur”[53] diye düşünür.

Yalçın Tuna’nın Bulgar göçmeni ikiz kardeşler Coşkun ile Sevim’in hikâyesini anlattığı romanı Akın Yolcuları’nda (1936) “gerici” köy öğretmeni Ayaz’ın cinsel tacizinin ardından evlatlık büyüdüğü evi terk eden Sevim, yolda rastladığı bir köy okulunun bahçesinde Atatürk büstü görünce içinde bulunduğu durumu unutarak büyük bir gönül rahatlığı duyar. Sevim büste bakarak şöyle düşünür: “Çelik iradeli Türkün kalbinde büyük önderin yaratıcı varlıkları kaynadığında gözleri kamaştırıyorsa, burada da bir bronz büstten daha ziyade her gün çalışan, her ekincinin gönlünde bir ülkü gibi yaşıyarak ışıkları görülüyordu.”[54] Sevim’in tam olarak neler düşündüğünü bu cümlelere bakıp kestirmek mümkün olmasa da, burada, yazarın yaratmaya çalıştığı imgenin ilkokul çocuklarının resim derslerinde ışık huzmeleri çıkardıkları kafa siluetlerini fazlasıyla andırdığı ifade edilebilir.

Türk Yıldızı Emine’de (1937) işgal kuvvetlerinin İstanbul’dan ayrılmaya başladığı 6 Teşrinievvel gününün gazetelerinde “Büyük Bayram” manşetleri atılır. Halk pencerelere bayraklar ve kırmızı beyaz kumaşlar asmış, her sokak başına bir zafer takı yapmıştır. İstanbulluların sevinç ve mutluluk gözyaşları döktüğü bu günün mimarı, “tarihi millimize altın kalemle yazan Türkün kendi öz kanından yetişen milli ordusuyla bu ordunun başındaki yine kendi kalbi kendi ruhu ve kendi atası olan biricik Kemâlidir.” [sic][55]

Esat Mahmut Karakurt’un Allahaısmarladık (1936) romanının sonunda I. Dünya Savaşı’nın bitişiyle Kurtuluş Savaşı hazırlıklarına başlayan askerler, Sakarya Savaşı’nın (1921) hemen sonrasında Ahmet Cemalettin Çinkılıç tarafından yazılan Sakarya Marşı’nı bir ağızdan söylerler: “Dünyalara bedeldir mah cemalin, / Allahıma emanettir Kemalim!..”[56] Anlatı zamanında henüz gerçekleşmemiş bir savaşın marşını okutmak, çalışma boyunca benzer anakronizmlere sıkça düştüğünü gördüğümüz dönemin yazarları için roman tekniği açısından önemsiz bir ayrıntı olsa gerektir. Son Gece (1938) romanında Mustafa Kemal, bir kez daha, en sona saklanır. I. Dünya Savaşı’nda, Romanya Cephesi’nde savaştıktan sonra ülkeye dönen Türk askerinin önünde yeni bir hedef belirmektedir. Mütareke günleri ve Mustafa Kemal’in Samsun’a ayak basması “Türk semalarında bir güneş yükseliyor. […] …o güneşin aydınlattığı yollara düştüğü tarihi günleri yaşamaktayız.”[57] cümleleriyle anlatılır. Romanya Cephesi’nde amaçsızca çarpışan Yüzbaşı Faruk bu çağrıyı yüreğinde hissederek cepheye koşmak ister ancak Mariya’nın ölümünü öğrendiği noktada roman sona erer. Sıtkı Şükrü Pamirtan’ın Son Gece’yle aynı yıl yayımlanan romanı Toprak Mahkûmları (1938) bir bakıma hikâyeyi ilk kitabın bıraktığı yerden devam ettirir. Burada, “Anafartalar kumandanı Mustafa Kemal bey düşman leşlerini çiğneyerek siperlerde dolaşır.”[58]

Mebrure Sami Koray’ın Çöl Gibi (1938) romanında da militarist sistemlerde çokça görülen liderle özdeşleşme ve asker kökenli liderle övünme pratiklerine rastlanır. Romanın başkahramanına Nihal için kızı Nesrin “Gazi Mustafa Kemal çocuğu[dur].”[59] Mustafa Kemal’in roman boyunca abartılı nitelemelerle anıldığı görülür: O, “sade Türklerin değil, bütün insanlık âleminin bir eşini görmediği o büyük ‘dehanın adamı’ […] yer yüzünün ‘bu en büyük insanı[dır].’”[60] Bu romanda da Mustafa Kemal küçük katkılarla kurguya dâhil olur; Hemşire Nihal’e “beyaz üstüne işlenmiş kan rengindeki bir Hilal” armağan etmiştir. Hemşire Nihal Gazi’nin yadigârına yüzüne sürerken “Bunu bana ‘O’ verdi. ‘Onların’ en büyüğü, en eşi olmayanı!”[61] der.

Yeni devletin varlığının teminatını asker/silah gücünde gören erken Cumhuriyet dönemi asker/sivil bürokrasisinin öne çıkardığı beka kaygısına, bir lider-rejim özdeşleşmesinin yatıştırıcı etkisi eşlik eder. Liderin kurtarıcı rolünden sonra rejimin hamisi olarak da benimsenmesi ve yüceltilmesi, Kurtuluş Savaşı sırasında yapılan “asker-lider” öncülüğündeki “ordu-millet” propagandasının sürdürülmesiyle mümkündür. Örneğin, “cephelere koşan binlerce vatan evladı[ndan]” gururla söz ettiği romanında Sıtkı Şükrü Pamirtan, Yunan işgalinden kurtulan İzmir’de halkın sevinç gösterilerini anlatırken kalabalığa “Yaşasın Gazi Mustafa Kemal!.. YAŞASIN CUMHURİYET…[sic]”[62] nidaları attırarak bir yandan lider/asker/rejim/ özdeşleşmesini vurgular; diğer yandan, bir başka anakronizm örneği olarak, romanın anlatı zamanında henüz ilan edilmemiş Cumhuriyet’i tebcil eder.

Dönemin edebiyatçıları asker kimliğini öne çıkararak lider kültünü militarize etmek ve bu yolla siyasi erki daha da güçlendirmek için verdikleri koşulsuz destekle erken Cumhuriyet yıllarında ülke demokrasisinin zayıflatılıp otoriterleşme eğiliminin artmasına katkı sağlamışlardır. Erken Cumhuriyet edebiyatında Kemalist öğeler bu çalışmanın sınırlarını aşacak kadar çoktur. Bu öyle bir furya halini almıştır ki, Mustafa Kemal’in ismini vermeden, ona yalnızca remzen işaret eden ipuçlarını eserlerinin her köşesine gizleyen yazarların hem rejime ve lidere olan bağlılıklarını hem de sanat kabiliyetlerini gösterdiklerine inandıklarını düşündürür.[63] Açıkça ifade etmek gerekirse, liderin askerî kimliğinin altı çizilerek, hele de söz konusu kişi hayattayken yapılan böylesine şiddetli bir yüceltme çoğu “tek adamlık” eğilimi gösteren militarist yönetimlere özgüdür. Bu durum, tek sesli bir koro düzeninde etrafını sardığı liderin yüceliğini haykırırken onun gerçekle bağını koparmasına, diğer yanda, entelijansiyanın siyasi erkle şahsi menfaatlerden uzak ve sağlıklı bir ilişki kuramamasına neden olur. Daha da önemlisi, idolatry boyutlarına varan övgü ve güzelleme içerikli eserlerdeki lider temsili, öznesini, henüz hayattayken dahi, insani sıcaklıktan ve duygulardan uzaklaştırdığı ölçüde cansızlaştırır. Yukarıdaki örneklerden de anlaşılacağı gibi, tek parti yönetiminde üretilen erken Cumhuriyet edebiyatı, rejimin değerlerine bağlılığını göstermek için kendi elleriyle inşa ettiği bu “tek adam” heykelinin ağırlığının altında ezilmiştir. Nitekim bütün muhalif seslerin kısılmasından kısa süre sonra ülke dışına çıkmak zorunda kalan Halide Edip Türkün Ateşle İmtihanı’nda (1962) kocası Adnan Adıvar’ın yeni rejimin aydın/elit kadrosuna dair düşüncelerini şu sözlerle verir: “Ona öyle geliyordu ki, memleket bütün değerli kimselerin bir tarafa atıldığı ve eski günlerdeki gibi dalkavukların sömürdüğü bir diktatörlük rejimine doğru sürükleniyordu.”[64] Bilindiği gibi, Adıvar çifti, bütün muhalefetin kökünün kazınmasını hazırlayan Takrir-i Sükûn Kanunu’nun (1925) ardından ülkeyi terk etmiştir.

 

DİPNOTLAR

[1] Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Atatürk, İletişim Yayınları, 15. Baskı, İstanbul, 2014, s. 17.

[2] Ömer Türkeş, “Güdük Bir Edebiyat Kanonu”, Kemalizm: Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Tarihi, C. 2, Ed. Ahmet İnsel, İletişim Yayınları, 2. Baskı, İstanbul, 2002, ss. 425-448.

[3] Cemal Albayrak, Atamızı Asacaklardı, Samsun Matbaası, 1949, s. 78,

[4] Albayrak, a.g.e., s. 93.

[5] Albayrak, a.g.e., s. 109.

[6] Albayrak, a.g.e., s. 110.

[7] Albayrak, a.g.e., s. 190.

[8] Aka Gündüz, Dikmen Yıldızı, Toker Yayınları, 6. Baskı, İstanbul, 2012 (1928), s. 197.

[9] Aka Gündüz, a.g.e.

[10] Aka Gündüz, a.g.e., s. 61.

[11] Aka Gündüz, a.g.e., s. 85.

[12] Aka Gündüz, a.g.e., s. 197.

[13] Aka Gündüz, Yaldız, Hüsnü Tabiat Matbaası, İstanbul, 1930, s. 124.

[14] Aka Gündüz, Tank-Tango, Resimli Ay Matbaası, İstanbul, 1928, ss. 247-249.

[15] Aka Gündüz, Ben Öldürmedim-Kokain, Semih Lütfi Kitabevi, İstanbul, 1931, s. 14.

[16] Mehmet Rauf, Halas, Yay. haz. Zeynep Berktaş, Lacivert Yayıncılık, İstanbul, 2010 (1929), s. 123.

[17] Mehmet Rauf, a.g.e., s. 86, 127.

[18] Mehmet Rauf, a.g.e., s. 187. Fazlı Necip’in Külhani Edipler romanında da Mustafa Kemal’den aynı ifadeyle söz edilir. Bkz. Fazlı Necip, Külhanî Edipler, Salkımsöğüt Yayınları, 1. Baskı, Erzurum, 2012 (1926), s. 191.

[19] Mehmet Rauf, a.g.e., s. 298.

[20] Etem İzzet Benice, Aşk Güneşi, İnkılâp Kitabevi, 2. Baskı, 1962 (1930), s. 170.

[21] Benice, a.g.e., s. 192.

[22] Benice, a.g.e., s. 169.

[23] Benice, a.g.e., s. 175.

[24] Benice, a.g.e., s. 176.

[25] Bürhan Cahit, İzmirin Romanı, Kanaat Kütüphanesi, İstanbul, 1931, s. 79.

[26] Burhan Cahit, İhtiyat Zabiti, Kanaat Kütüphanesi, İstanbul, 1933, s. 322.

[27] Bürhan Cahit, Cephe Gerisi, Kanaat Kütüphanesi, İstanbul, 1934, ss. 342-344.

[28] Burhan Cahit, Dünkülerin Romanı, Kanaat Kütüphanesi, İstanbul, 1934, ss. 27-29.

[29] Burhan Cahit, a.g.e., s. 113-114.

[30] Burhan Cahit, a.g.e., s. 122.

[31] Burhan Cahit, a.g.e., s. 149-150.

[32] Burhan Cahit, a.g.e., s. 197.

[33] Burhan Cahit, a.g.e., s. 270.

[34] Burhan Cahit Morkaya, Nişanlılar, İnkılâb Kitabevi, İstanbul, 1937, s. 10, 11, 15.

[35] Sadri Etem, Bir Varmış Bir Yokmuş, Devlet Matbaası, İstanbul, 1933, s. 124.

[36] Etem İzzet, On Yılın Romanı, Devlet Matbaası, İstanbul, 1933, s. 136.

[37] Etem İzzet, a.g.e., s. 139.

[38] Bu romanda dikkat edilmesi gereken bir başka nokta, Milli Mücadele aleyhinde yazılar yazmış ve çoğu 150’likler listesine alınarak yurtdışına çıkartılmış Refi Cevat, Refik Halit (s. 50), Ali Kemal, Sait Molla, Mevlanzade (s. 57) gibi isimlerin romanın yayınlandığı 1933’te hâlâ yönetime jurnal edilircesine İngiliz işgal kuvvetlerinin masasında gösterilmesidir. Aynı durum Ali Kemal ile Refi Cevad’ın Anzavur ile Gâvur İmam’la birlikte anıldığı, yazarın Aşk Güneşi (1930) romanı için de geçerlidir. Ayrıca “Halile Onbaşı” diye anılan Halide Edip’ten “züppe” diye bahsedilir. Bkz. Etem İzzet Benice, Aşk Güneşi, İnkılâp Kitabevi, 2. Baskı, 1962, s. 135-136; 166. Bu, siyasi iradeyi memnun etmek adına erken Cumhuriyet edebiyatçılarının neler yapabileceğinin sadece bir örneğidir.

[39] Nezihe Muhiddin Tepedelengil, Boz Kurt, Anadolu Türk Kitaphanesi, İstanbul, 1934, s. 124.

[40] Ziya Çalık, Takma Ayak Hasan Çavuş, Cumhuriyet Halk Fırkası Neşriyatı, Ankara, 1934, s. 7.

[41] Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Hüküm Gecesi, İletişim Yayınları, 18. Baskı, İstanbul, 2016 (1927), s. 183.

[42] Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ankara, İletişim Yayınları, 29. Baskı, İstanbul, 2009 (1934), s. 172.

[43] Karaosmanoğlu, a.g.e., s. 173.

[44] Mükerrem Kâmil, Sevgim ve Istırabım, Yeni Kitapçı, 2. Baskı, İstanbul, 1936, s. 27, 28.

[45] Mükerrem Kâmil, Dinmez Ağrı, Yeni Kitapçı, İstanbul, 1937, s. 47.

[46] Mükerrem Kâmil, a.g.e., s. 47.

[47] Mükerrem Kâmil, a.g.e., s. 66.

[48] Mükerrem Kâmil, a.g.e., s. 108.

[49] Burhan Bilbaşar, Bin Yağıya Bir Mustafa, Hüsnütabiat Matbaası, İstanbul, 1936, s. 32.

[50] Bilbaşar, a.g.e., s. 33.

[51] Bilbaşar, a.g.e., s. 34.

[52] Bilbaşar, a.g.e., s. 46.

[53] Bilbaşar, a.g.e., s. 93.

[54] M. Yalçın Tuna, Akın Yolcuları, Kader Basımevi, İstanbul, 1936, s. 126-127.

[55] Kâmil Yazgıç, Türk Yıldızı Emine, Adapazarı Coşkun Basımevi, Adapazarı, 1937, s. 254.

[56] Esad Mahmud Karakurd, Allahaısmarladık, 2. Baskı, Semih Lütfi Kitabevi, İstanbul, 1941 (1936), s. 237.

[57] Esat Mahmut Karakurt, Son Gece, Bilgi Yayınevi, 1. Baskı, Ankara, 2010 (1938), s. 277.

[58] Sıtkı Şükrü Pamirtan, Toprak Mahkûmları, Meşher Basımevi, İzmir, 1938, s. 99.

[59] Mebrure Sami, Çöl Gibi, İkbal Kitabevi, İstanbul, 1938, s. 174.

[60] Mebure Sami, a.g.e., s. 258.

[61] Mebrure Sami, a.g.e., s. 263. Roman boyunca Kurtuluş Savaşı’nı veren askerlerden “Onlar” diye bahsedildiğini belirtelim: “ ‘Onlar’… Bu ‘onlar’da her şey vardı. ‘onlar’ dendi mi, ihtiyar bile olsa, başlar dikleşir, gözler uzak bir yere dikilir, yüzde belirsiz bir gülümseyiş, müphem gurur çizgileri, kımıldanışları görünür…” (s. 222). Benzer şekilde, Yezidin Kızı’nda (1937) Hikmet Ali’nin “Gazi’nin hediyesi” dediği bir cüzdan taşıdığını kaydedelim. Refik Halid Karay, Yezidin Kızı, İnkılâp Kitabevi, 2. Baskı, İstanbul, 1992 (1937), s. 36.

[62] Sıtkı Şükrü Pamirtan, Toprak Mahkûmları, Meşher Basımevi, İzmir, 1938, s. 139, 153.

[63] Örneğin Ahmet Ağaoğlu’nun Serbest İnsanlar Ülkesinde (1930) adlı ütopik romanında Mustafa Kemal’den bütün okurun anlayacağı şekilde şu sözlerle bahsedilir: “Bir gün geldi, alçak hakanımız bizi yadellere satacak oldu. Artık buna dayanamadık. Aramızdan sarı saçlı, mert yüzlü, aslan bakışlı birisi çıktı. Meğerki elini sakınan, yurdunu esirgiyen Tanrının resulü imiş! Sözler söyledi ki donmuş kalplere sıcaklık, ölmüş damarlara can verdi. İşler yaptı ki bütün dünya hayret etti. Yadelleri yurttan koğdu, hakanı başı aşağı etti ve bugün milletini hürriyet etrafında toplamakla meşguldür.” Ahmet Ağaoğlu, Serbest İnsanlar Ülkesinde, Sanayii Nefise Matbaası, İstanbul, 1930, s. 6.

[64] Halide Edip Adıvar, Türk’ün Ateşle İmtihanı, Özgür Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, 2004 (1962), s. 309. Halide Edip’in anıları arasında Mustafa Kemal’in otoriterleşme eğilimini gösteren erken tarihli şu anı ayrıca ilgi çekicidir. Yunanlara karşı zafer yeni elde edilmiştir ve Halide Edip, Mustafa Kemal’e artık dilediği gibi dinlenebileceğini müjdelemektedir:

“-Dinlenmek mi? Yunanlılar’dan sonra birbirimizle kavga edeceğiz, birbirimizi yiyeceğiz.

– Niçin? O kadar yapılacak iş var ki!

– Ya bana muhalefet etmiş olan adamlar?”

– Bu, bir millet meclisinde tabii değil mi?”

Burada gözleri tehlikeli surette parladı ve İkinci Grup’tan iki isim zikrederek onların halk tarafından linç edilmeye lâyık olduklarını söyledi” (s. 270).