Türkiye’de 2015’ten 2016’ya devreden ve her gün büyüyerek devam eden en önemli gündem, ülkenin içeride ve dışarıda girdiği çatışmalı durum. Ülke, kendisi için “sahici bir sarsıntıyı” değilse bile, kutuplaşmaları, çatışmaları, savaş tehditlerini, ülkenin şehirlerini ve ilçelerini savaş uçaklarıyla bombalamayı siyaset etme kültürü haline getiren bir iktidar tarafından yönetiliyor. Diğer yandan ülkenin, bununla beraber yürüdüğünü düşündüğümüz başka bir gündemi daha var: laiklik karşıtı uygulama ve düzenlemelerin yaygınlaştırılması. Türkiye’nin savaş ve laiklik gündemleri birbiriyle yakın bir ilişki içinde. Yaşadığımız kanlı dönemi aşıp, insan haklarından, özgürlüklerden yana bir durumu inşa etmek için, savaş kültürünün zemini olarak işlev yüklenen dinselliğin aşılması; devletin insanlara ve hayata, insanların birbirlerine dinsel kimlikler, ritüeller dayatmadıkları bir düşüncenin geliştirilmesi gerekiyor.

AKP döneminde, özellikle son yıllarda, Sünni İslamcı referanslar, kutuplaştırmanın, çatışmaların ve hazırlanan savaşın fonksiyonel araçları olarak düşünüldü. Kürt sorunu “İslam kardeşliği” üzerinden “çözülmeye” çalışılırken laikliği dışlayan bir yapı hakimdi; aynı şekilde, özellikle son dönemlerdeki çatışmalarda, karşı tarafı “Ermenilik”, sünnetsizlik, Hıristiyanlık sözleri üzerinden heretize ve din dışı ilan etme çabaları da, temel insani duyarlılıkların uzağında olmanın yanı sıra, laiklik karşıtlığı içeriyor.

Bir Savaş Aracı Olarak Dinsel “İktidar Ağları”na Karşı Barış Talebi Olarak Laiklik

Laiklik karşıtı fonksiyonel din ve onun yerel ağları, savaşı meşrulaştırma ve toplumsal yapıyı tümüyle dinselleştirme işlevi gördükçe, laiklik düşüncesinin geliştirilmesi de, özgürlük ve “barışma”, birbirini dinleme siyaseti için önemli bir talep olarak ortaya çıkmaktadır. Çünkü dinsel referansların topluma daha fazla dayatıldığı, laiklik karşıtı gelişmeler, AKP’nin eşitsizlikçi, dinci savaş kültürünün önemli bir karakteri haline gelmiştir. Belirli “yerel iktidar ağları”nın “genel iktidarla” olan bağları üzerinden tüm topluma dayattıkları dinsel yaşam tarzı, zorbalık, gericilik ve özgürlük düşmanlığı olarak toplumsal hayatta yerini alıyor. Topluma kabul ettirilmeye çalışılan savaş kültürünün bir parçası olarak gördüğümüz laiklik karşıtı yapılanmaya karşı, laiklik mücadelesi de barış mücadelesinin önemli bir parçasıdır.

Laiklik, bugün sadece din devlet ilişkilerinin birbirinden ayrılması ya da kamunun dinsel referanslardan arındırılması anlamına gelmemektedir. Laiklik, bu topraklarda artık bir barış ve özgürlük talebidir.

Türkiye’de laiklik tartışmaları için 19. yüzyılda Batı ile girilen ilişkileri başlangıç olarak kabul edebiliriz. Bu dönemden günümüze, Türkiye’de laiklik tartışmaları, Cumhuriyet tarihi boyunca farklı biçimlerde ve düzeylerde seyretti. 19. yüzyılda bu düşünce ile yakından tanışan Türkiye için, önemli dönüm noktalarından biri, Cumhuriyet’in ilanıyla, “sekülarizmin resmi ideolojinin temel ilkesi haline”[1] gelmesidir. Bu anlayışın sonucu olarak gelişen Kemalist laiklik anlayışı, genel olarak özgürlükçü bir laiklik anlayışı olmaktan ziyade, kimi zaman Müslüman kesimler kimi zaman farklı toplum kesimleri üzerinde bir baskı ve denetimin aracı olmuştur. Bülent Daver’in, yüzyılın ortalarında, 1955 basımı Türkiye Cumhuriyeti’nde Layiklik[2] kitabını okurken, AKP döneminde, bazı açılardan, 60 yıl önceki tartışmaların bile gerisinde olduğumuzu görüyoruz. Daver, o dönemlerde yaşanan laiklik karşıtı uygulamalara ve düzenlemelere dikkat çekerken, dinin kamusal bir hizmet olup olmadığına dair anlamlı bir tartışma yürütüyor. Bugün, dinsel etkilerin bir oydaşma varmış gibi uygulamaya geçirildiği bir ortamda, laiklik konusunda, Daver’in 60 yıl önce yapmaya çalıştığı tartışmanın da gerisinde olduğumuzu görüyoruz. Günümüzde İslam’ın belli bir yorumu, o yoruma iman edenlerden çoğu zaman bağımsız olarak, tüm toplumsal yaşamı esir almaktadır. Siyasal iktidar, bu dinsel yorumu, baskıcı bir savaş makinasının yerel fonksiyonel ideoloji üretme aracı olarak kullanmaktadır.

Laiklik Karşıtı Gelişmelerin Çetelesini Çıkarmanın Önemi

Yaşanan bu gelişmelerin dönemsel bir çetelesini her sayıda çıkarmayı önemli görüyoruz. Ayrıntı Dergi’nin bu köşesinde, her gün bir başka şekilde yaşamlarımıza, toplumsal yaşama, kamusal kurumlara sinen laiklik karşıtı, dinsel “durum”ların, düzenlemelerin, “icraat”ların bir çetelesini çıkarmaya çalışacağız. Öneri, eleştiri ve örneklerle katkılara açık bir köşe. Laikliği, kamusal mekanizmaların ve toplumsal yaşamın, kutsallıklar üreten söylemlerden, inançlardan bağımsız bir şekilde işlediği bir “eşitlik” zemini olarak ele aldığımızı hatırlatalım.

AKP’nin laiklik karşıtı uygulamaları ve toplumda laiklik karşıtı düzenlemeleri uzun süredir devam etse de, biz 2015’ten “miras” kalan ve 2016’da da bizi etkilemeye devam eden gelişmeleri takip etmekle başlayacağız.

Kamu Kurumlarındaki Düzenlemeler:

“Cuma mesaisi düzenlemesi hayırlı uğurlu olsun”

Laiklik karşıtı düzenlemelerin yoğunluk kazandığı alanlardan biri, kamu kurumlarına dair düzenlemeler. Bu yöndeki gelişmelerden şimdilik en sonuncusu, Cuma günleri mesai saatlerinin öğle namazına göre düzenlenmesi. Bu düzenlemeye yönelik adımlar 2016 yılı başlarında açıklandı. Başbakan Ahmet Davutoğlu 5 Ocak günü yaptığı grup toplantısı konuşmasında, Cuma günleri için bir mesai düzenlemesi konusunda taslak hazırlandığını duyurdu. Bu düzenlemenin “Cuma namazına gitmek isteyenlerin huzur içinde gitmesini” sağlayacağını belirten başbakan, bu hazırlanan düzenleme ile çalışma yaşamında bir dinsel ritüele göre yapılan değişikliği ilan etmiştir. Esasında filli olarak işleyen bir durum yasal çerçeveye kavuşturulmak istenmiştir. İşçilerin basit insani molaları konusunda isteksiz olan işverenlerin bu konuda nasıl bir reaksiyon göstereceğini zaman içinde göreceğiz. Ama çalışma yaşamında yalnızca bir dine göre bir düzenleme yapılması laikliğe aykırıdır. Hükümetin burada yapmak istediği bir diğer şey ise, dinsel tartışmaları, yoğun bir şekilde iş ilişkilerinin de içine sokmaktır.

Eğitimdeki Laiklik Karşıtlığı: Seçmeli Din Dersiyle Cennet Vaadi!

Din Derslerinde Yeni Slogan: “Seçmesi bi’ dakika, Hediyesi İki Dünya”

Eğitim alanı, AKP’nin laiklik karşıtı uygulamaları için önemli bir mesai harcadığı alanlardan biridir. Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) son yıllarda ilk okul yıllardan başlayarak okul müfredatlarına yoğun bir din dersi takviyesi yaptığı bilindik. Bunların son örneklerinden biri de ilginç bir sloganla duyuruluyor: “Seçmesi bi’ dakika, Hediyesi İki Dünya” Bu sloganın olduğu afişlerin, özellikle toplu ulaşım araçlarında yoğun bir şekilde asıldığını da hatırlatalım.

Cumhuriyet gazetesinden Sinan Tartanoğlu’nun haberine göre; “seçmeli ders tercihlerini daha önce yıl sonundan itibaren toplamaya başlayan Milli Eğitim Bakanlığı 2016-2017 eğitim öğretim yılında okutulacak seçmeli derslerin belirlenmesi için öğrencilerin 6 ay önceden tercih yapmasını istedi.

Acelenin gerekçesi, ders kitaplarının yetiştirilmesi amacına dayandırılsa da önceki yıllarda din derslerine ilginin az olduğu belirtildi.”

Bu konuda hazırlanan afişlerde kullanılan sloganla din derslerinin seçilmesi durumunda cennet vaadinde bulunulduğu anlaşılıyor.

Laiklik karşıtı eğilimlerin bir parçası olarak, 27 Eylül 2014’te Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı okullara dair bir Kılık Kıyafet Yönetmeliği çıkarıldı. Bu yönetmelik, elbette sadece başörtüsü serbestisi olarak değerlendirildi. Danıştayın bu yönetmeliğin iptali istemine rağmen fiili olarak başörtüsü serbestisi sağlanmış oldu.

Okulllardaki “zorunlu” seçmeli derslerde Kuran, Hz. Muhammed, Kuran ve Hz. Muhammed gibi “seçenek”lerin getirilmesi geçmiş yıllarda başlayan bir uygulamaydı. Bu konuyu ve yine eğitimdeki diğer laiklik karşıtı gelişmeleri güncel yansımalarıyla izlemeye devam edeceğiz.

“Diyanet İşleri Neden Her İnanca Eşit Mesafede Olacakmış. Bu Milletin Dini Belli”

Hükümet üyeleri ve Cumhurbaşkanının son yıllarda yaptıkları açıklamalarda da laiklik karşıtlığı, kendini saklama gereği duymadan görülüyor. Burada bunlardan birkaç tanesine yer vereceğiz. Bu yetkililerin açıklamaları da izlediğimiz laiklik karşıtı eğilimler arasında başta gelecek gibi görünüyor.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 24 Nisan 2015’teki MÜSİAD Genel Kurulu’nda, muhalefetin Diyanet İşleri Başkanlığı konusundaki eleştirilerine yanıt verirken şöyle diyor:[3] “Ana muhalefet partisi seçim bildirgesine ‘Diyanet İşleri Başkanlığı tüm inançlara eşit mesafade olacak’ diye yazmış. Ya bu milletin inancı belli. Diğer inanç sahiplerinin kendi kurumları var, onlar da belli. Öyleyse niye lafı döndürüp döndürüp neden Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kapısına bağlıyorsun? Zaten ‘Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kapatacağız’ diyen bu milletten nasıl ders alır belli.”

Bu sözlerdeki, pek çok ifade laiklik karşıtlığı taşıyor. Varlığı bile laiklik karşıtı olan bir kurumun, inançlar arasında eşit mesafede olması gerektiğine dair bir muhalefet partisinin yapığı çağrıya “bu milletin inancı belli” şeklinde cevap vermektedir. Toplumda yaşayan tüm insanların belirli bir inanca sahip olduğunu ve bu inanç çerçevesinde düşündüğünü ileri sürmek laiklik karşıtı önemli bir baskılama aracı olmaktadır. Toplumdaki olası, o inançtan olmayan insanlara karşı devletin din işlerinden sorumlu kurumunun eşit mesafede olamayacağını, devletin ve iktidar aygıtının başındaki kişi ilan etmektedir.

Laiklik karşıtı eğilimler konusunda Cumhurbaşkanının ifadeleri de izlediğimiz haberler arasında önlerde yer alacak gibi görünüyor.

Mehmet Görmez: “Sekülerizm dünyayı topyekün bir savaşın içine soktu”

Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, çeşitli vesilelerle laiklik karşıtlığını dile getiriyor. Görmez, Obama’nın Müslüman Topluluklar Özel Temsilcisi Şerik Zafer ile yaptığı görüşmesinde, Fransız İhtilali’nin ardından insanlığın başka bir arayış içine girdiğini belirterek, dinler dışında daha seküler bir dünya kurmayı tasarladığını söyledi. Görmez, “fakat sekülerizm dinlerden kaynaklanan şiddeti de geride bırakarak dünyayı topyekun bir savaşın içine soktu”[4] diye konuştu.

Görmez’in insanlığın yaşadığı büyük savaşlar konusunda ekonomi-politik çıkar çatışmalarını da görmek yerine yerine, suçu sekülerizme atması, laikliğe bakışı konusunda bize fikir veriyor. Diğer yandan günümüzde İslamcı hareketlerin de neden olduğu yoğun şiddet ortamı, Görmez’in dikkatini çekmemektedir. Yukarıda da belirtildiği gibi, belirli bir İslam anlayışını tüm yurttaşlardan alınan vergiler üzerinden yaptığı çalışmalarla korumaya, topluma empoze etmeye ve bunun üzerinden laiklik karşıtı eğilimleri güçlendirmeye çalışan varlığıyla diyanet başlı başına bir laiklik sorunudur.

“Yeni Hukuk Kuralları Olarak Diyanetin Fetvaları”

2015 yılında gündem işgal eden ve 2016’ya da sarkan tartışmalardan biri de, Diyanet’in fetvalarına dairdi. Bunlardan en çok gündeme geleni, Birgün Gazetesinin manşetten yer vermesiyle haberdar olabildiğimiz, Din İşleri Yüksek Kurulu Dini Bilgilendirme Platformu’na gelen “Öz kızını öperken şehvet duymanın nikaha etkisi olur mu” şeklindeki soruya Diyanetin verdiği yanıttı. Bu yanıtta, Babanın öz kızını öperken şehvet duyması durumunda nikahının ne olacağı konusunda görüş ayrılığı olduğu belirtilerek uzun bir açıklama yapılıyor ve babanın, kızını şehvetle öpmesi ve kızına şehvetle sarılması durumunda kızın annesinin babaya haram olması ayrıntılı bir şekilde anlatılıyor. Özellikle son yıllarda pek çok televizyon kanalından yapılan dinsel programlarda cinsellik yoğun bir gündem oluşturuyor. Cinsiyetçi, kadını nesneleştiren, kadın düşmanı ifadelerin yoğun bir şekilde kullanıldığı programların ve yukarıdaki fetvaların laiklik tartışması için önemli bir yerde durduğunu düşünüyoruz. Bir yandan kamuoyunda bir dinsel anlayışın kadın düşmanı bakış açısıyla bir tartışma yürürken, hukuki süreçler bu programlara karşı işletilemiyor. Ama Diyanet fetvasında görüldüğü gibi buna benzer haberleri yapan gazeteciler hakkında soruşturmalar açılıyor. Diğer yandan kamuoyunun bu tartışmalar üzerinden şekillendirilmeye çalışılması da, laiklik karşıtı eğilimin önemli bir yansıması.

Diyanet’in “fetva”larının ya da söylemlerinin sanki tüm toplumun uyması gereken kurallar olarak algılanması da, laik bir hukuk düzeninden ne kadar uzakta olduğumuzun göstergesi. Bu süreci her gün yeni boyutlarıyla yaşıyoruz. Özellikle büyük şehirlerin uzağındaki kesimlerde, fetva benzeri dinsel ifadelerin hukuk kuralı gibi algılanması eğiliminin kolayca kabul gördüğünü gözlemlemekteyiz.

Sivas’ın Ayrımcı Pembe Taksileri…

Laiklik karşıtı eğilimlerin yansımalarından biri olarak, bir son dakika gelişmesi de, Sivas’taki “Pembe Taksi” uygulaması. AKP dönemindeki laiklik karşıtı uygulamaların hedeflerinden biri de genel olarak toplumun ama özel olarak da kadının toplumsal yaşamının belirlenmesine dair açıklamalar ve düzenlemeler. Çok da eski olmayan dönemlerde, kadınların sesli bir şekilde gülmemeleri, hamile kadınların sokağa çıkmamaları gerektiğine dair açıklamaları, iktidarın en yetkili ağızlarından duymuştuk. Buna benzer eğilimlerin toplumdaki karşılıklarından biri de, bu yazıda kısaca değineceğimiz, Sivas’taki Pembe Taksi uygulaması. Başlangıçta “masum” bir içeriği varmış gibi görünen eğilim, her yanıyla laiklik karşıtı, kadını yine nesneleştiren bir içerik barındırıyor. Sadece kadınların binebileceği taksiler, toplumsal yaşamda kontrol edilemeyen saldırılar için kadına yönelik bir ayrımcılık geliştirirken, bu taksilerin akşam saat 10’a kadar çalışması da kadınların toplumsal yaşama katılma saat sınırını göstermektedir.

 

KAYNAKÇA

[1] Mert, Nuray, Laiklik Tartışmasına Kavramsal Bir Bakış/Cumhuriyet Kurulurken Laik Düşünce, Bağlam Yayınları, İstanbul, 1994, s. 58.

[2] Daver, Bülent, Türkiye Cumhuriyeti’nde Layiklik, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, Ankara, 1955.

[3]http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/262365/_Diyanet_isleri_neden_her_inanca_esit_mesafede_olacakmis__Bu_milletin_inanci_belli_.html

[4]http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/448320/Diyanet_isleri_Baskani_Gormez__Sekulerizm_dunyayi_savasa_soktu.html