Entelektüel emek gerektirmeyen bütün işler, her türlü tekdüze, sıkıcı iş, berbat konularla ilgili ve nahoş koşullarda yapılmayı gerektiren tüm işler makineler tarafından görülmelidir. Kömür madenlerinde işimizi makineler görmeli, bütün temizlik işlerini onlar yapmalı, buharlı gemilerde ocakçı onlar olmalı, sokakları onlar temizlemeli, yağmurlu günlerde mesajları onlar iletmeli, sıkıcı ve iç karartıcı olan her şeyi onlar yapmalıdır. […] Makinenin geleceğinin bu olduğuna kuşku yoktur; nasıl ki kırsaldaki bey uykudayken ağaçlar kendi kendine büyüyorsa, insanlık da kendi kendini oyalarken ya da boş vakitlerini ince uğraşılara ayırırken –ki insanın amacı budur, çalışmak değil- ya da güzel şeyler yaparken ya da güzel şeyler okurken ya da sadece dünyayı hayranlık ve hazla seyrederken, bütün gerekli ve nahoş işleri makineler yapacaktır.[1]

Oscar Wilde 1891 yılında yayımlanan “Sosyalizm ve İnsan Ruhu” kitabında sosyalist anarşizm temelli bir ütopyadan bahsederken, makinalardan taleplerini bu şekilde sıralar. Bahsettiği gelecekte devletin tek işlevi, tüm vatandaşların insan hayatını kolaylaştıran makinalara eşit olarak ulaşımını sağlamaktır; bunun dışında herhangi bir otoritesi ve yaptırım gücü yoktur. Böylelikle, devlet baskısından uzak, refahın “robot köle”lerce sağlandığı bireyselci bir gelecek mümkün olacaktır.

Wilde bu ütopyasında teknolojinin getirilerini insanların doğal hakları olarak görür. Hatta daha da ileri giderek gelişmelerin ne yönde olması gerektiğini emir kipi kullanarak anlatır. Teknoloji karşısındaki bu olumlu tutum günümüz standartlarında bile oldukça cürretkar sayılabilir. Oysa ki teknolojik gelişmelerin toplumsal refah ve kültürle çift taraflı ilişkisi ve günümüz problemlerine çözüm üretme yetisi düşünüldüğünde bu tavır bir gereklilik olarak da görülebilir pekâlâ.

Bir ülkedeki teknolojik gelişmelerden hak talep etmek, bu gelişmeleri büyük ölçüde finanse eden vatandaşların en doğal hakkıdır. Teknolojik yatırımların ve onların kaynağı olan bilimsel gelişmelerin ödenekleri ağırlıklı olarak devletler tarafından doğrudan ya da dolaylı olarak teşviklerle sağlanmaktadır. Ne yazık ki günümüzde halk ile teknolojik ilerleme arasındaki etkileşim, geliştirilen aygıtların nimet olarak sunulmasını beklemekten, gelirinin el verdiği ölçüde bir parçası olmaktan öteye gidememektedir. Oysa ki teknolojiden pay alma talebinin de ötesinde, vatandaşlar teknolojik gelişmeleri kendi ihtiyaçları doğrultusunda yönlendirebilmeli, geleceklerini istedikleri gibi şekillendirmede bir araç olarak kullanabilmelidirler.

Algıdaki bu kopuşa, bilim eğitiminin yetersizliği ve örgütsüzlük de eklediğinde ülkemizde vatandaşların teknolojiden paylarına düşeni almaları çok uzak bir hedef olarak gözükmekte. Bunun da yanı sıra, YÖK gibi bir kurumun hala üniversiteleri yönlendiren otorite olarak varlığını sürdürmesi ve biliminsanlarının kaderlerini belirlemesi başlı başına bir garabet iken, devlet ödenek ve teşviklerini dağıtan kurumların gün geçtikçe vasıfsızlaşması ve üzerlerindeki şaibelerin artması da ideal bir teknolojik gelişme programının gittikçe gerisine düşmemizin başat nedenleri arasında bulunmakta. Sonuç olarak, halkın teknoloji-politika ilişkisi konusundaki körlüğü kurumların yozlaşmışlığı ile birleşince ortaya teknoloji geliştirmeye ayrılmış kısıtlı bütçenin kötü kullanıldığı, bir vizyon geliştirmeden yapılan yatırımların uzun vadeli kazanımlar bir yana, kısa vadede bile olumsuz sonuçlar ürettiği bir yapı ortaya çıkmaktadır. Bu koşullar altında teknoloji politikalarını doğrudan veya dolaylı olarak finanse eden vatandaşlar, söz konusu politikalardan hiçbir kazanım sağlayamamaktadır.

Buna karşılık teknoloji (geliştirme) politikasının vatandaşların ihtiyaçları doğrultusunda belirlendiği ve uzun vadeli teknoloji politikaların geliştirildiği somut örnekler günümüzde mevcut. Avrupa Birliği’ne üye ülkelerin –Oscar Wilde’ın yukarıdaki satırlarda dile getirdiğim sözlerini anımsatacak biçimde- robot teknolojisi üzerine yaptığı bilinçli yatırım ve planlar bu konudaki en iyi örneklerden. Özellikle Kuzey Avrupa ülkelerinin orta vadeli hedefleri arasında, yaşlanan nüfusunun yol açacağı sosyal ve ekonomik sorunların robot teknolojisi ile aşılması ön plana çıkmakta. Bu projeyi gerekli kılan dinamikleri incelemek için robot bilimi konusunda Avrupa’da başı çeken ülkelerden Hollanda’nın politikalarına bakabiliriz.

Hollanda’da İkinci Dünya Savaşı sonrası yaşanan doğum oranındaki ani fakat kısa süreli artış, günümüzde yaşlanan nüfusun bakımı ile ilgili ciddi sorunların yaşanmasına yol açmakta. OECD verilerine göre altmış beş yaş ve üstü insanların yüzde yirmisinin, evinde ya da bir kurumda bakımı sağlanıyor.[2] Bu da gayrisafi milli hasılanın yüzde dördüne yakın bir gidere karşılık gelmekte. Maliyetin bu derece yüksek olması, bakımevlerinde hizmet görme haklarının sınırlandırılmasına ve sigorta dışına çıkarılmasına yönelik tartışmaların özellikle kriz dönemlerinde hararetlenmesine neden oluyor. Üstelik bu durum yakın gelecekte daha da içinden çıkılmaz bir duruma gelecek. Hollanda İstatistik Kurumunun verilerine göre altmış beş yaş ve üstü insanlar bugün nüfusun yaklaşık yüzde on altısını oluştururken, bu oranın 2025 itibari ile yüzde yirmi bire çıkacağı, 2035 yılında ise yüzde yirmi beşi geçeceği hesaplanmakta.[3] Sağlık sektöründeki istihdam açığının giderek büyüdüğünü de bu tabloya eklediğimizde, yakın gelecekte Hollanda’yı hem mali açıdan hem de iş gücü darlığı açısından büyük sıkıntılar beklemekte. İşte robot teknolojileri üzerine yapılan çalışmalar bu noktada devreye giriyor. Robotlar, daha spesifik olarak servis robotları, hasta ve yaşlı bakımına çözüm olabilecek alternatifler sağlama yolunda geliştiriliyor. Bu robotlar için ev temizliği yapması, hastanın ilaçlarını hatırlatması/getirmesi, acil bir durumda sağlık ekipleri gelinceye kadar ilk müdahaleyi yapması gibi hedefler belirleniyor. Robotların bu tarz kullanımlarının yakın gelecekte gerçekleşebilmesi henüz pek mümkün gözükmese de Hollanda özelinde ve Avrupa genelinde süreci hızlandırmak için büyük bütçeler ayrılıyor. Bu çalışmalar yürütülürken bakım evlerindeki insanların görüşlerine de başvuruluyor: Hangi işlerin robotlara devredilmesine sıcak baktıkları, hangi hizmetleri insanlardan bekledikleri konularında bakımevinde kalanların fikirleri alınıyor. Eğer bu teknoloji zamanında gerçekleştirilebilirse evde veya bir kurumda bakım hizmeti görme, vatandaşların sağlık güvencesinin bir parçası olarak sürdürülebilecek. Tabii ki bu teknolojinin sağlık sektörünü de aşan getirileri olacak; hizmet sektörünün birçok alanında iş gücü açığının kapatılmasında ve giderlerin düşürülmesinde servis robotlarının büyük rol oynayacağı düşünülüyor.

Bu çalışmalar, vatandaşların gereksinimleri doğrultusunda teknoloji geliştirmenin, süreç içinde bireylerin aktif katılımının ve ortaya çıkan sonucun geniş kitlelere hizmet olarak yansıtılmasının iyi bir örneği. Dahası, Hollanda örneğinde yardıma ihtiyaç duyan, dezavantajlı vatandaşlara sağlanan hakların ekonomik gerekçelerle gerilemesinin önüne geçmeyi amaçlayan bir devlet politikası olduğunun da altını çizmek gerek. Bu şekilde planlanan  ve yürürlüğe konan projelerin, günümüzün somut problemlerini çözmede ne denli etkili olabileceği açık. Aynı zamanda bu örnek, Türkiye’nin teknoloji geliştirmedeki verimsizliğini, özellikle sınırlı bütçe payları göz önünde bulundurulduğunda, yurtdışında geliştirilen projeleri kopyalayarak aşamayacağının ve devletin toplumun öncelikli gereksinimlerini hesaba katarak vatandaşlar için teknoloji politikaları  geliştirmesi gerektiğinin bir kanıtı gibi adeta.

Peki nereden başlamalıyız? Vatandaşların teknolojiyle ilişkisinin daha sağlıklı bir zeminde kurulabilmesi için nasıl bir çözüm önerisi düşünmeliyiz? Öncelikle teknolojinin gücünün vurgulanması, bu konuda vatandaşın algısının, konumunun ve rolünün değiştirilmesi önemli: Günümüzde politik tartışmalarda, teknolojiye biçilen rol Türkiye’nin global arenada rekabet gücünün artırılmasını amaçlayan program önerileri ile sınırlı. Öte yandan vatandaşlar, Ar-Ge çalışmalarından yalnızca militarist projelerin şovenist bir şekilde medyaya yansıması ile haberdar oluyor. E-devlet uygulaması son zamanların nadir olumlu adımlarından olsa da, Hollanda örneğine benzer şekilde vatandaşların sorunlarına doğrudan dokunan, geliştirilen teknolojiye ulaşımlarının hak olarak sunulduğu örnekler yok denecek kadar az. Bu örneklerin hızla parti ve hükümet programlarına sokulmasının ve politik arenada dillendirilmesinin gerekliliğinin yanı sıra, vatandaşların taleplerini güçlü bir şekilde iletebilecek örgütlere de ihtiyaç var. Tabii ki, vatandaşların aktif katılımını verimli hale getirebilecek bir eğitimin de sunulması gerekli. Neyse ki bu eğitim fırsatlarını yaratmak, günümüzdeki açık kaynaklı yazılım ve donanım  olanakları ile artık daha kolay ve ucuz. Yine de bu son nokta ne devletin konuyla ilgili sorumluluğunu ortadan kaldıracak, ne de vatandaşların teknoloji politikaları konusundaki olası katılım taleplerini gölgeleyecek nitelikte.

İkinci ve oldukça farklı bir örnek olan Amerika Birleşik Devletleri modelini de bu konuda incelemekte yarar var.  ABD, vatandaşların teknolojiden yararlanması konusunda bir açıdan oldukça kötü bir örnek, ama buradaki teknoloji politikasının özellikle yakın zamanda ilginç, hibrit bir modele evrildiğini söyleyebiliriz. ABD’de teknoloji geliştirme projelerinin önemli bir kısmı Amerikan Savunma Bakanlığı’nca finanse ediliyor. Bu çalışmalara ayrılan ödenek altmış milyar dolar civarı. Sağlık sektöründeki gelişmelere ise bu miktarın yaklaşık yarısı ayrılıyor. ABD’nin TÜBİTAK’ı olan Ulusal Bilim Kurumu’nun bütçesi ise yedi milyar dolar civarında. Teknolojik gelişmelerden Amerikan vatandaşlarının payına düşenler, bu olağanüstü bütçeler göz önüne alındığında oldukça sınırlı olsa da yakın zamanda geliştirilen politikalar olumlu yönde. Amerikan sağlık sisteminin milyonlarca insanı sigortasız bırakan yapısının yavaş da olsa değişmesi, sağlık teknolojilerinin tabana yayılmasını sağlamakta. Bunun dışında Amerikan halkınca oldukça rağbet gören savaş gazilerinin bakımlarının iyileştirilmesi konusu, protez teknolojilerine yapılan yatırımları canlandırmakla birlikte, Savunma Bakanlığı’nın bu alanda geliştirilen tasarımların açık kaynaklı paylaşımına yönelik projeleri teşvik etmesi ile protezler artık üç boyutlu yazıcılarda üretilebilmekte. Aynı zamanda Savunma Bakanlığı’nın, arama-kurtarma gibi askeri yönü olmakla birlikte, sivil halka da hizmet edebilecek çok amaçlı projelere yönelmesi, bu konularda geliştirilen yazılım ve donanımlara altyapı sağlaması ve yine sonuçların açık kaynaklı paylaşımına izin vermesi diğer önemli gelişmeler arasında sayılabilir (Bakanlık bu konularda yarışmalar düzenlemiş, katılımı artırmak için projenin sivil yönüne vurgu yapmış ve  açık kaynaklı simülasyon programları sunmuştur). Bununla beraber internetin de Savunma Bakanlığı kaynaklı bir projeden doğduğu da unutulmamalı. Bu resmin tamamına baktığımızda dev bütçelerle yürütülen bu projelerin yan ürünlerinin bile devrim niteliğinde olduğu söylenebilir. Devlet tarafından gerçekleştirilen bu gelişmelerin yanı sıra, halkın özel sektöre etki ettiği de görülmekte. Google’ın birçok robotik firmasını satın alması ve bu firmalardaki askeri gelişim projelerini sonlandırmasının, iRobot gibi bireysel tüketim robotları satan büyük bir firmanın halkla ilişkiler ve imaj geliştirme çalışmaları doğrultusunda büyük gelir getiren askeri çalışmalara son verdiğini açıklamasının anti-militarist akımların zaferi olduğunu düşünmek çok da yanıltıcı sayılmaz. Ancak, dev özel firmalar cephesindeki bu şaşırtıcı gelişmeler henüz çok yeni ve bunları temkinle izlemekte fayda var. Yine de vatandaşların kamusal talepleri doğrultusunda sadece devletin değil, aynı zamanda özel şirketlerin de kendisini gözden geçirmesi, kamusal katılımının önemini vurgulaması bakımından olumlu bir gelişme olarak akılda tutulmalı.

Aynı düzlemde değerlendirilebilecek bir diğer konu da teknolojik  gelişim süreçlerinin vatandaşlara şeffaf olarak sunulmasının gerekliliği. Bu konuda ne yazık ki dünyaca sınıfta kaldığımız söylenebilir. Popüler teknoloji haberleri, habercilerin süsleme iştahları ile biliminsanları ve hükümetlerin olanı olduğundan iyi yansıtma çabasının bir sonucu olarak yanıltıcı bir biçimde çıkmakta. Bu durum vatandaşların bir başka tabii hakkını, bilgi edinme hakkını zedelemektedir. Bu konuda çok acı bir tecrübe Japonya’da, Fukushima nükleer felaketi sırasında yaşanmıştır. Japonya birçok kişice robot teknolojisinin en gelişmiş ülkelerinden biri olarak kabul edilir. Bu ülkede geliştirilen robotların becerileri uluslararası medyada dahi yankı bulur. Bu haberlerde robotlar bilimkurgu filmlerini aratmayan yeteneklerini sergilemektedir: zor şartlarda insanlara yardım etmekteye hazırdırlar. Fukushima nükleer felaketi olduğunda da halkın beklentisi tam olarak bu yöndedir; bu robotlara en çok ihtiyaç duyulan andır. Nükleer sızıntı insanların felaket alanına erişimini kısıtlamaktadır. Robotlar felaket alanına girecek, duruma müdahale ederek felaketin boyutlarının büyümesini önleyecektir. Ne de olsa vatandaşlar onların kabiliyetini medyadan kendi gözleri ile görmüşlerdir. Sonuç tam anlamıyla bir hüsrandır. Japonya’nın hiçbir robotu bir işe yaramamıştır. Diğer ülkelerden de yardım istenmiş, özellikle ABD birçok robot göndermiş, ancak hiçbiri durumun iyileştirilmesinde en ufak bir yarar sağlayamamıştır. Japonya’da bu büyük hayalkırıklığı öfkeye dönüşmüş, gazetelerde “Asimo nerede?” başlıkları atılmıştır. Oysa ki devlet başkanlarını karşılayan ve onlara içecek ikram eden Asimo, bu felaketin boyuları ve müdahalenin gerektirdiği eylemler düşünüldüğünde, uzaktan kumandalı bir oyuncaktan farksızdır. Bu acı ders de göstermiştir ki vatandaşların bu konuda yanlış yönlendirilmesi kabul edilemez bir boyuttadır. Aynı sene düzenlenen uluslararası teknoloji konferanslarında bu konu masaya yatırılmış, açılış konuşmalarının ana temalardan biri olmuştur. Tartışmalarda müdahalenin başarısızlığının nedenleri ile birlikte, medyaya yansıyan haberler de tartışılmış, özeleştiri verilmiştir. Teknoloji haberlerinin magazin boyutundan acil olarak çıkarılması gerekliliği açıktır.

Teknoloji politikalarının oluşturulması, vatandaşların bu konulardaki hakları konusunda bilinçlenmesi, teknoloji eğitimi ve bilgi edinme hakkının geliştirilmesi refahın geniş kitlelerce paylaşıldığı, eşitliğin ve özgürlüğün çeşitli boyutlarının geniş bir tabana yayıldığı toplumlar yaratmamıza olanak sağlayabilir. Bu doğrultuda uzun bir yol katetmemizin gerekliliği açık ve aslında bu yol başat sorunların çözümleri ile aynı yönde: Gezi direnişinde geniş kitlelerin kentlerin esas sahiplerinin halk olduğunu hatırlatması, katılımcı yurttaşlık ve saydamlık talepleri, teknoloji alanında da ihtiyacımız olan duruşlar. Ne yazık ki bulunduğumuz yer düşünüldüğünde bu hedefler oldukça uzak gözükse de, günün zorlaşan şartları çözüm üretmede teknolojinin gücünü kullanmayı gerektiriyor.

Wilde başta da söz ettiğim çalışmasında hayal ettiği geleceği betimledikten sonra, bunun çetrefilli bir yol olduğunu, bir ütopyaya yakınsadığını kabul eder. Ancak insanlara ve ilerlemeci paradigmaya olan güveni tamdır ve belki de içinden geçtimiz günlerde bize moral verebilecek şu sözleri söyler:

Bu bir ütopya mıdır? Üzerinde ütopya ülkesini barındırmayan bir dünya haritası göz atmaya bile değmez, çünkü İnsanlığın hep dönüp dolaşıp ayak bastığı yeri es geçmiştir. Ve insanlık oraya vardığında, ileriye, ufka doğru bakar, daha iyi bir ülke görür ve oraya doğru yelken açar. Gelişme Ütopyaların gerçekleştirilmesidir.[4]

 

DİPNOTLAR

[1] Wilde, O. (1891). Sosyalizm ve İnsan Ruhu. Sf. 55-57, İstanbul: Roll Yayıncılık. Bu alıntıda Fatih Özgüven’in çevirisi esas alınmış, bazı kısımlar netlik kazandırmak amacı ile değiştirilmiştir.

[2] Da Roit, B. (2013) Long-term care reforms in the Netherlands. Reforms in Long-term Care Policies in Europe, Sf. 97-115, New York: Springer.

[3] Kerncijfers van de bevolkıngsprognose, 2010-2060, Aralık 2012.

[4] Wilde, O. (1891). Sosyalizm ve insan Ruhu. Sf. 55-57, İstanbul: Roll Yayıncılık.