Metal sektörü Nisan ayından bu yana gerek sektörün kendi tarihi gerekse Türkiye işçi sınıfı tarihi açısından oldukça ayrıksı bir mücadeleye sahne oluyor. Bursa’da Oyak-Renault fabrikasında işyerinde yürüyüş ve yemekhanede gürültü eylemleri şeklinde başlayan hareket bir ay içinde işyerini terk etmeme ve üretimi durdurma eylemleri biçimini aldı. Ardından önce Bursa otomotiv sanayiinin önemli işyerlerine yayıldı, kısa bir duraksamadan sonra Kocaeli ve Ankara’daki fabrikalara sıçrayarak yeni bir ivme kazandı. Bu satırlar yazılırken Coşkunöz, TOFAŞ, MAKO ve Ototrim firmalarının işyerlerinde anlaşma sağlanmış olsa da eylemler diğer işyerlerinde halen devam etmekteydi.

Bu yazıda metal sektöründe yaşanan ve halen devam etmekte olan bu ayrıksı işçi eylemleri üzerine kimi tespitlerde bulunulacaktır. Eylemlerin neyi ifade ettiğini sona saklamaya gerek yok. Metal işçilerinin eylemleri, işyerlerini terk etmeme biçimini aldığından bu yana sıklıkla dile getirildiği gibi, en azından metal sektörü açısından, 12 Eylül’ün yarattığı endüstri ilişkileri sisteminin, gerek aktörleri gerekse toplu pazarlık düzeni üzerinde önemli etkiler yaratmaya aday bir krizine işaret etmektedir.

Eylem dalgası Türk-Metal ile Bosch arasında imzalanan toplu sözleşmenin açıklanmasının ardından Bursa’da Oyak-Renault fabrikasında Nisan ayının ortasında başlamıştı. Aslında Bosch sözleşmesi Türk-Metal ile sektörün işverenlerinin örgütlü olduğu MESS arasında imzalanan grup sözleşmeleri kapsamında yer almalı ve sözleşmesi 15 Aralık 2014’te imzalanan grup sözleşmesiyle aynı hükümleri içermeliydi. Fakat 2012 yılında Birleşik Metal-İş Bosch için yaptığı yetki başvurusu, iki yıl sürecek bir yetki ihtilafına neden oldu. Yetki ihtilafı Türk-Metal lehine çözülse de Bosch’a ait işyeri grup sözleşmelerine yetiştirilemedi ve Bosch’ta toplu sözleşmenin imzalanması Nisan ayının ortasını buldu. 2 yıl boyunca toplu sözleşme zammı almadan çalışan işçilerinin en azından bir kısmının ücretlerinde iyileştirme yapmış olan Bosch’ta, Türk-Metal’le imzalanan sözleşmeyle beraber bazı işçi kategorilerinin ücretleri, normalde içinde yer alması gereken grup sözleşmesi kapsamındaki işyerlerindeki işçi ücretlerinin üstüne çıktı. Sektörde aynı grup sözleşmesi içinde değerlendirilen firmalar arasında ortaya çıkan ücret farklılığı bu büyük eylem dalgasının en önemli nedenlerinden birini oluşturdu.

Bu açıdan bakıldığında, metal işçilerinin bu büyük eylemlerinin grup düzeyinde toplu sözleşme sistemi ile yakından bağlantısı görülmektedir. Diğer bir etken ise sektörde yaşanan sendikal rekabettir. Birleşik Metal-İş sendikası gerek 2012’de Bosch’ta ortaya çıkan yetki ihtilafının bir parçası olarak gerekse de 29 Ocak 2015’te başlayan ve derhal Bakanlar Kurulu kararıyla erteleme adı altında yasaklanan grevleriyle süreçte pay sahibi olmuştur. Bu grevde kimi işverenlerin MESS’ten ayrılarak Birleşik Metal-İş ile grup sözleşmelerinden daha yüksek zamlar içeren toplu sözleşmeler imzalamasının, bugün eylemlerde işçilerin, kendi işverenlerinin MESS’ten ayrılması şeklindeki beklentileri üzerindeki etkisi atlanmamalı. Fakat bu büyük eylem dalgasını 2012’de sertleşen bir sendikal rekabetin yarattığı arızi bir sonuç olarak görmek oldukça hatalı olacaktır. Nisan ayından bu yana eylemlerin gerçekleşme biçimi, hedef ve talepleri karşı karşıya olduğumuz olayın basit bir sendikal rekabetin çok ötesindeki kökenlerinin ipuçlarını vermektedir. 12 Eylül’ün Türkiye Maden-İş sendikasını tasfiye ederek metal sektöründe hakim kıldığı sendikal çizgi ve sendikal örgütlenmenin en alt birimi olan işyeri temsilciliğine darbeyle verilen biçim büyük bir krizin içerisine girmiştir.

Bosch’ta imzalanan toplu sözleşmenin yarattığı ücret eşitsizliğine yönelik tepki ilk olarak Oyak-Renault fabrikasında başladı. Giderek sendika-dışı bir işyeri işçi komitesince yönetilecek olan işçi eylemleri başından itibaren Türk-Metal sendikasını hedefledi. İşçiler tepkilerini sendika işyeri temsilcileri aracılığıyla sendika genel merkezine yöneltmediler. Sendika içinde muhalif bir platform kurmaya çalışmadılar. Toplu sözleşmenin ücrete ilişkin maddelerinin iyileştirilmesi yönünde çaba sarf etmesi için Türk-Metal üzerinde baskı yaratmaya çalışmadılar. Bunların yerine daha başından itibaren, işyeri temsilciliği de dâhil olmak üzere bir bütün olarak sendikal aygıtın kendisini hedef tahtasına oturttular. Öyle ki eylem dalgasının kimi aşamalarında sendikadan ve işyeri temsilcilerinden kurtulmak hedefi ücretlerde iyileştirme sağlanması hedefinin önüne geçebildi.

Metal işçilerinin eylemlerinin ilginç bir yönü, başta Metal İşçileri Birliği’ne ait olanlar olmak üzere çeşitli sosyal medya hesaplarının farklı fabrikalarda yaşanan gelişmelerin neredeyse dakika dakika gerek kamuoyuyla gerekse farklı fabrikalardaki işçilerle paylaşılmasının önemli bir aracı olmasıdır. Bu mesajlarda sendika işyeri temsilcilerine yönelik ifade edilen tepkiler, sendika işyeri temsilcilerinin işçiler ile sendika merkezi arasında kalmış ve iki taraf arasındaki gerilimi yönetmeye çalışan değil işçilerin öfke ve direnişlerini bastırmak üzere sendika merkezinin bir aparatı olarak çalışan bir konum ve işleve sahip olduklarını göstermektedir. Türk-Metal’in işyeri temsilcileri, işçilerce tepkilerini sendika merkezine aktarabilecekleri aracılar olarak kabul edilmemiş, aksine kimi işyerlerinde yapılan pazarlıklarda, Türk Metal işyeri temsilcilerinin işyerlerine girişinin yasaklanması dahi talep edilebilmiştir. Direnişçi işçilerce, Türk Metal ve işyeri temsilcilerinin işveren namına işçilere baskı uygulayan özellikleri deşifre edilmiştir. Sektörün sendikal tarihine aşina olanların iyi bildiği bu durum, metal sektöründe direnişi yürüten işçilerce artık yaygın bir şekilde dile getirilmektedir. Bu yazının yazıldığı tarihte, hem anlaşmaya varılan işyerlerinde hem de pazarlıkların halen sürmekte olduğu işyerlerinde Türk Metal’in işçi-işveren ilişkilerinin bir aktörü olmaktan çıkarılması talebi çoktan kazanılmıştı. Türk Metal’in “Ürettik, kazandırdık ve kazandık…” sloganının ilk iki maddesine işçilerin bir itirazı yoktur ama üçüncü maddesinin hiçbir inandırıcılığının kalmadığı anlaşılmaktadır.

Başta Evrensel gazetesi olmak üzere çeşitli yayın organlarında çıkan haber ve yorumlardan Oyak-Renault fabrikasında eylemlerin işçilerce kurulmuş bir komite aracılığıyla örgütlendiği anlaşılmaktadır. İşyeri komitelerinin eylemlere katılan diğer fabrikalarda da hızlı bir şekilde örgütlendiği bildirilmektedir. Dolayısıyla karşımızda sendikal merkeze ve onun işyeri temsilciliğine karşı, işyeri temelli ve işçilerce seçilmiş bir komiteler hareketi var. Bu komitelerin kuruluş dinamiklerine ilişkin ayrıntılar henüz bilinmese de bu durum, metal işçilerinin eylemlerinin çok güçlü bir taban örgütlenmesine ve yine oldukça güçlü bir işyeri temelli işçi dayanışmasına dayandığı gerçeğine işaret ediyor. Bu ise kanımızca, hareketin hem güçlü yanını hem de zayıf yanını oluşturmaktadır.

Hareket şu anki aşağıdan ve işyeri temelli biçimiyle oldukça güçlüdür zira işçilere yabancılaşmış ve işçilere karşı bir pozisyon almış olan sendikal aygıtla bağlarını koparmıştır. Bu ise sektörde oluşmuş olan sınıfsal tepkinin kolayca soğurulmasını engellemekte ve krizin sermaye açısından hızlı bir şekilde atlatılmasını engellemektedir. ABD’de otomotiv sanayiinde 1936-1937 fabrika işgallerinde ve hatta grevlerin sendikalarca askıya alındığı 2. Dünya Savaşı koşullarında bile süren güçlü taban örgütlenmesi ve doğrudan eylem çizgisinin kontrol altına alınabilmesi, büyük oranda savaş sonrası dönemde gerçekleşmişti. Çıkış nedenleri açısından günümüz metal sektörü eylemlerine çok daha fazla benzediği söylenebilecek olan İtalya’nın 1969 yılındaki “Sıcak Güz”ünde de, işyeri temelli taban örgütlenmeleri ve bu örgütlenmelerce gerçekleştirilen eylemler işçilerin sadece işverenlere değil, bürokratik sendikalara karşı direnişleri açısından çok önemli ve etkili sonuçlar yaratmıştı.

Madalyonun öbür yüzünde ise eylemci metal işçilerinin büyük bir kısmı için Türk-Metal dışında bir sendikacılığın tahayyül edilemiyor olması bulunmaktadır. Öyle ki, işyeri sendikalarının kurulmasından, gelecekte de işverenle bu direnişle kabul ettirilmiş işyeri temsilcileri aracılığıyla toplu pazarlık yapmaya kadar başarı şansı oldukça tartışmalı önerilerin yaygın şekilde dillendirildiği söylenebilir. Her bir işyerinde güçlü işçi komite ya da kurullarının oluşmuş olması ve direnişinin işçilerin inisiyatifleriyle kurdukları bu yapılar aracılığıyla sürdürülüyor oluşu kimi yanılsamalara da yol açmaktadır. Türk Metal ve MESS tarafından özenle sürdürülen toplu pazarlık düzeni işçilerin öylesine tepkisini çekmektedir ki işçilerin bir kısmı açısından sorun bu iki sendikadan kaynaklanmaktadır. Grup düzeyinde toplu pazarlık yürütülüyor oluşunun kritik bir sonucu da işçi ve işveren ilişkilerine ilişkin temel mücadele ve uzlaşmaların işyerinin ötesinde ve işçilerin erişimine oldukça uzak bir ölçekte yürütülüyor olmasıdır. İşçilerce adı böyle konmasa bile sınıf mücadelesi, iki-üç yılda bir ve grup düzeyinde gerçekleşmekte ve düzenlenmektedir. İşyerlerinde keyfi ve baskıcı uygulamaların sınırlı olduğu ya da bu tür uygulamaların doğrudan işveren tarafından değil Türk Metal aracılığıyla gerçekleştirildiği işyerlerinde, işyeriyle sınırlı olan ve hatta sendika olması da gerekmeyen örgütlenmelerin, işçilerin sorunlarını gidereceği fikri dillendirilebilmektedir.

Metal sektörünün yarım asrı deviren grevli toplu pazarlık düzeninin tarihi bu yönelişe başarı şansı bırakmıyor. Sektördeki ilk büyük grevlerin gerçekleştiği 1964’ten bu yana MESS’in stratejisi (i) işçileri hem işyerlerine hem de işlerine göre bölmeye yarayan, iş değerlendirmesi tekniklerine dayalı bir ücret hiyerarşisinin kurulması, (ii) ücret düzeninin ve çalışma koşullarının grup sözleşmeleri yoluyla sağlam bir şekilde yerleştirilmesi, (iii) işverenin yönetim hakkını sınırlandırmayan ve hatta işveren yararına işçileri kontrol edebilen bir işçi örgütlenmesinin yaratılmasına dayanmaktadır. 1964-1980 döneminde Türkiye Maden-İş eşitlikçi ücret talepleri ve işyerinde etkin taban örgütlenmesi modeliyle, bu stratejiyi büyük oranda geçersizleştirmişti. MESS bu temel stratejisini tam anlamıyla, ancak 12 Eylül darbesinin, Maden-İş’te cisimleşmiş mücadeleci bir işçiler kuşağını işyerlerinden tasfiye etmesiyle ve ardından Türk Metal’in özel sektör işyerlerinde etkin kılınmasıyla hayata geçirebilmişti. Şimdi MESS’in yarım asır boyunca kurmak için çabaladığı ve büyük oranda başarılı olduğu endüstri ilişkileri sistemi, esasen yalnızca işçi sendikası bileşeni açısından yara almış durumda. İşçiler açısından ise sermayenin sektör düzeyindeki stratejik yönelimlerine karşı mücadele edebilecek ve özellikle bu direniş sonrasında işyerlerinde kontrolü yeniden ele geçirebilmek için yürürlüğe sokacağı politikalara karşı etkin bir şekilde politika üretecek bir sendikal hareketin sektör düzeyine inşası biricik olası çözüm yolu olarak görülmelidir.

Bu eylemlerden sonra işyerlerine kadar sızabilmiş bir sendikal bürokrasinin, Türk Metal örneğinde olduğu gibi ağırlıkla zor yoluyla inşa edilebilmesi ve sürdürülmesi kolay görünmüyor. En azından hareketin merkezinde yer alan büyük fabrikalar için bu söylenebilir. Fakat işyeri temelli taban örgütlenmelerinin büyüsüne fazla kapılma tehdidine karşı şu hatırlatma gereklidir. Sendikal bürokrasi sadece zorla değil hatta çoğunlukla işçilerin aktif rızası ile kurulur. İşverenlerin ve MESS’in çok farklı ölçeklerde uygulamaya sokabilecekleri politikalara karşı stratejik bir bakışın geliştirilememesi durumunda, en demokratik işyeri örgütlenmelerinden en etkin bürokratların çıkması işten bile değildir.