Türkiye’de Cumhuriyetin Kuruluşu Sorunu: 1921 ve 1924 Anayasaları

401

Türkiye’de cumhuriyetin anayasal kuruluşu ile bugüne kadar izlenen anayasal politikanın sınırları sıkı sıkıya birbirine bağlıdır. Bu bağın en açık kavrandığı yer, içeriği cumhuriyet tarihi boyunca bir sır gibi saklanan, önemsizleştirilen, hatta kimi zaman sansürlenen 1921 Anayasası ile Cumhuriyetin ilk anayasasıymış gibi sunulan 1924 Anayasası arasındaki karşıtlık/farklılıktır.[1] Bu kurucu farklılık birbiriyle dinamik bir ilişki içinde olan iki farklı cumhuriyetin, iki farklı siyasal birlik tasavvurunun çatışmasının cumhuriyetin anayasal kuruluşunun sınırlarında kendini göstermiştir.

Darbeler ve ardından gelen yeni anayasa yapım süreçlerindeki siyasal çatışmalarda söz konusu iki farklı siyasal birlik tasavvurunun izlerini sürmek mümkündür. Türkiye’de siyasal çatışmanın anayasal düzeni ortadan kaldırma noktasına vardığı 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında oluşan istisna halinde de bu kurucu çatışmasının odakta olduğu söylenebilir. Bu odağı, AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasal alanı alabildiğine daraltan tekçi söylem ve uygulamalarında çok açıkça görmek mümkündür. Türkiye’nin anayasal kuruluşundaki ikilik siyasal birlik tasavvurunun dayandığı iki farklı halk iki farklı egemenlik ve temsil biçimi arasındadır. Bu ikiliğin önemine vakıf olmak için, bu makalede 1921 Anayasası ile 1924 Anayasası’nın karşılaştırmalı bir analizi yapılacak ve Türkiye’nin yüz yıllık cumhuriyet tarihinde bu iki kuruluşun cumhuriyetin anayasal politikasını biçimlendirdiği iddia edilecektir.

Türkiye’de cumhuriyet kavramı ve anayasal kuruluş üzerine tartışmalar tek yönlü ve tek biçimli bir modernleşme varsayımına indirgenir. Bu kurguya eleştirel bakanlar da bu kurguyu savunanlar da temelde ulus devletin kuruluşu ve laiklik sorununa odaklanır. Varsayımın içinde cumhuriyetçi düşüncenin asli öznesi olan halkın konumu, siyasal birlik tasavvuru içinde biçimlenişi, egemenliğe nasıl katıldığına ilişkin sorular gündeme getirilmez. Cumhuriyet, ya savaşlar anlatısı içinden oluşturulmuş kurtuluş mitolojisi bağlamında resmi tarihin sınırlarına çekilir, ya da bu resmi tarihin eleştirisine kurban edilir. Dolayısıyla aslında daha 1920’de Ankara’da TBMM’nin açılmasıyla işlemeye başlayan ikili/çelişmeli anayasal politika cumhuriyetin konusu edilmez. 1923’te cumhuriyeti ilan eden anayasa değişikliğinin kendisinin bir anayasa değişikliği olduğu ve kanunun adında cumhuriyetin kuruluşunun tarihini 23 Nisan 1920’ye çektiği ilgi görmez. Bu anayasa değişikliğinin ilgi çekmeyen başka bir yönü resmi dilin ve dinin ilk defa cumhuriyet anayasal düzenine sokulmasıdır. Fakat bu mesele neredeyse tarihsizleştirilerek tartışılmadan geçiştirilir.

1921 Anayasası’nın oluşturan koşulların ve anayasanın bizatihi kendisinin görmezden gelinmesinin ya da zorunlu bir tarihsel uğrak olarak geçiştirilmesinin ve hatta çoğu zaman sansürlenmesinin altında yatan neden cumhuriyetin 1924’teki ikinci kuruluşun konsolidasyonu odağında işleyen anayasal politikadır. 1921 Anayasası’nda vücut bulan siyasal birlik tasavvurunu tamamen ortadan kaldıran 1924 kuruluşu, cumhuriyet tarihi boyunca, 1921’in egemenlik, ülke ve halk konfigürasyonunun karşısında olmuş, cumhuriyet rejiminin sınırlarını daraltan bir anayasal politika içinde 1921’in dile getirilmesi bile bu sınırlarda kısıtlanmıştır. Türkiye akademisinin ve merkez siyasetinin 1921 Anayasası’na karşı ilgisizliğinin nedeni budur. 1921 Anayasası sadece anayasanın neredeyse yarısını oluşturan özerkliğe ilişkin hükümleri, egemenliğin kullanımında doğrudan usullere ilişkin arayışları ile bugün de merkez dışındaki siyasal öznelliklerin oluşumu üzerinde etkilidir. 1921’in siyasal birlik tasavvuruna yakınsayan bir anayasal politika ortaya çıktığında 1924’ün sınırlarının en gerisinde bir hat kurulduğu, cumhuriyetin sınırlarının da siyasal alanı daraltarak bu hatta çekildiği görülür.

Dolayısıyla cumhuriyetin kuruluşunu, anayasal politika bağlamında incelemek, bir yandan bugüne kadar Türkiye’nin içindeki ve dışındaki akademik alanda genel olarak üzerine perde çekilmiş bir sorunun üzerini aralamaya bir yandan da bugün işleyen anayasal politikanın düzlemini anlamaya yardımcı olacaktır. Bu bağlamda, iki kurucu anayasayı, karşılaştırmalı olarak incelemek geniş anlamıyla cumhuriyetin anayasal kuruluşuna ilişkin ilksel sorulara bir yanıt oluşturma girişimi olarak okunmalıdır.

Anayasal kuruluşa ilişkin iki kurucu anayasanın karşılaştırılmasında neyin karşılaştırılacağı konusunda bir ayrıma gitmek gerekir. Kuruluş ve kurucu iktidarın niteliği bakımından iki anayasanın karşılaştırması, siyasal birliğin yeni biçimlenişinin öznesine odaklanarak yapılabilir ancak. Dolayısıyla iki anayasada karşılaştırılacak olan siyasal birliğin form ve tipine ilişkin verilmiş olan kararlar olacak.[2]

1921 Anayasası

1921 Anayasası Türkiye’nin anayasal kuruluşu bakımından birçok açıdan istisnaidir. Cumhuriyet anayasaları içinde en kısa olan, en radikal olan ve anayasa yapım süreçleri bakımından da en demokratik olan anayasa 1921 Anayasası’dır. Anayasa hukukçuları bu anayasayı ulus devlete giden yolda uygulanma şansı olmayan bir aşama; tarihçiler ise savaşlar içinde yerleştirilmiş bir düzenleme olarak görmüşlerdir. Siyaset bilimciler, özellikle siyasal teori bağlamında özgün bir model olan anayasaya ilgi duymamışlardır. Anayasa hakkında, özgün birkaç çalışma dışında çok az inceleme vardır.[3] Bununla birlikte özellikle 2000’li yılların başından itibaren 1921 Anayasası hem Türkiye’deki Kürt muhalefetinin hem de 2002’de iktidara gelen AKP’nin siyasal gündemlerine girmiştir.

1921 kuruluşunun Kürt muhalefeti için önemi açıktır. Anayasa’nın önemli bir kısmını oluşturan ve anayasa yapıcı meclisin genel kanaatine göre anayasanın ruhunu oluşturan özerkliğe ilişkin hükümler, Kürt muhalefetinin hemen her kanadının yol haritasında bir yer tutmaktadır. Ayrıca sadece özerkliğe ilişkin hükümleriyle değil, egemenliğin kullanımına ilişkin radikalliği ile de Anayasa’nın Türkiye’de sol-sosyalist muhalefet için özel bir anlamı vardır.[4]

Kuruluşun ilk anayasası, kendini ‘Yeni Türkiye’nin kurucusu olarak inşa eden Adalet ve Kalkınma Partisi ve lideri için de özel bir anlam taşımaktadır. Kendini bir kurucu ve kurtarıcı olarak inşa etme uğraşındaki Erdoğan, 1920’de kurulan kurucu meclisi bir İslam şurası olarak yeniden yapılandırmakta, bu meclisin laik yapısını, Meclis içinde çok güçlü bir varlığı bulunan sosyalist grubu görmezden gelerek onun kuruculuğu ve İslam vurgusu ile kendi kuruculuğunu özdeşleştirmektedir.[5] ‘Yeni Türkiye’ ifadesinin Türkiye’nin 1920’lerin başındaki kuruluşunda sıkça telaffuz edilen ifadelerden olması bu bakımdan tesadüf değildir. 1921 Anayasası’nın içinde ortaya çıktığı bağlam, anayasa yapım süreci ve cumhuriyetin anayasal kuruluşu içindeki etkisini 1924 anayasası ile karşıtlığı bağlamında tartışmak, bu nedenle, bir anayasa tarihi araştırmasından çok fazlasıdır. Çünkü karşılaştırmaya olanak sağlayan üç temel unsur; egemenlik, nüfus ve ülkenin sınırları bizatihi devleti bir varlık olarak kavramamızı sağlayan unsurlardır.

1921 Anayasasının Tarihsel-Siyasal Bağlamı

Birinci dünya savaşının sonlanması ile Osmanlı Devleti’nin fiili olarak egemenlik yetkilerini uygulayabildiği bir ülke kalmamıştır. Tarık Zafer Tunaya’nın ifadesiyle ateşkes anlaşmasının imzalanmasıyla başlayan süreç Osmanlı ülkesi bakımından bir interregnum sürecidir.[6] Bu interregnum süreci, ülke içinde birçok yerel iktidar odağının doğmasına yol açmış, bu iktidar odakları gerek her yerelin seçkinleri gerekse Müslüman halkın katılımı ile kongreler biçiminde örgütlenmiştir. Kongreler modeli, yeni bir egemenlik, ülke ve nüfus konfigürasyonunun ilk görüngüleridir.[7] Türkiye’de Mustafa Kemal’in 1927 yılında CHP kurultayında okuduğu cumhuriyetin kuruluşu anlatısı olan Nutuk’a sadık kalarak oluşturulmuş resmi tarih külliyatı, Mustafa Kemal’in hakimiyetinde olan iki kongre olan Erzurum ve Sivas kongreleri dışındaki kongreler üzerinde çok durmamıştır. Erzurum ve Sivas kongreleri ise özellikle de ülke ve nüfus sorunları bakımından her zaman sansürlü bir anlatı ile sunulmuştur. Halbuki, Türkiye’de bu iki kongreyle birlikte Tanör’ün dört ana grupta ele aldığı otuz kongre toplanmıştır.[8]

Kongreler dönemi 1921 Anayasası’nın asli bağlamıdır. Bu dönemde egemenlik sorununun yeni öznesi olarak ortaya çıkan millet olgusu ve milli egemenlik kavramı Rousseaucu bir bağlamda[9], siyasal tartışmaların göbeğine oturmuştur. Bazen doğrudan demokrasi usullerinin uygulandığı bölgesel kongre yönetimleri, İstanbul’da egemenliğini kaybetmiş hükümetin karşısında yer almış, ona karşı  bir tür egemenlik mücadelesine girilmiştir. Bu mücadelenin son olarak vardığı yer bir kurucu meclis olarak toplanması planlanan fakat kimi itirazlarının sonunda olağanüstü yetkilere sahip meclis olarak toplanan Cumhuriyetin kurucu meclisi Büyük Millet Meclisi’dir.

Dernekler biçiminde örgütlenmiş kongrelerin, milli egemenlik ile ilişkileri bakımından iki dönemi olduğu söylenmelidir. Bunlardan birincisi, Amerikan Başkanı Wilson’un yayımladığı bildiride yer alan ulusların özgür gelişim hakkıdır. Kongreler bu çerçevede mitingler düzenlemiş, raporlar hazırlamış, mitinglerde katılımcılarla birlikte alınan kararlar uygulamaya konmuştur.[10] Bu faaliyetlerin yanında meclisleşen kongreler, çoğu zaman idare görevini de üstlenmiş, cumhuri bir yönetimin adımlarını atmıştır. Hatta ilk örgütlenen bölgelerden olan Kars Kongresi bir anayasa hazırlamış ve bir geçici cumhuriyet kurmuştur. Bu anayasa ile 1921 Anayasası’nın aynı adı taşıyor olması (Teşkilatı Esasiye), Türkiye adının bu anayasada kamu hukukumuza girmesi, tebaa değil vatandaş kavramının kullanması tesadüf olarak görülemez.[11]

Ulusal egemenlik bakımından belirgin biçimde yaşanan değişim, işgallerin başlamasından sonrasına denk gelir. Wilsoncu ilkeden umudun kesilmesinden sonra Leninist ulusların kendi kaderini tayin hakkına yaslanan kongre iktidarları, 23 Nisan’da Büyük Millet Meclisi’nin açılmasının ardından radikal bir cumhuriyetçiliğe yönelmiştir. 1921 Anayasası görüşmeleri, 1920 Kasım’ında başladığında konuşulan ilk meselenin Bolşevizm olması,[12] ulus egemenliğinin halk inisiyatifi ve halk vetosu gibi doğrudan yöntemler olmadan boş bir kavram olduğuna yönelik önergeler ve kabul edilen anayasada doğrudan doğruya halk idaresinin ilke olarak benimsenmesi bu radikalleşmenin eseridir.

1920 yılında, Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni ve yeni Türkiye Devleti’nin anayasal kuruluşunu ulusal egemenliğin formu bakımından belirleyen temel siyasal ideoloji halkçılıktır. Bu dönemin halkçılığı özellikle 1923’ün ardından başlayacak ulusu tek bir etnisiteye indirgeyen, sınıf çatışmasını reddeden halkçılık ile taban tabana zıttır. Bunu hem 1921 Anayasası’nın içeriğinden hem de onu hazırlayan halkçı programların içeriğinden çıkarmak mümkündür.

Bu dönemde yaşanan halkçı programlar çoğalması[13] içerisinde özellikle üç tanesi, Halk Zümresi Siyasi Programı, Temsili Mesleki Programı ve Mesai Bolşevizme karşı konumları, yeni devlete ilişkin kurumlar bakımından farklılaşsalar da yeni Türkiye’nin kuruluşunu, 1921 Anayasası’nı etkileyecek altı noktada parallelikler içermektedir. Bunlar “i.Yeni bir devlet, Türkiye Devleti. ii. Memur sınıfına olan karşıtlık ve bunun çözümü olarak halka dayalı egemenlik. iii.  Tekçi olmayan bir halk kavrayışı. iv. Yerel özerkliğin, egemenliğin halka ait olduğunun bir göstergesi olarak kavranması. v. Kuvvetler birliği esası ve vi. Egemenliğin kaynağının laik kavrayışı”[14] olarak gruplandırılabilir.

Halk egemenliğinin radikal bir yorumunun nüvelerini izlediğimiz kongreler döneminde, halkın kavranışı bakımından da Türkiye Cumhuriyeti tarihi bakımından bir istisnayı açıkça görmek mümkündür. Bu istisna yeni Türkiye’nin Türklerin ve Kürtlerin ortak devleti[15] olacağına dair güçlü bir vurgudur ki 1921 Anayasası’nın özü olarak tanımlanan özerkliğin bu siyasal bağlamdır. Bu siyasal bağlamın temelindeki tarihsel olgu, 1915 yılında Ermenilerin göç yollarında katledilmeleri, mülklerine el konması ve 1920’nin ortalarında Kürtlerin yaşadığı bölgelerde bir Ermenistan devletinin kurulacağına yönelik iddiaların güçlenmesidir.[16] I. Büyük Millet Meclisi’ne giden süreçte en önemli durak olan Erzurum Kongresi’nin hazırlık toplantılarında ülkenin sınırlarının Türklerin ve Kürtlerin ortak sınırı olarak kabul edilmesi, kongrenin beyannamesinin birinci maddesinde bunun açık biçimde ortaya konması bu gelişmelerin Türkler ve Kürtler tarafından ortak biçimde kavrandığını göstermektedir. Nitekim, 1921 Anayasası’nı yapan kurucu Meclis’in özerkliğe vurgusu, Anayasa’nın özerkliğe ilişkin maddelerinin Kürtlerin durumunun gözetilerek geliştirildiğini kanıtlar.[17]

1920’de kurulan I. Büyük Millet Meclisi’ni ve 1921 Anayasası’nın bağlamını oluşturan Kongrelerin temel vurgusunun bu yönde olduğuna ayrıca dikkat çekmek gerekir. Kongreler bölgelerindeki bütün Müslümanları doğal üye sayarken, temel metinlerinde Hıristiyan unsurların eşit haklara sahip olacaklarını, Müslümanlarla ülkü birliği içinde hareket ettikleri sürece varlıklarının korunacağı ve geliştirileceği vurgulanmıştır. Ancak asıl olan neredeyse her kongre ülkede ‘Rumluk ve Ermenilik’ tesisini savaş nedeni saymış, Müslümanları yani Türkleri ve Kürtleri bunun karşısında örgütlemiştir. Fakat 1921 Anayasası görüşmelerinde Anayasa komisyonu sözcüsü, Anayasa görüşmelerinin ruhuna uygun olarak Ermenilerin dahi Meclis’te yeri olması gerektiğine dair konuşma yaptığını atlamamak gerekir.[18] Anayasa koyucu meclisin ve Anayasa’nın içerdiği demokratik potansiyel, halkı etnik ve sınıfsal olarak çatışmalı ve bu çatışmalar içinden kendi kararını verebilecek olgunlukta olduğuna dayanmaktadır.

Egemenliğin, monarkın tekliğinden halkın çokluğuna geçtiği, halkın modern çatışmalar içinden kavrandığı bu tarihsel siyasal bağlam içinde ülkenin sınırları hala muğlaktır. Hem egemenlik mücadelesi bağlamında hem de topraksal sınırlar bağlamında Türk-Kürt siyasal birliği için mücadele 1920 Nisan’ından başlayarak anayasa koyucu meclis tarafından sürdürülmektedir.

Anayasanın Yapılışı ve Anayasa Görüşmeleri

1921 Anayasası ve onu yapan I. Büyük Millet Meclisi, Türkiye’nin en demokratik anayasası ve en demokratik meclisi olarak genel kabul görmüştür.[19] Meclis, kurulduktan bir gün sonra aldığı kararla bir Meclis Hükümeti olarak kurmuş, kongrelerden miras kalan bir Rousseau bir fikirle partileşmelere karşı bunun uygun olacağına karar vermiştir.[20] Aynı zamanda savaşı yürüten bu Meclis, yeni bir devlet makinesinin kurulması üzerine geliştirilen kapsamlı fikirlerin hararetle tartışıldığı bir çatı haline gelmiştir. Kendini çoğu kez kurucu meclis olarak adlandırmış bu meclis, iki açıdan dünya anayasa tarihi bakımından özgündür. Hem bileşimi hem de anayasal niteliği bakımından. Meclis bir yandan kendi aldığı kararlar haricinde 1876 Kanunu Esasi’si ile kendini bağlı görür, fakat aldığı kararın onun üzerinde olması bakımından da bağlı değildir. Öte yandan Meclisin bileşimi ikili bir seçim ile sağlanmıştır. Bir yanda Osmanlı Mebusan Meclisi’ne seçilip Ankara’ya gelen üyeler vardır, öte yandan Mustafa Kemal tarafından yazılmış seçim genelgesi uyarınca seçilmiş üyeler.[21] Anayasa yapıcı meclis bu koşullarda oluşmuş ve tartışmalarını sürdürmüştür.

1921 Anayasa görüşmeleri, 13 Eylül 1920 günü Meclis’e Mustafa Kemal tarafından bir program sunulması ile başlamıştır. 18 Eylül’de bu metnin niteliği konusunda bir tartışma yaşanmış, Meclisin bütünlüğünün haricinde bir hükümet programı olamayacağı için, anayasa taslağı, özel komisyona havale edilmiştir. Komisyon taslağın ilk bölümünü beyanname olarak ayırmış[22], geri kalanını ise 18 Kasım günü gerekçesini okuyarak ve savunarak Meclisin tartışmasına açmıştır.

Tartışmaların odağı, ki bana göre bu odak Türkiye anayasa hukuku doktrini içinde kaydırılmıştır, yukarıda aktarılan bağlama uygun biçimde halkın bir etnos değil, demos olarak kavrandığını gösteren temsil sorunudur. Halk hem sınıfsal olarak hem de etnik olarak parçalı ve çatışmalı bir birliktelik olarak kavranmıştır. Daha anayasa taslağının gerekçesinin sunuşunda komisyon sözcüsü Türk ve Kürt köylülerinin ezilmişliğinden, mazlum milletlerden ve doğrudan doğruya yönetimden bahseder.[23] Bu bağlamda Osmanlı’nın ezen sınıfı olarak düşünülen memurların ve burjuvaların meclise üye olup olamayacakları dahi tartışma konusu yapılır. Fakat tartışmaların iki düğümü temsil biçimi ve özerkliğe ilişkin hükümlerdir.

Anayasa taslağının ilk maddesi ulus egemenliğini geri dönülmez biçimde kamu hukukumuza getirmiştir. Bu maddede istisnai olan ve bundan sonraki hiçbir Türkiye Cumhuriyeti anayasasında yer almayacak hüküm ise halkın kendi kaderini doğrudan doğruya belirleyicine ilişkin hükümdür. Bu hüküm anayasanın düğümlendiği temsil konusu bakımından da özerkliğe ilişkin düzenlemeler bakımından da temel önemdedir: “İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir”

Temsil tartışmalarında en geniş yeri mesleki temsil tartışması kaplamıştır. Bu 1930’ların korporatizminden farklı olarak halk sınıflarının meclise girebilmesinin yolu olarak düşünülmüş bir usuldür ve çok fazla itiraz ile karşılaşmıştır. En temel iki itiraz uygulanamazlık sorunu ile Hıristiyanların meslek sahiplerinin çoğunluğunu oluşturduğu nedeniyle duyulan korkudur. Bu itirazlar sonucu mesleki temsilin kabul edilmemesinin ardından Sovyet usulü şuradan şuraya seçim tartışması yaşanmış ve fakat bu seçimin derecesini artıracağı gerekçesi ile reddedilmiştir. Sonuç olarak Meclisin üyelerinin vilayetler halkınca seçileceği karara bağlanmış ve yöntem kanuna bırakılmıştır.

Bununla birlikte Rousseaucu çıkışların ilk defa bu mecliste gündeme geldiği, halkın doğrudan doğruya yasa yapma hakkının ve veto hakkının tanınmadığı bir anayasal düzende birinci maddede belirtilen egemenlik formunun gerçekleşmeyeceği savunulmuştur.[24]

Anayasanın asıl ilgi çekici yönü, hem birinci maddedeki kendi kaderini belirleme hakkı hem de Kürtlerin cumhuriyet içindeki konumu bakımından bugüne kadar önem arz etmiş olan özerkliğe ilişkin hükümlerdir.[25] Özerkliğin kapsamı oldukça geniş tutulmuştur, merkez tarafından konulan düzenleyici esaslara dayanarak vilayetler; evkaf, Medaris, Maarif, Sıhhiye, İktisat, Ziraat, Nafia ve Muaveneti içtimaiye işlerinin tanzim ve idaresi alanlarında özerktir. Anayasanın taslak halinde yer alan tam özerklik ifadesindeki ‘tam’, bağımsızlığa yol açacağı gerekçesiyle metinden çıkarılmıştır. Özerkliğin esasına ilişkin hiçbir itirazın yükselmediği tartışmalarda, biçime ilişkin birçok önerge verilmiş ve düzenleme anayasa metnindeki son hali almıştır. Özerkliğin hangi amaçla getirildiğini görebileceğimiz en net ifadeleri, yukarıda aktarıldığı gibi, 1923 Ocağında, yani anayasa yapıldıktan iki yıl sonra bizzat Mustafa Kemal vermiştir.

1921 Anayasası Metni ve Etkileri

1921 Anayasası 20 Ocak tarihinde kabul edilmiştir. Anayasa metni 23 madde ve bir ek maddeden oluşmaktadır.[26] Anayasanın yarısından fazlası, onuncu maddeden son maddeye kadar idare meselesine ayrılmış ve bu mesele özerklik formülü ile çözülmüştür. Özerklik hem geniş hem de yoğun bir yer tutmaktadır.

Meclis hükümeti sistemini ve kuvvetler birliği ilkesini benimseyen anayasa metninde temel haklara dair ayrıca düzenlenmiş hiçbir hüküm yoktur. Anayasa bir çekirdek devlet formu oluşturmuştur. Buna göre birinci madde ile Türkiye’de siyasal birliğin formu cumhuriyet olarak belirlenmiş[27], halkın kendi kaderini tayin hakkı kabul edilmiş ve şuralar yönetimi biçimde özerk özerk yerel meclislere geniş yetkiler tanınmıştır.

1921 Anayasası gerek onu yapan meclisin bileşimi, gerekse 1918’de ateşkes anlaşmasının ardından oluşmaya başlayan yeni Türkiye’nin kuruluşu bakımından ‘savaş zorunluluğu’ tanımıyla geçiştirilemeyecek bir etkiye ve öneme sahiptir. Halkın, bir etnos değil, kurucu bir demos olarak kavramsallaştırdığı bütün kurucu meclis tutanaklarına yansımış, kurucu öznenin farklılıkları ve çatışmaları içerilmeye çalışılmıştır. Eğer zorunluluk kavramı, buna işaret ediyorsa, bu zorunluluk savaşın değil, savaşı yürüten siyasi iradenin siyasal birliğe ilişkin kararına işaret eden bir zorunluluktur. Bu nedenle, savaş bittiğinde ve yeni bir siyasal birlik tasavvuru ile 1924 Anayasası yapıldığında bu zorunluluk son bulmamış; Türkiye’de bugüne kadar gelen ve çoğu büyük silahlı çatışmalarla sonuçlanan siyasal birlik krizinin nedeni olmuştur.

Gerek demokrasinin Rousseaucu bir bağlamdaki radikal kavranışı, gerek siyasal birliğin etnik ve sınıfsal olarak parçalı yapısına ilişkin Anayasa’nın taşıdığı siyasal tasavvur, uzun 1923’ün tarihsel bağlamındaki güç dengeleri içinde ortadan kaldırılmış ve 1924’te ikinci bir cumhuriyet, 1921’in tam tersi bir siyasal birlik tasavvurunu ortaya koyan bir anayasa kabul edilmiştir. Bu iki anayasal tasavvur, iki anayasal politikanın çatışması içinde günümüze kadar süren bir gerilimin motoru olacaktır.

1924 Anayasası

Cumhuriyetin ikinci anayasası olan 1924 Anayasası, birincisinin neredeyse tam karşısında bir siyasal birlik tasavurru üzerine kurulmuştur. Bir yanıyla döneminin standart liberal burjuva siyasal düzenlerine uygun olarak yapılandırılmış anayasa, 1925’ten başlayarak tek parti rejiminin anayasal temelini oluşturmuş, bir yandan neredeyse hiçbir değişiklik geçirmeden çok partili temsili demokrasiye geçişin anayasası olmuştur. 1960 darbesine kadar yürürlükte kalmış bu anayasanın temel özelliği, temsili demokrasinin çoğunlukçu bir kavrayışı bağlamında saf bir temsil anlayışını benimsemesi; nüfusu homojen bir etnisite bağlamında vatandaşlıkla ilişkilendirmesi, merkeziyetçi bir idari çatı kurmasıdır.

1924 Anayasası’nı yapan Meclis güdümlü meclis olarak tanımlanmış, aşağıda açıklanacağı gibi seçilirken kurucu bir niteliğe haiz bir meclis olarak toplanmamıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci meclisi olan bu meclisin hemen bütün üyeleri Mustafa Kemal’in denetiminden geçerek seçilebilmiştir. Bu yüzden de nitelik olarak birinci Büyük Millet Meclisi’nden farklı bir bileşime sahiptir.

1924 Anayasası görüşmelerinde ve metinde ortaya çıkan bu ikinci cumhuriyet, siyasal birlik tasavvuru, Türkiye’nin anayasal politikasının bugüne kadarki şekillenmesindeki sınırları çizmiştir. Bu sınırlar, 1961’de belli noktalarda esnetilmiş, 1982’de büyük ölçüde daraltılmış, bugünün mevcut anayasasızlaştırılmış OHAL rejiminde çekirdeğine kadar geriletilmiştir. Sonuç bölümünde tartışacağım bu iddiaları paranteze alarak, 1921 Anayasası’nı incelerken izlediğim yöntem bağlamında 1924 Anayasası’nı analiz edeceğim.

1924 Anayasası’nın Tarihsel-Siyasal Bağlamı 

1924 Anayasası’nı ortaya çıkaran tarihsel siyasal dönemi “uzun 1923” olarak adlandırmıştım. “Uzun 1923, Halk Fırkası adı ile bir parti kurulacağının Mustafa Kemal tarafından açıklandığı Aralık 1922’den, yeni Teşkilatı Esasiye Kanunu’nun kabul edildiği Nisan 1924’e kadar geçen dönemi kapsar. Dönemin ayrıca ele alınmasının nedeni, cumhuriyetin birinci kuruluşunu tersine çevirecek ve ikinci kuruluşun dayanağı olacak kararların bu dönemde tutarlı bir biçimde uygulanmaya başlandığını göstermektir.”[28] Birinci meclisin feshi, Lozan Antlaşması, İkinci Meclisin kurulması, yeni bir parti kuruluşunun 1921 Anayasası’nı oluşturan halkçılık fikrinin tam tersinde konumlanan bir halkçılık ideoloji etrafında örgütlenmesi, 1924 kuruluşunu ortaya çıkaran temel tarihsel siyasal olaylar dizisidir.

Birinci Meclis, politik tartışmaların çok sert geçtiği, çok güçlü ve değişken bir muhalefetin yaşandığı bir Meclis’tir. Meclis tutanaklarının her hangi bir kritik sorun bağlamında incelenmesi bunu gösterecektir. Meclis’e 1922 yılında getirilen seçim kanunu teklifi hakkındaki görüşmeler incelendiğinde ya da Türkiye’nin ilk siyasi cinayet olarak adlandırılan muhalif isimlerinden Ali Şükrü Bey’in katledilmesi sonrası yaşanan tartımalar okunduğunda muhalefetin argümanlarının ve gücünün görülmesi için kafidir. Kurucu hatta savaşı yürüten meclis olarak kurtarıcı bu mecliste muhalefetin gücü ve özgüveni, özellikle Lozan’ın ilk döneminde ortaya çıkan yüksek sesli tartışmalarda kendini göstermiştir. Mustafa Kemal ve grubu için birinci kuruluşun temel öznesi olan bu meclisin ve onun radikal demokratik kuruluşunun feshedilmesi, özellikle Lozan’ın kabulü, cumhuriyeti ilan eden anayasa değişikliğinin meclisten geçirilmesi gibi sorunlar bağlamında zorunluluk olarak görülmüştür. Meclis, Ali Şükrü Bey cinayetinin ardından yaşanan tartışmalar sonucu 1921 Anayasası’nın münferid maddesinde belirlenen amaca ulaşıldığına, yani savaşın kazanıldığına ve vatanın kurtarıldığına karar vererek kendini feshetmiştir.[29]

1924 Anayasası’nı yapacak olan ikinci Türkiye Büyük Millet Meclisi bir kurucu meclis olarak toplanmamıştır. Ayrıca bu meclis hemen hemen bütün üyelerinin Mustafa Kemal’in onayı ile aday olan kişilerden seçilmesidir. Daha önce söylenmiş olduğum gibi bu meclis güdümlü meclis olarak adlandırılmıştır.[30] Cumhuriyeti ilan eden 364 sayılı kanun ile resmi dilin Türkçe olduğunu, dinin İslam olduğunu hükme bağlayan bu meclistir; Lozan Antlaşması bu meclisçe tartışmasız biçimde kabul edilmiş, 1924 Anayasası bu mecliste tartışılmış ve kabul edilmiştir.

Uzun 1923’ün belki de birinci TBMM’nin feshi ile başlayan tarihsel-siyasal bağlamı; savaşın fiilen bittiği, saltanatın kaldırılmasıyla ülke içindeki egemenlik sorunun cumhuriyet lehine çözüldüğü, yeni devletin kuruluşunun uluslararası tanınması anlamına gelen Lozan Antlaşmasının görüşmelerinin sürdüğü bir bağlamdır. Bu dönem, 1923 başında 1921 Anayasası ile getirilen özerkliğin ve halkın kendi kaderini benimsemesi ilkesinin Mustafa Kemal’in hala gündeminde olduğu[31], fakat aynı zamanda cumhuriyetin ikinci kuruluşunun ideolojisi olacak yeni bir halkçılık fikrinin de hakim olmaya başladığı bir dönemdir. Aralık 1922’de Mustafa Kemal’in Halk Fırkası adında yeni bir parti kurulacağını beyan etmesiyle ve onun fikri temayülünü ortaya koymasıyla başlayan süreçte, 1921 Anayasası’nın birinci maddesinde yer alan halkın kaderini bizzat ve bilfiil belirlemesi hükmü görmezden gelinmeye başlanmış[32], halkın tek ve bütün olarak görüldüğü bir halkçılık anlayışı ortaya çıkmıştır. Etnik ve sınıfsal parçalılığın yok sayıldığı bu tasavvur içinde özerklik fikri tamamen ortadan kaldırılmış, ezilen halkın ve sınıfın yerini 1930’lar Türkiyesinin sloganı haline gelecek “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitle” sloganında ifadesini bulan halkçılık çizgisi almıştır.[33]

Lozan’da Musul bağlamında Kürtlerin durumu ve özerklik konularında Büyük Millet Meclisi heyeti ile Britanya heyeti arasındaki tartışmalar, belki de Cumhuriyetin kuruluşunun karakterini ve temel çatışmalarını belirleyecek bir önem taşımaktadır. Britanya heyetinin sunduğu raporlarda da Büyük Millet Meclisi heyetinin sunduğu raporlarda da bölgenin nüfusunun çoğunun Kürtlerden oluştuğu vurgulanmış, BMM heyeti başkanı İsmet Paşa, yaptığı ironilerle Kürtlere gerçek özerkliği ve kendilerini geliştirme hakkını ancak Yeni Türkiye’de yaşayacaklarını iddia etmiştir.[34] Egemenlik, halkın formu ve sınırlar konfigürasyonunu bütünüyle etkileyecek olan Lozan Antlaşması sonucu iki önemli şey olmuş, Musul’un kaderinin Türkiye’nin dışında belirleneceği karara bağlanmış ve Schmitt’in 1928’de yazdığı Anayasa Öğretisi adlı eserinde örnek olarak göstereceği mübadele protokolü ile nüfusun homojenliği yönündeki adım tamamlanmıştır.[35]

Anayasanın Yapılışı ve Görüşmeleri

1924 Anayasası’nı yapan parlamentonun kurucu bir meclis olup olmadığı, yani anayasa yapma kudretine sahip olup olmadığı, akademik bir tartışma konusu yapılmıştır. Örneğin anayasanın yapım süreçlerinde de katkısı olan Ahmet Ağaoğlu, 1926-27 Anayasa Hukuku ders notları olarak yayımlanan çalışmasında daha önceki dönemlerde anayasa yapma yetkisinin yalnızca bu iş için toplanmış meclislerde olduğunu dile getirdikten sonra yirminci yüzyıl başlarında seçilmiş parlamentoların bu yetkiye sahip olduğunu yazmıştır.[36] Kamu hukukçusu Recai Galip Okandan ise 1962 yılında yazdığı makalesinde ikinci meclisin anayasa yapmak için toplanmadığını, ayrıca anayasayı halkoyuna sunmadığı için hiçbir demokratik anayasa yapma prosedürüne uymadığına dikkat çekmiştir.[37] Daha yakın tarihli iki metinden birinde Tanör meclisin kurucu nitelik taşımadığını teslim etmekle birlikte bunun anayasanın meşruiyetini sakatlayıcı bir boyut taşımadığını belirtmiş; Özbudun ise meclisin bu niteliğinin dönemin koşulları içinde yadırganmaması gerektiğini belirtmiştir.[38] 1924 Anayasası’nın görüşmeleri sırasında bunu yadırgayan yalnızca bir milletvekili olmuştur. Saruhan Milletvekili Abidin Bey 1921 Anayasası’nı yapan kurucu meclisin, kurucu niteliğini nereden aldığını açıkladığı konuşmasında, ikinci Meclis’in bu niteliği nereden aldığını sorarak Anayasa taslağını meclisin önüne getiren Anayasa Komisyonu’nu eleştirmiştir.[39]

9 Mart 1924’te başlayıp kısa bir süre içinde tamamlanarak 20 Nisan 1924’te son bulan Anayasa görüşmelerine ilişkin literatürdeki tartışma, cumhurbaşkanına verilecek yetkileri komisyon taslağına karşın kısıtlayan Meclis’in gücüne odaklanmıştır. Olağan bir anayasal politika bakımından önemli olan bu tartışma, 1921 Anayasası ile karşıtlığın içeriği ile karşılaştırıldığında tali öneme sahiptir. Çünkü 1921’de ülke, halk ve egemenliğin konfigürasyonunun tam tersi bir anlayışın benimsendiği anayasayı yapan meclis düzeni değiştirirken neredeyse hiç tartışmamıştır. 1924 Anayasası, 1921’in getirdiği istisnai egemenlik anlayışını ortadan kaldırmış, halkın kendi kaderini bizzat ve bilfiil belirleyeceği hükmüne yer vermemiştir. Bununla bağlantılı olarak saf temsil anlayışını benimsemiş, özerkliğe ilişkin hükümler neredeyse hiçbir tartışma yaşanmadan kaldırılmış ve merkezi bir idari aygıtın çatısı oluşturulmuştur. Aynı karşıtlığın nüfusun tasavvuruna ilişkin parçası tekçiliktir. Yurttaşlığa ilişkin maddenin tartışılmasındaki Türkçülük vurgusu, Türkiye’nin Türklerin olduğu vurgusu siyasal birliğin homojenleştirilme niteliğini ortaya koymaktadır. Tabii 1921 Anayasası görüşmeleri ile karşılaştırıldığında Kürt kelimesinin görüşmelerde hiç kullanılmaması da aynı boyuta işaret eder.

Anayasanın Metni ve Etkileri

20 Nisan 1924 ‘te kabul edilen Anayasa, altı bölümden ve 105 maddeden oluşmaktadır. Cumhuriyet anayasaları içinde bir yurttaşlık hakları bölümü içeren Anayasa’da temel haklar sadece kişi hakları ile kısıtlı olarak yer almıştır.[40] Anayasa’nın temsili demokrasi için önemi, çoğunlukçu bir modeli benimsemesi ve bu model bağlamında hem tek partili hem de çok partili anayasal düzene temel sağlayabilmiş olmasıdır. Özbudun’un bu konudaki uyarısını unutmamak gerekir. Anayasa 1925’ten 1950’ye kadar hüküm sürecek tek parti rejimine yönelik olarak yapılmamış, liberal bir anayasa niteliğindedir. Fakat yukarıda belirttiğimiz bağlam ve anayasanın homojenleştirici, merkeziyetçi özü ve egemenliğe dair belirlediği ilke, Türkiye’nin bugüne kadar süren temel anayasal politikasının niteliğini ve sorunlarını belirleyecek ‘tek’çi niteliği taşımaktadır.

Egemenliğe ilişkin 1924 Anayasası düzenlemesi, bugüne kadar hiç değişmeden gelmiş, egemenliğin kayıtsız şartsız ulusa ait olduğu ilkesidir. Bu egemenlik ancak Meclis eliyle kullanılır. 1924 ile birlikte egemenliğe ilişkin Rousseaucu ilke saf temsil lehine ortadan kaldırılmıştır. Altıncı bölümde türlü hükümler başlığı altında düzenlenen ve 105 maddelik anayasa içinde sadece üç maddede düzenlenen idare konusunda özerkliğe ilişkin ilke tamamen ve tartışmasız olarak terkedilmiştir.

Anayasa’nın yurttaşlığı tanımlayan 88. maddesi, ki bu madde çok farklı bir bağlamda anlaşılarak 2000’li yılların ortasında demokratikleşme politikaları bağlamında yeniden gündeme gelmiştir, etnik olarak Türk olmayı bir ayrıcalık olarak algılayan bir arka plana dayanır. “Türkiye’de din ve ırk ayıredilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese Türk denir” olarak düzenlenen maddenin tartışmaları sırasında gayrimüslimlerin Türk olmayacağı, onların bu ayrıcalığa ulaşamayacakları, bu hakka sahip olamayacakları özellikle vurgulanmıştır. 1921 Anayasası görüşmelerinde komisyon başkanı tarafından Ermeniler ile aynı ülkü birliği içindeysek elbette onlar da bu mecliste söz sahibi olacaklar diyebilen bir vekil bile çıkmamıştır Meclis’te. Sonuçta Türk olamayacakları için ‘Türk denir’ ifadesi kullanılmıştır.[41]

1924 Anayasası, dönemi için klasik bir burjuva liberal anayasası olarak kaleme alınsa da uzun 1923’ün etnik olarak homojenleştirici, sınıf çatışmasını dışlayıcı ruhundan çıkan kararlar; 1925’te tek parti dönemini başlatmış, parti 1936’da yapılan anayasa değişikliği ile devlet ile özdeşleşmiş, partinin ilkeleri anayasallaştırılmıştır. Böylece siyasal alanın olabildiğince daraldığı, temsilin sadece bir dışlama aracı olarak kullanıldığı bir cumhuri düzen kurumsallaştırılmıştır.

1924 Anayasası’nı oluşturan tekçi karar, Türkiye cumhuriyetinde demokratik anayasal siyasetin öznesi olan halka ilişkin sınırların nasıl çizildiğini gösterir. Solun sınıf çatışması anlayışına kapalı, halkın etnik, dinsel farklılıklar ve çatışmalar içeren bir siyasal birlik olarak tasavvuruna izin vermeyen bu anayasal politikalar sınırlar biraz ileriye ve biraz geriye çekilmek üzere egemenlik ve temsil ilişkileri bağlamında bugüne kadar sürmüştür. Fakat Türkiye’nin temel krizlerinde, 1921’in halkı bir etnos değil demos olarak düşünmemize olanak veren, siyasal birlik tasavvurunu farklılıkları ve çatışmaları içerecek biçimde kuran varlığı, 1924 kuruluşunu zorlayan güçlerin ana motifi olarak varlığını sürdürmüştür.

Sonuç: Türkiye’de Anayasal Politikanın Kuruluşu

Türkiye’de cumhuriyetin kuruluşu sorunu üzerine düşünmek Türkiye anayasal düzeninin nelere açık nelere kapalı olduğunu düşünmek, demos olarak halka çizilen sınırların nerede olduğunu ve nerede zorlandığını düşünmek demektir. Bu bağlamda siyasal birliğin formuna ve tipine ilişkin verilen birbirine karşıt iki karar, kuruluş momentlerindeki zıtlık doğrudan doğruya Türkiye’de anayasal siyasetinin merkezini ve sapmalarını, yeni merkezlerde kendini nasıl var ettiğini göstermektedir. Kuruluşa ilişkin düşünme bu bağlamda, Türkiye’de anayasaları incelemenin ötesinde Türkiye’nin anayasasına ilişkin bir incelemeye götürecektir.

Bu makalede, anayasa incelemesi için yöntemsel bir tercihte bulunuldu. On sekizinci yüzyılın iki büyük devriminin ardından neredeyse dünyanın bütününde uygulama bulan yazılı anayasaların kaynağı burjuvazinin siyasal iktidarı sınırlama talebiydi. Bu nedenle,  Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Beyannamesi’nin 16. maddesinde  “Kuvvetler ayrılığının olmadığı ve insan haklarının güvence altına alınmadığı ülkelerin anayasası yoktur” dendi. Gerçekten de burjuva anayasalarından beklenen bu iki niteliği sağlamalarıdır. Fakat burjuva anayasaların bir diğer özelliği, bu iki ilkenin de askıya alınabildiği diktatörlük koşullarına cevaz vermesidir. Genel de olağanüstü haller ya da ciddi siyasal kriz anlarında anayasalarda tanımlanmış kimi güvenceler askıya alınır ya da şu an Türkiye’de olduğu gibi anayasa bütünüyle fiilen askıdadır.

Bu koşullarda araştırmacılar iki yol benimseyebilir. Birincisi yazılı anayasa ve anayasal standartlarla uygulamadaki ihlalleri karşılaştırmak ve aradaki açığı bilimsel bir analiz içinde sunmaktır. İkincisi ise kriz anlarında ve olağanüstü hallerde “korunanın” ne olduğunu, nereye kadar esneyebileceğini, hangi sınırların zorlanabileceğini analiz edebilecek bir anayasa tanımlamaktır. İşte bu makalede, ikinci yöntem tercih edilmiş, 1921 ve 1924 Anayasaları arasındaki karşıtlık bakımından yanıtı aranan temel soru “Türkiye’nin anayasası nedir?” sorusu olmuştur.[42] Türkiye’de cumhuriyetin kuruluşu, bugüne kadar gelen anayasal politikanın sınırlarını çizmiştir.  Bu sınırlar, esnese, daralsa ya da genişlese de aynı unsurlar bakımından 1924’ün konsolidasyosunu olarak karşımıza çıkmıştır. Mevcut temsil düzeni ile özdeşleşmeme krizinin yaşandığı her an 1924 konfigürasyonu ile 1921 konfigürasyonu iki farklı anayasal siyasetin zeminini oluşturur.

Türkiye’de 2007’den beri gündemden yüksek düzeyde seyreden anayasal siyasetin, 2016 Temmuz’unda gerçekleştirilen darbe girişiminin ardından anayasanın askıya alınmasına varmasında iki kurucu konfigürasyonun yine etkili olduğu söylenebilir. İslamcı bir parti olarak iktidara gelen AKP İslamcılığı belli bir sınırda tutan mevcut düzen unsurlarıyla ilk çatışmasını 2007’de Cumhurbaşkanlığı seçiminde yaşamış; Fethullah Gülen cemaati dahil çeşitli ittifaklarla bu krizi aşmıştır. 2010 Anayasa referandumu bu ittifakın zirvesi olmuştur. Yargının Gülencilere teslim edildiği ve mevcut 1982 Anayasası’nın itibarsızlaştırılarak ihlallere karşı kırılgan hale getirildiği bu referandumun en önemli sonucu, İslamcı örgütlenmelerin devlete hakim olmasıdır. Fakat 2013 yılında Gezi ayaklanmalarında mevcut düzenle de eski düzenle de özdeşleşmeyen, temsil edilemeyen halkın özne olarak, demos niteliği ile kurucu bir kudret göstermesi dengeleri değiştirmiş, Kürt açılımı olarak adlandırılan süreçte de özdeşleşmeme sorunu ile karşılaşan siyasal İslamcı iktidar, krizi siyasal çatışma alanını 1982’de çizilen sınırların da gerisine götürerek çözme yoluna gitmiştir. 1924’te ifadesini bulan uzun 1923’ün homojen bir siyasal birlik tasavvuruna ve tekçi bir idari aygıta yaslanan anayasal politikası, bugünkü en gerici ifadesini Erdoğan’ın rabiasında[43] ifadesini bulmaktadır. Rabianın, yani Erdoğanizmin dışında kalan herkesi kriminalize eden mevcut anayasasızlık durumu, 1924 kuruluşunun sınırlarını en dar anlamıyla yeniden tarif ederek tek parti sistemine fiilen geri dönülmüş, siyasal sistem kendi sınırlarını üzerine kapanmış, krize lider parti ve halk özdeşliği ile yanıt üretilmiştir.

1921 ve 1924 anayasalarının bu yöntem ile birbiriyle ilişkilendirilmesi, bu özdeşlik ve özdeşlememe sorunlarına yani kurucu bir kudret olarak demos’a işaret eder. Bu bakımından Türkiye’nin anayasası nedir sorusunun yanıtında her zaman halkı, egemenlikle ve temsille ilişkisi ve ilişkisizliğini anayasal politikanın başat demokratik unsuru olarak görmemizi sağlar.

DİPNOTLAR

[1] Demirkent, D (2017) Bir Devlet İki Cumhuriyet, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, s. 89-234

[2] Bu düşünce Carl Schmitt’in eleştirdiği anayasanın mutlak ve göreli kavrayışlarının karşısına çıkardığı; “anayasanın pozitif kavramı” ile paraleldir. Anayasanın pozitif kavramı tanımından yola çıkıldığında, anayasa siyasal birliğin formu ve tipi üzerine verdiği karar olarak tanımlanır. Dolayısıyla bir anayasal yasa ile anayasa değer olarak birbirinden farklılaştırılmış olur. Anayasal yasalar değiştirilebilir ya da askıya alınabilir, ancak siyasal birliğin formunun cumhuriyet mi monarşi mi olacağına dair verilen karar; ya da eğer cumhuriyetse bir konsey cumhuriyeti mi yoksa burjuva cumhuriyeti mi olacağına dair verilen karar değişmişse artık anayasa değişmiş demektir; bu durumda yeni bir siyasal birlikte söz edebiliriz. Schmitt, C (2008) Constitutional Theory, çev. Jeffrey Seitzer, Duke University Press, s. 75.

[3] Dikkat çeken bazı eserler şunlardır: Akın, R (1992),  “Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 1921 Teşkilat-ı Esasiye Layihasını Müzakeresi”, Tarık Zafer Tunaya’ya Armağan, İstanbul Barosu Yayını; Arar, İ (1963), Atatürk’ün Halkçılık Programı, Baha Matbaası, İstanbul; Özbudun E (1992) 1921 Anayasası, AKDTYK Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara; Çelik, Burak (2007), Ulusal Kurtuluş Savaşı Döneminde Anayasal Gelişmeler ve 1921 Anayasası, GSÜ yayınları, İstanbul. Doğrudan doğruya 1921 Anayasası hakkında yazılmış altı yüksek lisans tezi varken Türkiye akademisinde bu anayasa doğrudan doğruya bir doktora tezinin konusu olmamıştır. Anayasa müzakereleri ise 2017 yılında derlenmiştir. Sevinç, M ve Demirkent, D (2017), Kuruluşun İhmal Edilmiş İstisnası: 1921 Anayasası ve Tutanakları, İletişim Yayınları İstanbul

[4] AKP döneminde farklı siyasi konumlardan Kürt açılımı, çözüm ya da barış süreci olarak adlandıran süreci başlatan ve zirvelerinden birini oluşturan 2013 Newroz’u sırasında okunan Abdullah Öcalan’ın mektubunun ana teması Birinci Meclis ve 1921 Anayasası’nda belirlenen egemenlik biçimi üzerine kurulu olması, bunun en önemli örneğidir. http://tr.euronews.com/2013/03/22/abdullah-ocalan-in-mektubunun-tam-metni

[5] Erdoğan, Cumhurbaşkanı olarak katıldığı parti kongresinde 1920 Meclisi’ni İslamcı bir meclis olarak sunmuş ve bütün Müslüman halkların birlikteliğine vurgu yapmıştır. Kendini 1920 Meclisi ile tanımlaması, yeni kurucu olma iddiasından ayrı düşünülemez. https://www.akparti.org.tr/site/haberler/basbakan-erdoganin-ak-parti-1.-olaganustu-buyuk-kurultayinda-yaptigi-konusm/66343#1

[6] Tunaya, T. Z (2009) Türkiye’de Siyasal Gelişmeler: 1876-1938 2. Cilt, Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul.

[7] Tanör, B (2009) Türkiye’de Kongre İktidarları (1918-1920), YKY, İstanbu, s.11.

[8] Tanör, a.g.e. ve Anadolu ve Rumeli’de Gerçekleştirilen Ulusal ve Yerel Kongreler ve Kongre Kentleri Bibliyografyası 5 Cilt, TBMM Yayınları, Ankara, 1993.

[9] Bu makale boyunca Rousseaucu halk egemenliği kavramı temsilden uzaklaşan, doğrudan doğruya egemenliğin halk tarafından kullanımını sağlayan araçlara işaret eden bir bağlama işaret edecektir. Saf temsile dayanan ulus egemenliğinin teorik çerçevesi, bunun karşısında, Sieyésçi bir bağlamda düşünülmelidir. Sieyésçi temsili rejim, halkın ya da ulusun ancak temsilcileri aracılığıyla konuşabileceğine, dolayısıyla temsil dışında egemenliğin düşünülemez olduğuna dayanır.

[10] Mitingler yoluyla kararların alındığı kongreleri Tanör şöyle tespit etmiştir: 28 Kasım Balıkesir; Ağustos ve 24 Aralık 1919, 23 Nisan 1920 Isparta; 25 Aralık 1919 Denizli; 21 Ocak 1920 Kayseri, 1 Şubat 1920 Muğla; 1 Şubat 1920 Samsun, 1 Şubat 1920 Garzan, 6 Şubat 1920 Kütahya. Türkiye’de Kongre İktidarları, s. 130-131.

[11] Tanör, bir anayasa yapan ve geçici bir hükümet kuran Kars Kongresi delegelerinden birinin haklı olarak adı geçen Kongre’yi kurucu meclis (meclisi müessisan) olarak adlandırdığını belirtir. Tanör, a.g.e., s. 167. Cenubi Garbi Kafkas Hükümeti Muvakkatesi ile ilgili ayrıca bakınız. Gökdemir, A. E (1998) Cenub-i Garbi Kafkas Hükümeti, Yüksek Öğretim Kurulu Basımevi, Ankara.

[12] Bolşevizm tartışmasının, hem de şaşırtıcı bir olumlamayla, muhafazakar olarak bilinen, muhalefetin önemli isimlerinden Ali Şükrü Bey tarafından açılması ilginçtir: Hükümet tahtie olunuyor (hatalı bulunuyor), bir programdan bahsediyor ve tahrif edilmiştir, diye Hükümete ait bir şey alenî olarak millete karşı yazılıyor. Esas itibarile açık söylüyorum. Bolşevizm cereyanı… “Ben Bolşevizm cereyanı aleyhinde değilim. Fakat eskiden yaptığımız gibi, bu günkü dünyanın geçirmekte olduğu büyük İnkılâptan müteessir olmayacağız diye kimse diyemez. Müteessir olacaktır, idaremizde değişiklik olacak, fakat bunu eski yaptığımız gibi, yine taklit ederek, Rusların yaptığına yahut Almanların yaptığına bakarak onları mukallidane bir şekilde yapacak olursak memlekete ikinci bir nifak sokacağız. Biliyorum ki, Bolşeviklerin istihdaf ettikleri gaye, insaniyetkâranedir (insancadır) ve takip ettikleri gaye bizce malûm. Fakat zaten bizim ahkâmı diniyemiz bunu âmirdir ve mevcuttur. Bu ahkâmı dinîye maatteessüf mühmel kalmıştır (ihmal edilmiştir).” Sevinç, M ve Demirkent, D (2017) Kuruluşun İhmal Edilmiş İstisnası, s. 66.

[13] Akal, E (2013), Moskova, Ankara, Londra Üçgeninde İştirakuyuncular, Komünistler ve Paşa Hazretleri, İletişim Yayınları, İstanbul s. 219-226.

[14] Demirkent, D (2017) Bir Devlet İki Cumhuriyet, s.130-136.

[15] Mustafa Kemal, Talat Paşa’ya yazdığı 20.02.1920 tarihli mektubunda Türk-Kürt milli sınırları ifadesini kullanmıştır. Tekeli, İlhan ve İlkin, Selim (2010), “Kurtuluş Savaşı’nda Talat Paşa ile Mustafa Kemal’in Mektuplaşmaları”, Cumhuriyetin Harcı I, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, s. 130.

[16] Sevr Antlaşması’nın Ermenistan’ın kurulmasına ilişkin maddeleri büyük endişe yaratmış, Lozan görüşmeleri sırasında dahi birinci Meclis’in Kürt vekilleri Kürdistan’ın İngilizler tarafından Ermenistan’a peşkeş çekilmek istendiğini dile getirmişlerdir. TBMM ZC, C. 26, s. 506-511.

[17] Bunu kanıtlamak için üç esaslı delil vardır. En güçlüsü Mustafa Kemal’in İzmit Mülakatı olarak bilinen ve 1987 yılına kadar sansürlenmiş metindir. Mustafa Kemal, 1923 Ocak’ında gazeteci Ahmet Emin Yalman’ın sorusuna verdiği yanıtta: “…başlı başına bir Kürtlük tasavvur etmekten ise bizim Teşkilat-ı Esasiye Kanunu mucibince zaten bir nevi mahalli muhtariyetler teşekkül edecektir. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise onlar kendi kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir…”ifadelerini kullanarak yerel özerkliğin Kürtler için ne anlama geldiğini açıklamıştır. Atatürk’ün Bütün Eserleri (2004), C. 14, Kaynak Yayınları, İstanbul, s. 273-274. Mustafa Kemal’in Meclis Başkanı olarak imzaladığı 22.07.1922 tarihli talimatta da yine Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkı olduğu TBMM yönetiminde özerk olarak varlıklarını sürdürecekleri bildirilmiş, Kürtlerin ikna edilmesi istenmiştir. TBMM Gizli Celse Zabıtları, C. 3, 22.7.1922, s. 551. Üçüncüsü ise yine yıllarca sansürlendikten sonra ortaya çıkan İstanbul hükümeti ile Anadolu hareketi arasında imzalanan ve Amasya Protokolleri olarak adlandırılan protokollerdir. Protokollerin metinleri için bakınız, Atatürk’ün Bütün Eserleri Cilt 4, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2005, s.  339-349.

[18] Kuruluşun İhmal Edilmiş İstisnası, s.154.

[19] Özbudun E (1992) 1921 Anayasası, AKDTYK Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara.

[20] Meclis’te Anayasa’nın kabul edilmesinden sonrasına denk gelen dönemde disiplinli iki grup ortaya çıkacaktır. Her ikisi de aynı adı taşıdığından bunlara literatürde birinci grup ve ikinci grup adlandırılagelmiştir.

[21] Söz konusu genelgenin taslak halinde kurucu meclis ifadesi kullanılmasına karşın özellikle Kazım Karabekir’den gelen uyarılar sonucu ifade olağanüstü yetkilere sahip meclis ifadesiyle değiştirilmiştir. Unat, F. R (1957) “Atatürk’ün Toplamak İstediği Meclis-i Müessisan”, Belleten, C. 21, S. 83.

[22] Beyannamede sosyalist, milliyetçi ve antiemperyalist vurgular ön plana çıkmıştır. Metni için bakınız. Koçak, C (1998) (der.), Birinci Meclis, Sabancı Üniversitesi Yayınları, İstanbul.

[23] Kuruluşun İhmal Edilmiş İstisnası, s. 75-84.

[24] Mesut Bey’in önerisinin Rousseacu, temsil karşıtı ruhu incelenmeye değerdir. Sosyalist fikirlere yakın ve Halk Zümresi üyesi vekil, ulusal egemenliğin, egemenliğin kullanımının temsilcilerden doğrudan halka verilmedikçe boş bir kandırmaca olduğunu, anayasanın birinci maddesinin başka türlü içeriklendirilemeyeceğini düşündüğünü dile getirmekte ve doğrudan demokrasi usulleri önermektedir. Önerisi, rejim için erken bulunduğu gerekçesiyle reddedilir.

[25] Bu hükümlerin tartışılmasına acilen başlanmasından hemen önce verilen bir önerge bu konuda ayrıca dikkat çekicidir. Kürdistan milletvekili Hasan Hayri Bey tarafından verilen önergede Dersim’de yirmi beş bin kişilik bir kuvvetin bütünüyle Anayasa’nın ya da idareye ilişkin hükümlerin geçmesini beklediğini dile getirmiştir. Bu önerge Kürtlerin milli mücadeleye katılması ve 1921 Anayasası arasındaki bağı kanıtlayan en doğrudan kayıtlardan biridir. TBMM ZC, D.1,  C.6, 07.12.1920, s. 260

[26] Bu ek maddenin özel bir önemi vardır. Ek madde Meclisin amacının belirlendiği bir kanuna atıf yaparak Meclisin süresini belirler. Fakat burada önemli olan bu kanuna atıf sayesinde saltanat ve hilafet sorunun anayasada adları hiç doğrudan geçirilmemesini sağlaması, aynı zamanda saltanat ve hilafetin Meclis tarafından kurtulacağına dolaylı olarak işaret etmesidir. Bu sayede Anayasa metni saf haliyle bu sorunla hiç boğuşmamış gibi görünür. Birinci Meclis’in 1 Kasım 1922’de saltanatı içerik olarak da dönemin ruhuna uygun bir belagat ve radikal bir karar ile kaldırması ile siyasal birliğin formu sorunu 1921’de kurulan cumhuri rejim lehinde karara bağlanmıştır.

[27] Türkiye’de cumhuriyeti ilan eden kanunun başlığı bunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu anayasa değişikliği kanununun başlağı, zaten mevcut olan cumhuriyet rejimini açıklığa kavuşturma anlamını taşımaktadır.

[28] Bir Devlet İki Cumhuriyet, s. 166-171.

[29] Fesih kararı Büyük Millet Meclisi’nde 1 Nisan 1923 tarihinde alınmıştır. TBMM ZC, C.28, s. 283-293

[30] Göldaş İ (2009) Lozan Biz Türkler ve Kürtler, Avesta, İstanbul.

[31] Gerek yukarıda Ahmet Emin Yalman’ın sorusuna verilen yanıtta gerekse de 1923 yılında bizzat Mustafa Kemal tarafından hazırlanan ve 1998’de ortaya çıkarılan Anayasa taslağında yer alan özerkliğe ilişkin hükümler bunun böyle olduğunu göstermektedir. Atatürk, Mustafa Kemal, Türkiye Cumhuriyeti İlk Anayasa Taslağı, Kentbank Yayınları, İstanbul, 1998.

[32] Örneğin Ocak 1923’te yaptığı bir konuşmada, “… idare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına dayanmaktadır denilmektedir. Bundan bütün millet fertleri işini gücünü terkile devlet idaresiyle uğraşacaktır, manası çıkarılmasın! Bu bittabi fiilen mümkün değildir. Hakikaten bugünkü toplumsal hayatın, vatanlarının genişliği ve hayatın devam ettirilmesinin teminindeki işlerin çokluğu nazarı dikkate alınırsa buna hem imkan ve hem de lüzum yoktur. …. Milleti temsil eden, milli iradeyi millet namına sınırlı ve belli bir zaman için manevi şahsiyetinde tecelli ettiren Millet Meclisi dahi en nihayet millet tarafından yenilenmeye maruzdur.” İfadelerini kullanmıştır. [32] Atatürk’ün Bütün Eserleri (2004), C. 14, Kaynak Yayınları, İstanbul s. 250-251.

[33] Şaylan ve Tekeli Türkiye’de halkçılığın cumhuriyetin kurucu ideolojisi olduğunu ve bununla birlikte cumhuriyetin farklı dönemlerinde çok farklı içeriklerle tanımlandığını belirtmişlerdir. Şaylan, G ve Tekeli, İ (1978) “Türkiye’de Halkçılık İdeolojisinin Evrimi, Toplum ve Bilim, S. 6-7.

[34] İsmet Paşa Curzon’a ironik bir üslupla hitap ederek “İngiliz Hükümetinin yaptığının tersine, Türk Hükümeti Kürtlere özerklik vermek isteğinde hiç de değilmiş” ifadelerini kullanmış, Kürtlerin bir sömürge toprağında yaşamak yerine parlamentoda eşit söz sahibi oldukları, yönetimine katıldıkları bir devlette Türklerle birlikte yaşamak istediğini ve buna karar verdiğini belirtmiştir. Seha L. M (1978), Lozan Barış Konferansı: Tutanaklar, Belgeler, Takım 2, C. 2, AÜSBF Yayınları, Ankara, s. 347-348.

[35] Schmitt, C (2008), Constitutional Theory, çev. Jeffrey Seitzer, Duke University Press, s. 262

[36] Ağaoğlu, A (2012) Ahmet Ağaoğlu ve Hukuk-ı Esasiye Ders Notları (1926-1927), Haz. Boğaç Erozan, Koç Üniversitesi Yayınları, İstanbul, s. 282.

[37] Okandan, R (1962), “Milli Hakimiyet, Milli İrade Mefhumlarının ve Kuvvetler Birliği Sisteminin Esas Teşkilat Hukukumuza Girişi”, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, C. 27.

[38] Tanör, B (2009) Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, YKY, İstanbul; Özbudun, E (2012) 1924 Anayasası, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

[39] Gözübüyük, Şeref ve Sezgin, Zekai (1957), 1924 Anayasası Hakkında Meclis Görüşmeleri, AÜSBF İdari İlimler Enstitüsü, Ankara, s. 37-38

[40] Birinci kuşak haklar dışında sadece ‘zorunlu ilköğretim’ hükmü ile getirilen eğitim hakkı anayasal güvence altına alınmıştır.

[41] 2000’li yıllarda gündeme getirilen tartışmada mevcut …Türk’tür maddesi ayrımcı bulunduğu için daha yumuşak bir ayrımcılık içeren ‘…Türk denir’ ifadesi liberal aydınlar tarafından yeniden önerilmiştir.

[42] Demirkent, D (2014) “Anayasa Tartışmasına Giriş: Türkiye’nin Anayasası Nedir?”, Ayrıntı Dergi, S.6.

[43] İslami referansı güçlü olan bu sembol Erdoğan tarafından partinin resmi sembolü olarak adlandırılmış ve tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek vatan olarak içeriklendirilmiştir. http://www.hurriyet.com.tr/erdoganin-eliyle-rabia-tarifi-40594955