Michael Roberts Marksist bir iktisatçıdır. City of London’ın finans merkezinde otuz yıldan fazla bir süre iktisatçı olarak çalışmıştır. The Great Recession (2009) ile The Long Depression (2016) kitaplarının yazarıdır. 

Aşağıdaki söyleşi, Meksika Ulusal Otonom Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nden José Carlos Díaz SILVA tarafından gerçekleştirilmiştir. Söyleşinin orijinal başlığı “The profitability of crises” şeklindedir, yani “Krizlerin kârlılığı”. Burada bu başlığı kullanmak yerine yukarıdaki gibi değiştirmeyi tercih ettik. Söyleşiye Michael ROBERTS’ın blog sayfasından erişilmiştir. https://thenextrecession.wordpress.com/2017/06/19/the-profitability-of-crises/

José Carlos Díaz Silva (JCD): Genel hatlarıyla bugünkü krizi nasıl açıklarsınız? 2008’de Birleşik Devletlerde yaşanan çöküşü İspanya’da, Yunanistan’da ve İrlanda’da takip eden sorunlarla bağlantılı olarak ele alabilir miyiz? Ve bu ikincisinin, yakın zamandaki senaryo ile krizin kendine özgü bir süreci olduğu söylenebilir mi?

Michael Roberts (MR): The Great Recession adlı kitabımda ve hemen sonrasında yazılan The Long Depression adlı kitabımda, 2008 küresel finansal krizinin ve sonrasında kapitalist üretimdeki derin küresel durgunluğun (slump) nedenini, bir yandan üretken sermayenin azalan kârlılığı (Marx’ın yasası) diğer yandan da hayalî sermaye cinsinden (hisse senetleri, tahviller ve gayrimenkul) spekülasyon yapma amacıyla aşırı borçlanma meselesi üzerinden tartışıyorum. Belirli bir noktada, banka borçları ve mortgage’lar ve bunların (dünya çapında satın alınan) ipoteğe dayalı türevlerine olan ‘çeşitlemeleri’, üretken sektörlerde kâr olarak sermayeye çevrilemez olunca düşüş baş gösterdi ve gelirler geri çekildi. Finansal spekülasyonun büyük Ponzi Oyunu (Ponzi scheme) çok geçmeden çöktü. Bu da kapitalist üretimin altta yatan hatasını gün yüzüne çıkardı. Yatırımların tıkanması istihdamı, gelirleri ve tüketimi de kendisiyle birlikte aşağıya çekti.

Bu, kapitalist krizin ‘normal’ sürecidir: Kârların toplam artışının durduğu bir noktaya varıncaya dek kârlılıkta bir düşüş yaşanır, sonrasında yatırımlar düşer ve sermaye maliyetleri (üretim araçları ve emek) de şiddetli bir biçimde azaltılır. Öncekilerden farklı olarak bu kriz çok daha kötüdür, çünkü kriz bir yandan eşi benzeri görülmemiş düzeylere ulaşan hayalî sermaye yıkımına sahne olmuştur, öte yandan bu kriz küresel ölçekte bir krizdir. Öyle ki, bütün büyük ekonomiler ve finansal sektör bu krizden etkilenmiştir. Bankacılıkta yaşanan çöküş ve muazzam kredi darlığı Avrupa’ya sirayet etmiştir. Kredi daralması bir yandan İspanya ve İrlanda’nın gayrimenkul piyasalarını, diğer yandan da Yunanistan’da haddinden fazla aşırı-kaldıraçlı gayrimenkul ve şirketler sektörünü vurdu. Yunanistan’a diz çöktürüldü. Çünkü bir yandan, evvelce Yunan şirketlerinin bilhassa gayrimenkulde ucuz fiyata hoyratça borçlanmaları, diğer yandan bu aynı şirketlerin ve zenginlerin sermaye kaçışı ve vergi kaçakçılığı şu anlama geliyordu ki, Yunan hükümetinin, ekonomideki bir çöküşü idare edecek ve yanı sıra Fransız ve Alman bankaları gibi kreditörlerinin taleplerini karşılamaya yetecek miktarda geliri yoktu.

Bu yüzden Avro krizi küresel kapitalizmin ağır bir kriziydi. Ancak Avro krizinin bazı özellikleri vardı. Avrupa’nın daha zayıf ülkeleri bu krizden çok daha sert etkilendi, çünkü bu ülkeler Almanya, Fransa gibi merkezden gelen yatırımlara bağımlıydı. Bununla birlikte, Avrupa liderleri daha zayıf ekonomileri destekleme konusunda pek de istekli değillerdi.

JCD: Kapitalist krizin genel bir teorisini inşa etmek niçin önemlidir?

MR: Eğer genel teoriler geliştirmezsek yüzeydeki görünüş seviyesinde kalmış oluruz. Krizler konusunda, kapitalist üretimdeki her kriz farklı bir nedenden kaynaklanıyormuş gibi görünebilir. 1929 krizinin nedeni borsa çöküşüydü; 1974-5 küresel krizinin nedeni petrol fiyatlarının yükselmesiydi; 2008-9 Büyük Durgunluğu ise gayrimenkul krizinden kaynaklanmıştı. Hal böyle olunca, kapitalizm koşullarında krizler düzenli olarak ve birbirini tekrar eder şekilde ortaya çıkmaktadır. Bu demektir ki, krizlerin, keşfedilmeyi bekleyen, altta yatan genel nedenleri vardır. Kapitalist krizler sadece rastgele hadiseler ya da şoklar değildir.

Bilimsel yöntem, şeylerin niçin meydana geldiğini ve bu yüzden krizlerin nasıl, niçin ve ne zaman tekrardan meydana geleceğini anlayabilmek için yasaları ortaya çıkarmaya yönelik bir girişimidir. Bana öyle geliyor ki, bilimsel yöntem ‘doğa bilimleri’ olarak adlandırılan alana nasıl uygulanıyorsa benzer şekilde iktisat ve siyasal iktisat alanına da uygulanabilir. Elbette kesin bilimsel sonuçlara varmak kolay değildir, çünkü işin içinde insan davranışı vardır, ayrıca laboratuvar deneyleri de yapılmamaktadır. Yine de bütünlüğün/kümeleşmenin gücü ve veri göstergelerinin çeşitliği işe yaramaktadır. Eğilimler tespit edilebilir, hatta tersinme/dönüm noktaları (points of reversal) da.

Eğer krizlere dair genel bir teori geliştirebilirsek, o zaman bulguların geçerli olup olmadığını test edebiliriz. Hatta ve hatta bir sonraki krizin olabilirliğini ve zamanlamasını deneyip öngörebiliriz. Örneğin hava tahminleri eskiden bilimsel değildi, sadece yüzyıllar boyunca çiftçilerin deneyimlerine dayanmaktaydı. Ancak bilim insanları, teoriyi uygulamak ve daha fazla veri kullanmak suretiyle hava tahminlerinde ileri gittiler, o kadar ki bugün artık üç gün sonrasında havanın nasıl olacağı çok kesin, saatler sonrasında nasıl olacağı ise çok daha kesindir.

Sonuç olarak, genel bir kriz teorisi diğer taraftan ortaya koyacaktır ki kapitalizm kusurları olan bir üretim tarzıdır. Bu üretim tarzı insanların ihtiyaçlarını küresel ölçekte karşılamak amacıyla üretici güçlerin ahenkli ve istikrarlı gelişimine asla müsaade edemez; sadece ortak mülkiyet temelinde planlı ekonomi tarafından yerinden edildiğinde bu sağlanabilir.

JCD: Krizin bir belirleyeni olarak azalan kâr haddinin uygunluğuna/yerindeliğine dair konuşulduğunda, Marx’ın çalışmalarında en kuvvetli açıklama olarak genelde altı çizilir bu hususun. Marx’ın kendisi krizin temel izahının dayanağı olarak azalan kâr haddinden bahsediyorsa şayet, o halde bizim bunu doğru olarak kabul etmemiz gerekir. Ama eğer biz Marx’ın yazılarında, son dönem çalışmalarında, düşünürün böylesi bir tezi terk ettiğini gösteren bazı metinsel kanıtlar bulursak, o zaman krizin temel izahı olarak ‘azalan kâr haddi’ üzerine düşünmek doğru olmayacaktır. Bu doğrultuda araştırma yapmak ne kadar verimlidir? Bir kriz teorisi inşa etmenin olanaklılığı için ‘Marx onayı’nın zararlı/tehlikeli olduğu hususunda yazmak mümkün müdür?

MR: Marx’ın ciltlere yayılan yazılarını yorumlamak suretiyle, düşünürün nasıl bir kriz teorisinin olduğunu tespit etmek yararlıdır, ancak bir dereceye kadar. Bana göre Marx’ın katkısı, kapitalizm koşullarında etkili ve uygun bir krizler teorisinin altyapısını vermiş olmasıdır. Ancak sizin de söylediğiniz gibi, konuyla ilgili muhtelif açıklamalar olabilir, ayrıca Marx’ın tamamlanmamış çalışmaları, akademisyenleri ve konunun uzmanlarını bütün bir ömür boyunca oyalayabilecek belirsizliklere kapı aralamaktadır! Bu yüzden bu tip araştırmalar üzerinde keskin/belirli sınırlar vardır. Marx’ın nasıl bir krizler teorisinin olabileceği (ya da böyle bir teorinin zaten var olduğu –ki bu da tartışmalıdır) konusunda anlaşmaya varsak bile, Marx’ın bu konuda yanılgıya düşmediği ne malum?

Kaldı ki, Marx’ın kendi kapitalizm analizini, 19. yüzyılın ortalarında Britanya sermayesinin örneği temelinde geliştirmesinin üzerinden de 150 yıl geçmiş bulunuyor. O zamanlardan bu yana dünya ve kapitalizm bir hayli yol aldı. Bugün özellikle ABD dünyada hâkim hegemonik sermayedir, ayrıca kapitalizm günümüzde hem küreseldir hem de eskiye nazaran finans kapital tarafından çok daha sıkı bir denetim altındadır. Bu yüzden krizler teorisi bu yeni gelişmeleri dikkate almak zorundadır. Bununla birlikte, bizler, Marx’ın sınırlı erişimine kıyasla üzerinde çalışılacak çok daha fazla veri ve bilgiye sahibiz. Bugün görev, Marx’ı tekrar tekrar yorumlayıp analiz etmek değildir, yapılması gereken Marx’ın omuzları üzerine çıkarak ufkumuzu genişletmektir.

JCD: Eğer bizler sermayenin organik bileşimini, emek gücünün değerine göre üretim araçlarının değerinin bir düzeyi olarak tanımlarsak, bu değişken dağılımsal faktörlere ya da kâr haddine bağlıdır, denebilir mi? Sermayenin maddi bileşimi ile sermayenin organik bileşimini hesaba katmanın önemli olduğunu düşünüyor musunuz?

MR: Sermayenin organik bileşimi Marksist ekonomide önemli bir kategoridir. Bu kategori, üretim araçları olarak makineler ve insan emeği arasındaki sosyal ilişkiyi gösterir. Kapitalizm koşullarında, bireysel kapitalistler kendi işgüçleri üzerinden maksimum miktarda değer ve (emek gücünün ücretleri için ödeme yapıldıktan sonra geriye kalan) artık değer çıkarmak için birbirleriyle rekabet ederler. Kâr için olan bu rekabetçi dürtü (üretilen toplam değerden daha büyük bir pay elde etmek), kapitalistleri kendi makine kullanımlarını artırmaya zorlar. Bu şekilde, emek maliyetlerini düşürerek emeğin üretkenliğinde artış sağlanır. Bu sebeple Marx, sermayenin organik bileşimindeki bir artışın kapitalist üretim tarzının uzun-vadeli bir eğilimi olduğunu düşündü. Doğrusunu söylemek gerekirse, kâr haddinin düşme eğilimi yasasının (böylesi bir yasanın) temelini teşkil etmektedir bu. Sermayenin organik bileşimi parasal olarak ölçülür, ne var ki Marx bunun yansımaları sermayenin teknik bileşimidir (çalışılan saat miktarına karşı emek saatleri cinsinden ölçülen makineler) der. Gelgelelim, kapitalistlerin emeği ikame eden makinelere daha fazla yatırım yapması bir yandan emeğin üretkenliğini yükseltirken, öte yandan (eğer emeğin yeniden üretim maliyetlerinde bir azalma yaşanırsa) bu durum emek gücünün değerinde bir azalmaya da yol açar. Dahası bu gelişme makinelerin maliyetlerini de aşağıya çekebilir. Bu yüzden sermayenin değer bileşiminde bir düşüş meydana gelebilir. Ancak Marx’ın söylediğine bakılırsa, bir kural olarak, bu gelişme sadece sermayenin organik bileşimindeki artışı yavaşlatır, uzun vadede düşmesine neden olmaz.

Tüm ampirik veriler Marx’ın bu konuda haklı çıktığını göstermektedir. Bu yüzden, Marx’ın kârlılık yasasının temel varsayımı, yani zaman içinde sermayenin organik bileşiminde bir yükselme olacaktır türündeki varsayımı hem gerçekçi bir varsayımdır hem de kanıtlanmıştır. Eğer sömürü oranında ya da işgücü tarafından yaratılan artık değer miktarında bir değişim yoksa, o zaman sermayenin organik bileşimindeki bir artış kâr haddinde bir düşüşe yol açacaktır. Ne var ki, mekanizasyondaki artış genellikle emeğin üretkenliğinde ve artık değer haddinde bir artışa neden olur. Bu gelişim, sermayenin organik bileşimindeki artış ile kâr haddinin düşme eğilimine ters yönde (karşı eğilim) etkide bulunur. Ancak eğilim, zaman içinde bu karşı-eğilimleri geçersiz kılar. 

JCD: Azalan kâr haddi ile bunun karşı eğilimleri arasındaki dinamik, ekonomik krizlerin bir açıklaması olabilir mi? Eğer öyleyse neden? İktisadi döngülere dair Kontradief’in uzun dalgaları ile Schumpeter’in dalgaları arasındaki farklılıklar nelerdir?

MR: Evet [ekonomik krizlerin bir açıklaması] olabilir. Marx’ın teorisinde, bir yandan sermayenin organik bileşiminde bir yükseliş olurken, diğer yandan karşı eğilimler olarak bunu, artık değer haddindeki bir yükseliş ile sermayenin değer bileşimindeki bir azalma takip eder. Bu ikisi arasındaki dinamik, ekonomik krizlerin açıklamasını verir. Marx’ın kârlılık yasası şu anlama gelmektedir: Kâr haddinde er ya da geç yaşanacak bir düşüş ya kâr kitlesinde bir düşüşe ya da en azından yaratılan yeni değerde bir düşüşe yol açar. Bu da yeni yatırımların yavaşlamasına neden olur. Bu durumda kapitalistler kendi sermaye maliyetlerini (emek gücü ve aktifler) azaltmanın yollarını ararlar. Sonuç olarak (iflas, kapitalistlerin birbirini yutması ve yedek işgücü ordusunda büyük bir genişleme yaşanması sonrasında) sermaye değerlerinin değerinde bir düşüş yaşanır, ta ki sermayelerin hayatta kalması, yatırımlarla birlikte istihdamın ve gelirlerin eski haline geri dönmesi yararına kâr haddi ve kâr kitlesinin tekrardan artış göstereceği noktaya kadar. Böyle bütün bir çevrim tekrardan başlar.

Bana göre, bu kâr(lılık) çevrimi, kendi ifademle, ‘iktisadi çevrim’in (business cycle) temelini teşkil eder. Ancak bu, ‘iş çevrimi’ (business cycle) ile aynı şey değildir. Bu çevrim üretken sektörlerde ve konut gibi üretken-olmayan sektörlerde sermayenin devir hızınca ve yanı sıra uluslararası ticaret vs. kanalınca etkilenir. Kâr çevrimi, bir dip noktasından takip eden diğer dip noktasına varıncaya dek 30-36 yıl sürebilir, buna mukabil modern iş çevrimi (Juglar çevrimi) 8-10 yıl gibi görünür. Dolayısıyla söz gelimi 1946-82 periyodunda birkaç iş çevrimi ya da durgunluk baş göstermişti (1958, 1970, 1974-5, 1980-2).

Kontradief çevrimi (eğer böyle bir çevrim varsa, ki ben olduğunu düşünmeye meyilliyim) çok daha uzun vadeli, 54-72 yıl süren (bana göre bu süre daha da uzamaktadır) bir çevrimdir. Kontradief çevrimi (kısaca “K-çevrimi”) bir yandan dünya emtia fiyatlarındaki salınımlarca, diğer yandan büyük olasılıkla Schumpeter’in tarif ettiği türden inovasyon çevrimleri dizisince ve diğer başka yönden de kâr çevriminin doğrultusunca yönlendirilmektedir. K-çevrimi daha da uzamaktadır, çünkü insanlar (en azından başlıca ekonomilerde) daha uzun ömürlüdür, bu sebeple jenerasyon etkisi (generational effect) artık 14 yılın değil 18 yılın dört katıdır, eğer hoşunuza giderse. Bu durum, muhtemelen buluş, gelişim, nüfus patlaması, erişkinlik ve durgunluğun çevrim (‘inovasyon çevrimi’) uzunluğunu etkilemektedir. Pek çok açıdan, bunlar tümden kanıtlanmaya muhtaç hipotezlerdir. Veri göstergeleri yeterli değildir. Ne var ki ben son kitabım The Long Depression’da, K-çevriminin aşağı evresi ile kâr çevrimi ve Juglar çevriminin birlikte yalnızca her 60-70 senede bir meydana geldiğini tartışıyorum. Bu yaşandığında, kapitalizm ‘normal’ bir durgunluktan/krizden farklı olarak depresyona girer. 1880’lerde olan, 1930’larda ve bugün olan budur.

JCD: Kâr haddini hesaplamanın temel zorlukları nelerdir? Dolaşır sermaye devrini hesaplamanın yöntemleri var mıdır? Eğer sermaye devrini hesaplamak mümkünse, kâr haddini hesaplamanın bundan farkı ne olabilir? Bu, bazılarının gösterdiği gibi sermayenin maddi bileşiminin sabitliğini/istikrarını açıklayabilir mi?

MR: Marksist kategoriler üzerinden kâr haddinin ölçülmesinin çeşit çeşit zorlukları vardır! İlk önce, resmi istatistikleri kullanmak durumundayız –bu istatistikler her ne kadar Marksist kategorileri en iyi haliyle ölçecek şekilde derlenip toparlanmamış olsa da. Doğrusunu söylemek gerekirse, bazı Marksist iktisatçılara göre, resmi istatistikleri kullanmak suretiyle kâr haddini para cinsinden ölçmeye çalışmak mümkün değildir, dahası anlamsızdır. Diğerlerine göre ise, eldeki veriler öylesine yetersizdir ki böylesi bir ölçümü pratikte yapmamız mümkün değildir. Ben bunlara katılmıyorum. Ölçüm konusunda bu türden kuramsal ve pratiğe dair zorlukların üstesinden gelmek bilimsel analizin işidir. Ve çoğu Marksist iktisatçı tam da bunu yapmaktadır.

Kategorilerle ilgili, bizler, bütün bir ekonominin kâr haddini mi ölçmeliyiz, yoksa sadece kapitalist sektörün ya da şirketler kesiminin, finansal-olmayan şirketler kesiminin ya da sadece ‘üretken’ sektörün kâr haddini mi ölçmeliyiz? Hesaplama yaparken paydaya değişir sermaye ve dolaşır sermayeyi de dâhil edebilir miyiz, ya da etmeli miyiz? Yıpranma payı (amortismanlar) çıkarıldıktan sonra gayrisafi kârı mı yoksa net kârı mı ölçmeliyiz? Dahası bizler amortismanları hatasız bir şekilde ölçebilir miyiz?

Bütün bu muhtelif ölçümleri yapmak mümkündür ve faydalıdır. Başlıca ekonomilerin çoğu için veriler mevcuttur. Çoğu Marksist akademisyen de hâlihazırda bu türden hesaplamalar yapmış durumda. Ve evet, değişir sermaye ampirik olarak hesaplamalara dâhil edilebilir ve edilmektedir. Dahası, sermayenin devir hızının etkisini ölçmeye yönelik çalışmalar da yapılmaktadır. Bu çalışmada güvenirliği artıran şey, genel olarak, hangi ölçüm kullanılırsa kullanılsın, görülmektedir ki, pek çok ülke için, kâr haddi zaman içinde düşmektedir. Tabii ki bu düşüş düz bir çizgi izlemiyor, çünkü karşı eyleyen faktörlerin hiç olmazsa bir süreliğine hâkim olduğu dönemler söz konusudur. Ve başlıca her durgunluk/kriz kârlılıkta geçici bir iyileşmeye/toparlanmaya neden olmaktadır. Ancak bu dönüm noktaları öte yandan genel olarak aynı zamana rastlamaktadır. Tüm bunlar, Marx’ın kârlılık yasasının geçerli olması, kapitalizm koşullarında yinelenen krizlere bir açıklama getirmesi, ayrıca kapitalizmin bir üretim tarzı olarak nihaî çöküşünü göstermesi sebebiyle teoriye olan güvenilirliği artırmaktadır.

JCD: Kâr haddini hesaplamanın doğru yöntemi hangisidir: tarihi maliyet mi cari maliyet mi? Ve neden?

MR: Teorik düzlemde, sermaye birikimi geçici nitelikte görülebilmektedir. Demek istediğim, kapitalistin üretime başlamak için makineler ile ham maddeler için belirli bir para miktarı yatırmak zorunda olmasıdır. Sonrasında satış için yeni bir meta üretme amacıyla işgücü istihdam edilir. Eğer ikame maliyeti, yani bir sonraki üretim çevriminde makineler değişmişse, bu önemli değildir. Kapitalist için kâr, makine ve benzeri malların orijinal (tarihi) maliyetine dayanmalıdır, cari (ikame) maliyetine değil. Bu sebeple, kâr haddi hatasız bir şekilde hesaplanmak isteniyorsa, tarihi maliyet hesaplamaları kullanılmalıdır. Gelgelelim, bu teorik tartışmanın bir konusunu teşkil etmektedir. Kimi iktisatçılar cari maliyetleri baz alırken kimileri de ikisi arasında bir şeyi baz almaktadır! İlginç olan şudur ki, üretim araçlarının fiyatlarında zaman içinde meydana gelen değişimlere bağlı olarak kâr haddini ölçmeye dönük oluşan bu farklılık ya daha fazladır ya da daha azdır. Bundan dolayı, enflasyonun zaman içinde, bilhassa sermaye malları için düşük seyrettiği yakın dönemde, bir yandan cari maliyetler öte yandan tarihi maliyetler temel alınarak yapılan kâr haddi hesaplamaları arasındaki fark daralmıştır.

JCD: Krize dair bugün yapılan tartışmalarda, gerek akademik gerekse gazeteciliği ilgilendiren alanlarda kâr haddi meselesi niçin bu tartışmaların merkezinde yer almıyor? Kârlılığın belirleyiciliği meselesinin altı çizilmeksizin sermayeye dair konuşmak çelişkili/paradoksal değil midir?

MR: Krizlere dair yapılan tartışmalarda kârlılık hususunun dikkate alınmamasının nedeni hem ideolojik hem de kuramsaldır. Anaakım iktisatçılar krizlere dair hiçbir şekilde esaslı bir teoriye sahip değillerdir. Onlara göre krizler kapitalizm koşullarında ahenkli büyümeyi sekteye uğratan tesadüfî, rastlantısal vakalar ya da şoklardır. Bir açıklamaya göre krizler hükümetler ya da merkez bankalarınca piyasalara ve rekabete müdahale edilmesinin sonuçlarıdır. Bir diğer açıklama ise krizleri ya tekelin ya finansal tedbirsizliğin ya da açgözlülüğün bir neticesi olarak açıklar. Anaakım iktisatçılar öte yandan kendi marjinalist üretim ve talep teorilerinde ya kâr tarafından oynanan rolü ya da kâr kavramını yadsırlar. Bu kasıtlıdır/maksatlıdır: Emek gücünün sömürüsüne dayanan (Marx’ın değer teorisi) bir kâr teorisine yer verilmez. Verimlilik ve fayda gelirlerinin önemini azaltmak, denge noktasında kârsızlığı (no profit) beraberinde getirir. Öte yandan heterodoks/Keynezyen teoriler de kârın oynadığı rolü yadsır, çünkü bunlar dahi marjinalizm ve tam-eksik rekabet anlayışlarına dayanmaktadır. Bu bakış açısından krizler, haliyle, beklentilerdeki bir ‘irrasyonel’ değişim (‘hayvanî güdüler’) tarafından sebep olunan ‘efektif talep eksikliği’nin sonucudur. Görünen o ki bunun, sermaye kârlılığı ya da daha açık ifade edilirse emeğin sömürüsü ile hiçbir ilgisi yoktur. Buna rağmen kapitalizm rekabet bünyesinde kâr için üretim yapan bir sistemdir. Peki, niçin kâr yatırım ve üretimde bir belirleyen değildir? Meseleyi kabullenmeyi ideolojik olarak inkâr etmek demektir bu. Görünen o ki, bunu kabullenmek yerine herkes kendi (marjinal) katkısına uygun olarak adil/haklı payını almaktadır. Sonuç olarak denebilir ki, anaakım iktisat krizlere bir açıklama getirememektedir; Keynezyen iktisatçılar ise krizlerin etmeni/sürücüsü olarak kâr yerine ‘talep’e bakarlar.

ÇEVİRİ: Gencer Çakır