İslam Devletinin lojistik ağları açısından oldukça önemli olan Türkiye, aynı zamanda İslam Devletinde savaşmak üzere gündelik yaşamlarını terk eden, çoğunluğu genç erkeklerden oluşan mücahitler sebebiyle de çok konuşuldu. İslam Devletinin Suriye ve Irak’taki en organize düşmanlarından birinin Türkiye’deki Kürt siyasi hareketiyle bağlantılı PYD ile YPG olduğu gerçeğine Türkiye’deki demokratik kamuoyunun Kürt siyasal hareketiyle geliştirdiği ilişkiler eklenince, İslam Devletinin PYD-YPG’ye yönelttiği düşmanlığın bir benzeri Türkiyeli mücahitler için de üretildi. Türkiye’de iktidarın Suriye ve Irak’taki devlet dışı silahlı örgütlerle kurduğu ilişkilerin getirdiği öfke de, hükümetten ve sermaye baskısından uzak basında Türkiye’deki radikalleşmenin saf bir merakla ele alınmasını önleyen sebeplerden biri oldu.

Fearon ve Laitin’in 2003’teki kestirimine göre, 1945’ten bu yana meydana gelen iç savaşlar 73 ülkeyi etkisi altına aldı ve 16 milyondan fazla kişinin ölümüne yol açtı. Geçen 14 yılda iç savaşların yıkıcılığı pek de azalmadı. Humphreys ve Weinstein, bu denli büyük etkiye sahip olguların en temel aktörlerinin incelenmesinin hem iç savaşların doğasını hem de çatışma sonrası süreçteki yeniden inşa çalışmalarını etkileyeceği görüşünde: ““Savaşçıların motivasyonlarını anlamak bu çatışmaların kökenlerine ve evrimine ışık tutabilir. Fakat aynı zamanda çatışmaların çözümlenmesi için stratejiler kurulmasına ve çatışma sonrası yeniden inşa süreçlerinde de faydalı olabilir” (Who Fights?, 2008, s.2). Gerçekten de çatışmaların unsuru olmanın kazançlı bir eylem olduğunu ileri süren çekim faktörlerini anlamak ve karşıt argümanlar üretmek, yerellerdeki şahısları çatışmalara katılmaya sevk eden itici faktörleriyse ortadan kaldırmak, devlet dışı silahlı güçlerin insan kaynağını güçsüzleştirmede oldukça önemli fakat bu çabalar bireysel radikalleşme motivasyonları bilinmeksizin başarısız olmaya mahkum.

Temel örgütleme biçimi, ‘genel’ ve ‘yerel’ yarılmalar

Türkiye IŞİD’i ağlarının nüfuzlu isimlerinin önemli kısmı, 2000’li yılların başında küresel el-Kaide ağlarının parçası olarak Türkiye’de örgütlenen yapının aktörleri arasından çıktı. Türkiye IŞİD’inin örgütleme çalışmalarındaki temel insan kaynağı da, vaizlere veya profesyonel örgütleyicilere dönüşen bu tecrübeli isimlerin kişisel çevreleri, yani aileleri, akrabaları, yaşadıkları veya çalıştıkları yerlerdeki arkadaşları ile bu çemberlerdeki kişilerin temas kurduğu üçüncü şahıslar oldu.

Türkiye’deki radikalleşme hikâyelerinin neredeyse tümünde bir veya birden fazla örgütleyici bulunuyor. İstismara açık daha fazla kişiye ulaşabilecekleri kanısıyla tespit ettikleri bölgelerde örgütleme çalışması yapan, yani mücahit adaylarını cihada davet eden bu şahısların varlığı, radikalleşme olgusunu çalışan kişilere göre oldukça kritik. Kendi imkânlarıyla Selefi cihat ideolojisine ve cihada ilişkin metinler ile görüntülere eriştikten sonra öz örgütlenme yoluyla İslam Devletine katılan kişilere Türkiye’de oldukça nadiren rastlandı ancak pek çok radikalleşme uzmanı, radikalleşen kişinin biyografisinden bağımsız olarak, radikalleşmedeki kritik unsurun mücahit adayının biyografisi uyarınca aktarımda bulunan örgütleyiciler olduğu kanısında. Radikalleşme çalışmalarında tartışılır olmayı sürdüren bu fikre göre, kişisel tecrübeler ve hayat hikâyeleri çoğu zaman başlı başına radikalleşmeye yol açmıyor. Bu durum aynı zamanda, çok benzer biyografileri olan iki kişiden biri radikalleşip cihada giderken diğerinin niçin propagandadan etkilenmediğini de açıklıyor.

Örgütleme çalışmaları çoğu zaman kişisel ağlarda, örgütleyicilerin sosyolojisine oldukça hâkim olduğu, genç erkeklerin endişe ve korkularının bilindiği yerellerde gerçekleştiği için her bir yerelde öne çıkan radikalleşme araçları ve anlatılar bileşimi bir diğerinden farklı. Örneğin suça itilmiş, uyuşturucu kullanan, geleneksel sektörlerde istihdam edilemeyen, toplumdan uzaklaştırıldığını hisseden gençlerin yoğun olduğu bir bölgede radikalleşme anlatıları bileşkesinin temelini günahlardan arınma ve maddi kazanç motivasyonları oluşturuyor. Öte yandan Selefi cihat örgütlenmesinin uzun yıllardır etkin olduğu, gençlerin bu tedrisattan geçerek büyüdüğü bir radikalleşme sıcak noktasında cihada katılarak akranların saygısını ve toplumsal prestij kazanmak önemli bir motivasyona dönüşüyor. Kürt siyasal hareketinin etkin olduğu ve Selefi cihat örgütleme çalışmaları üzerinde baskı kurduğu yerellerde, Kürtlere yönelik nefretin üzerinde duruluyor; İslam Devletine katılıp Kürtlere karşı savaşmak önemli bir hedef haline gelebiliyor. İdarenin merkezi kararlarından ötürü mağduriyetlerin oluştuğu, yaşayanların devletle bağlarını sorguladıkları bir yereldeyse dünyevi adalet arayışı, adil bir idarenin parçası olma gibi motivasyonlar önemli radikalleştirme söylemleri haline geliyor.

Fakat bu motivasyonların İslam Devletinin amaçlarıyla paralellik içeren “genel yarılmaya” referanslar içerdiği gibi, yereldeki sorunları çözme hedefli “yerel yarılmaya” dair emeller içerdiği de görülmeli. Çatışma çalışmaları araştırmacıları, özellikle devlet dışı silahlı güçlerin devletin şiddet tekeli ve adalet mekanizmalarının ortadan kaybolduğu durumlarda, yalnızca sahip oldukları ve dışarıya gösterdikleri siyasal hat üzerinde değil, yerel yani kendi yaşamlarına dair kişisel hedeflere ulaşmak için de eyleme geçtiğinin altını çiziyor. Bu durum sınır ötesindeki bir devlet dışı silahlı gücün parçası haline gelen kişiler için de geçerli. Stathis N. Kalyvas, iç savaşların iki elemanlı, yani siyah-beyaz olgular olmadığını, devlet dışı silahlı güçlerin unsuru olduğu çatışmaların barındırdığı çok kimliklilik ve karmaşanın iç savaşların temel bir niteliği olduğunu ileri sürüyor (2003, s.475). Bu öneriyi İslam Devletinin Türkiyeli mücahitleri için uyarlayarak, belirli bir inanç ve ideoloji çerçevesinde kendini tanımlayan ve kutsal kabul ettiği değerler üzerinden bir idari ve toplumsal yapı kurma hedefindeki İslam Devleti katılımcılarının bu temellerde İslam Devletiyle uzlaşmakla birlikte, başka şeyleri de önemsediklerini iddia edebiliriz. Bir başka deyişle, İslam Devleti meşruiyetini inanç esaslarından alıyorsa da, bu meşruiyet kaynağı mensuplarının tümünün yalnızca dinsel güdülenmelere sahip olması gerektiği anlamına gelmez.

Genel yarılmalar ile yerel yarılmalar arasındaki farklar ve bu iki motivasyon kaynağının eşzamanlı varoluşu, Türkiye’de el-Kaide köklerine sahip isimlerin, bir zamanlar Cephetül Nusra saflarında savaşmış olmalarına karşın nasıl İslam Devletine biat ettikleri yönünde de fikir veriyor.

Türkiye IŞİD’inin faaliyet yürüttüğü radikalleşme sıcak noktalarında, İslam Devletine insan kaynağı kazandıran örgütleyiciler arasında el-Kaide kökenli kişilere rastlamak son derece sıradan bir olgu. Örgütleyici olarak görev yapan isimlerin çoğu benzer biyografilere sahip; birkaçı Afganistan, Pakistan, Çeçenistan veya Bosna’da bizzat bulunarak çarpışmış isimlerden oluşuyor; bazıları 2000’li yılların ikinci kısmında İran ve Pakistan’a, oradan da çoğunlukla Afganistan’a giderek el-Kaide’nin kamplarında eğitilmiş isimler; bir kısım örgütleyici daha önce cihada katılmış veya el-Kaide kamplarında eğitim almış kişilerin çevresinde Selefi cihat prensiplerini öğrenerek yetişti; bazı örgütleyiciler ise Suriye İç Savaşının erken safhalarında çarpıştıktan sonra Türkiye’ye döndü ve örgütleyici olarak cihada katkı vermeye başladı.

Suriye’de el-Kaide geleneğini doğrudan temsil eden Cephetül Nusra mevcutken, hem el-Kaide kökenli tecrübeli mücahitler ve onların kişisel ağlarının hem de ilk defa cihada katılan kişilerin ezici bir çoğunlukla Irak el-Kaide’sinin devamı olarak kabul edilen İslam Devleti saflarında savaşmayı seçmesi veya kimilerinin Cephetül Nusra saflarında savaşırken İslam Devletine geçiş yapması, genel yarılmalara karşın yerel yarılmaların ve kişisel ajandaların varlığına yorulabilir.

Devlet dışı silahlı güçlerin parçası olan şahıs ve grupların hem savaşı sürükleyen genel yarılmalar hem de kendi kişisel pozisyonlarını yansıtan yerel yarılmalar tarafından yönlendirildiğini düşünenler, aktörlerin özel ajandaları da hesaba katıldığında pek çok eylemi anlamlandırmanın kolaylaşacağı görüşünde. Kalyvas’ın, “Öncelikle, sahadaki [savaş alanındaki] eylemler çoğu zaman savaşın itici yarılmasından ziyade yerel veya özel meselelerle daha ilişkili gözükür. İkinci olarak, bireysel ve yerel aktörler savaştan faydalanarak yerel veya özel çatışmaları çözümlemeye çalışır; bu çatışmalar savaşın gerekçeleri veya savaşın taraflarının gayeleriyle çok az bağ taşır” sözleriyle açıkladığı savaş sahasında yürütülen yerel siyasetlere, Türkiye’deki Selefi cihat örgütlenmelerinde de rastlanıyor.

İstanbul Yapılanmasının en etkin isimlerinden İlyas Aydın’ın önderliğini yaptığı Ketibet-ül Muhacirun isimli birliğin İslam Devletine katılması ve İstanbul Yapılanmasına mensup şahısların bu karara ilişkin reaksiyonları, genel ve yerel yarılmalar arasındaki ilişkiyi ve bunun örgütler arasındaki geçişkenliğe yaptığı etkiyi örnekliyor.

Ebu Ömer el-Şişani ismiyle bilinen Çeçenistan ve Gürcistan kökenli Tarkan Batirashvili’nin liderlerinden olduğu, 2012’nin yaz aylarında kurulan yabancılar taburu Ketibet-ül Muhacirun, 2013’te önemli bir dönüşüm geçirdi. İslam Devletine katılımlarla gücü azalmaya başladığı dönemde İstanbul Yapılanmasının nüfuzlu isimlerinden İlyas Aydın Ketibet-ül Muhacirun’a dahil oldu. İstanbul’daki hücre mensupları için en önemli vaizlerden biri olan, Ebu Ubeyde mahlaslı Aydın, 2013’te Ketibet-ül Muhacirun ve Ketibet-ül Benat yapılanmalarında faaldi.

2014’e gelindiğinde İlyas Aydın Türkiye IŞİD’inin İstanbul Yapılanması için önemli bir vaiz haline gelmiş, diğer vaizlerle propaganda çalışmaları konusunda koordinasyon içine girmiş, üstelik İslam Devleti Türkiye Koluyla da çalışmaya başlamıştı; bir yandan da İslam Devletine katılacak şahısların İstanbul’dan Suriye’ye geçişlerine yardımcı oluyordu. Buna rağmen İlyas Aydın 2014 ortalarına dek Ketibet-ül Muhacirun içindeki nüfuzunu korudu. 8 Haziran 2014’te İstanbul Yapılanmasından Erol Kara ile o sırada Suriye’de bulunan Serdar Sarıçam arasında geçen görüşmeden, Haziran 2014 itibarıyla İlyas Aydın’ın hâlâ Ketibet-ül Muhacirun’daki etkinliğini sürdürdüğü anlaşılıyor. İslam Devleti topraklarında eğitim için bulunduğu bölgede 25-30 tane Türk olduğunu aktaran Serdar Sarıçam, “Ebu Ubeyde biat etmek için 1.000 kişiyle geliyormuş herhalde. . . He, İlyas Hoca…”[1] diye konuşuyordu.

Ketibet-ül Muhacirun ve onunla birlikte çalışan örgütler, pek çok mensubunu İslam Devletine kaptırsa da bir süre daha ortadan kalkmadı. Temmuz 2014’te Halep çevresinde etkinliğini sürdüren 3 örgütle birleşerek Ensar-üd Din Cephesi (Ceyş’ul Muhacirin vel Ensar) adını alıp Cephetül Nusra’yla ortaklığını genişleten örgütün İslam Devletiyle olan husumeti 2014 ve sonrasında belirginleşti.[2] 2013’te Ebu Ömer el-Şişani’nin İslam Devletine katılmasıyla birlikte başlayan örgütler arası cepheleşmeye karşın İstanbul Yapılanması mensuplarının Ketibet-ül Muhacirun ile paydaşı örgütlere olan sempatilerini sürdürmesi, İlyas Aydın’ınsa İslam Devleti için örgütleme çalışması yaptığı dönemde aynı zamanda Ketibet-ül Muhacirun için bizzat çalışması, yerel yarılmalar ile bireysel ajandaların ne kadar etkili olabildiğini gösteriyor.

Türkiye IŞİD’i içinde faaliyet gösteren pek çok etkili vaizin benzer sebeplerden ötürü İslam Devleti mensupları tarafından eleştirildiği de biliniyor; İslam Devleti mensupları Türkiye’deki vaizleri Türkiyeli mücahitleri cihat sahasından geri tutmakla, cemaatlerini kendi nüfuzları için kullanmakla suçlarken, bu cemaatlerin üyeleri de her ne kadar esas amaçları cihada katılmak olsa da, örgütsel kararları almak için bağlı bulundukları vaizlerin tercihlerini bekledi.

Ketibet-ül Muhacirun’un dağılma sürecinde yaşananların da gösterdiği üzere, çoğu mücahit ve mücahit adayı için mensubu olunan örgütlerin bizatihi kendileri birer nihai amaç değil. Ketibet-ül Muhacirun, el-Kaide, Irak el-Kaide’si, Cephetül Nusra, Ahrar uş-Şam veya İslam Devleti, Türkiye’deki köklü Selefi cihat organizasyonlarının faaliyetleri neticesinde radikalleşen mücahitler için de çoğu zaman birer isimden başka şey ifade etmiyor. Bu örgütlerin hepsi bir şekilde Selefi cihat esaslarına prensipte bağlı olduğu, yani genel yarılmalarla uyumlu hareket ettiği için, yerel yarılmalar ve kişisel motivasyonlar bu örgütlerin hedefleriyle örtüştüğü sürece mücahitler bu yapılara katılabiliyor veya biatlerini değiştirebiliyor.

Uzun vadede oldukça benzer amaçlara sahip fakat kısa vadede farklılaşan veya bölgesel olarak değişikliklere uğrayan hedefleri gerçekleştirmek için uğraşan örgütler, ortak bir genel yarılmayı oluşturuyor. Ümmetin eziyet çektiği coğrafyalarda cihat etme sorumluluğu, dünyada Müslüman ümmetin tağut olmayan bir idarenin çatısı altında adil biçimde yaşaması hedefi genel yarılmayı oluşturuyor; örgütlenme sıcak noktalarında radikalleşenler ve radikalleşme süreçlerini tetikleyen örgütleyicilerse yerel yarılmalar ve kişisel ajandalar doğrultusunda rasyonel tercihlerde bulunarak hangi örgütün mensubu olacaklarının kararını veriyor. Maddi kazanç motivasyonları yüksek bir mücahit adayı, fetih ve yağma potansiyeli fazla, mücahitlerine en yüksek maaşı ödeyen örgütü tercih edebiliyor; evlenmek isteyen genç erkek mücahitler en çok sayıda kadın muhaciri saflarına çekmeyi başarabilen örgüte katılabiliyor; bir yerelde çoğunlukla ekonomik olan kararlar toplumsallıkla iç içe geçmişse, mücahit adayları toplumsal prestij, birilerinin onayını veya saygısını kazanma ya da parçası olduğu yerel örgütlenmedeki konumunu güçlendirme –böyle bir toplumsallık aynı zamanda izlek bağımlılığını da örgütlere katılım tercihleri mekanizmasına sokabilir– gibi sebeplerden ötürü de (Ketibet-ül Muhacirun’da olduğu gibi) örgütlere katılım kararları şekillenebiliyor.

Yerel yapılanmalar bünyesinde radikalleşen şahıslar bu rasyonel seçimleri kendileri de duyumsadığından, mücahitler arasında geçen konuşmalarda bir Selefi cihat örgütünden diğerine geçme ihtimalinden oldukça sıradan bir olay gibi bahsedilebiliyor. Hacıbayram Yapılanmasından Haydar Ali Deligöz ile Ankara’da yaşadığı ve Suriye’de Cephetül Nusra saflarında savaştığı anlaşılan Ebu Muhammed Nurullah’ın Haziran 2015’te birkaç gün arayla yaptıkları telefon görüşmeleri ve mesajlaşmalar bu olgunun sıradanlığını örnekliyor. Bu görüşmelerin ilkinde Ebu Muhammed Nurullah İslam Devletinde savaşmış misafirlerinin de katılacağı bir sohbet toplantısına Haydar Ali Deligöz’ü davet etti:

Ebu Muhammed Nurullah: Bugün Cumartesi, sohbet var. Geleceksin değil mi?

Haydar Ali Deligöz: Gelmeye çalışacağım.

Ebu Muhammed Nurullah: Gel tanışırız. Devle’de [İslam Devleti] bizim kardeşler var, bunlar savaşmışlar. Bu kardeşlerden Muhammed bu şeylerden bayağı da vurmuş, anlatıyor… Bu kardeşler Suriyeli kardeşler, buraya gelmişler. Kardeşim, nereye geleceğini biliyor musun? Keçiören Uyanış’ta Itri Caddesinde bulunan Turgut Altınok Camini sağına alıp yukarı 50-60 metre yürüyünce Darülhadis Derneği yazıyor.[3]

 Haydar Ali Deligöz’ü İslam Devletinde savaşmış kişilerin de bulunacağı bir toplantıya davet eden Ebu Muhammed Nurullah, birkaç gün sonra Haydar Ali Deligöz’le Suriye’ye gidiş hakkında mesajlaştı. Bu mesajlaşmalarda Haydar Ali Deligöz’e “Reyhanlı’dan mı girecekseniz?” diye soran Ebu Muhammed Nurullah aslında hangi örgüt saflarında savaştığını belli etti. Buna rağmen Haydar Ali Deligöz herhangi bir yorumda bulunmayınca Ebu Muhammed Nurullah Suriye’ye geçiş hazırlığındaki Haydar Ali Deligöz’e, “Dikkatli olun, Bu sefer Nusra’ya katılın” tavsiyesinde bulundu:

Haydar Ali Deligöz: Biz iki kişi geleceğiz.

Ebu Muhammed Nurullah: Ne zaman, nereye? Reyhanlı’dan mı gireceksiniz?

Haydar Ali Deligöz: Bugün yarın karşıya geçeceğim. Başka geçmek için gelen var mı?

Ebu Muhammed Nurullah: Yanındaki kardeş kim? Orada karşılayacak var mı?

Haydar Ali Deligöz: Evet var. Eski gelen kardeş.

Ebu Muhammed Nurullah: Ben gelemem burada halletmem gereken işler var. Dikkatli olun. Bu sefer Nusra’ya katılın.

Haydar Ali Deligöz: Sen Nusra’cı mısın?

Ebu Muhammed Nurullah: Ben tüm mücahitleri destekliyorum.[4]

Aidiyet, sorumluluk, korku ve arınma

Abu Amru Al Qa’idy mahlaslı bir yazar tarafından oluşturulan A Course in the Art of Recruiting [Örgütleme Sanatı Üzerine Dersler] isimli rehber, Türkiye ve dünyadaki yerel örgütleme mekanizmalarının anlaşılması için oldukça faydalı. Küresel el-Kaide ağlarındaki şahısların kullanması için 2009 veya öncesinde kaleme alındığı tahmin edilen rehberde, kimlerin örgütlemesi için çaba gösterilebileceği, hangi tip insanlardan uzak durulması gerektiği gibi temel tavsiyelerin yanı sıra davette bulunulan, yani örgütlenmek istenen şahsın cihada katılmadan önce geçeceği aşamalar da tanımlanıyor.

Rehbere göre her mücahit adayı aşağı yukarı benzer süreçler yaşıyor; örgütleyen kişinin bu kişisel gelişim etaplarını rehberde aktarıldığı sırayla uygulaması ve biri bitmeden diğer kısma geçmemesi gerekiyor. Her aşamanın gereklerinin yerine getirildiğinden ve mücahit adayının o aşamanın öngördüğü adımları attığından emin olunmalı; bunun için de rehberde çeşitli envanterler bulunuyor. Her aşamanın bitiminde örgütleyici envanterdeki sorulara yanıt verip mücahit adayının durumunu ölçülüyor; yanıtlara göre belirlenen skor öngörülen değerin altındaysa, bir sonraki aşamaya geçilmiyor ve ilgili aşamadaki endoktrinasyon çalışmalarına devam ediliyor.

Rehberdeki 5 aşamalı örgütleme şemasının ilk ayağı seçim. Süreç, örgütlenmek istenen kişinin seçilmesiyle başlıyor. Allah korkusu olan ve İslami ahlaka sahip, adanmış, cesur, cömert, kirlenmemiş zihne sahip, liderlik özellikleri bulunan kişiler rehbere göre mücahit adayı olmaya uygun. Rehber, örgütleyici ile davette bulunulacak kişi arasında yakınlık kurulmasına yol açacak biyografik bir unsurun (Örgütleyici ile mücahit adayının yakın yaşlarda olması, geçmiş bir arkadaşlık ilişkisinin bulunması, yakın yerlerde yaşamaları, vb.) da faydalı olduğu görüşünde (s.16).

Rehberdeki ikinci aşama yakınlaşma. Yaklaşık 3 hafta sürmesi öngörülen bu dönemde günlük ve haftalık faaliyetler sayesinde örgütleyici ile mücahit adayı arasında ilişki kuruluyor. Aynı işe veya üniversiteye gitmek, aynı camide namaz kılmak gündelik yaklaşma zemini sağlıyor. Bu dönemde geliştirilen kişisel ilişkilerin ardından İslami sohbetlere başlanıyor ve “kalbi temizleyecek” konulardan bahis açılıyor. Eğer mücahit adayı ile örgütleyici arasındaki ilişki gelişir, mücahit adayının ciddi güvenlik açıkları taşımadığına kanaat getirilirse bir sonraki aşamaya geçiliyor (s.17-20).

İmanın uyandırılması isimli üçüncü asamda örgütleyiciye cennetin güzelliklerinden bahsetmesi ancak cehennemin ıstırabını anlatmayı da ihmal etmemesi, cihadın ve şehitliğin faziletlerini anlatması öğütleniyor. Rehbere göre bu aşamada cihat hakkındaki konuşmalar, tüm Müslümanların üzerinde uzlaştığı bir konu olmasından ötürü Filistin’le sınırlandırılmalı. Türkiye’de kökenleri 2000’li yılların başına dayanan pek çok el-Kaide temelli radikalleşme sıcak noktasında da Filistin’e değinildiği biliniyor. Filistin gibi göreceli olarak daha az tartışmalı bir konudan konuşmak, mücahit adaylarının kendilerini ümmetin bir parçası olarak hissetmeleri için oldukça işlevsel. Rehbere göre bu aşamada cihat ile el-Kaide arasında eş anlamlılık oluşturulmamalı; cihat edenlerin din için fedakarlıkta bulunduğu ve Allah yolunda savaşan bu kişilere karşı inançsızlar ile küffarların birlik olduğu belirtilmekle yetinilmeli.

2 ay veya daha fazla sürmesi öngörülen dördüncü safhaya rehber kavramların yerleştirilme aşaması adını veriyor. Bu aşamada Kuran ve Sünnet’e aykırılıklardan uzaklaşılması gerekliliği, cihadın dinsel bir görev olduğu, Allah’tan başka iktidar kaynaklarıyla hükmeden yöneticilere itimat edilmemesi, demokratik ve parlamenter sistemlerde halifeliğin barışçıl biçimde kurulamayacağı ile el-Vela vel Bera kavramı (Kimlerle uzlaşılabileceği, kimlerdense uzak durulması gerektiği) mücahit adayına aktarılıyor. Türkiye’deki örgütleme çalışmalarında da sorumluluk duygusu önemli yer tutuyor; bir Müslüman ne kadar inançlı olursa olsun, amellerden, yani İslam tarafından yapılması buyrulan işlerden uzak kalmamalı. Bu aşamada İslam’ın şartları olarak yerine getirilen ibadetler kadar, cihat etmenin de Müslümanın bir görevi olduğu aktarılıyor ve parçası olunan ümmete karşı cihat sorumluluğunun yerine getirilmesinin önemi vurgulanıyor. Bu safhada aynı zamanda cihat görüntüleri de devreye sokuluyor ve “mücahit adayının yayınlanacak bir sonraki cihat videosunu sabırsızlıkla bekler hale gelmesi” hedefleniyor. Mücahit adayının cihada katılma isteğini belli etmesi, kavramların yerleştirilme aşamasının nihayete erdiğini gösteriyor (s.33-41).

Cihada katılma isteği duyan ancak bu arzusunu hangi yolla gerçeğe dönüştüreceğini bilmeyen gençlerin hazırlık yapmaktan kaçındığını vurgulayan rehber, Askeri birliğin oluşturulması olarak isimlendirilen son aşamada, mürtet iktidarlara duyulacak öfkenin körüklenmesinin ve cihada katılmanın somut mekanizmalarının masaya yatırılmasının cihada katılma yönündeki olası eylemsizliği kıracağı görüşünde (s.41-44).

Rehber Türkiye IŞİD’inin örgütleme süreçlerinde mücahit adaylarına yönelik endoktrinasyon çalışmalarını kavrayabilmek adına oldukça anlamlı. Öte yandan cihada ilişkin bilgilerin aktarım yöntemiyle alakalı bir kırılmayı göstermesi bakımından da rehber önemli şeyler söylüyor. Abu Amru Al Qa’idy, rehberin başından itibaren bireysel davet [individual da’wa] ile kolektif davet [collective da’wa] arasındaki farklılıklardan bahsediyor; rehberdeyse bireysel davet yöntemi benimseniyor. Bireysel davet rehberde, “Daveti yapan kişinin adayla kişisel ve doğrudan teması yoluyla adayın İslami bağlılığının artırılması ve erdemli bir Müslüman haline getirilmesi; buna bağlı olarak Allah’ın çağrısının gereklerini yerine getirmeye hazırlanması ve mücahitlerin saflarına katılarak Allah yolundaki cihat görevini yerine getirmesi” sözleriyle açıklanıyor (s.6). Açık propaganda sonrasında pek çok mücahit adayıyla bir araya gelinen gizli tutulması güç toplantılar yerine radikalleşmeye uygun olduğu değerlendirilmesi yapılan şahıslara örgütleyicinin bizzat yaklaşıp ilişki kurmasını öngören bu yöntem, rehbere göre daha kolay ve güvenli.

Bireysel davetin kolektif davete tercih edilmesinin en önemli sebeplerinden biri de, bireysel davet yönteminin davette bulunacak kişinin yüksek İslam bilgisi üzerine inşa edilmiş olmaması; bir başka deyişle, İslami bilgisi daha az kişilerin de davette bulunmasına izin veren ilişkilenme ve aktarım yöntemi. Düzenlenen bir toplantıda İslam bilgisi yüksek bir alim olarak mücahit adaylarının karşısına çıkmaktansa, Selefi cihat anlayışını mücahit adayıyla birlikte keşfetmeye çalışan daha bilgili bir kardeş pozisyonunun benimsenmesi, davette bulunma yeterliliği olan kişilerin sayısını katbekat artırıyor. Bireysel davetin sağladığı bu avantaja rehberde, “Bu davet yöntemi herkes tarafından her zaman uygulanabilir; her şey daveti yapan kişiye bağlıdır (Bireysel davet çok esnektir); daveti kime ve ne zaman yapacağına davette bulunan kişi karar verir” ve “Davette bulunduğunuz konu hakkında bir miktar bilgi sahibi olmanız gerekir. Daveti yapacak kişi dinsel bilginin bir talebesi olmalı ve bilgisini artırmaya çalışmalıdır çünkü ortaya çıkabilecek şüpheleri ancak dinsel bilgi yok edecektir. . . ‘Dinsel bilgim olmadığı için kimseye davette bulunmayacağım’ demekten kaçının. Bu sizi tembelleştirir” sözleriyle değiniliyor (s.8-9).

Türkiye IŞİD’i örgütleyicilerinin bu iki yöntemin bir bileşkesini kullandığı ileri sürülebilir. Kişisel ağlarından, yani arkadaşları ve akrabaları arasında örgütleme çalışması yapan profesyonel örgütleyiciler, ciddi bilgi birikimlerine sahip olmasalar da, Selefi esaslara ilişkin ana hatları anlatarak ve varsa cihat tecrübelerinden bahsederek temas kurduğu kişileri çoğunlukla sohbet toplantılarına yönlendiriyordu. Bu toplantılarda daha bilgili bir vaizin anlattığı dersleri dinleyen mücahit adayları, sohbet toplantılarına katılmaya başladıktan sonra da kendileriyle ilk teması sağlayan profesyonel mücahitlerle bağlantılarını kesmiyordu. Yani bireysel davetin, bağ kurma ve duygulara hitap etme kısmını, mücahit adaylarıyla temas kurup ilişkilerini koruyan profesyonel örgütleyiciler yerine getirirken, kolektif davetin gerekleriniyse sohbet toplantılarında konuşan vaizler gerçekleştiriyordu.

Yüksek bir şer’i bilgi düzeyi gerektirmeyen bireysel davet yöntemi, mücahit adaylarının korkuları üzerine kurulu bir sistemi kullanmayı da mümkün kılıyor. Abdullah Warius ve Brian Fishman kolektif davet yerine bireysel davet kullanılarak bilgiyi ikame etmekte kullanılan yöntemi şöyle açıklıyor: “Kolektif davet yönteminde, örgütleyici karşılaşabileceği her türlü eleştiriyi bertaraf edebilecek yasal ve siyasal argümanlar üretmede donanımlı olmalıdır. Bireysel davet yöntemiyse örgütlenen kişilerin duygusal tepkilerini ortaya çıkarmaya ve kişisel ilişkiler kurmaya dayalıdır. Abu Amr’in yaklaşımı tergīb ve terhîb [al-targhib wa’l-tarhib] adı verilen örgütleme anlayışına bir örnektir. Bu ödül ve ceza yönteminde hem eyleme geçmenin faziletleri hem de eylemsizliğin bedeli anlatılır.”[5]

Gerçekten de Türkiye’deki radikalleşme sıcak noktalarında örgütleyicilerle karşılaşan ve sonrasında İslam Devletine katılmaya karar veren pek çokları, Türkçeye hayra yönlendirme ve kötülükten sakındırma biçiminde çevrilebilecek tergīb ve terhîb yöntemiyle karşılaştıklarını –kendileri bunu bilmeseler de– aktarıyor.

Adıyamanlı Mahmut Gazi Tatar, kendisiyle temas kuran örgütleyici Ahmet Korkmaz’la yaptığı sohbetlerin üzerindeki etkisini şöyle anlatıyor: “Belli bir zaman geçtikten sonra konu İslami noktalara gitmeye başladı. Namazdı, oruçtu, bu tür ibadetleri yapıp yapmadığımı sordu. Cennetle sevindirdi, cehennemle korkuttu.”[6] Bireysel davet yönteminin “az İslami bilgi, bolca kişisel ilişki” diye özetlenebilecek sistematiği sayesinde, tergīb ve terhîb esasına dayalı korkunun da eklenmesiyle tüm parçalar yerlerini almış oluyor; öncelikle kendini ümmetin bir parçası olarak hissetmesi gereken mücahit adayı, bir sonraki aşamada ümmete karşı sorumlulukları konusunda bilgilendiriliyor. Farz kılındığı zamanlarda “cihadı terk etmek ve cihat için hazırlık yapmamanın münafıklık alameti” olduğu mücahit adayına aktarılıyor (Abdülaziz B. Nasır el-Cüleyyil, Kur’an ve Sünnet’in ışığında Cihad Eğitimi, 2012). Cihada katılınması halinde elde edilecek mükafatlar ile bu sorumluluktan kaçılması halinde çarptırılacak cezayı öğrenen mücahit adayı, cihat sahası dışında geçirdiği her gün için huzursuzluk hissetmeye başlıyor.

Adayın kişisel biyografisi izin veriyorsa, aidiyet-sorumluluk-korku üçlemesine bir de arınma diskuru ekleniyor. Özellikle suça bulaşmış veya adi suçları kariyer edinmiş gençler ile uyuşturucu kullananlar, örgütleyicilerle karşılaştıklarında daha yoğun propagandaya maruz kalıyor. Yaşantılarında işledikleri suçlar ve kabahatler hatırlatılan gençlere, işledikleri bu günahlara rağmen cennete gitmeleri için cihat görevini yerine getirmeleri gerektiği anlatılıyor.

Maddi kazanç motivasyonları

Paul Collier, çatışma çalışmalarında iç savaşların karakterlerinin anlaşılması için sıklıkla başvurulan açgözlülük ve şikâyetler [greed and grievance], yani maddi kazanç motivasyonları ile birey için yakıcı hale gelen toplumsal ve siyasal sorunlar yaklaşımının bireysel tercihleri değerlendirmede faydalı olduğu görüşünde (Doing Well out of War: An Economic Perspective, 2000, s.91). Geleneksel yaklaşıma göre, devlet güçlerine karşı ayaklanmalar, asilerin gayrimeşru yollarla refaha el koyma arzusu (açgözlülük) ya da adaletsizliklerle özdeşleştirdikleri kurumu –bu bir devlet, yerel idare veya bir şirket olabilir– veya zümreyi ortadan kaldırmak ya da iktidarı paylaşmaya zorlamak, dolayısıyla belirli alanlardaki durumlarını iyileştirmek (şikâyetler) hedefli olabilir.

Collier’e göre, başarılı isyan hareketleri özellikle uluslararası komüniteye yönelik etkin halkla ilişkiler stratejileri oluşturmaya özel önem gösterir; böyle bir toplulukla ilişkilenirken, açgözlülük anlatılarındansa toplumsal ve siyasal adaletsizliklere dayalı gerekçeleri öne çıkarmak çok daha olumlu sonuçlar yaratacaktır. Adaletsizliklerin altını çizen bir anlatı, örgütün mensuplarına ahlaki üstünlük sağlaması bakımından da faydalıdır. Collier, şikâyetlerin galebe çaldığı söylemlerin aynı zamanda örgütleme yapmayı kolaylaştırdığı, üstüne üstlük örgütleme maliyetini de azalttığı görüşünde: “Örgüt daha fazla kişiyi saflarına çekmelidir, hatta örgütün başarısı örgütleme kabiliyetine bağlıdır. Örgüt genişledikçe, her yeni eklenen mensuba sunulabilecek maddi kazançlar azalır. Şikâyetleri öne çıkaran bir algı üzerinde durulduğu takdirde örgüt yeni mensuplarını daha az maliyetle saflarına çekebilecektir. Yani örgütün tepe kadrolarının gerçek niyetleri maddi kazançlara erişme motivasyonuna daha yakın olsa bile, kurumsal diskur şikâyetlere, bir başka deyişle adaletsizliklere dayalı olabilir” (s.92).

Analist Charlie Winter, İslam Devleti markasının, birbirini tamamlayan altı unsurdan oluştuğunu ileri sürüyor. Winter’ın tezi, gaddarlık, merhamet, mazlumluk [veya kurban olma hali], savaş, aidiyet ve ütopyacılığa ilişkin öğelerin, İslam Devleti markasının yönetiminde pek çok defa yinelendiği yönünde. Her birini kendi bağlamında ele almaya imkân veren bu kesişen unsurlardan örgütleme faaliyetleri sırasında en çok yararlanılanı, Winter’a göre ütopyacılık (The Virtual Caliphate, 2015, s.6). Daha iyi ve daha adil bir dünyanın vücuda gelmesine katkıda bulunacağını hayal eden kişiler, çoğunlukla da gençler, İslam Devletinin tekfirci, yani dışlayıcı anlayışı çerçevesinde ötekilere ve İslam Devletine karşı olanlara yönelik gaddarlığı, kardeşlerine yönelik merhameti, kamusal düşman olarak belirlenen Batıya ve diğer İslam düşmanlarına karşı mazlumluğu, bütün bu amaçlara hizmet eden bir araç olarak savaşı, son olaraksa savaşı kazanacak kılıca dönüşen İslam Devletine koşulsuz aidiyeti, ütopyacı bir anlayışla benimsiyor.

İlyas Avcı ise İslam coğrafyasının şikâyetlerinden beslendiğini belirttiği el-Kaide hareketini, “Ortadoğu’da özellikleri Arap dünyasında var olan işsizlik, eğitimsizlik, fakirlik, sosyal adaletsizlikler ve eşitsizlikler, çarpık dinsel inanışlar, baskıcı rejimler gibi şikâyetleri içinde barındıran ve bunun sorumlusu olarak Batı’yı suçlayan bir reaksiyon” diye tarif ediyor (El Kaide Tehdidi ile Mücadele, 2009, s.98). Hem Winter’ın İslam Devleti markasını unsurlarına ayıran değerlendirmesi hem de Avcı’nın el-Kaide hareketine itici güç sağlayan şikâyetler hakkındaki yorumu, Collier’in şikâyetlere dayalı isyan anlatılarını oluşturan 4 temel parçayla, yani katıksız etnik veya dinsel nefret, ekonomik adaletsizlikler, siyasal haklardan yoksunluk ve hükümetin ekonomik acziyetleriyle uyumlu. Fakat Collier’e göre bireylerin siyasal eyleme geçip isyan hareketlerine veya devlet dışı silahlı örgütlere katılmasının önünde duran 3 adet kolektif eylem sorunsalı var. Bu sorunsalların muhakemesi sonucunda harekete katılmak isyan hareketine dahil olmamaktan yani eylemsizlikten daha kazançlı gözükürse, Collier bireyin ilgili isyan hareketinin parçası olmayı seçeceği görüşünde (s.95).

Kolektif eylemin parçası olma kararının alınmasının önünde duran engellerden ilki bedavacı sorunsalı. İster adalet arayışı isterse de siyasal haklardan yoksunluk tarafından motive edilsin, bir isyanın başarılı olması ya da devlet dışı silahlı bir gücün bölgesel egemenlik kurduğu alanda öncekinden daha iyi bir yaşam kurması, ekonomik deyişle kamusal bir metadır. Ortaya çıkması için kimin hangi bedelleri ödediğinden bağımsız olarak, kamusal metanın faydalarından herkes yararlanır. Collier isyan ile kamusal meta arasındaki bağlantının yarattığı açmazı şöyle özetliyor: “Eğer hükümete karşı şikâyetimin altında eziliyorsam elbette ki düzenin devam etmesi halinde yaşayacağım ıstırabın artmasına katlanmaktansa başkaldırmayı seçebilirim. Fakat hükümetin devrilip devrilmemesi benim isyan hareketine katılıp katılmamamla doğrudan bağlantılı değildir. Kişisel tercihim diğerlerinin mücadeleyi vermesi ve isyancı hareket içinde savaşması, benimse sonrasında isyanın getirdiği kazanımlardan faydalanmam yönünde olabilir” (s.99).

Collier’in öne sürdüğü bu açmaz İslam Devletine de uyarlanabilir. 2014’te Halifeliğin ilanıyla birlikte devlet olma iddiasını ortaya koyan, inananlar için dünya üzerinde tağut olmayan bir yaşam alanı yarattığını ileri süren İslam Devletinin hayatta kalması, bu ülküyü paylaşan şahısların yapıya katılmasına, dolayısıyla kurumun Suriye İç Savaşı nihayete ererken ayakta kalma şansını artırmasına bağlıydı. Ancak İslam Devletinin hayatta kalması, kimin hangi bedeli ödediğinden bağımsız olarak, bireysel ideolojisi İslam Devletininkiyle örtüşen herkes tarafından keyfi sürülecek bir kamusal metadır; yani İslam Devleti saflarında savaşırken yaralanan, zorluklar çeken, yakınlarını kaybeden bir savaşçı ile İslam Devleti istikrarlı bir varlığa kavuşana dek mücadelenin uzağında kalmayı seçip gözlem yapan, yapının istikrar kazandığına ikna olduktan sonra İslam Devletine göç edip orada yaşamaya başlayacak bir muhacir de, İslam Devletinin varlığından neredeyse aynı ölçüde faydalanacaktır. Bu da mücahit adaylarının, İslam Devletinin hayatta kalma şansını değerlendirmesine, gelecekteki kesin olmayan bir kazanım için (İstikrarlı bir yapıya kavuşacak İslam Devletinin sağlayacağı faydalar) bugünkü kişisel varlıklarını riske etmemeye karar vermesine yol açabilir.

Kolektif siyasal eyleme geçilmesini güçleştiren bir diğer husus koordinasyon sorunsalı. Collier’e göre, küçük bir isyancı güruhun, sahip olduğu vizyona uygun adil bir düzen kurabilmesinin önünde çok sayıda engel bulunur. Bunların ilki grubun küçük oluşunun başkaldırılan otoriteye karşı başarısız olma ihtimalini artırmasıdır; yani egemen bir devlete veya kendinden daha güçlü bir yapıya karşı savaşan örgüt yeterince büyük ve etkili değilse, hayalini kurduğu adil düzeni kuramadan örgütün bozguna uğraması ve örgüt mensuplarının cezalandırılması olasılığı yüksektir. Dolayısıyla şikâyetlerinden ötürü başkaldırmaya niyetlenen olası savaşçılar küçük bir gruba katılmaktansa daha büyük bir grubun mensubu olmayı yeğler. Ancak bu yönelim isyancı hareketleri veya devlet dışı silahlı güçleri bir açmazla baş başa bırakır. Eğer potansiyel savaşçılar küçük olanlar yerine daha büyük gruplara katılma eğilimindeyse, ortaya çıkan yeni hareketler nasıl büyüyebilir? Nihayetinde her grup küçük bir organizasyon olarak başlamalı ve büyümelidir. İşin özeti, küçük örgütler büyüyebilmek için bu eğilimi engellemenin bir yolunu bulmalıdır (s.99).

Koordinasyon problemi İslam Devleti için göreceli olarak daha önemsiz bir sorundu; 2004’ten itibaren Irak’ta faaliyette olan Irak İslam Devletinin varlığı ve Suriye İç Savaşının birkaç yıllık geçmişi İslam Devletinin yerel grupların gözündeki başarı ihtimalini artırdı. Öte yandan İslam Devletinin ortaya çıktığı dönemde koordinasyon problemi Suriye’de halihazırda bir süredir savaşan Cephetül Nusra tarafından üstlenmişti. Selefi cihat yanlısı bir gücün başarı ihtimaline yönelik şüpheler kısmen Cephetül Nusra tarafından giderilmişken İslam Devletinin savaşı doğuya, yani Irak yönünde genişleterek el konulabilecek kaynakları içeren bölgelerde kontrol sağlaması ciddi bir çekim gücü oluşturdu. İslam Devletinin başarı şansını yükselten bu unsurlar, 2014 ve 2015’te bir Selefi cihat örgütünün eriştiği en geniş yabancı savaşçı katılımını beraberinde getirdi.

Collier’in isyan hareketlerine katılımda öngördüğü problemlerin sonuncusu zaman tutarlılığı sorunsalı. İsyancılar adaleti tesis etmeden önce bu uğurda savaşmalı; isyanın lider kadrosu gelecekte mevcut şikâyetlerin giderileceğini vaat edebilir fakat isyanın başarıya ulaşması durumunda lider kadronun halihazırdaki şikâyetlere yol açana benzer bir idare kurmayacağının garantisini kim verebilir? Collier’e göre isyanın önderliğinin örgütleme yaparken kimi vaatlerde bulunmak için fazlasıyla sebebi vardır; isyan başarıya ulaştığındaysa verilen sözlerin tutulması için çok da fazla gerekçe olmayabilir. Örgütlerin olası mensupları, her ne kadar şikâyetlerin giderileceğine ilişkin sözler alsalar da, liderliğin sözlerini tutmayacağı kuşkusuyla harekete katılmak istemeyebilirler (s.99).

İslam Devleti zaman tutarlılığı sorunsalı konusunda da oldukça avantajlı gözüküyor. Suriye’deki Deyrizor ile Irak’taki Musul ve Tikrit bölgelerindeki zengin petrol yataklarını kontrol eden İslam Devleti,[7] petrol satışlarından 2014’te 150 ile 450 milyon dolar, 2015’teyse 435 ile 550 milyon dolar arasında gelir elde etti. Bundan daha da büyük bir meblağ gelir vergileri ve zekatlardan edinildi; İslam Devletinin kasasına 2014’te 300 ile 400 milyon dolar, 2015’teyse 400 ile 800 milyon dolar arasında vergi ve zekat geliri girdi. Esirler için alınan fidyeler, tarihi eser kaçakçılığı, özellikle Körfez ülkelerinden gelen bağışlar, yağma, el koyma ve cezalar eklendiğinde İslam Devleti 2014’te 970 milyon dolar ile 1 milyar 890 milyon dolar arasında değişen bir geliri yönetti. İslam Devletinin kasasına 2015’te 1 milyar 35 milyon dolar ile 1 milyar 700 milyon dolar arasında değişen bir meblağ girdi. Toprak kayıplarından ötürü 2016’da İslam Devletinin kontrol ettiği gelir 520 ile 870 milyon dolar arasına geriledi.[8]

İslam Devleti Karşıtı Küresel Koalisyonun Ekim 2015’te başlattığı Operation Tidal Wave II sonrasında petrol gelirleri azalan, 2016’daysa Fırat Kalkanı Operasyonuyla beraber Türkiye’yle paylaştığı kara sınırını kaybeden İslam Devletinin tahmini gelirleri önceki yıla oranla 2016’da yarıya düştü. Fakat fetihlerle geçen 2014’te tahmini geliri neredeyse 2 milyar dolara ulaşan İslam Devleti, bu dönemde kaba deyişiyle cihat pazarının en yüksek maddi kazanımları vaat eden örgütüne dönüştü ve bu marka bilinirliği ilerleyen yıllarda da Suriye ve Irak’ta savaşan örgütler arasında en çok katılımcı çeken yapı olmasını sağladı.

Suriye İç Savaşından önceki yıllarda, Suriye’nin gayrisafi milli hasılasının beşte biri ile dörtte biri arasındaki kısmı petrol ürünlerinin ihracatından edinilen gelirlerden oluşuyordu. Irak’taysa tarihsel olarak ülkenin gelirlerinin yüzde 50 ile 60’ı arasındaki bir bölümü petrol gelirlerinden sağlanıyordu. Bir anlamda bu durumun bir çeşit kaynak laneti olduğu ileri sürülebilir. Pek çok araştırma, ilksel mallardan elde edilen gelirlerin bir ülkenin gelirlerindeki payının yüksek olması ile çatışmalar arasında bir bağ olduğunu gösteriyor. İlksel mal ihracatından edinilen gelirlerin toplam refahındaki payı yüksek ülkelerin, gelir kompozisyonu daha çeşitli ülkelere kıyasla çatışmalara sürüklenmeye daha teşne olup olmadığı hâlâ tartışmalı. Fearon ve Laitin’e göre, gelirlerinin üçte birini petrolden elde eden bir ülkenin on yıllık süreçte iç savaş yaşama olasılığı yüzde 21 olarak hesaplanırken, aynı data setinde petrol ihracatının toplam gayrisafi milli hasılaya oranlarına göre medyan ülkede bu oran yüzde 10’a düşüyor (Ethnicity, Insurgency, and Civil War, 2003, s.85). Ancak çatışmalı durumun ortaya çıkmasındaki temel ajandalar arasında ilksel maddelere el koymak olmasa dahi, el konulabilecek ilksel maddelerin varlığı çatışmaların doğasında bir kopuşa yol açabiliyor ve hammadde gelirlerine el koymak tarafların temel amaçlarından birine dönüşebiliyor. Bu da çatışmaları daha çok katmanlı hale getiriyor ve yerel yarılmalar ile kişisel ajandalara daha geniş bir alan açıyor.

Bu değerlendirme Suriye ve Irak’taki İslam Devleti faaliyetlerine uyarlanırsa, petrol gelirlerine kolaylıkla el konulabilmesi çatışmaları bu ülkelerde yaygınlaştırdığı iddia edilebilir; kaynakların savaşçılara sağlanan gelirden ötürü uluslararası mücahit akışını artırdığı, gelirlere el konulabilmesindeki kolaylığın ise yerel grupların İslam Devletine katılımını kolaylaştırdığı söylenebilir. İslam Devleti idaresince çıkarılan ham petrolün satışına komşu ülkelerin aracılık etmesinin veya komşu ülkelerin bu petrol satışlarını engellemeye yönelik faaliyet yürütmemesininse mücahitler için İslam Devletinin çekim faktörlerini (savaş gelirleri) daha etkili hale getirdiği öne sürebiliriz.

Bedavacı sorunsalı, koordinasyon sorunsalı ve zaman tutarlılığı sorunsalına karşın örgütleme kampanyalarını başarılı şekilde yürütmek isteyen devlet dışı silahlı güçler, Colier’e göre açgözlülük motivasyonlarına sırtını dayamalı: “Açgözlülük motivasyonuna sahip isyan hareketleri, şikâyetlere dayalı motivasyonlardan beslenen örgütlerde görülen kolektif eylem sorunsallarıyla karşılaşmaz. Bedavacı sorunsalını önlemek basittir çünkü kazanımlar harekete katılan kişilerle sınırlandırılabilir. Koordinasyon sorunsalı yoktur çünkü belli bir bölge üzerinde istikrarsız bir egemenlik oluşturup oradaki hammadde dışsatımında yağmacı bir pozisyon edinebilmek için ulusal düzeyde zafer elde edecek kadar geniş bir örgüte ihtiyaç duyulmaz. Eğer isyan hareketleri çatışma sürdüğü sırada bölgedeki hammadde üretimi dışsatımından küçük bir pay edinmeyi becerirse zaman tutarlılığı sorununa da rastlanmaz. Böylelikle isyan hareketinin mensupları vaatlere bel bağlamaktansa çatışma sırasında gelire kavuşmuş olur. Yani şikâyetlere dayalı isyanların bile gerçekte maddi kazançlar ile şikâyetleri harmanlayarak kalıcılaşmış olduğunu tahmin etmek güç değildir” (s.100-101).

Colier’in kolektif eylem sorunsallarına karşı geliştirdiği çözüm, “Gelecek vaatlerin arasında fiziksel veya metafiziksel cennet bulunabilir fakat başarı kazanmak istiyorsan müstakbel mensuplarına bugün de bir şeyler vermeyi unutma” biçiminde özetlenebilir. Görünüşte propagandasını İslam’a uygun bir dünyevi hayat veya bu uğurda mücadele ederken şehit olup cennete kavuşma diskuru üzerine oturtsa da aslında İslam Devleti arka planda, mücahit ve muhacir adaylarına maddesel anlamda daha müreffeh bir yaşam vaat etmekten de geri durmadı. Tağut ülkelerde yaşayan mücahit adaylarına yoksullukta eşitlik vaadi vermeyen İslam Devleti, dünyevi zenginliklere ilişkin destekçilerin paylaştığı içeriklere ve bu yöndeki söylentilere de karşı çıkmadı. Vatandaşı oldukları ülkelerde erişemedikleri maddi refaha ulaşmanın, zenginlik simgesi olarak algılanan lüks araçları kullanmanın, erkekler için cinsel dürtülerini helal yollarla karşılamanın veya yaşadıkları ülkelerde ekonomik ve toplumsal konumları yüzünden eş bulamazken evlenme şansı edinmenin, alma fırsatı bulamadıkları eğitime kavuşmanın ve istedikleri işi yapabilmenin İslam Devletinde mümkün olduğu, doğrudan olmasa dahi dolaylı yöntemlerle potansiyel katılımcılara aktarıldı. Bu bağlamda Türkiye’deki potansiyel katılımcıların yaşadığı yoksulluk bir itici faktör olurken, İslam Devletinde sürüleceği ileri sürülen göreceli müreffeh yaşam bir çekim faktörüne dönüştü.

Bu yöndeki kimi çabalara Ankara’daki Hacıbayram Yapılanmasının gençlerinin maruz kaldığı biliniyor. Özellikle İslam Devleti Karşıtı Küresel Koalisyonun bombardımanlarının başladığı dönem öncesinde güvenli bölgelere götürülen gençler, birkaç hafta ile iki ay arasındaki süreler boyunca İslam Devleti topraklarında misafir ediliyor, bir yandan şer’i eğitim alırken bir yandan da Türkiye’deki yaşamlarından daha rahat koşullarda konaklıyordu. Bilgisayar kullanabildiklerini ve otel gibi tesislerde konakladıklarını belirten çocuklardan, Türkiye’de yaşadıkları mahallelere dönüşlerinde deneyimlerini yaşıtları olan arkadaşlarına aktarmaları ve akranlarının İslam Devletine sempati duymasını sağlamaları bekleniyordu. Bu bağlamda, istediği cep telefonunu almayı kabul etmeyen babasına kızıp İslam Devletine katılan, Hacıbayram Mahallesinde yaşayan 14 yaşındaki Taylan Özgür Yaradılmış da propaganda turlarına götürülen akranlarının aktardıklarından etkilenmiş olabilir.

Türkiye IŞİD’ine mensup şahıslar arasında yaygın bir başka alışkanlık ise yarı zamanlı cihat olarak adlandırılabilecek, kısa sürelerle İslam Devleti saflarında savaşıp fetihlerden elde edilen ganimetlerden pay edinmek ve geri döndükleri Türkiye’deki yaşamlarına bir kez daha İslam Devleti gelirlerine ihtiyaç duyana dek devam etme pratiğiydi. Bu yöntemi benimseyen mücahitler birkaç aylığına İslam Devletine gidip tanıdıkları savaşçıların veya daha önce parçası oldukları ketibelere katılıp savaşıyordu. Elde edilen gelirleri yeterli bulduklarındaysa, çatışmaların şiddetinin azaldığı dönemlerde geçici süreler için Türkiye’ye dönüp alışkın oldukları yaşamlarına dönüyorlardı.

Bazı mücahitlerin İslam Devletinde ve Suriye ile Irak’ın kalan kısımlarında gerekli bağlantıları kurduktan sonra Türkiye merkezli olarak kaçakçılık faaliyetleri yürüttükleri ve ideolojik ilişkilerini korumalarına karşın savaştan uzaklaşıp kaçakçılığı meslek edindikleri de gözleniyor. Fakat Türkiye IŞİD’i mensuplarının bir kısmı için maddi kazanç motivasyonları geçerli olsa da, Türkiye’deki maddi yaşamına ilişkin her şeyi geride bırakan, tüm varlığını likide çevirerek İslam Devletine götüren, ev eşyalarını yakınlarına dağıtan veya bağışlayan, başarılı girişimlerini, dükkânlarını veya imalathanelerini terk edip cihada katılan pek çok mücahit ve muhacirin de bulunduğu belirtilmeli.

Devlet karşıtlığı ve adalet arayışı

Zorunlu eğitim ve askerliğin, oy kullanılmasının, devletin camisinde maaşlı imam arkasında ibadet ve vergilerin reddedilmesi, Selefi cihat örgütlerine biat eden ailelerin bulunduğu mahallelerde sıkça görülür. Eğitim, oy kullanımı ve vergiler konusundaki tavırlar büyük sorunlara yol açmasa da, zorunlu askerlik yükümlülüğüyle karşılaşan genç erkekler Selefi cihat komünitelerinde sıcak bir mesele. İslam Devletinin etkin olduğu dönemde, askere gitmek Selefi komünitelerde düşük bir davranış olarak kabul edildiğinden pek çok örgütleyici genç mücahit adaylarına zorunlu askerlik yapmak yerine cihada gitme telkininde bulunuyordu. Hatta Selefi itikadı kabul etmeleri öncesinde TSK bünyesinde zorunlu askerlik yapmış mücahitlerin hayatlarının o döneminden, “Cahildik, yaptık işte” gibi sözlerle bahsettiğine bile rastlanıyor. Selefi cihat komünitelerinde askerliğe bakışı, Adıyamanlı örgütleyici Memet İşbar ile Serhat Çelebi arasında geçen 22 Aralık 2013 tarihli konuşma oldukça iyi özetliyor:

Serhat Çelebi: Askere gideceğim.

Memet İşbar: Yok baba, askere gidersen kafir olursun ha.

Serhat Çelebi: Valla, gideceğim herhalde.

Memet İşbar: Kendini ellerinle tağuta vereceksin, peşkeş çektireceksin. Olur mu öyle Serhat? Sen şimdi o kadar okudun, bunun için mi?

Serhat Çelebi: Vallahi Memet Ağabey, bilmiyorum…

Memet İşbar: Nasıl bilmiyorsun? Paralı yap?

Serhat Çelebi: Çıksa yapardım, o da olmuyor.

Memet İşbar: Tamam, biraz bekle. Üniversiteye git, tecil et… Yani bir şeyler yap.[9]

Askerliğe ve devlet kurumlarına yönelik tavra İstanbul Yapılanmasından Serdar Kerim’in bir telefon görüşmesinde de rastlanıyor. Kerim, 24 Temmuz 2014’te telefonda tartıştığı kişinin “Dükkânım falan yok, ben askerden yeni geldim” ifadelerini kullanması üzerine şu sözlerle aşağılıyordu: “Sen benim kim olduğumu bilmiyorsun. Bak, ben IŞİD’denim. Oraya gelirim karınızı, çoluğunuzu çocuğunuzu alırım, cariye yaparım kendime. Askere gidiyorsun oğlum sen, askere gitmişsin bir kere! Sen Müslüman değilsin ki!”[10]

Profesyonel örgütleyiciler ve vaizlerle karşılaşan kişilerin devletle aralarına kolaylıkla mesafe koyabilmelerinin sebebi şüphesiz, bu kişilerin radikalleşme öncesi yaşamlarında da kamusal metalardan yeterince faydalanamadıklarını ve devletin kendilerinden vazgeçtiğini hissetmeleri. Sosyal devlet uygulamalarından yeterince faydalanamama, geleneksel sektörlerde istihdam edilmeyi sağlayacak eğitime ulaşamama, adalete erişimde sorunlar yaşama, suça itilme ve fiziksel olarak yerinden edilme gibi pek çok faktör, bu hislerin oluşmasına yol açabiliyor.

Ankara’da Hacıbayram Yapılanması faaliyetleri doğrultusunda radikalleşen şahısların pek çoğu mahallelerindeki okulun ve oturdukları konutların yıkılmasını sağlayan bir kentsel dönüşüm projesine rağmen hayatlarını sürdürmeye çalışıyordu. Eğitime erişim güçlükleri ve bölgedeki gençlerin adi suçlara itilmesi, geleneksel sektörlerde istihdam edilmeyi neredeyse imkânsız hale getiriyordu. İstanbul kökenli mücahitlerin büyük kısmı geçimlik işlerle hayatlarını idame ettirmeye çalışırken, Türkiye’nin pek çok yerinden örgüte katılan gençler kendi kazandıkları veya kazanacakları gelirle yaşamlarını idame ettirebileceklerine inanmıyordu. Konya, Gaziantep, İzmir gibi pek çok kentten İslam Devletine katılan Kürt gençler arasında ebeveynleri göçe zorlanmış olanlar azımsanmayacak sayıdaydı.

Her ne kadar Türkiye’deki iktidarlar izledikleri siyasetler yoluyla, İslam Devletine katılacak kişiler için itici faktörleri kuvvetlendirdiyse de, İslam Devletinin Türkiye’ye yönelik devlet karşıtı propagandası da vurgulanmalı. 2015 ortalarına dek İslam Devleti kaynaklı İngilizce ve Türkçe propaganda metinlerinde Türkiye’nin ismi olabildiğince az anılıyordu; Türkiye içindeki radikalleşme süreçlerinde devlet karşıtlığı önemli bir unsur olsa da Türkiye toplumlarının büyük kısmının Sünni Müslüman geleneğe dahil olması, ülke dârülharp kabul edilse bile Türkiye’ye yönelik nefret diskurunu öne çıkmıyor, devlet karşıtı propagandada Türkiye özelinde bir bağlam kurulmadan, İslam Devletine katılımı teşvik edecek derecede sürdürülüyordu.

Örneğin Mart-Nisan 2015 sırasında yaşandığı tahmin edilen, İslam Devletine katılan Ankaralı Raşid Tuğral’ın aktardığı bir olay dönemin bakışını oldukça iyi yansıtıyor. Askeri eğitim almak için bekledikleri sırada Türkiyeli birkaç mücahidin huzursuzlandığını ve Türkiye’ye dönmek istediğini kendi gruplarından sorumlu emire ilettiğini yazan Tuğral, mücahitler ile emir arasındaki anlaşmazlığı şöyle açıklıyor: “Çok sevdiğim o Faslı emir geldi ve diğer evdeki arkadaşların bir kısmının Türkiye’ye dönmek istediklerini söyledi. Geri gitmelerini istemediğini, benim de bu durum için aracı olmamı söyledi. Kendilerinin gitmeyi isteme nedenini tahmin edebiliyordum. Büyük ihtimal tekfir meselesi yüzündendi. Bu arkadaşlar Türkiye’deki halka kafir olarak davranılması gerektiğini düşünüyorlardı. Devle ise halklara Müslüman gözüyle bakıyor. Bu arkadaşlar bu konulardan sorumlu bir ilim sahibiyle konuştuklarında, kendilerine Devle’nin böyle kişilere harici olarak baktığını ve hapse attıklarını söylenmiş. Gitme sebepleri de bu yüzden. . . Kendilerini ikna etmeye çalıştım ve birkaç tanesi vazgeçti fakat bir-iki tanesi gitmekte ısrar etti.”[11] Aynı dönemde Gaziantep Yapılanması ile İslam Devleti yetkilileri arasındaki yazışmalarda da benzer tartışmalara rastlamak mümkün. Taraflar arasındaki yazışmalar, Türkiye’deki hedeflere ayrım gözetmeksizin saldırılar düzenleme yanlısı Gaziantep Yapılanmasına, İslam Devleti yetkililerinin Türkiye halklarının zarar görmemesi uyarısında bulunduğunu gösteriyor.

Türkiye’nin İslam Devleti Karşıtı Küresel Koalisyonla işbirliğinin arttığı 2015 yaz aylarının ardından Türkiye’deki iktidarın dünyevi olduğu ve kaynağını İslam’dan almadığına ilişkin diskurun, yani tağutluk halinin, Türkçe propaganda metinlerindeki ağırlığı arttı. Türkiye’ye karşı açık düşmanlık döneminin propagandaya yansımasıyla, Türkiye’deki toplumsal muhalefet tarafından İslamcı olmakla suçlanan Ak Parti hükümetleri İslam Devleti propagandasında tağut, dinsiz ve kafir olarak nitelenmeye başladı. Bu tavır Türkiye içindeki örgütleme çalışmalarında “onlara karşı biz” diskurunu güçlendirici bir unsur olarak görülebilir. İslamcı karakterini gizlemeyen Ak Parti hükümetlerinin, İslam Devletinin kaynağını Kuran’ı Kerim ve Sünnet’ten alan İslam anlayışına uygun olmadığını ısrarla tekrarlayan propaganda, el-Vela vel Bera kavramına aşina mücahit adaylarında, Türkiye’deki iktidardan uzak durulması ve düşmanlık beslenmesi gerektiği algısını yeterince yaratmış olmalı.

Kapitalist dünya ekonomisinin Türkiye’deki uygulamaları eşitsizliklere dayalı; refahın bölüşümü ile bireysel hak ve özgürlüklerin kullanılmasındaki adaletsizlikler dünyanın geri kalanında olduğu gibi Türkiye’deki sistemin de içkin özelliklerinden. Marjinalleştirici bu eşitsizlikler radikalleşme sıcak noktalarındaki topluluklarda ve mücahit adaylarındaki dünyevi adaletsizlik hissini artırıyor. Erişilemeyen kaynaklar ve yararlanılamayan hakların varlığıysa İslam Devletinin kurduğunu ileri sürdüğü adil düzeni oldukça kuvvetli bir çekim faktörüne dönüştürüyor. Mücahit adaylarını İslam Devletine iten faktörler arasında maddi kazanç motivasyonlarının da bulunduğu bir sır değil fakat en etkin çekim faktörlerinden biri de Türkiye’de bulunamayan dünyevi adaletin İslam Devletinde tesis edildiği iddiası. Devlet kaynaklı adaletsizlikler ve adalete erişimdeki sorunlar ile devlet karşıtı propagandanın birleşmesi, idare tarafından marjinalleştirildiğini düşünen kişiler için önemli bir çekim faktörüne dönüşüyor. Kentsel dönüşüm projelerinden ötürü yaşadığı Hacıbayram Mahallesinde pek çok yıkıma şahit olan Ankaralı mücahit C.A., Türkiye’de karşılaştıklarıyla kıyaslanınca İslam Devleti’nin adil düzeninden duyduğunu memnuniyeti gizlemiyor:

  • İslam Devletinin adalet anlayışıyla ilgili ne düşünüyorsunuz?

C.A.: Allah’ın hükmüyle hükmedildiği için Devle’nin adalet anlayışı çok güzel. Nefsi hareket yok. Adil, eşit bir düzen. Kurallar biraz katı olabilir ama bu Allah’ın hükmü. Mesela Rakka’da doktor hemşireyle zina yapmış. Doktor kendisi gelip bunu itiraf etmiş, hükmüne razı olduğunu söylemiş. Taşlanarak öldürüldü. Hüküm o yani… Kitap da onu söylüyor, “Hırsızlık yaptıysa el kesilir. Zina yaptıysa taşlanır” diyor.[12]

İslam Devletinin kendi içinde tesis ettiği dünyevi adalet iddiasının altı tamamen boş değil. Devlet dışı silahlı örgütlerin kanun tanımadığına ilişkin yaygın kanının gerçeği yansıtmadığını belirten Mara Revkin, Selefi cihat organizasyonlarının devlet inşası için başvurdukları araçların en önemlilerinden birinin adalet mekanizmaları ve kanunlar olduğunu, böylelikle faaliyet gösterdikleri bölgelerde meşruiyet kazanırken örgütteki iç şiddetin de kontrol edildiğini söylüyor.[13] Revkin’e göre Suriye ve Irak’taki yargı sistemlerindeki yozlaşmışlık ile hukukun üstünlüğü kuralının çoktandır terk edilmiş oluşu, İslam Devletinin kurduğu adalet sistemine yerel destek de sağladı. Aynı gerekçenin yargı sistemi uzun süredir tartışmalara konu olan Türkiye’de yetişmiş mücahit adaylarını etkilediği de söylenebilir. İslam Devleti saflarında bulunmuş pek çok Türkiyeli mücahidin Türkiye’deki adaletsizliklere dikkati çekerken İslam Devletindeyse kanunlara karşı gelen nüfuzlu komutanların bile cezalandırıldığına ilişkin anlatılarına da sıklıkla rastlamak mümkün.

İntikam ve şiddet arzusu

Ütopyacı radikalleşme motivasyonlarına dayanarak, belirli zümrelere, dinsel ve etnik gruplara yönelik nefret hislerini harekete geçirmek Türkiye’deki örgütleyicilerin kullandığı bir başka taktik. İslam Devletinin dışlayıcı yapısından ötürü diğer İslami mezhepler veya öteki dinlerin mensuplarına karşı hissedilen öfke ve bu düşmanlığın şiddete dönüşmesi, İslam Devletinin benimsediği inanç esaslarından kaynaklanıyor. Fakat konjonktürel bir düşman olan Kürtlere yönelik öfkenin körüklenmesi özellikle Türkiye’deki örgütleme faaliyetlerinde başvurulan araçların en önemlilerinden.

İslam Devletinin bazı milliyetlerden mücahit adaylarına karşı daha şüpheci yaklaştığı bilinse de etnisite başlı başlına dışlayıcı bir unsur değildi. Türkiye’de örgütlenmiş pek çok Kürt gencin İslam Devleti saflarında savaşması bu konuda çarpıcı bir örnek. Türkiye IŞİD’inin yerel yapılanmaları Kürt gençlerini örgütlemek için özel çaba gösterdi; Bingöl, Diyarbakır, İzmir, Gaziantep, Konya ve daha pek çok yerelde kendilerini Sünni İslam üzerinden ifade eden Kürtler yapılanmaların örgütleme faaliyetlerinin hedefindeydi. Öte yandan İslam Devleti de yayınlarında YPG, PYD, PKK ve HDP’yi Kürtlerden ayrı tuttu. Konstantiniyye Dergisinin ikinci sayısında yer alan “İslam Devleti Kürtlerle Neden Savaşmaktadır?” başlıklı makalede, İslam Devletinin kendisini Kürt örgütleri yerine bir ikame olarak örtülü bir şekilde de olsa önerdiği görülüyor: “…bu terör örgütü çıktığı ilk günden beri T.C.’nin yaptığı zulmün aynısını yapmaya başlamış ve halen de buna devam etmektedirler. Kürtlere adalet ve özgürlük getireceğini iddia eden bunlar, Kürtlere T.C.’nin yapamadığı zulmü yaptılar. Kürtleri öldürmekten tutun da onları cahil bırakmaya, zorla mallarını almaya, dükkânlarını kapatmaya, tarla ve ekinlerini yakmaya, evlatlarını zorla kendilerine asker yapmaya, kadınların iffetini kirletmeye, tesettürlü olan Kürt kadınlarını tesettürsüzlüğe, gençleri ateistleştirmeye, din olgusuna her seferinde küfredip bunu kötü göstermeye ve daha burda saymaya güç yetiremeyeceğimiz bir sürü zulmü yaptılar ve halen de gün geçtikçe zulüm kervanına bir yenisini eklemektedirler” (s.17).

İslam Devletinin ve Türkiye IŞİD’inin Kürtlere yönelik kategorik olmayan düşmanlığı, örgütlü Kürt güçlerinin Suriye ve Irak’ta İslam Devletine karşı verdiği savaştan kaynaklanıyordu. Türkiye’de el-Kaide’nin örgütleme çalışması yapageldiği radikalleşme sıcak noktalarındaki Esad Rejimi karşıtlığı diskur da, örgütleyicilerin çoğunun İslam Devletine biat etmesinin ardından yerini başta Kürt düşmanlığı olmak üzere, İslam Devletinin inanç esaslarının dışladığı etnik ve mezhepsel gruplara yönelik düşmanca söylemlerle (Ezidiler, Şiiler, vb.) ikame edildi.

Büyükşehirlerde, Kürtlerin siyasal ve etnik kimliklerini muhafaza ettiği mahallelerde Türkiye IŞİD’inin de örgütleme yapmasıyla oluşan düşük düzeyli çatışmalar çoğunlukla radikalleşme süreçlerini kısalttı veya cihada katılma konusunda tereddüt yaşayan gençlerin güvenlik endişesi (Kürt siyasal hareketine bağlı kent örgütlenmelerinin kendilerine zarar vereceği korkusu) duymaya başlamasına yol açtı ve bu kişilerin cihada gidişleri kolaylaştı. Örneğin İstanbul Yapılanmasının mahallelerde sık sık Kürt siyasal hareketine mensup kişilerle karşı karşıya kaldığı, 2014’ün yaz aylarında yoğunlaşan olaylar, İstanbul Yapılanması mensuplarını daha tedbirli davranmaya, propaganda ve örgütleme faaliyetlerini azaltıp izole olmaya yöneltti, gençlerin cihat hazırlıklarıysa hızlandı.

Aynı süreç 6-8 Ekim 2014 Kobane Eylemleri sonrasında Adıyaman’da da yaşandı. Adıyaman Yapılanmasına mensup pek çok genç, örgütleyicilerden gelen uyarıların ardından, Kürt hareketinin kendilerini hedef alacağı çekincesiyle hızla İslam Devleti topraklarına geçiş yaptı. 6-8 Ekim 2014’teki olayların bir hafta sonrasında Adıyaman’dan onlarca kişi İslam Devletine gitti. Konya’daysa İslam Devleti destekçileri ile Kürt siyasal hareketine mensup kişiler 2015’te sıkça karşı karşıya geldi. Konya Yapılanmasındaki örgütleyiciler bu sürtüşmeleri körükleyip Kürt-Selefi düşmanlığını örgütlemede itici bir güç olarak kullandı.

Araştırmacı Monica Marks’a göre, PKK karşıtlığı (Kentlerdeki Kürt yapılanmalarına ve İslam Devletine karşı savaşan YPG güçlerine duyulan nefreti bu şekilde ifade etmek mümkün) hem İslam Devleti hem de Cephetül Nusra için Türkiye’de yapılan örgütleme faaliyetleri için oldukça merkezi bir konumdaydı. Monica Marks, İslam Devletinin tekfirci veya sekter yönünün PKK-Kürt karşıtlığı yoluyla Türkiye içerisine, biçim ve içerik değiştirerek aktarıldığını belirtiyor: “Türkçe cihat örgütleme materyallerinde PKK karşıtlığına verilen önem, cihat taraftarı sekterliğin şubeleşebilme potansiyelinin altını çiziyor. Ülke bağlamında [Türkiye’de] klasik Sünni-Şii yarılmaları bulunmazken, cihat için örgütleme yapanlar yerel yarılmaları tetikleyerek ‘onlara karşı biz’ hattında sekter bir bölünme yaratıyor” diyen Marks, İslam Devleti sekterliğinin Türkiye’ye PKK-Kürt karşıtlığı yoluyla aktarıldığı görüşünde. (ISIS and Nusra in Turkey, 2016, s.20). ORSAM’ın Twitter’ı Türkçe kullanan, İslam Devleti yanlısı veya destekçisi olarak tanımlanabilecek hesaplar üzerinde yaptığı araştırma da, bu kişilerce atılan tweet’lerde en yoğun işlenen konunun PKK olduğu ifade ediyor.[14]

Nefretin yöneldiği grup veya kişiler kadar, nefretin eyleme dönüşme vaadindeki şiddet potansiyeli de İslam Devleti için önemli bir çekim faktörü. İslam Devletine katılan gençlerin azımsanmayacak bir kısmı, propaganda aygıtının yaygınlaştırdığı şiddet imgeleminden etkilendikten sonra hareketin ideolojisine kulak kabarttı. Türkiyeli İslam Devleti savaşçılarının bir bölümü adi suçlardan ötürü sabıka kaydına sahip kişilerden oluşuyor; özellikle Ankara ve İstanbul’da marjinalleştirilmiş topluluklara mensup kişiler yaşamlarını suç üzerine kariyer yaparak sürdürmeseler bile, ateşli silahları hayatlarında barındırıyor.

Şiddet gösterileri, ortaya çıkışından itibaren İslam Devleti propaganda aygıtının en temel parçalarından biri oldu. Toplu infazları ve kafa kesme anlarını içeren görüntüler ilk olarak İslam Devleti savaşçılarının kendi inisiyatiflerinde gerçekleştirdiği eylemler olarak değerlendirildiyse de, çok geçmeden bunların İslam Devleti kültürünün önemli birer parçası olduğu anlaşıldı ve infazları gerçekleştiren cellatlar tanınmış simalara dönüştü. Batılı gazeteciler ile insani yardım çalışanları veya İslam Devleti Karşıtı Küresel Koalisyon içerisinde Batılı devletlerle birlikte yer alan ülke askerlerine yönelen vahşi infazlar, İslam Devleti vekaletiyle bu güçlerden nefret eden toplumsal kesimlere bir intikam hazzı yaşatırken, hedefinde sıradan sivillerin olduğu şiddet eylemleri ise sıradanlığıyla İslam Devletine katılmaya aday kişilere, parçası olabilecekleri yapının bir vaadi gibi gözüktü.

İslam Devleti ekonomisinin önemli kısmının Suriye ve Irak’taki petrol, değerli mineraller ve madenlere el konulması ile gasp ve şantaja dayandığından, yerel destek ve katılım beklentisindeki düşüklük, yerli halka karşı şiddetin sıradanlaşmasını sağladı. Gelirlerin büyük kısmının yerel halka ait refaha el konularak edinilmesi, etkinlik gösterilen bölgelerdeki sivil topluluklara karşı şiddeti de yüksek bir düzeyde tuttu. Şiddet tekeli İslam Devletinin hiyerarşisinde yukarıdan aşağıya doğru delege edilebilen bir nitelikte olmayınca, keyfi şiddet gösterileri İslam Devletinin alamet-i farikalarından biri haline geldi ve bir çekim faktörüne dönüştü.

DİPNOTLAR

[1] İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından gerçekleştirilen 2014/57689 sayılı soruşturma kapsamındaki iletişimin tespiti kararları, Tape no: 2683303591

[2] https://web.archive.org/web/20140729195415/http://www.TakvaHaber.net/dunya/ketibetul-muhacirin-lagvedilerek-yeni-grup-kuruldu-h9148.html

[3] Ankara 2, 8, 10 ve 12’nci Ağır Ceza Mahkemelerince alınan iletişimin tespiti kararları. Tape no: 2764096474

[4] Ankara 2, 8, 10 ve 12’nci Ağır Ceza Mahkemelerince alınan iletişimin tespiti kararları. Tape no: 2765676986, 2765677337, 2765677657, 2765677664, 2765677661, 2765677787, 2765677988, 2765678389, 2765678388, 2765678658, 2765679228, 2765679227 ve 2765679444.

[5] https://ctc.usma.edu/posts/a-jihadist%E2%80%99s-course-in-the-art-of-recruitment

[6] İslam Devleti saflarında bulunduğu sırada YPG tarafından yakalanan Mahmut Gazi Tatar’la yapılmış ve ANF tarafından yayımlanmış mülakatlar

[7] https://www.theguardian.com/world/2014/nov/19/-sp-islamic-state-oil-empire-iraq-isis

[8] http://icsr.info/wp-content/uploads/2017/02/ICSR-Report-Caliphate-in-Decline-An-Estimate-of-Islamic-States-Financial-Fortunes.pdf

[9] Adıyaman Cumhuriyet Başsavcılığının yürüttüğü 2015/10530 sayılı soruşturma sırasında aktarılan iletişimin tespiti tutanakları. Tape no: 2517556059

[10] İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından gerçekleştirilen 2014/57689 sayılı soruşturma kapsamındaki iletişimin tespiti kararları, Tape no: 2680793828

[11] Raşid Tuğral’ın 27 Mart 2015 tarihinde kişisel Facebook hesabında yayımladığı ve sonradan Facebook tarafından silinen not.

[12] C.A. ile görüşme, 04.07.2015.

[13] https://www.brookings.edu/wp-content/uploads/2016/07/iwr_20160718_isis_legal_foundations.pdf

[14] http://www.orsam.org.tr/files/Raporlar/205/205_ENG.pdf