Western Kuşağında Bugün Kahraman Şerif

-
54

Genellikle 19. yüzyıl Amerika’sının, batı eyaletlerindeki kanunsuz yaşamı anlatan filmlere, sinema literatüründe “western” adı verilmiştir. Sinema tarihi boyunca, bu türde pek çok film çekilmiş; kiminde Amerika’nın emperyalist davası haklı gösterilmeye çalışılmış, kiminde ise bu fikrin oldukça karşıtı konulara değinilmiştir. Ne yazık ki toplumun büyük bir kesimi, ABD sinemasının tamamen ABD’nin emperyalist emellerine hizmet ettiğini sanıyor; ancak bu oldukça haksız ve sığ bir yargıdır. Bunun oldukça somut bir örneğini ise son dönemlerde ülkemizde yaşanan ekonomik krizle gördük; TRT 80’li yıllardan beri sürdürdüğü, belki de artık toplumun farklı görüşlere sahip kesimlere hitap eden tek sürekli yayını, Western Kuşağı’nı kaldırdı. TRT’den bir yetkili, Hürriyet Gazetesi’ne, TRT’nin izleyici temsilcilerine özellikle western kuşağı yayınlanması nedeniyle çok sayıda eleştiri geldiğini belirterek, “Bu eleştirilerin nedeni Amerika ile son dönemde yaşanan sorunlar. ‘Amerika bize ekonomik ambargo uyguluyor, siz hâlâ kovboy filmi yayınlıyorsunuz’ diye çok sayıda telefon aldık. Biz de bu eleştirileri değerlendirdik. Hak verdik. Artık western kuşağını kaldırdık. Yerine Türk filmi yayınlama kararı aldık” dedi.[1]

TRT yetkilisinin böyle bir açıklamadan başka bir çaresi var mıydı sizce? Düşünün, insanların, Twitter’da yaptığı basit bir eleştiri nedeni ile terör örgütü üyesi olmakla yargılandığı bir ülkede, ulusal kanaldan bize ekonomik operasyon yapan bir ülkenin (!) filmlerini yayınlayan TRT yetkilisine neler yapmazlardı… Kim bilir telefonun ucundaki kimdi? Hele ki bir de bir yerlerin il başkanı falansa, Kemal Tahir’in dediği gibi, maazallah adamı tantuna götürürlerdi…[2]

Bir ulusun ayak takımını ayaklandıranın vay haline!
Antoine de Rivarol

Şimdi western meselesine ara verip “ayaktakımı” kelimesini biraz açmak istiyorum. Ayaktakımının TDK sözlüğündeki tanımı aynen şu şekildedir: “Görgüsüzlükleri veya bilgisizlikleri dolayısıyla toplum içinde aşağı durumda olan kişiler, lümpen, parya”[3]

Parya, Hindistan’daki kast sistemi dışında kalan kişileri ifade eder, yani sınıfsızları. Lümpen, kelimesi ise Almanca kökenli bir kelime olup tam karşılığı şudur: paçavra! İşte Marx bu kelimeyi Latince “proletarii” kelimesi ile birleştirip siyasi literatüre “lumpenproletaiat” kelimesini kazandırmıştır. Marx ve Engels’e göre bu sınıfı temsil eden ilk gruplardan biri Roma’da, köleler ile özgür yurttaşlar arasına sıkışıp kalmış, pleblerdi.[4] Nitekim Roma’daki pleb mücadelesinin, daima özgür yurttaş haklarına sahip olmaya dayalı olduğu, genel bir eşitliği ise asla hedeflemediği göz önüne alındığında bu yargının haklılığı ortaya çıkar. İşte Marx ve Engels, pleblerin, kendi yaşadıkları dönemdeki tezahürünü bulmuş; işçi sınıfından olup da sınıfın çıkarları yerine kendi çıkarlarını gözeten, ekonomik durumu daha iyi olan orta sınıfa ulaşmayı hedefleyen ve bu sebeple soysuzlaşan sınıfa bu mükemmel ismi koymuşlar: paçavra!

Burjuva toplumunda, ayaktakımı kelimesi çoğu zaman işçi sınıfını da kapsayacak şekilde kullanılsa da; Marx, ayaktakımını sınıf bilincine sahip proletaryadan ayrı tutmuş; lümpen proletaryayı, daima karşı devrimci olarak tanımlamıştır.  Alman düşünürün bu yerinde tespitine katılmamak elde değil çünkü son yüzyıla dönüp bakacak olursak,  adım adım devrime giden Alman işçi sınıfının karşısına ayaktakımından müteşekkil SA kıtalarının çıktığını görürüz.

Rivarol’un sözüne yeniden dönelim: Bir ulusun ayaktakımını ayaklandıranın vay haline! 30 Haziran 1934 gecesi Hitler’in, Gestapo ve SS vasıtası ile SA’yı tasfiye ettiği ve tarihe Uzun Bıçaklar Gecesi olarak geçen vakıada Hitler’in dava arkadaşı olan SA lideri Ernst Röhm gibi pek çok SA ileri geleni öldürüldü. Hitler, terakkisini borçlu olduğu SA’dan bu şekilde kurtuldu çünkü ayak takımı kendisi için dahi tehlikeli olmaya başlamıştı. Her ne kadar Ersnt Röhm’ün eşcinsel olduğu gerekçesi ile öldürüldüğü rivayet edilse de tasfiyenin genele yayılması Röhm’ün darbe planı yaptığına dair rivayeti daha kuvvetli kılmaktadır. Hitler aradan biraz zaman geçtikten sonra ise kendisine daha büyük düşmanlar bulma ihtiyacı hissetti; çünkü faşizm daima düşmana muhtaçtır.

Gerçekten de yabancılarla savaş bir iç savaştan daha tatlı bir beladır; ama kendi rahatımız için başkalarının rahatını kaçırmak da öyle büyük bir haksızlık ki bunu Tanrı’nın hoş göreceğini sanmam.”
Michel de Montaigne[5]

Ara sıra başımızı geçmişe çevirip de pek de hoş sayılmayacak tarihsel vakıalara baktığımızda hep aynı senaryoyu görüyoruz.. Evvela sömürüye dayalı olan kapitalist ekonomiler, tıkanma neticesi ekonomik krizlere sürükleniyor ve bu durum, ilk başta sınıf bilincine sahip işçilerin temerküzüne neden oluyor. Bu noktada sermaye sahipleri bu bilinçli sınıfın karşısına en yoz argümanlara sarılmış bir lider çıkarıyor. Bu lider, bu en yoz argümanlarla ayaktakımını konsolide ediyor ve işçi sınıfı baskı altına alınarak olası bir devrim engelleniyor; fakat bu ayaktakımı bir zaman sonra kendileri için dahi tehlike arz etmeye başlıyor. Bu bilinçsiz, soysuzlaşmış eşkıyalar sınıfı ya yaratıcılarının elinde ya da bir başka ulusa açılmış savaşta yok edilmek isteniyor. “Bu sefil iştiha” maalesef insanlığın başına türlü belalar açmıştır.

İktidarı genel oy yoluyla ele geçirme tekniği, elverişli bir durumdan yararlanarak duyguların kabarıp taşmasına yol açmak, fakat duyguların yatışmasını sunî olarak önlemekten ibarettir. Duygular sonunda yine yatışır ama, bu Waterloo, Sedan, Matapan Burnu ya da Stalingrad bozgunları gibi herhangi bir felaket olup bittikten sonra vuku bulur.
Gaston Bouthoul

Heyhat, insanoğlunun aldatıldığını idrak etmesi için ille de bir felakete sürüklenip varını yoğunu kaybetmesi mi lazımdır? Evet, bu soysuzlaşmış lümpen proleter için kaçınılmaz bir sonuçtur! Bu sonuca karşı koymak için ise sınıf mücadelesinden başka bir çıkar yol bulunmamaktadır. Üstelik bu mücadele, sadece sınıfın değil tüm insanlığın kurtuluşu için elzem bir mücadeledir. Şimdi bahsini ettiğimi ayaktakımının karşı devrimci tutumu karşısında biz de bu ayaktakımını burjuva demokratları gibi düşman mı belleyeceğiz? Bu noktada faşizme karşı pratik tecrübesi de bulunan Palmiro Togliatti’nin şu sözlerine bir göz atalım:

“Muhalifler den söz ettiğimiz zaman, faşist sosyal demokrat ve Katolik örgütlere katılan yığınları düşünmüyoruz. Muhaliflerimiz faşist, sosyal-demokrat ve Katolik örgütlerdir. Ama onlara mensup yığınlar bizim muhaliflerimiz değildir; onlar kendi tarafımıza kazanmak için her çabayı göstermemiz gereken işçi yığınlarıdır.”
Palmiro Togliatti[6]

Türkiye’de orta sınıf ve orta sınıf aydınları, yıllardır Togliatti tezinin panzehrini tatbik edercesine, geçimi emeğine dayalı sınıfları hor gördü ve aşağıladı. Bizden başka bir ülke yoktur ki “Köylülük” kelimesi orada hakaret olarak kullanılsın. Bu da halihazırdaki İslamcı egemenler için bulunmaz bir fırsatmışçasına öyle bir kullanıldı ki, sonuçta ortaya sınıfından uzaklaşmış, bilinçsiz ve ters manada örgütlenmiş bir kitle çıktı. Bu kitlenin karşı devrimci bir tutuma bürünmesi, sınıf bilinci yoksunluğundan kaynaklıdır. Yoksulluğun, sömürülmenin, ezilmişliğin, hor görülmüşlüğün yarattığı aşağılık duygusu, iç dünyalarında bir anda şahlanarak dizginlenemez bir kibri azamet halini almıştır. Bu manipüle edilmiş topluluk, artık her istediğini yapmaya, her aklına geleni söylemeye, kendisi gibi düşünmeyen her grubu baskılayarak intikam almaya ehildir.

Devrimi yapan kibirdi; özgürlük yalnızca bahaneydi.
Napolyon Bonaparte[7]

Burada Napolyon’a katılmak zorunda kaldığım için üzgünüm ancak bu sözüne ufak da bir şerh koymam gerekir. Evet, bu söz, kendisinin şahit olduğu burjuva devrimi yahut yukarıda bahsettiğim tarzda bir karşı devrim için geçerli olabilir; ancak sınıf bilincine sahip topluluklar için aynı durum asla söz konusu değildir. Nitekim işçi sınıfının yıllar süren mücadelesi, daha önce de bahsini ettiğim üzere salt kendini düşünürcesine sınıf atlamaya dayalı olmamış; daima insanlığın kurtuluşunu hedeflemiştir.

Türkiye’ye tekrar dönecek olursak, orta sınıfın hor gördüğü kesimin, aşağılık duyguları istismar edilerek, yozlaştırıldığını görürüz.  Şimdilerde orta sınıfın kendisi ise “Monşerler” söylemiyle ile maytap geçilen bir sınıfa döndü. Hâlâ her iki sınıf da birbiri ile maytap geçiyor ancak ortada bir gerçek var ki sınıf bilincinden yoksun kitleler artık son derece tehlikeli olmaya başladı. Örneğin, krizin müsebbibi olarak ABD’nin gösterilmesi sonucu, bilinçsiz kitle, Amerikan Büyükelçiliğine silahlı saldırı gerçekleştirildi. Sanırım bu ve bu gibi durumlar iktidarın soğuk terler dökmesine neden oluyordur. Yıllardır politikası düşman göstermeye dayalı iktidar partisinin bu politikası, artık elinde patlamaya hazır bir bombaya dönüşmüştür. Üstelik son dönemde mecliste görüşülen Af Kanunu bu tereddüdümü giderek artırmakta. 3. Havalimanı işçilerinin kötü koşullar neticesi ayaklanması, “acaba işçi sınıfı silkiniyor mu?” dememize neden olsa da asker, polis şiddeti ve gözaltılarla bu girişimin bastırılması, sermayenin ne kadar da tetikte olduğunu görmemizi sağladı. Bu durum ortaya, iktidar adına hiç de hoş olmayan bir görüntü çıkardı. Her ne kadar bu ayaklanmayı bir komplo olarak göstermeye çalışsalar da açıkça sermayenin yanında yer aldıklarını gösteren bu tutum gerçek yüzlerini açıkça belli ediyor ve artık mızrak da çuvala sığmıyordu. Ne kadar yoz bir rejim olursa olsun, hak arayan bir işçinin karşısında asker çıkarmak, onları tazyikli sularla, coplarla susturmaya çalışmak daima halk nezdinde tepki yaratır. Şimdi bana öyle geliyor ki, af neticesi sokaklara salınacak suçlu güruhu, tıpkı 70’lerdeki kontrgerilla çeteleri gibi işçi sınıfının karşısına dikilmek isteniyor. Nitekim bu işin başını çekenlerin MHP’liler olması bu endişemin hiç de haksız olmadığını gösteren bir diğer husus. Bu noktada Rivarol’un sözünü bir kez daha hafızamıza derç edelim:  Bir ulusun ayaktakımını ayaklandıranın vay haline!

Vay halimize! Artık ulusal kanalda ne izleyeceğimize bile konsolide olmuş bir kitle karar veriyor. Halbuki ne de güzeldi TRT western kuşağı. Hatırlarım da, İyi Kötü Çirkin’i ilk defa TRT’de izlemiştim. Şimdi kim diyebilir, bu filmin ABD emperyalizmini savunduğunu?! Hoş, bir filmin ABD emperyalizmini savunması egemenlerin hiç de umurunda olacak bir husus değil ya!.. Yine de düşünmeden edemiyor insan. Irkçılığa savaş açmış Django, vicdanının sesini dinleyip Gringo’yu öldürmeden edemeyen Chuncho, bizi savaşın saçmalığına inandıran yüzbaşı ve daha nicesi… Haydi, bunlar spaghetti western, hiç mi eli ayağı düzgün Amerikan westerni yok? Elbette var ve ben bu yazımı o filmden bahsederek sonlandıracağım.

Kahraman Şerif

İkinci Dünya Savaşı hengamında, Josef Stalin Amerika’da Country Joe ya da Joe Amca ismiyle anılmaktaydı. Almanların Stalingrad önlerine dayanması ve sonrasında Berlin’e kadar Ruslar tarafından kovalanması, Amerikan halkında Stalin’e karşı bir sempati yaratmıştı. Bu halk nezdinde oluşan sempati bir kenara, Amerikan hükümeti müttefikleri olan Sovyetlere savaş esnasında ciddi yardımlar yapmıştı. Lend-Lease adı altında, Amerikan Hükümetinin tüm müttefik devletlere yaptığı teçhizat, gıda, para yardımının savaş sonrası müttefiklerce geri ödenmesi öngörülüyordu. Bu bağlamda Amerika’nın komünist bir ülkeye, mevcut durumun iktizasına binaen yaklaşık 11 milyar doları bulan yardım göndermesi tarihte ender görülen olaylardandır. Ancak Sovyetlerin Stalingrad’dan itibaren Almanları önüne katarak sürüklemesi, savaş sonrası Doğu Avrupa’da ardı ardına sosyalist hükümetler kurulması ve Amerika’dan aldığı borcu milyonlarca Rus askerinin kahramanca akıttığı kanla zaten ödemiş olan Stalin’in bu borçları ödememesi, Amerika’nın bir komünizm paranoyasına kapılmasına neden oldu.

Özellikle Cumhuriyetçi senatör McCarthy’nin başı çektiği anti komünist propaganda ve paranoya, ülke içerisinde pek çok sanatçının ve aydının komünistlikle suçlanması neticesini doğurmuştu. Amerikan Karşıtı Faaliyetleri İzleme Komitesi (HUAC) adıyla çalışan komite pek çok kara listeler oluşturmuş; Orson Welles, Jules Dassin gibi pek çok aydın Sovyet ajanlığı ile suçlanmıştı. Şimdi, tam da burada, cadı avı tabirine bire bir uyan bu durumun sinema ile ilişkilendirildiği bir hikaye anlatmakta fayda var. Türkiye’den göç etmiş yönetmen Elia Kazan da bu suçlamalarla karşı karşıya kalan biridir; ancak kendisinin komünistleri sattığı ve onları ihbar ederek kendisinin komünist olmadığını ispatlamaya çalıştığı rivayet edilir. Hatta Kazan, On The Waterfront (1954) filmin de buna benzer bir tema işlemiş; arkadaş satmanın kimi durumlarda meşru olabileceğini ima etmiştir. İşte 1952 yılında çekilen High Noon filminin meydana getirildiği siyasi ortam aşağı yukarı bu şekildedir.

Amerikan milliyetçisi olduğu iddia edilen Gary Cooper’ın bu role nasıl ikna edildiği merak konusu; çünkü High Noon filminin ana teması bir şerifin kahramanlığından öte, ülkedeki cadı avına sessiz kalan aydınlara karşı yöneltilmiş bir eleştiridir. Film, Şerif Will Kane’in evlilik sahnesi ile açılır. Görevinin son gününü icra eden ve eşiyle birlikte başka bir kasabaya taşınacak olan Kane, kasaba halkınca sevilen bir karakterdir. Bu esnada kasabaya gelen bir haberci, Şerif Kane’in yıllar önce yakaladığı Frank Miller ve çetesinin afla serbest kaldığı ve intikam almak için kasabaya geldiği haberini getirir. Görevinin son günü olduğu için kaçmayı reddeden Kane, Frank Miller’a karşı hazırlık yapmaya başlar; ancak kasaba halkına yaptığı yardım talepleri sonuçsuz kalır ve tüm dostları çeşitli bahanelerle ona sırt çevirirler. Düşünün, şerif yardımcısı bile istifa eder. Şerif Will Kane yalnız başınadır. Karısı dahi dini inançları gereği Kane’e sırt çevirir ve kasabadan ayrılmak üzere trene binip kalkışı beklemeye başlar. Kane’nin dostları yaklaşan tehlikeye karşı sessizliği seçerken, kasabada bir de Frank Miller’in dönüşünü ve Kane’i öldürmesini hasretle bekleyen ayaktakımı vardır. Bu ayaktakımının da McCarthyciliği temsil ettiği aşikar. Tüm çabaları sonuçsuz kalan Will Kane, çare yok, tek başına Frank ve çetesini karşılamayı kafaya koyar. Saat tam 12’de kasaba meydanında Frank ve diğer üç çete elemanı ile karşılaşan Kane iki çete elemanını öldürür. O sırada tren tam hareket etmek üzereyken karısı dayanamaz ve dini inançlarını bir kenara bırakarak geri döner. Karısı ve eski sevgilisinin yardımı ile Şerif Will Kane, Frank Miller çetesinin işini bitirir. Şerif Kane’e sadece kadınlar yardım etmiştir. Böylece filmin final sahnesine yaklaşırız. Kasaba halkı Kane’in etrafına toplanır; Kane hepsine küçümseyici ve tiksinen gözlerle bakarak yakasında duran şerif rozetini yere fırlatır ve ayrılır.

Film milliyetçi çevrelerce tepkiyle karşılanır. Milliyetçi John Wayne filmi izledikten sonra “Bir Amerikan Şerifinin, halktan yardım isteyip de geri çevrilmesi görülmüş şey değildir” diyerek, cevap olarak 1959’da Howard Hawks ile Rio Bravo’yu çeker. Anti-High Noon olan Rio Bravo’da benzer bir durumla karşılaşan, John Wayne’in canlandırdığı Şerif karakteri kendisine defalarca tepside sunulan yardım tekliflerini reddeder.

Filmin kadrosunu oluşturanların homojen yapısı, yani Gary Cooper gibi anti-komünistler ve filmin senaristi Carl Foreman komünizm yanlıları, filmin yasaklanmasını engellemiş olsa da , Foreman’ın yurt dışına kaçma zorunluluğunu engelleyememiştir.

Filmde sinema adına ilgi çeken bir diğer detay ise, senaryo gereği gerçekleşen olayların süresi ile filmin süresinin aynı olmasıdır. Yani senaryo gereği gerçekleşen olaylar bir buçuk saat içerisinde yaşanırken, filmin süresi de bir buçuk saattir. Bu da sanırım Zinnemann’ın sinema becerisinden kaynaklı hoş bir detay.

Sonuç olarak High Noon filmi, dönemin ruhu bilinmediği takdirde salt bir western filmi olarak değerlendirilebilir; fakat izah ettiğimiz üzere hiç de öyle olmadığını hatta döneminin ötesinde bir film olduğunu söyleyebiliriz. Bu hikaye ne geçtiği coğrafya ne de yaşandığı zaman ile sınırlıdır. Bizler hala aynı kaderi yaşamıyor muyuz?

Pekiyi, biz bu senaryoda hangi rolü seçmeliyiz? Şerif’in dostları gibi susmayı mı; Miller Çetesinin gelişini bekleyen ayaktakımı gibi sırıtmayı mı; yoksa Şerif gibi bildiğin yolda gitmeyi mi? Puşkin’in o peygambervari dizelerini hatırlarsanız, Tanrı’nın ona sesleniş şeklinden hareketle kendisine ne gibi bir manayı yakıştırdığını görürsünüz

Kalk, ey peygamber, dinle söylediklerimi
Artık benim dileğimle güçlendin
Aş uzak ülkeleri, uzak denizleri
Ve yansın insanların kalbinde sözlerin.
İşte kutlu olan yol budur! İnsan, erdemin şulesini saçmalıdır yüreklere!

Sonuç olarak demek ki westernlerin hepsi, birer Amerikan politikası ürünü değilmiş. TRT’den böyle bir açıklama beklemiyorum elbette ama en azından bir gün kitlelerin bunu kavrayabildiğini görmek isterdim.

Egemenler sömürü sonucu oluşan krizleri daima birilerinin sırtına yükleyip bilinçsiz kitlelere onlardan nefret etmelerini öğütlerler. Sonuçta, bir Alman, karşısındaki sırf Yahudi olduğu için ondan nefret edebilir. Ya da Türkiye’de her gün geçim sıkıntısıyla boğuşan, temel gereksinimlerini bile karşılamakta güçlük çeken, ölüm tehlikesi altında, insanlık dışı koşullarda çalışan bir insan, tüm bunların sebebini sömürenlere değil de westernlere bağlayabilir. Pekiyi burada suç kimin? Egemenlerin mi, onlara inananların mı, yoksa onları sahipsiz bırakıp egemenlerin kucağına atanların mı? İşte bu cevabı oldukça güç bir soru; fakat büyük bir devrimci bize bu sorunun cevabını vermiş:

Tabiat nankör değildir; bütün çocuklarını beslemekte hiçbir zaman geç kalmaz… Nimetleri kötü bölüşülüyorsa, suç onun değildir. Kimilerinin soyup soğana çevirecek kadar suçlu, kimilerinin de kendilerini soydurtacak kadar güçsüz ve enayi olmasında onun suçu yok. Açıkça ortaya çıkar ki, büyük çoğunluğun yoksun olduğu şeyler, bol bol ve gereksizce küçük bir azınlığın elindedir. Bu küçük azınlık, devlet içinde kapıp kaçan, löpçü, sömürücü bir efendiler sınıfı kurar.
Gracchus Babeuf[8]

Bize bu cevabı veren Babeuf, Eşitlerin Manifestosunda: “Bizden sonrakilerin yaşanmış olduğuna asla inanmayacakları bu büyük skandala artık bir son verelim” diyordu. Maalesef o skandal, aradan geçen uzun yıllara rağmen daha fazla büyüyerek, çirkinleşerek ve tıkanma sonucu yaşanan ekonomik krizlerle etkisini iliklerimize kadar hissettirerek hâlâ yaşanmaya devam ediyor. Biz Babeuf’tan sonra gelenler onların bir skandal yaşanmış olduklarına inandık; acaba bizden önce gelen Babeuf da bizim yaşadığımız skandalın yaşanabileceğine inanır mıydı?

Temel gıda maddelerine bile zam üstüne zam gelen şu günlerde bütün bu yaşananlar çirkin bir skandaldan başkası değil; ancak bu skandal bugüne kadar bu şekilde yaşandı diye bugünden sonra da böyle devam edeceği manasına gelmiyor. Sermayenin paralı aydınları yıllardır, Berlin duvarından sonra sosyalizmin yıkıldığını, bir daha geri gelmeyeceğini temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp önümüze sürüyor. Eğer gerçekten sosyalizm öldü ve bir daha geri gelmeyecek ise neden sürekli bunu beyan etme ihtiyacı hissediyorlar, neden bu korku? Marx salak, Hegel şarlatan, Çayan eşkıya ise ölümlerinin üzerinden yıllar geçmesine rağmen neden bu adamlara hâlâ küfretmek ihtiyacı hissediliyor? Çünkü sevgili dostlar, sahipleri toprak altında olsalar da büyük fikirler asla ölmüyor ve de hâlâ sapasağlam, dipdiri ve ayakta durmaya devam ediyor.  Bir takım kişilerin, bu fikirleri sahiplerinin yanına yollama çabası ise beyhude bir çabadır. Hiç şüphesiz ki gün gelecek bu skandal bir son bulacak ve bu da ancak sınıf bilinci sayesinde olacaktır.

 

DİPNOTLAR

[1] Hürriyet Gazetesi, Meltem Özgenç,  28 Ağustos 2018

[2] ABD ile ilişkilerin yeniden normalleşmesi üzerine Western Kuşağı, 2019 yılı Şubat ayında yeniden(!) açılan TRT 2’de yeniden(!) yayınlanmaya başladı.

[3] Türk Dil Kurumu Sözlüğü

[4] Alman İdeolojisi, Karl Marx, Friedrich Engels, Evrensel Basım Yayın, S.32

[5] Denemeler, Michel De Montaigne, Türkiye İş Bankası Yayınları, S.85

[6] Faşizm Üzerine Dersler, Palmiro Togliatti, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, S.23

[7] Devrimin Psikolojisi, Gustave Le Bon, Scala Yayıncılık, S.86

[8] Devrim Yazıları-Babeuf Dosyası, Gracchus Babeuf, Sabahattin Eyuboğlu, Vedat Günyol, Sosyal Yayınlar, S.67