“Yalnızca sömürü düzeni değil, demokrasisi sandığa dayalı siyasal düzen de değişmelidir” (Necmi ERDOĞAN ile Söyleşi)

-
264

Yunus Yücel: 1950’lerle başlayan ve 1960’larla beraber gittikçe görünür hale gelen değişimler var Türkiye toplumsal ve siyasal yapısında. Köyden kente göç, kentlerde işçi sınıfının birikmesi, ithal ikameci politikalar ve 1961 Anayasası’nın genişlettiği haklar ve özgürlükler alanı en belirgin olanları. Bu dönüşümler ışığında, CHP’nin siyasi yönelimindeki değişiklikler nelerdir?

Necmi Erdoğan:  Soruda bahsi geçen dönüşümler ve onların yarattığı etkiler çok geniş bir çerçeveye oturuyor ancak CHP bağlamında birkaç noktayı açmakta yarar var. 1960’lar Türkiye’sine bakıldığında, iki temel dinamik karşımıza çıkar. Birinci dinamik, 1950’lerle ivmelenen kapitalist gelişme ve bunun yarattığı toplumsal-sınıfsal sonuçlar: göç, kentleşme, metalaşma, proleterleşme ve benzeri süreçler. İkinci dinamik ise 1961 Anayasası’nın yasal-kurumsal çerçevesinin siyasal alanın genişlemesine ve görece de olsa serbestleşmesine yol açması. Bu iki dinamiği ve yarattığı etkileri beraber düşündüğümüzde 1960’lar, Türkiye toplumsal formasyonu açısından kritik bir dönem. Zira bir yandan sermayenin selinin her yere yayılmasının toplumsal-sınıfsal ilişkilerde dramatik dönüşümlere yol açtığı, “sınıfın gizli yaralarının” derinleştiği, modernleşme okulunun ifadesiyle “yükselen beklentiler devriminin” yaşandığı veya 12 Mart’ın Genelkurmay Başkanı Tağmaç’ın deyişiyle de “sosyal uyanışın iktisadi gelişmişlik seviyesinin çok ötesine geçtiği” bir süreç. Diğer yandan ise modern anlamıyla siyasal kimliklerin, sağın ve solun saflaşmasının billurlaştığı ve aynı zamanda da siyasal ideolojilerin hızla kitleselleşmelerinin yaşanmaya başladığı bir süreç. Dönemin CHP’sine bu toplumsal ve siyasal dönüşümler içerisinden bakmak gerekiyor.

1960’lar itibarıyla CHP, çok partili rejime geçişten itibaren yaşadığı iki meydan okumayla karşı karşıya. İlki, DP geleneğinin oluşturduğu meydan okuma. İkincisi, toplumsal örgütlenmelerin ve solun yavaş yavaş yükselişinin yarattığı meydan okuma. Siyasal güç ilişkilerindeki bu yeni tablo karşısında CHP’nin tarihsel bir artığa veya bir kalıntıya dönüşme tehlikesiyle yüz yüze olduğunu söyleyebiliriz. Karşıt yönlerde işleyen bu iki dinamik aynı zamanda dönüşüme zorlamıştır CHP’yi. 1960’ların ilk yarısı itibarıyla CHP’nin konumuna baktığımız zaman, DP iktidarı 27 Mayıs darbesiyle alt edilmiş olsa da, o geleneği temsil eden partilerin hala sayısal anlamda seçmen çoğunluğunun desteğini almaya devam ettiği, DP geleneğine verilen kitle desteğini dağıtmakta darbenin başarısız olduğu ve CHP’nin de bu geleneğe karşı etkisiz kaldığı bir tabloyla karşılaşıyoruz. Öbür taraftan ise, DİSK’in ve TİP’in kuruluşuyla birlikte radikal, sosyalist bir hareket yükselmeye başlıyor. CHP sağdan ve soldan gelen bu iki meydan okuma karşısında ayakta kalabilmek için değişmeye zorlanan bir parti olarak çıkıyor karşımıza.

Ecevit, CHP’deki bu dönüşüme yön veren düşünsel kaynaklardan biri olan Atatürk ve Devrimcilik adlı kitabında DP iktidarını değerlendirirken, kendince DP’nin hakkını teslim ederek, “bu dönemde ilk defa ayağı çarıklı köylü, devlet dairesinden içeri başı dik girebilmiştir” der. Bu söz, kendi partisi ve onun geleneğine ilişkin yer yer açık hale de gelen bir eleştirelliği içinde barındırıyor. Ama öbür taraftan da CHP’nin DP geleneğinde somutlaşan meydan okuma karşısında zayıf, güçsüz kaldığını da dillendiriyor. Buna ek olarak, 1960’ların ortasından itibaren ortanın solu hareketi ile başlayan ve 1970’lerde demokratik sol adını alacak olan ideolojik-politik konuma baktığımız zaman, bunun büyük ölçüde 1960’lardaki siyasal tartışmalarından, özellikle de sol siyasal düşünce ikliminin içinde şekillenen argümanlardan etkilendiğini söyleyebiliriz. 

Yunus Yücel: Bahsettiğiniz siyasal dönüşümler sonucunda, CHP’nin kendi klasik çizgisini sürdürerek iktidara gelemeyeceğinden ve hatta toplumsal bir artığa dönüşme tehlikesinden bahsettiniz. Yine bahsettiğiniz gibi, TİP’in ve DİSK’in kurulmasıyla beraber düşünürsek, CHP’yi soldan konumlandırma arayışı ve gerekliliği 1960’lı yıllarla beraber Ecevit tarafından anlaşılmaya başlanıyor mu? Yani 1970’lere daha gelmeden, Ecevit’in bunu formüle etmeye dönük bir çabası var mıydı CHP içinde?

Necmi Erdoğan: Elbette ki. Bu bakımdan Yön Dergisi’nin önemini vurgulamak gerek ki Ecevit de Yön Dergisi’nde de yazmıştır. 1960’lı yıllarda şekillenmeye başlayan yeni CHP’nin kaynaklarından birini orada bulmak mümkün. Yön hareketindeki sol veya sosyalizan Kemalizm yorumunun Ecevit’i etkilediğini düşünebiliriz. Ama tabii Ecevit söyleminin parlamentarizmi ve popülist romantizmi gibi kimi açılardan Avcıoğlu söyleminden hayli uzak olduğunu da kaydetmek lazım. Ecevit söylemi açısından başlangıç noktası Ortanın Solu kitabı sayılabilir.

Yunus Yücel: Ben de Ecevit’in yazdığı Ortanın Solu ve CHP’nin sol ile olan ilişkisi hakkında soracaktım.

Necmi Erdoğan: Ortanın Solu kitabını daha sonra yazdığı Atatürk ve Devrimcilik ile beraber düşünmek gerek aslında. Bu metinler aynı zamanda CHP içinde tartışmalar da yaratmış ve muhafazakâr kanadın kopuşunu da tetiklemiş metinlerdir. O ayrışmalara neden olan önemli bir noktanın Ecevit’in Atatürkçülük yorumu olduğu söyleyebiliriz. Ecevit’in yorumu, 1960’lar Türkiye’sinde Yön Dergisi’nde ve daha başka mecralarda yapılan benzer tartışmalardan esinlenilerek yapılmış bir yorum. Temel olarak, bir taraftan Atatürkçülük sahiplenilirken bir diğer taraftan da onu temsil eden CHP geleneğine ilişkin biraz önce sözünü ettiğim eleştirelliği de içinde barındıran bir pozisyon çıkıyor karşımıza. Öyle olduğu ölçüde, Ecevit’in Atatürkçülük yorumunun dönemi açısından önemli, radikal bir yorum olduğunu söyleyebiliriz.

Atatürk devrimciliğinin esas itibariyle üstyapısal bir karakter sergilediği, ama asıl olanın altyapı devrimciliği olduğu argümanının Ecevit’in Atatürkçülüğü yeniden anlamlandırmasında temel olduğunu görüyoruz. Bu noktada kendi partisinin tarihine dönük, eleştirel bir pozisyon aldığını söyleyebiliriz. Ecevit, Doğan Avcıoğlu’nun CHP’nin tek parti döneminde büyük toprak sahipleriyle, ticaret erbabıyla ittifak halinde iktidarda kaldığı ve bu egemen sınıflarla girdiği ittifak nedeniyle de devrimci karakterini kaybettiğine dair tarihsel analizlerinden beslenmekte. Buradaki önemli nokta, CHP’nin kimliğini yeniden kurmayı aynı zamanda bir altyapı değişikliğiyle ilişkilendiriyor olması. Bu bağlamda “bu düzen değişmeli” fikri çıkıyor karşımıza. Bu metinlerde başlayan ama sonrasında daha bariz hale gelecek olan bir siyasal dil değişikliği söz konusu. Altyapı ve üretim ilişkileri gibi Marksizmden alınan kavramlar giriyor CHP sözlüğüne. Bu 70’lerde de devam edecek ve Ecevit “artı değer” gibi kavramları da kullanacak. Tabii artı değerden “aşırı ölçüde pay alanlar” ve “yeterince pay alamayanlardan” söz ederek Marksist anlamından semptomatik bir kaydırmayla. Özetle, o siyasal iklimin içinde solun kavramlarıyla konuşan bir siyasetçi olarak karşımıza çıkıyor aslında. Ancak, şunu belirtmek gerekir; 1970’ler ile beraber biraz daha şekillenecek olsa da bu dönem itibarıyla düzen değişikliği fikri büyük ölçüde muğlâk.

Ecevit söyleminin CHP geleneği ile ilişkisi açısından önemli bir başka yön halkçılığın yeniden anlamlandırılmasıdır. Kendi partisinin tarihi içindeki halkçılığı sahiplenmekle birlikte onu yeni bir bağlamda yeniden eklemliyor. Onun içerdiği korporatizmi tümüyle terk etmese de, sınıfların varlığını kabul ediyor ve sınıf mücadelesinden söz ediyor. Ama “sınıf savaşına” karşı “demokratik sınıf mücadelesine” taraftar olduğunu söyleyerek korporatizmi arka kapıdan içeri almayı da ihmal etmiyor. Bir başka önemli nokta ise “halka gitme” fikrinin savunulması. Ecevit, Ortanın Solu’nda “halk gönüllüleri” örgütü kurulmasından söz eder. Bu düşünce, Türkiye’de halkçılığın kökenlerinde var elbette. Bu fikrin, aynı zamanda kendi partisine dönük eleştirellikle de ilgisi var. Çünkü Ecevit’in düzen anlayışında iki temel yönden biri üretim ilişkileri ise, diğeri de siyasal kültürel plan. İkinci yön açısından, Ecevit söylemi için kritik olan CHP geleneğinin devam ettirdiği ve hatta yeniden ürettiği aydın-halk kopukluğu. Halka gitme, halkla bütünleşme, halkın diliyle konuşma ve benzeri vurgular bozuk düzende sorumluluk sahibi olan halka yabancı aydınların eleştirisinde devreye girdiği gibi, gerçek solculuğu tanımlamada da devreye giriyor. 

Yunus Yücel: Halk fikrinden devam edersek, Ortanın Solu kitabında Ecevit şunları yazıyor: “CHP halka gitmelidir. Ancak halka gittiğinde yalnız uzatacak eli değil, söyleyecek sözü de olmalıdır.” Şimdi halk fikri ile ilgili olarak sormak istediğim üç şey var. İlk olarak, neden halka gitmek sözü Türkiye’de solun derdi olmuştur veya solla ilişkilendirilmiş bir ifade olmuştur? Bunun üzerine ne dersiniz? Neden sağcıların halka gitmek gibi bir niyeti veya bu tür bir eleştirinin nesnesi olmaması ama solun böyle bir eleştirinin nesnesi haline gelmesi üzerine neler söyleyebilirsiniz? İkincisi, halka gitme fikrinin Narodnik bir romantizmden farkı neydi? Son olarak da, 1930’lar CHP’nin Halkevleri aracılığıyla köy ziyaretleri vb.ni düşündüğümüzde halka gitmek fikri ile Ecevit’in yapmaya çalıştığı halka gitmek fikriyle arasında nasıl bir fark var?

Necmi Erdoğan: Aslında çok soru var.

Yunus Yücel: Evet. Birincisi, genel olarak neden halka gitmek fikri solla düşünülüyor?

Necmi Erdoğan: Bu da ayrı ve uzun bir tartışma konusu ama Türkiye’de solun tarihsel olarak kaynakları büyük ölçüde “okumuş, yazmış, eğitimli, aydın” zümrede temelleniyor. CHP’yi bir tarafa bırakırsak, erken cumhuriyet döneminin cılız ve yeraltındaki sol örgütlenmesinde esas itibariyle böyle bir profil var. Her ne kadar işçi sınıfı içinde örgütlenme hamlesi olmuşsa da.

1960’ları düşündüğümüzde halka gitme vurgusunun sosyalist solda karşılığının olduğunu söylemek çok mümkün değil; böyle bir vurguyla karşılaşmayız. 1960’ları özgül kılan bir nokta, zaten solun kendisinin halklaşmaya, bir halk hareketi haline gelmeye başladığı bir dönem olması. Özel olarak sosyalist sola bakıldığında, bir halka gitme vurgusuyla karşılaşmayız CHP’de olduğu gibi. Ama halkı, onun duyuş ve düşünüş biçimlerini dert etme bağlamında düşünecek olursak; elbette var böyle bir anlayış. Bu çok daha öncesinden beri Kıvılcımlı’da zaten var ama Behice Boran’ın o dönemde yazdıklarında da bulunabilir. Bunları bir kenara koyarsak, 1960’ların sonlarında gelişen devrimci-sosyalist hareketin Karadeniz’den Ege’ye kadar kıra, köye yönelmek gibi bir eğilimi vardır ama bunu Narodnik tarzda halka gitme olarak nitelemek pek mümkün değil.

CHP açısından düşünüldüğünde, 1930’lü yıllarda Halkevleri yoluyla halka gitme anlayışından söz etsek bile buna büyük ölçüde bürokratik bir zihniyet hâkim olmuştu. Nitekim Kirby “Afrika’nın karanlık köşelerine keşfe çıkmış yabancı turistler gibiydiler”  der Halkevleri’nin köy gezileri için. Yani önemli bir arayış olsa bile büyük ölçüde kâğıt üstünde kalan, etkili olamayan ve halkla bağın kurulamadığı bir gidiş. Bu arada, sorunla ilgili olarak, aydın-halk kopukluğunu aşma arayışı sadece bize özgü bir vurgu değil. Ben, vaktiyle Ecevit hakkında yazdığımda, Gramsci’den yola çıkarak bir analize girişmiştim. Aynı arayışı Gramsci’nin yazılarında, İtalya bağlamında da bulmak mümkün. Gramsci, ulusal-popüler iradenin yaratılması için edebiyata kadar uzanan çok çeşitli kültürel planlarda kendini gösteren İtalyan aydını ile halkı arasındaki kopukluğu aşmanın önemli olduğunu söylüyordu. Bağlamın aynı olmadığını unutmamak kaydıyla, Ecevit hareketinin de “ulusal-popüler irade” yaratmanın ancak bu yolla gerçekleşebileceğini gördüğünü söyleyebiliriz.

Diğer bir nokta ise, 1960’ların ortası itibarıyla CHP’nin içinde kitlesel bir halka gidişten söz etmek mümkün değil. Büyük ölçüde “söylemsel”, özellikle de Ecevit söyleminde kendini gösteren ve fakat partinin bütününe hâkim olduğunu söyleyemeyeceğimiz bir yaklaşım bu. Bunu akılda tutarak, tek tek motifler ya da öğeler düşüldüğünde, Narodnik etkilerden söz etmek mümkün. Örneğin Ecevit, Narodnikler gibi halk nasıl giyiniyorsa kendisi de öyle giyinen bir lider olarak çıkıyor karşımıza. Bir diğer nokta, Narodniklerin sosyalizm fikri, Rus köylü komünlerinden hareketle bir sosyalizm inşa edilebileceğine dayanıyordu. Ecevit de kendi projesini halkın kültürel geleneği, onun imece gibi ortaklaşmacı nitelikleri, Türk-İslam tasavvufunun özgürlükçü, hoşgörülü, eşitlikçi öğelerinde temellendiriyordu. Dolayısıyla, halkın kültürel geleneğinde kendini temellendirme arayışı açısından bir paralellik olduğunu söylemek mümkün. Belli planlarda “romantik” bir yönden söz etmek mümkün ama böyle bir romantizmin ne ölçüde örgüt olarak CHP’yi karakterize ettiği aslında bir soru işareti.

Yunus Yücel: Siz Gramsci’den bahsedince aklıma geldi. Gramsci, yanlış hatırlamıyorsam halk/aydın kopukluğunun en önemli sebeplerinden biri olarak Katolikliği görüyordu İtalya bağlamında. Buradan yola çıkarak, Türkiye’de din, halk-aydın kopukluğun kurucu bir sebebi midir, böyle düşünülebilir mi?

Necmi Erdoğan: Elbette öyle. Dinin kurucu bir rol oynadığını söylemek mümkün ama bu konunun solla ilgili ayrı bir tartışma konusu olduğunu söyleyeyim. Solun toplumsal kökenlerinin biraz önce sözüne ettiğim türden olması bunun belirleyicisi. Kıvılcımlı, bu konuda ayrılan bir düşünür. Türkiye’de solun ilk döneminde, Kıvılcımlı haricinde Müslümanlık ile solu birleştirmeye çalışan hiçbir düşünür yok neredeyse. İslam bilgisinin derinliği açısından da istisnaidir Doktor. 1960’lara gelince, İslam ve sosyalizm arasındaki ilişkinin 1960’lar solunun yaptığı bir tartışma olduğunu da vurgulayalım. Mihri Belli’nin Yön Dergisi’nde İslam ile sosyalizmi ilişkilendirmeye dönük tartışmasından Garaudy’nin İslamiyet ve Sosyalizm metniyle ilgili tartışmalara kadar…

Sol ve İslamiyet açısından kritik bir nokta, anti-komünist tezviratın en önemli unsurlarının Allahsızlık ve ahlaki gevşeklik gibi şeyler olması. Özetle din, Türk sağının halk kitleleri ile kurduğu bağı doğal ve verili bir bağ gibi göstermekte işlevsel bir rol oynuyor; sol açısından ise, kitlelerle kurulacak bağ açısından bir engel gibi görülüyor. Bu engelin 70’lerde kısmen de olsa aşılabildiğini kaydedeyim. Ecevit söylemine baktığımızda ise, Kemalist laikliği yeniden formüle etmeye giriştiğini görüyoruz. 1970’lerde Ak Günlere bildirgesinde ve başka yerlerde sıklıkla vurgulanan bir nokta, Türk halkının namazını kılan, orucunu tutan, dindar ama aynı zamanda ilerici bir halk olduğu vurgusudur. Dini inancını ve ibadetlerini yerine getiriyor olmanın ilericiliğe engel olmadığı vurgusu görülür.

Yunus Yücel: Ecevit 1968’de Ortanın Solu kitabından sonra Bu Düzen Değişmeli bildirisini yazıyor. Az önce siz de bahsettiniz biraz, Ecevit’e göre değişmesi gereken hangi düzendir ve yerine ne önerilmektedir?

Necmi Erdoğan: Ecevit için bu düzen “bozuk düzen”dir. Sömürünün, eşitsizliğin, dışa bağımlılığın ama aynı zamanda aydın-halk kopukluğunun söz konusu olduğu bir bozuk düzen. Ecevit söylemine göre, düzen değişikliği insanca ve hakça bir düzenin kurulması anlamına geliyor. Düzen değişikliği birkaç düzeyde düşünülmek durumunda ama en başta biraz önce sözünü ettiğimiz altyapı değişikliği fikri önemli. Altyapı değişikliğiyle kastedilen şey, 1969 bildirgesinde kullanılan ifadeyle üretim ilişkilerinin “reorganizasyonu”. Üretim ilişkilerini radikal olarak değiştirmek gibi bir fikrin olduğunu söylemek mümkün değil. Türkiye’de yerleşen kapitalist düzenin eleştirisiyle karşılaşıyoruz ama bu eleştiri sosyal demokrasinin sınırları içinde.

Ecevit’in söylemi açısından önemli bir nokta, halk ve halktan olmayanlar ayrımı. Bu ayrıma göre, halktan olmayanlar artı değerden aşırı ölçüde pay alanlar. Az önce dediğim gibi, Marksist perspektiften farklı olarak, aşırı ölçüde pay almaktan dem vuruluyor. Öyle olduğu ölçüde de kapitalizmin yarattığı çelişkileri gören ama bu çelişkilere karşı radikal bir çözüm arayışı içine girmeyen, bunların “sınıf savaşına” yol açmasını engellemek için görece eşitlikçi bir düzen kurmaya yönelen bir anlayış aslında düzen değişikliği anlayışı. CHP söyleminde yeni bir kavram olarak egemen sınıflar kavramı, düzen değişikliği fikrini ve sınırlarını anlamak açısından önemli. Ecevit, egemen sınıflardan söz ediyor ama bunu yaparken aslında aynı zamanda bir ayrıma da gidiyor; egemen sınıfları üretken olan ve olmayan olarak ayırıyor. CHP’nin kendisini karşısında konumlandırdığı egemen sınıf parazitik, vurguncu, spekülatif kazançlar peşinde koşan, üretken olmayan yatırımlarla meşgul olan ve aynı zamanda anti-demokratik eğilimlere sahip bir sınıf.  Buna karşılık, Ecevit’in özenle “gerçek sanayiciyi” bunların dışında tuttuğunu ve üretken sanayicinin demokrasiyi içselleştirmeye de yatkın olduğunu düşündüğünü görüyoruz. Böyle olduğu ölçüde de bir bütün olarak egemen sınıfın ortadan kaldırılması gibi bir arayışının olduğunu söylemek mümkün değil.

Düzen değişikliği fikri, 1970’ler CHP programlarında demokratik halk devrimi olarak düşünülüyor. Bunun bir ayağı halkın ekonomik iktidarının kurulması ise, diğer bir ayağı da halkın siyasal iktidarının kurulması. Dolayısıyla,  ‘bu düzen değişmelidir’ fikrinden anlaşılan yalnızca sömürü düzeni değil, aynı zamanda demokrasisi sandık demokrasisi olan siyasal düzen. Ecevit’in DP geleneğine temel bir eleştirisi demokrasi anlayışlarının halkın gerçekten yönetime katılmasını içermemesi. Düzen değişikliği, halkın siyasal katılımını da içereceği varsayılan bir düzen değişikliğidir. Nitekim CHP’nin 1976 Programında, halkın kendi kendini yönetmesi Partinin yeni ilkelerinden biri olarak vurgulanır.

Dönemin CHP’sine ve AP’sine baktığımız zaman, her ikisinin de hem özel sektörün, hem de kamu sektörünün içinde yer aldığı bir karma ekonomiyi savunduklarını görürüz. Dönemin AP’sinin özel sektörü öncelikli gördüğü; buna karşılık CHP’nin kamu sektörünü öncelikli gördüğü bir durumdan söz etmek mümkün. Ancak, CHP içinde gelişen ve demokratik sol adını alan hareketi özgül kılan bir nokta, her iki sektörden farklı, üçüncü ve hatta hâkim olacak bir sektör olarak halk sektörünü önermesi. Tabii halk sektörünü önerirken de başka bağlamlarda olduğu gibi kendini halk geleneğine dayandırıyor. İmece geleneğini ve ayrıca yurtdışındaki işçilerin ülkeye getirdikleri tasarruflarla giriştikleri yatırımları bir esin kaynağı olarak görüyor. Geleneksel olarak CHP’de olduğu gibi kamu sektörünü özel sektöre göre öncelikli saymanın ötesinde, her ikisinin de dışında ve üstünde bir halk sektörü öneriliyor. CHP’nin halk sektörü projesi, dönemin sermayesinin şiddetli tepkisini çekiyor.  Öte yandan halk sektörü fikrine karşılık, AP’nin şirketlerin halka açılmasını, MHP’nin millet sektörü fikrini, Milli Selamet Partisi’nin ise hemşeri şirketlerini önerdiğini görüyoruz. İktisadi hayatın nasıl düzenleneceğine ilişkin tartışmanın zemininin belirlenmesinde CHP’nin oynadığı rol dikkat çekici. Hele 12 Eylül sonrasındaki dönemi düşündüğümüzde…

Yunus Yücel: 1969 seçimlerine giderken CHP’nin seçim bildirisi Halktan Yetki İstiyoruz, Bu Düzen Değişmelidir’in genişletilmiş hali olarak. Ecevit gene bu bildirinin de yazarıdır ve sizin bahsettiğiniz altyapı devrimciliğine işaret eden bir şekilde “Toprak işleyenin, su kullananın” der. CHP gibi kendini ortanın soluna konumlamış bir parti için ve parti içerisindeki “sağcı” bir blokun da varlığını göz önüne alırsak, bu tür bir söylem radikal gelmiyor mu size? Bana radikal geliyor, mesela.

Necmi Erdoğan: Radikal tabii. Bir devlet partisi olarak CHP’yi düşündüğünüzde onun böyle bir yönelime girmesi ya da onun içinde böyle bir pozisyonun gelişmeye başlaması çarpıcı görünüyor. Bunu, başta söz ettiğim noktayla yani TİP’in 1965 seçimlerindeki başarısıyla beraber düşünmek gerekiyor: TİP’in sayısal olarak değilse bile, siyasal olarak oynadığı merkezi rol. Toprak reformu talebi, dönemin TİP’i ve TİP dışında gelişmeye başlayan solun dile getirdiği bir talep olarak çıkar karşımıza. Tam da o noktada siyasal konjonktürde belirleyici olan sağ-sol ayrışması ekseninde tavır almak zorunda kalan bir parti CHP. Zira bu dönem yer yer toprak işgallerin yaşandığı, Fakir Baykurt’un TİP’in konuşma metinlerini yazdığı, köylü bir sosyalistin radyodan o metinleri okuyup, söze “benim maraba kardeşim”  diyerek başladığı bir dönem. Dolayısıyla, bir radikalizm elbette söz konusu ama bunu CHP’nin kendine siyasal alanda yer açma arayışı olarak görebiliriz. O dönem itibariyle CHP’nin pozisyon alabileceği yer asla sağda değil. O alanın tümüyle işgal edildiği bir durumda, ancak ve ancak sola kayarak gelişebilecek bir siyasi parti olarak karşımıza çıkıyor CHP.

Yunus Yücel: Bu noktada, devlet partisi olarak CHP’nin radikalliğinin sınırlılığını soracaktım. Bu anlamda CHP’nin hem sosyalist soldan uzak duran, hem de o alanda da pozisyon tutmaya çalışan bir yönü var ama CHP’nin bu siyasal yöneliminin kendi içinde bir sınırlılığı yok muydu? Mesela 1973 veya 1977 seçimlerinden sonra çok kısa sürelerde de olsa iktidarda kalıyor ve ikincisinde azınlık hükümeti olarak güvenoyu alabilse de; parti programlarında, seçim bildirgelerinde bahsi geçen dönüşümleri ne kadar yapabiliyor 1970’li yıllardaki iktidarlarında?

Necmi Erdoğan: 1970’lerdeki düzen değişikliği fikrini Ecevit hükümetleriyle ilişkili olarak düşündüğümüzde, hükümet programlarında kimi vurgular olsa da böyle bir arayıştan vazgeçmiş bir tavır çıkıyor karşımıza. 1977 seçimi sonrasında kurulan ve güvenoyu alamayan azınlık hükümeti programında da, 1978’de güvenoyu alan hükümetin programında da düzen değişikliği fikrinden uzaklaşıldığını görebiliriz. Yani 1978 itibarıyla Ecevit hükümeti programında bile altyapı değişikliğini dillendirmekten uzak. Dolayısıyla uygulanamayan, gerçekleştirilemeyen bir hedef değil bu; zaten iktidara geldiği anda resmen ilan edilmiş olmasa da vazgeçilmiş bir hedef. Aksine vurgu düzenin, huzurun, barışın yeniden tesisine kayıyor.  Bu anlamda,  CHP’nin kendine biçtiği misyon, huzur ve düzenin yeniden sağlanmasıdır. 1970’lerin ortasından itibaren tırmanan siyasal kutuplaşma ve gitgide iç savaş yönünde derinleşen çatışma ortamı karşısında, CHP’nin geldiği tarihsel geleneğin reflekslerine uygun bir biçimde hareket ederek kendini asayişi sağlamakla mükellef addettiğini söyleyebiliriz. Daha iktidara geldiği an itibarıyla böyle bir düzen değişikliği hedefini zaten unutmuş veya bir kenara bırakmak zorunda bırakılmış, öncelikli olarak barışın, huzurun sağlanmasını, statükonun korunmasını kendine temel hedef olarak seçen bir parti olarak çıkıyor karşımıza. Tabii bu noktada belirleyici faktörün, 1977 1 Mayıs’ı ve benzeri gelişmelerde açıkça kendini gösteren malum strateji olduğunu vurgulamak lazım. Tam da bu stratejinin işleyişi, Maraş katliamında olduğu gibi Ecevit hükümetini can güvenliğini bile sağlamaktan aciz hale getirecek ve demokrasinin derinleştirilmesinden söz eden CHP’yi sıkıyönetim ilanına zorlayacak.

Yunus Yücel: CHP’nin 1973 seçimlerine giderken CHP’nin bildirgesi Ak Günlere‘de “Hakça bir düzen” ve “kimsenin kimseye kul olmadığı” sözlerine rastlarken aynı zamanda halk iktidarı vurgusuna rastlıyoruz. Dolayısıyla da hak ve halk iktidarı kavramları siyasal anlamda birbirine birleşik kullanılmaya başlanıyor. İlk önce bunların anlamlarını sorayım. Buradan yola çıkarak, hak ve halk iktidarı meselesini Ecevit’in kullanımı Kıvılcımlı’yı ne kadar anıştırır? O ilişkiyi düşündüğümüzde, Kıvılcımlı’nın kendisini Anadolu’da küçük köylülükte bulan eşitlikçi, adaletli bir yaşam fikrinin, Ecevit tarafından modern siyasetin içerisinde kente uyarlanmış bir versiyonu olduğunu söyleyebilir miyiz mesela?

Necmi Erdoğan: Siyasal ve düşünsel açıdan Ecevit’in Kıvılcımlı ile olan benzerliğine hiç girmeyelim. Ben, Kıvılcımlı hakkında yazarken de aslında ikisi arasındaki paralelliğe bir biçimde değinmiştim; benzer noktalar ikisinde de kendini gösteriyor.[1]

Halk kavramının Ecevit söylemindeki yeri merkezi. Ecevit söyleminde halk imajı her şeyin ötesinde tartışmasız biçimde romantik bir imaj. Ecevit’in metinlerine, konuşmalarına baktığınız zaman halk her halükarda pozitif bir niteliğe sahip olarak görülüyor. Ecevit için, Türk halkı sağduyulu, ileri görüşlü, hoşgörülü, eşitlikçi, demokrat, anlayışlı bir halk. Bütün pozitif sayılan niteliklerin, erdemlerin kendisinde zaten olduğu düşünülen bir halk. Geçerken, böyle bir halk imajının 1930’lar köycülüğünde de çok zayıf da olsa görüldüğünü belirteyim.

CHP’nin Ecevit döneminde halkla ilişkisi açısından geçirdiği dönüşümü şu örnekle anlatayım: 1973 seçim kampanyası sırasında Ecevit Kastamonu’ya gider ve bir miting yapar. O mitinge baktığınız zaman CHP’deki tarihsel dönüşüm ve o dönüşümün sınırları çarpıcı bir biçimde kendini gösteriyor. 1925 yılında Atatürk Kastamonu’da “Efendiler, buna şapka derler” diyerek şapka inkılabını başlattığında meydanda toplanan ahalinin giydiği başlıklarla liderin onlara sunduğu başlık arasında radikal bir fark var. Ama 1973 Kastamonu mitingine geldiğimiz zaman meydanda toplanan halkın, köylünün, işçinin kasketli olduğu, işçinin mavi gömlek giydiği ve buna karşılık kürsüdeki liderin de hem kasketli hem de mavi gömlekli olduğu bir tablo çıkıyor karşımıza. Tabii bu örnek CHP liderinin halkla ilişkisindeki dönüşümü ortaya koyuyor. Ama bir taraftan da bu dönüşüm radikal, kökten bir biçimde değişen bir ilişkiye de işaret etmiyor. Lider, halkını seven, halkla kaynaşan ama kendi liderliğini ve kendi farklılığını aynı zamanda yeniden üreten bir lider. Halkla kaynaşmış ve fakat o kaynaşmış haliyle kendini lider olarak ayıran bir figür. Bir taraftan kendini halkla özdeşleştiren, bir başka taraftan da benim vaktiyle yazdığım gibi “siz halksınız, halk iktidardır” diyerek örtük bir biçimde kendini onlardan ayıran bir anlayış.[2] Bunun, siyasal söylem planındaki bir başka karşılığını şurada kurmak mümkün: Biraz önce yeni CHP’den söz ederken onun düzen değişikliğinin aynı zamanda siyasal alanı yeniden düzenlemeyi de içerdiğini, 1976 CHP programında halkın kendi kendini yönetmesinin yeni CHP’de altı oka eklenen altı ilkeden biri olduğunu söylemiştim. Yine biraz önce sözünü ettiğimiz halk sektörü de yalnızca halkın ortak girişimlerinden ibaret değildir; aynı zamanda halkın kendi kendini yönettiği, dolayısıyla bir tür özyönetim anlayışına dayanan işletmelerden oluşan bir sektör olarak düşünülür. Şimdi bütün bu demokratik, katılımcı, hatta özyönetimci vurguları bir tarafa koyalım ve 1970’ler itibarıyla halkın Ecevit’le kurduğu ilişkiyi düşünelim. O ilişki temel olarak aslında Ecevit’in bir kurtarıcı figür olarak görülmesinde temellenir. Zaten 1970’ler CHP’si açısından belki de en kritik slogan “Umudumuz Ecevit” sloganıdır. Bir tarafta liderin harekete geçirmeye çalıştığı, kendi kararlarını almaya yönelttiği ya da o iddiada olduğu bir kitle olarak ‘halk’ var; bir başka tarafta da onun kendisinin kurtarıcısı olarak Ecevit’i görmesi var. Tam da burada bir gerilim saklı: bir kurtarıcı olarak Ecevit’in “halk iktidarı” vadetmesi. Liderin halkı kendi sözünü söyleyecek bir özne olarak öne sürmesi ile halkını düşünen bir lider olarak onların dertlerine deva bulacak kurtarıcı olarak görülmesi arasındaki gerilim. Bu durum, 1980’lerde ve 1990’larda da kendini gösterecek ve bütün bu halkçı ve katılımcı vurgularına rağmen Ecevit hareketi bir lider hareketi olarak çıkacak karşımıza. Dolayısıyla, bu sözünü ettiğim vurgulara rağmen tek adamın belirleyici olduğu bir lider hareketi olarak ortaya çıkması, Ecevit hareketinin başından sonuna kadar yaşadığı temel bir çelişkisi.

Yunus Yücel: Sizinle daha önce konuşmuştuk galiba. Anadolu insanının muhafazakar ve dindar olduğu ve dolayısıyla siyasetin bu dindarlık ve muhafazakarlığa uygun olarak üretilmesi gerektiğini savunan fikri, siyasetin ampirik olana indirgenmesi olarak tarif etmiştiniz. Ecevit bunu kıran bir figür olarak önemli görünüyor bana Türkiye siyasi tarihi açısından. İlk önce bunu nasıl başarmıştır? Bu anlamda, bu Ecevit’e özgül bir şey miydi? Yoksa Türkiye’nin siyasal ve sosyal dokusunun değişmesini ve Türkiye’de sol-sosyalist hareketin de yükselişini göz önünde bulundurursak, Ecevit sadece bu tür bir dönüşümün genel ifadesi olarak ortaya çıkmış bir siyasetçi midir ya da gerçekten özgül bir siyasal figür olarak siyaseti yeniden dizayn etmeyi başarabilmiş midir?

Necmi Erdoğan: Özellikle 1970’lerde billurlaşmış haliyle Ecevit söyleminin tümüyle Ecevit’in kendisinden kaynaklanan ve kendisinin şekillendirdiği bir söylem olduğunu söylemek bence mümkün değil. Daha geniş toplumsal dinamikler bu tabloyu üretiyor diyebiliriz. Zira Ecevit CHP’si kendi başına ele alınabilecek bir hareket değil. İçinde yer aldığı siyasal alanda ciddi bir çekim merkezi olan, hatta kısmen hegemonik bir rol oynayan devrimci-sosyalist bir hareket var.  Hem Ecevit CHP’sinin sola yönelmesini sağlayan ve onun söylemi üzerinde çok ciddi etkileri olan, hem de CHP’nin kendisini karşısına konumlandırdığı bir hareket. Dev-Genç ve TÖS’ten 70’lerin TÖB-DER ve POL-DER’ine kadar uzanan ve geniş bir toplumsal tabana yayılan bir kitle hareketi ve o hareketin dilinin etkisi aşikârdır. Nitekim CHP’nin 70’lerin ilk yarısında düzenlediği Demokratik Sol Düşünce Forumları’nın metinlerine bakarsanız devrimci hareketin dilinin CHP diline nasıl sirayet ettiğini görürsünüz.

Din, dindarlık ve muhafazakârlık bahsine gelince, günümüzdeki tablodan yola çıkarak geriye dönüp bakmak gibi bir retrospektif eğilim var. 1960’lar, 1970’ler Türkiye’si açısından elbette bir dindarlıktan ve dinsellikten söz edebiliriz. Ancak, dinselliğin siyasal alandaki konumlanmayı doğrudan belirleyen ve dolayısıyla siyasetin nirengi noktası olan bir unsur olduğunu o dönem itibarıyla söylemek bence mümkün değil. Bu dönemin hareketlerini şekillendiren temel noktanın kapitalist gelişmenin yarattığı dramatik toplumsal, siyasal, kültürel sonuçlarına öfke duyan, bunları içerleyen ve bunlar karşısında tepki duyan halk kitlelerinin hissetme yapıları olduğu kanısındayım. Bu dönem itibarıyla belirli kültürel, dinsel eğilimlerin sağa yönelimi kolaylaştırdığını söylesek bile, 1977 seçimlerinde CHP’nin %42 oy almasına baktığımız zaman, bu oy verme davranışında dinsellik en azından merkezi bir rol oynamıyor. Dolayısıyla, dinsellik ile muhafazakâr siyasal davranış arasındaki kurulan bağ, büyük ölçüde yakın dönemden doğru bizim düşündüğümüz bir bağ. En azından aralarında bugün olduğu kadar şaşmaz bir paralellik olduğunu söylemek mümkün değil.

1960’lardan 12 Eylül’e kadar uzanan süreç, Türkiye toplumunun siyasal tarihi açısından istisnai bir dönem. Dönemi istisnai kılan nokta ise neredeyse bütün bir toplumun örgütlenmiş ve siyasallaşmış olması. Bu siyasallaşmada din merkezi bir rol oynamamıştır bence. CHP kitlesini düşündüğümüzde de, bu dönemin CHP kitlesinin önemli bir bölümü dindar insanlardır. Dindar derken, en azından kendini Müslüman olarak niteleyen ama dindarlığın oy verme davranışı açısından belirleyici olmadığı bir kitle çıkar karşımıza. Ecevit CHP’si bu toplumsal tabandan yükseliyor ama onu ayırt eden şey dini önünde engel olarak görmemesi. Bu arada, günümüzle karşılaştırma açısından ilginç sayılabilecek bir duruma değineyim: Ecevit 1977 seçimlerinde eski Diyanet İşleri Başkanı Lütfi Doğan’ı aday yapar ve Lütfi Doğan seçim kampanyası kapsamında, televizyonda CHP adına konuşurken “halkçılık, Hak severliktir” der. Tabii oradaki hak severlik bir taraftan bildiğimiz anlamıyla hakka, bir başka taraftan Tanrı’ya işaret eder. Bunun o dönemde şimdiki gibi sağa kayma olarak görülmemesi, hem Partinin söyleminin az çok eklemli, omurgalı, bütünlüklü niteliği ile ve hem de başkalarının çekim merkezine kapılmak bir tarafa, kendisinin güçlü bir çekim merkezi oluşturmuş olmasıyla doğrudan ilgili olsa gerek.

Yunus Yücel: Ecevit CHP’si bağlamında popülizm sormak istiyorum. Ecevit popülizmi diye bir şey tanımlayabilir miyiz özellikle halk kavramının popülizmin için önemini düşündüğümüzde? Eğer tanımlayabilirsek, Ecevit popülizminin özgül bir yanı var mıdır? Başka bir deyişle, DP-AP geleneğinde karşımıza çıkan popülizmden farkı nedir?  

Necmi Erdoğan: Türkiye siyasi tarihine bakınca, yükselen hareketler neredeyse istisnasız bir biçimde popülist bir yönü veya damarı barındırır. Ecevit söyleminin özgül bir popülizm olarak karşımıza çıktığını söyleyebiliriz ama şunu bir dipnot olarak belirteyim ki bu popülizmin bir örgüt olarak CHP’yi ve onun kadrolarını karakterize eden bir popülizm olduğu tartışmalı. Özellikle sonraki dönem CHP’sindeki eğilimlerle de ilişkili olarak düşünülmesi gereken bir nokta bu.

Bu popülizmin sağ popülizmden farklarından söz edebilir miyiz? Evet, söz edebiliriz. Sağ diyebileceğimiz popülizm, en azından bu dönem itibarıyla, DP’de ve sonrasında AP’de kendini gösteren, büyük ölçüde devlet merkezli, yukarıdan, kaynak tahsis mekanizmaların kullanılması yoluyla işletilen bir popülizm. CHP’deki popülizme geldiğimiz zaman onun bundan görece farklı yönlerinin olduğunu söyleyebiliriz. Az önce sözünü ettiğim noktalar, katılım, halkın kendi kendini yönetmesi ve benzeri vurgular kâğıt üstünde kalsa da ondan ayrıldığı yönler. İlki milli iradenin tecellisinden dem vururken kendi iradesi ile o muhayyel iradeyi özdeş sayar. İkincisinde görece farklı bir tablo, biraz önce sözünü ettiğim gibi halkı kurtaracak karizmatik liderle kendi kendini yöneteceği vaaz edilen halk imajı arasındaki çelişki çıkar karşımıza. İlki açısından böyle bir çelişkiden de söz etmek mümkün değil; nihayetinde liderinin bakacağı, iyisinin, çıkarının ne olduğunu liderinin bildiği bir kitle olarak milletin düşünüldüğünü söyleyebiliriz. Sağ popülizm büyük ölçüde bir takım devlet merkezli kaynak tahsis mekanizmaları ve klientelist ilişkiler etrafında şekilleniyor. Klientelist ilişkiler Ecevit CHP’sinde de var ama en azından bir hareket olarak yükselişinde ve işleyişinde belirleyici olmadığını söyleyebiliriz.

Yunus Yücel: O zaman Ecevit CHP’sinin söylemin 1960’lar ortasından sonra güçlenen devrimci sol söylem ile ortaklıkları, etkileşimleri nelerdir?  

Necmi Erdoğan: Az önce dediğim gibi, CHP’nin geçirdiği dönüşümün 1960’lardan itibaren yükselen toplumsal mücadeleler ve devrimci-sosyalist hareketten beslendiğini söyleyebiliriz. Aynı zamanda CHP’deki bu dönüşümün radikal sosyalist sola yönelmeyi kolaylaştırıcı bir etkide bulunduğunu söylemek de mümkün. Öte tandan, 1960’ların ikinci yarısında gelişmeye başlayan sosyalist sol hareketler ve bu hareketlerin kadroları da şu ya da bu biçimde Kemalist gelenekten besleniyor. Mustafa Kemal’i anti-emperyalizmiyle sahiplenen bir kuşak çıkıyor karşımıza. Bu ilişkiyi düşünürken şunu da vurgulamak lazım ki, sonrasındaki dönem Türkiye’sinde ciddi ayrışmalar yaşanacak olmasına rağmen, 60’lar ve 70’lerde ilerici, demokrat, aydın, Atatürkçü sıfatları bir eşdeğerlik içinde düşünülüyor. Yani Atatürkçülüğün ilericilikle de özdeş sayıldığı bir dönemden söz ediyoruz. 1970’ler Türkiye’sinde ilericilik, devrimcilik kavramları ile Atatürkçülük arasında en azından antagonistik bir ilişki yok. Bu dönemde devrimci-sosyalist solun CHP örgütü ve kitlesi arasında bir nevi sızmacılığa, İngilizcesiyle “entryism”e başvurmaktan da geri durmadığını kaydedeyim.

Yunus Yücel: Siz bir yazınızda bu tartışmayı CHP ve Dev-Yol karşılaştırması ile yaptınız. Dev- Yol’un söyleminin, Ecevit CHP’siyle hak, düzen ve diğer kavramların kullanışı açısından belli benzerlikler taşıdığını tartışıyordunuz.

Necmi Erdoğan: Benim o metnim çok yanlış yorumlandı. Ben asla Devrimci Yol’a popülist demedim. Benim metnimde incelikli bir ayrım vardı: Popülist ve popüler demokratik. İkisi arasında ortak birçok nokta var ama temel bir ayrım da var. CHP popülizmi açısından biraz önce sözünü ettiğimiz çelişki, yani halk iktidarı ile liderin halkı kurtarması arasındaki çelişki aşikâr. Geniş ve her yere yayılmış bir örgütlenmeye rağmen, CHP kitlesi büyük ölçüde lidere bel bağlayan, onu kurtarıcı olarak gören ve siyasallığı esasen lidere gösterdiği sevgi ve hayranlıkla sınırlı bir kitledir. Devrimci Yol’da ise, Yeni Çeltek’de, Fatsa’da gördüğümüz gibi halkın kendi kararlarını kendisinin alması, halkın kendi kendini yönetmesi esastır. Dönemin sloganıyla, “Söz halka, yetki halka, karar halka, halk iktidara”  temel bir ayrım çizgisidir.

Yunus Yücel: CHP’nin sosyalist solla ortaklaştığından ve söylemsel olarak birbirlerini beslediğinden bahsettiniz. Bu tür bir ortaklaşma sosyalist solun daha fazla kitleselleşmesinin önünde engel midir yoksa popülerliğini artırıcı bir etkide mi bulunmuş mudur?

Necmi Erdoğan: Ecevit CHP’sinin gelişiminin radikal-sosyalist sol üzerinde veya karşısında bir engel oluşturduğunu söylemek bence zor. Elbette sınırlayıcı olduğunu söyleyebiliriz ama bence kritik olan nokta, bu siyasal pozisyonların geçişliliği bu dönem itibarıyla. Dönemin sosyalist solunun, CHP’yi, özellikle 1970’lerin sonunda Ecevit hükümeti döneminde şiddetle eleştirmesine rağmen aralarında bir tür temas ve geçişliliğin var olduğu söylenebilir. Az önce değindiğim “entryism”de olduğu üzere, sosyalist sol açısından CHP kitlesi bir tür doğal taban, dolayısıyla da hitap edilmesi ve devrimcileştirilmesi gereken bir taban olarak görülür.

Ancak CHP ile sosyalist sol arasındaki ilişkiyi düşünürken unutulmaması gereken bir nokta var: O da, Ecevit CHP’nin vurgulu bir biçimde olmasa da anti-komünist bir parti olarak kendini konumlandırmasıdır. Hatta kendi misyonunu tam da komünizmin gerçek panzehrinin demokratik sol olduğu fikri üzerinden tanımlar. Bir taraftan, sınıflardan ve sınıf mücadelesinden söz eder ama bir taraftan da bu mücadelenin bir sınıf savaşına yönelmesine engellemeyi amaçlar ki bu sosyalist soldan kendini ayrıştırdığı noktalardan birisidir. Yani sınıf savaşının yaşanmasını engellemeyi amaçlayan ama demokratik sınıf mücadelesinin bayraktarlığını yapan bir CHP çıkar karşımıza. Sağ siyasette olduğu biçimde değilse de, anti-komünizm Ecevit CHP’sinde de vardır. Hatta Ecevit, komünizmle mücadele için izlenmesi gereken yöntemin, yani sınıf savaşını engellemenin yönteminin demokratik sınıf mücadelesine taraftar olmak olduğunu söyler. Şunu da belirtelim: 1970’lerde ortaya çıkan kutuplaşmada, AP’nin diğer partilerle oluşturduğu milliyetçi cephe karşısında Ecevit CHP’si kendi dışındaki solla beraber anti-faşist, demokratik bir cephe kurmaktan ısrarla kaçınır. Bu ise kendisini sosyalist soldan ayırmasıyla doğrudan ilgili ve 1970’lerdeki siyasal güç ilişkileri açısından önemli sonuçlar doğuran bir tavır.  Anti faşist, demokratik bir cepheden kaçınması ile beraber, sosyalist soldan Ecevit CHP’ne yöneltilen eleştirilerin şiddetlendiğini de belirtelim.

Yunus Yücel: Biliyorsunuz 1979’da TUSİAD Ecevit hükümetine karşı ilanlar veriyor ve cevaben Ecevit “Bu ülkede halkın dediği olur, halkı sömürenlerin değil” der. Şimdi bu deyişte sermaye sahiplerini Ecevit açık bir şekilde halkı sömürenler olarak tanımlıyor. Bu anlamda sermayenin sömürücü olarak tanımlanması bağlamında; demokratik sol siyaset için 1980 sonrasında işverene dönüşecek bir sermayedardan bahsedebiliriz. Bu dönüşüm hakkında ne dersiniz kısaca?

Necmi Erdoğan: Biraz önce de değindik buna gerçi ama kısaca şunu diyelim: Ecevit “gerçek sanayicilerden” söz ederek bir bütün olarak sermayedarları karşısına almak gibi bir pozisyondan kaçınır. Yine de Ecevit CHP’sinin sermaye nezdinde yarattığı ciddi bir rahatsızlık var ki bu senin sözünü ettiğin ilanda çarpıcı bir biçimde kendini gösterir. TÜSİAD’ın ilk doğrudan siyasal eylemidir de bu bildiğim kadarıyla. Bu rahatsızlığa uluslararası sermayeyi de dâhil etmek gerekiyor. Ecevit CHP’sinin uluslararası sermayeye seslenerek “bizi duvara sıkıştırıyorlar, çok zorlayacak olurlarsa duvarın öte yakasına geçmeyi biliriz” ifadesini de hatırlamak gerek. Oradaki duvar “Demir Perde”ye yoruluyor tabii ki. Bu yanıyla da Ecevit, duvarın öte tarafına geçmeye zorlanmaktan dem vuran ve aynı zamanda da bununla tehdit eden bir lider olarak karşımıza çıkıyor.

1980 sonrası ile ilgili ayrı ve uzun bir tartışmaya ihtiyaç var ama kısaca şunu söyleyeyim: Soruda bahsettiğin durumun 1980’lerden çok 1990’larla beraber bariz hale gelen bir eğilimle ilişkisi var. 1992 yılında yazdığım bir yazıda, Ecevit’in DSP’si için değilse de, dönemin SHP’sinin ve yeni açılan CHP’sinin sosyal demokrat diliyle ilgili olarak, Özalcılığın sol versiyonu veya utangaç Özalcılık ifadesini kullanmıştım. Büyük ölçüde aslında bununla ilişkili bahsettiğin dönüşüm. “Düzen” eleştirisini tümüyle terk etmiş olan bir anlayıştan aslında söz ediyoruz. Öyle olduğu ölçüde de, bugünden bakınca 1970’ler Ecevit CHP’sinde çok radikal görünen bir dil çıkıyor karşımıza. Sonrasında karşılaşmadığımız türden bir dil bu; 1980’lerle beraber kaybolacak bir dil. Ama bu durum 1980’lerden itibaren Türkiye’nin yaşadığı hegemonik dönüşümün ve onun sosyal demokrat siyaset üzerindeki etkisinin sonucu.

DİPNOTLAR

[1] “Kıvılcımlı Söyleminin Uğrakları: Tarih, Gelenek ve ‘Kutsal İhtilalcilik'” metnine atıf yapıyor.

[2] “Demokratik Soldan Devrimci Yol’a: 1970’lerde Sol Popülizm Üzerine Notlar” metnine atıf yapıyor.