Türkiye’de siyasi mücadele çoğunlukla yargı devreye sokularak yürütülmüştür. Yargı, her seferinde çatışan güçlerden biri lehine tutum almak suretiyle rakiplerden biri lehine destek sağlamış ve meşruiyet taşımıştır. Bu yüzden de son yüz yıllık siyasi tarihimiz aynı zamanda bir politik yargılamalar tarihi olmuştur. Son altı yılda ise yardımcı oyunculuktan başrole doğru bir yükseliş göstermeye başlayan yargı bu gün itibariyle bir “iktidar kurucu” unsur haline gelmiştir. Tıpkı geçmişte ordunun olduğu gibi.

Ancak buna rağmen yargı, maalesef hakiki ve ciddi bir ilgiye mazhar olamamış ve bunun neticesinde de yargı üzerine ciddiye alınabilir ve derinlikli bir bilgi üretimi söz konusu olamamıştır. Bu durum yargının anlaşılmasını engellediği gibi, tüm güncel siyasal sorunların çözümsüzlüğe hapsolmasına ve her seferinde yeniden başa dönülmesine neden olmaktadır. Bugün, yargı üzerine daha ciddi ve derinlikli bir bakış ve tutarlı ve ikna edici bir bilgi üretiminin ertelenemez ve kaçınılmaz bir zorunluluk olduğu artık iyice açığa çıkmıştır.

Yargı üzerine yıllardır tekrar edilen sığ ve yüzeysel retoriklerin bir balon gibi patladığı bu günlerde, yargı meselesine hak ettiği değeri vermemiz hayati bir zorunluluktur artık. Geldiğimiz bu aşamada “Kuvvetler Ayrılığı”, “Yargı Bağımsızlığı” gibi klişelerin hiç bir analiz değeri olmadığı herkesin malumudur. Bu yüzden de bu tekerlemelerden uzak durmak bile çok şeydir aslında. O halde gelin hiç vakit kaybetmeden konuya girelim ve önce Türkiye’deki yargı üzerine üretilmiş olan algı ve bilgiyi eleştirilerimizle birlikte özetleyelim, sonra da kendi perspektifimizi aktarıp tartışmaya açalım.

Geleneksel Yargı Algı ve Analizleri

Yargı üzerine yaygın bir kabul haline gelmiş olan üç ayrı algı ve bilinçten bahsedebiliriz kabaca. Bunlardan birincisi “sokağa” hakim olan algı ve bilinçtir. -Her ne kadar AKP iktidarı, iktidar sahipleri açısından ciddi değişiklikler yapmış olsa da bu değişim toplumsal grupların yargı algısında henüz bir değişikliğe yol açmadığı için, geleneksel iktidar yapısındaki tasnife göre söylersek- bu algıyı kendi içinde de toplumsal grupların siyasal-kültürel merkezle mesafesine göre ikiye ayırabiliriz. Bunlardan birincisi geleneksel iktidar yapısı içinde merkeze uzak olan kesime hakim olan algıdır. Bu grubun yargı algısı, devlet ve bürokrasi algısı ile koşuttur. Yazılı metinler ve kurumların sağduyusundan öte “ilişkiler ağı”nın asıl belirleyici olduğunu kabul eden ve ağırlıklı olarak “tecrübeyle” oluşmuş bir algıdır bu.

Diğeri ise geleneksel iktidar yapısı içinde siyasal merkeze yakın olan eğitimli ve şehirli orta sınıfa, başka deyişle “laik” kesime egemen olan algıdır. Bu grupta, geleneksel merkeze yakınlıkları ve/veya eğitimleri ve “teori”den öğrenmeleri nedeniyle yasaya ve kurumlara dair bir güven duygusu gelişmiştir. Yasa ve kurumlara yönelik yaklaşımları da genel bir meşruiyet çerçevesinde ilerler. Sorunlarsa düzeltilebilir aksaklıklardan ibarettir.

Kısaca bu iki gruptan birincisi, kurumlara karşı geliştirdikleri kadim güvensizlik ve yasadan ziyade güç ilişkilerine inanmaları nedeniyle yargıya karşı samimi ve içten gelen bir güvenleri yoktur. Ancak ikinci grup, işleyişin “normlar” çerçevesinde yürüdüğünü ve kurumların belirli bir sağduyuya sahip olduğuna -samimiyetle ve gerçekten- inandıkları için yargıya dair bir güven ilişkisi geliştirmişlerdir.

Yargıya dair birinci algıyı ve bu iki grup arasındaki farklılığı izah etmesi açısından şu örnek çok öğreticidir: Ergenekon ve Balyoz davaları bir yönüyle bu iki gruptan birincisinin ikincisini yargıladığı davalar olduğu söylenebilir. Normla ilişkisi yararcı bir çerçevede olan birinci grup (elbette ki yargıçları da dahil) hukuk kurallarını ikincil (hatta Balyoz Davası’nda olduğu gibi tamamıyla önemsiz) kabul ederken, ikinci grubun kurumlara ve yasaya duydukları inanç ve güven onların sonu olmuş ve hukuken ciddiye alınırlığı olmayan bu “yargılamalarda” tarihi bir hezimet yaşamışlardır. Ergenekon davasının avukatı Vural Ergül’ün “Bu dava çok zayıf ve temelsiz. İlk celsede tahliye ettiririm!” demesine karşılık Tuncay Güney’in “On yıl yatacaklar; beşi gitti, kaldı beş…” demesi simgesel bir anlam ve öneme sahiptir. Ergül ve benzerleri gerçekten de, bir iddianameye bir de kanuna bakmışlar ve “kitaba göre” o iddianamenin, asgari bir sağduyuya sahip olan yargıçlarca ciddiye alınmayacağını düşünmüşlerdir. İşin acıklı tarafı, buna gerçekten ve samimiyetle inanmışlardır. Başka türlüsünü idrak dahi edememişlerdir. “Kanun açık, nasıl olabilir ki böyle bir şey!?” Diğer taraf açısından asıl belirleyici olan “güç ilişkileri” olduğu için cari güç dengesinin “yasa” yorumuna göre tutum almış ve o doğrultuda eylem geliştirmişlerdir.[1]

Bir Kutsallık Alanı Olarak Yargı

İkinci algı ve bilinç ise en ünlü temsilcisinin Sami Selçuk olduğu analizdir. Selçuk ve benzerleri yargıya bir kutsallık alanı olarak yaklaşmışlar, yargıçları da bir tür “aziz” mertebesine yerleştirmişlerdir. Bu yaklaşımları ile yargı camiası, akademi ve siyaset alanında yoğun ve yaygın bir “hukuki cehalet” üretilmesinin de sorumluları olmuşlardır. Bir önceki paragrafta anlattığımız “eğitimli kesimin” algı ve bilincini “kirleten” (ve Ergenekon, Balyoz vs. gibi politik davalarda bozgun yaşamalarına neden olan) bu analizdir. Bugün yargı üzerine söz sarf eden herkesin önündeki aşması en zor olan da farklı mahfillerde şaşırtıcı bir yaygınlığı olan bu algıdır.

Bu analize göre yargı; -tüm demokratik ülkelerde olduğu üzere- Montesquie’nin kuvvetler ayrılığı teorisindeki yerine göre algılanmakta ve kabul edilmektedir. Yani şöyle: Klasik devlet yapılanmasının erkler ayrımına göre yargı, yasama ve yürütmeden oluşan üç kuvvet vardır. Bu güçlerden yargının işlevi, diğer ikisini denetlemektir. Dikkatinizi çekmiştir, yargının denetimi ise söz konusu değildir. Zira yargı doğası gereği adil, dürüst ve tarafsızdır zaten. Uygulamadaki tüm sorunlar ise yargıçtan değil, yasadan kaynaklıdır.[2] Yargıçta olabilecek tek eksiklik teknik hukuk bilgisi olabilir. Bu sorunu gidermenin yolu da meslek içi eğitim vs.dir. Kısacası yargı bir ruhban sınıfıdır bu -hem de “laik”- analizde.

İlahi bir vasıf olarak “kendiliğinden” adil, dürüst ve tarafsız olan yargının bu denetleme iş ve işlevini hakkıyla yapabilmesi için tek sorun siyasi iktidarın etkisidir. O halde yapılacak olan çok basittir: Yargı idaresinden Adalet Bakanı (ve tümüyle siyaset kurumu) uzak tutulmalı ve yargı tamamen yargıçlara bırakılmalıdır. “Kuvvetler ayrılığı” ve “yargı bağımsızlığı”nın özü ve gayesi de budur. Yargı tamamen yargıya bırakıldığı takdirde de, sadece ve sadece yasanın emriyle (yasanın “anlamı” da “tek”tir tabii) muhatap olan yargıç, yasanın açık hükümleri doğrultusunda ve -Tanrı vergisi- tertemiz vicdanıyla en doğru biçimde adalet dağıtma iş ve işlevini yerine getirebilecektir.

Teletabi Diyarı

Ana hatlarıyla ve bir miktar karikatürleştirerek özetlediğimiz bu analiz, neresinden tutsak elimizde kalıyor ve hele de yaşananla karşılaştığında tuzla buz oluveriyor.

Özet faslındaki eleştirilerimize ilaveten devam edelim: İlk olarak bu analizde “nasıl!?” sorusu ve ona verilen bir cevap yok. O halde biz soralım: Yargıç sırf kendi haline bırakıldığında “nasıl” olup da bir aziz gibi davranabilmektedir? Ve o “tertemiz vicdanı” nereden gelmiştir? Hasbelkader bir “torpil” bulup yargıç cübbesini sırtına geçirme fırsatını bulan 25 yaşındaki bir genç, -Klark Kent’in bir kıyafet değişikliği ile bir anda bir süper kahraman dönüşüvermesi gibi- nasıl olup da bir anda bir adalet makinası haline gelebilmektedir?

Diğer yandan, hukuk ve yargı soyut ve mülahazalarla ilerleyen bir disiplin ve de iktidar kullanımıyla ilgili siyasal bir faaliyet alanı olduğuna göre, o “aziz”in siyasal, ideolojik, kültürel, etnik ve dinsel aidiyet ve yaklaşımlarının yorum ve mülahazalarını etkilememesi düşünülebilir mi?

Peki ya kurum içi iktidar ilişkileri? Yargıç da bir memuriyet icra eder ve doğal olarak mesleki ikbal ve beklentileri vardır. Ve de her memur kurum içi iktidar ilişkilerini gözetir. Mesele sadece ikbal ve beklenti de değildir. Kurumdaki yaygın algı ve anlayışla çatışmak en azından konfor kaçırıcı bir durumdur. Böylesi bir huzursuzluk, yalnızlık ve dışlanmışlık kolay göze alınabilir mi? O halde bir düşünelim: “Huzur, güven ve ikbal” kurum içi genel yaklaşım ve algıya uyumlu olmaya bağlı ise (ki öyledir), acaba bir yargıç hangisini daha çok önemser? Kurumda egemen olan ideolojik-kültürel yapı ve yaklaşımı mı, yoksa etkisi ikincil ve nispi olan -siyaset gibi- harici ve geçici güçleri mi?

Yargıçlar siyasi angajmanlarından soyutlanmış birer aziz olduğu için yargı içinde, hele de yönetim katmanında egemen bir ideolojik-siyasal-kültürel anlayış ve yapı söz konusu olmaz deniyorsa, 2010 referandumuna neden gerek görüldüğünü ve yargının bir kaç yıl öncesine kadarki “terörist”leri ile bugünkü “terörist”leri arasındaki farklılığı neyle izah edeceğiz peki?

Görüldüğü gibi yargıya dair her şey kendiliğinden gerçekleşmektedir bu analizde: Mübarek “Erke Dönergeci” adeta… Yargıya siyaset karışmayınca her şey kendiliğinden düzeliyor: Kurum içinde baskın bir ideolojik-siyasal eğilim gelişmiyor… yargıçlar kurum içi iktidarı ve oraya egemen olan yaklaşım ve eğilimi (ki zaten oluşmuyor) hiç hissetmiyor… tayin, terfi, disiplin gibi bir meseleleri yok; zira bunlar yazılı kurallar ve ilkeler çerçevesinde hakkaniyete dayalı olarak “kendiliğinden” halloluyor… yasalar var ve yasaların herkes tarafından ortaklaşa kabul edilen “tek” bir anlamı var, ve de yargıçlar o tek “anlam”dan zerrece şaşmıyorlar… vs. vs…

Tarih, siyaset ve realiteden soyutlanmış, masalsı bir dünya ile karşı karşıyayız görüldüğü gibi… Tarih ve realite, bir tek siyaset ve siyaset kurumu söz konusu olunca devreye giriyor burada. Siyaset kurumu ve siyasetçiler -üstelik en dar anlamıyla yani güncel politik aktörlerle sınırlı olarak- tarih ve realite üzerinden bakılıp “kirli ve güvenilmez” olarak tasnif edilirken, nedense iş yargıya geldiğinde kitap açılıyor ve normatif çerçeve eşliğinde bakmamız isteniyor yargıya…

Dikkat ederseniz meselenin daha mantıksal boyutunu bile aşamıyoruz henüz. Yargı ve siyaset tartışmasını geçtik, bürokrasi ile ilgili genel hatları itibariyle bir tartışma yapmak bile lüks görünüyor bu masalsı dünyada. O nedenle şimdilik bir tek, dışarıya kapalı ve denetimsiz bir yapı olarak çalışan her kurumun kısa sürede oligarşi üreteceği bilgisini hatırlatıp geçelim. Ve dünyamızın bir “Teletabi diyarı” olmadığını da ekleyelim tabii.

Kısacası; tam anlamıyla tarih dışı ve metafizik bir algı ve yaklaşım bu… Bu algı ve yaklaşım yaşadığımız son 7-8 yıllık dönemde tek bir sorunu dahi anlamamıza yetmediği gibi, sorunlarla hakiki bir yüzleşme ve hesaplaşmanın da en önemli engeli olmuştur. Yargının bugüne kadar, devlet alanının seküler bir parçası olarak değil, kadim bir bilgelik veya yarı kutsal bir işlev alanı olarak görülmesinin sebebi buradadır. Yargı, bu yaklaşım sebebiyle demokratik denetimin dışında tutulmuştur hep. Bütün o siyasal ve toplumsal çatışma noktalarında yargıya hep ayrı bir yer tanınması da bu yüzdendir. Yargısal ve siyasal problemlerde, sorunun yasada aranmasının ve her biri “devrim” nidalarıyla ilan edilen sayısız paketlerle çözüm aranıp her seferinde hayal kırıklığı yaşanmasının sebebi de buradadır.

Devletçi Değil, Taşralı

Yargıya dair olan üçüncü algı ve yaklaşım, liberallerin devlet-toplum analizleri üzerinde yükselen ve son on yılda hayli popülerleşen bir algıdır. Öyle ki AKP iktidarına entelektüel lojistik bu algı ve analizden sağlanmıştır. Bugün AKP iktidarının güncel krizi ile birlikte bu analiz de büyük bir boşluğa düşse de, Kürtler nezdinde halen popülerliğini yitirmemiştir.

Ergenekon davaları süreci ve mevcut iktidarın güncel krizi birlikte düşünüldüğünde bu yaklaşımın hem siyasal, hem de yargısal çerçevede tam anlamıyla bir fiyasko olduğunu Orhan Gazi Ertekin’le birlikte kaleme aldığımız “Türkleşmek İslamlaşmak Memurlaşmak: AK Parti Cemaat ve Yargının Hikâyesi” isimli kitabımızda[3] ayrıntısıyla değerlendirmiştik. Burada ise analizi yargısal çerçeve ile sınırlı tutarak kısaca özetleyelim:

Bu analize göre yargıçlar “devletçi”dir ve önlerine çıkan her sorunda “devlet” lehine refleks geliştirirler. Hatta öyle ki -Mithat Sancar ve Eylem Ümit Atılgan’ın hazırladığı TESEV’in ünlü raporunun[4] armağan ettiği klişeyle- “Devletleri söz konusu olunca, hukuk-mukuk bile dinlemezler!”… Hakikaten böyle mi? Türk yargısı ve yargıçları gerçekten de devletçi mi? Bunu yargıyı dair kendi perspektifimizi izah ederken ayrıntısıyla tartışacağım. Burada sözü Demokrat Yargı Genel Sekreteri Kemal Şahin’e bırakmak istiyorum izninizle:

“Türkiye’de meclisin apolitik bir devlet birimine dönüştürülmesi ile yargının araçsallaştırılması arasında doğrudan bir tarihsel bağ var oldu. Yargı, meclisin politik sınırlarını toplumun çok çeşitli kesimlerinden koruyan bir araç olarak bir kenarda işini yapmaya çağrılırken, aynı anda meclisin halkın geniş kesimlerine karşı örgütlenen bir devlet mercii haline geldiği görüldü. Bu yolla sadece meclis kendi halkından uzaklaşan bir yapıya dönüşmez, aynı zamanda yargı da güç ve iktidarlar nezdinde işlevselleşir ve bir yargı olmaktan çıkar. Bu durum yargının ve yargıçların ‘devletçi’ olmalarından kaynaklanmaz. Yargı ve yargıçların olmamasından, başka deyişle yargı işlevinin herhangi bir tarihsel anlamının olmadığı taşra sosyolojisinden kaynaklanır. Yargının ‘devletçi’ olduğu saçma ezberinden artık kurtulalım. Çünkü yargıda devletçilik, politik olarak devleti tercih etmek anlamına gelir. Oysa Türkiye’de yargı ve yargıçlar her türdeki güç ve iktidarlar karşısında tercihsizdirler. Yersiz ve yurtsuzdurlar. Onları herhangi bir siyasal tercihe yöneltecek ortamdan da yoksundurlar. Bu nedenle de yargıda tercih edilen devletçilik değildir. Türkiye’de olan şey, yargı ve yargıçların diktatörlükler karşısındaki sinik gelenekleridir ki bu durum onların ‘devletçilik’ geleneğine eklenmesini değil, bu geleneğin sıradan bir nesnesine indirgenmesini gerektirir…” (“Diktatörlüğün Yargısı”, Radikal İki. 16.09.2012.)

Bu sözlerin ardından özcesi söylenmesi gereken şudur: Türkiye’de bir “devletçi yargı” yoktur; bir “taşra yargısı” vardır…

Gerçekte Yargı

Türkiye’deki ortalama ve yaygın yargı algı ve analizlerini özetledikten sonra sıra geldi bizim perspektifimizden Türk yargısına. Bizce Türkiye’deki yargı ile ilgili tartışma iki noktada ele alınmalıdır: Teşkilatlanma ve zihniyet… Birincisi ile başlayalım.

Genel ve yaygın yargı algısı ile bizim analizimizdeki temel farkı işaret edelim önce: Genel algı, -aralarındaki tüm farklılıklar bir yana- Türkiye’de eksiği ve gediği ile işleyen bir yargı olduğunu varsayar. Yargı işlemekte ama bir takım sorunları da bulunmaktadır. Sorun olarak işaret edilenler ise çoğunlukla -iş yoğunluğu, personel yetersizliği vs. gibi- adliye içi, memuriyet problemleridir. Tabii adet olduğu üzere “yargı bağımsızlığı” şikâyetini de eklemek gerekir…

Bu algı ve analizin hiçbirinde yargının kurumsal meşruiyeti tartışılmaz. Sorunlar, teknik hukuk meselesi ve sistemin işleyişine dair memuriyet problemleri olarak kabul edilir.

Bu anlayış, yargının tüm eylem ve operasyonlarının “yargısal tasarruf” olduğuna dair bir ön kabulü de beraberinde getirir. Bu yüzden de yargı soslu bir politik eylem karşısında taraflar, “yargı kararını” tartışmaya zorlanır. Oysaki yapılan hukuk ve yargı ambalajına sarılmış bir siyasi operasyondur ve hukuksal referansların herhangi bir analiz değeri yoktur. Bu durum, siyasi operasyonun taraftarına “olay yargıya intikal etmiştir, sonucunu bekleyip görelim…” tekerlemesini tekrar etmekle yetindiği bir konfor sunarken, operasyonun muhatabının siyasi operasyonu hukuki referanslarla çürütmesinin beklendiği Kafkaesk bir çukur içinde debelenip durmasına neden olur. Yargıya egemen olan siyasal eğilim ya da yargının eyleminin muhatabı değiştikçe kişiler yer değiştirir ancak retorik aynı kalır…

Yargının diğer kurumlardan farklı olarak bir türlü seküler alana taşınamamasında ve demokratik eleştiriye tabi tutulamamasında bu peşin kabulün büyük rolü vardır. Yargıç ve savcıların bu derece keyfi ve rahat davranabilmeleri de bununla ilgilidir. Özellikle politik yargılamalarda bu ön kabul, yargılananların aşmakta en çok zorlandıkları zihinsel engellerden biri olarak karşımıza çıkar.

Türkiye’de Yargı Var mı?

Oysa Türkiye’de tartışılması gereken yargının sorunları değil, bir yargının var olup olmadığıdır. Ki Türkiye’de bir yargının var olduğunu söylemek pek mümkün gözükmemektedir. Zira yargı, toplumun çeşitli kesimlerinin bir uzlaşı alanı olarak doğar ve üçüncü bir taraf olarak toplumsal kesimler arasındaki kültürel, siyasal, etnik, dinsel vs. farklılıkları bir hukuksal eşitliğe taşır. Tüm meşruiyetini bu kuruluş ve eyleminden alır.

Türkiye’de yargı adıyla var olan ise; iktidarı ele geçiren siyasi gücün idari teşkilat içinde kurduğu ve toplumun karşıt kesimlerini bastırma, sindirme ve yok etmekte ve merkezi iktidarı tahkim etmekte kullandığı bir mekanizmadır.

Kısacası yargı kurumu; toplumsal farklılıkları hukuksal eşitliğe taşıması ve uyuşmazlıkları özerk ve kadim ilke ve müesseselere göre çözümleyen tarafsız bir yapı olması halinde bir yargı halini alabilir ancak. Türkiye’de ise uyuşmazlıkları “hakiki” iktidarın algı ve isteği doğrultusunda ve toplumsal vasata uyumlu olacak biçimde -ve de mutlaka güçsüz olanın aleyhinde- “halleden” bir devlet dairesi vardır… Bu konuda daha detaylı açıklamalarımız için Demokrat Yargı Derneği üyesi 5 yargıç olarak kaleme aldığımız “Türkiye’de Yargı Yoktur” isimli kitabımızı[5] öneriyorum.

Türkiye’de mevcut olan bir yargı değil, bir devlet dairesi ve memuriyet olmakla birlikte yargı ve yargıçların sıradan bir memuriyet kadar sahicilik ve muhtevaya sahip olamadığını da eklemek gerekir. Bu noktada da yargı ve yargıçların zihniyet meselesini tartışmamız gerekiyor.

Bürokrasi Temiz, Siyaset Kirli”

Türkiye’de yargıçlar, yukarıda ikinci olarak tasnif ettiğimiz algının yaygınlığı ve devlet kurumlarına dair geliştirilen peşin güven nedeniyle ciddi bir ilgi ve merakın konusu olmamışlardır. Toplumun çok farklı katmanlarında şaşırtıcı bir yaygınlığa sahip olan bu peşin güven, bürokrasiyi (en başta da yargıyı) “temizlik ve dürüstlük” gibi değerlerle özdeşleştirirken, siyaset ve siyasetçileri “kirli ve güvenilmez” olarak kabul eden bir yaklaşımı da besler.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi bu algı, yargıçların “önündeki yasayı objektif ve dürüst bir şekilde uygulayan teknik elemanlar” olarak görülmelerine neden olmuş ve demokratik bir sorgulamanın muhatabı olmasını engellemiştir. Sami Selçuk ve Taha Akyol’un Balyoz davasının Yargıtay tarafından onanmasının ardından çıkan tartışmalara verdikleri karşılığı hatırlayalım: “Meseleyi hukuksal bağlamda tartışmak gerekir. Yargıçların ‘şahsiyatı’ üzerinden okumak yanlış ve çirkin bir yaklaşımdır.”

Çok daha tutarlı ve ciddi bir politik bilinçle hareket ettiğinden emin olduğumuz Akyol bir yana ama, -tabii ciddiyse- her şeyin yasa çerçevesinde ilerlediğini ve yargıçların “şahsiyatının” önemli olmadığını düşünen Sami Selçuk’un 12 Eylül 2010 referandumunun neden yapıldığını, HSYK’nın neden değiştirilmek istendiğini, Yargıtay’a seçilen ve askeri manga düzeyinde hareket eden ünlü “160’ları” ve bu grubun tutum alışlarını, Balyoz ve Ergenekon davalarının temyiz incelemesini yapacak olan 9. Ceza dairesinin beş üyeden dördünün neden “160’lar”dan teşekkül ettirildiğini ve hatta yasalardaki “hakimin reddi ve yasaklılığı” gibi müesseselere neden gerek görüldüğünü anlayamadığını ve şaşkınlıkla baktığını tahmin ediyorum…

Oysa devlet kurumlarının toplumun genelinde yaygın bir meşruiyete sahip olmadığı yerlerde hem kurumlar hem de görevliler, tartışmaların ana merkezinde olmak zorundadır. Yeni ve demokratik kurumlar inşa etmenin yolu buradan geçer.

Diğer yandan; bir “karar” yargıcın ideolojik, kültürel, siyasal tutum ve yaklaşımı ile şekillenir. Bu durum yargı kararının yargıcın “şahsiyat”ı ile güçlü bağına işaret eder. Bu nedenle de yargıyı anlamak için yargının teşkilatlanmasından sonra ikinci olarak odaklanmamız gereken yer yargıçların, zihinsel yapı ve tutumları ve bunun kaynağı olan siyasal, kültürel, sosyal yapılarıdır. O halde son olarak yargı sosyolojisine ve yargıç sosyo-psikolojisine bakalım:

Taşra ve Yargıçlar

Türkiye’de yargıyı besleyen ana damar taşradır. Yargıçların hemen hemen tamamı taşralı muhafazakar ailelerin yoksul ve çalışkan çocuklarıdır. “İktidar”la uyumu ilkokuldan başlayarak bir yaşam tarzı haline getirirler. “Ortalama”nın dışında bir hayat tecrübeleri ve tasavvurları yoktur ve farklılıkla kurdukları bu mesafe tüm hayatları boyunca toplumsal, kültürel ve siyasal farklılıklara kıskançlık ve nefret karışımı bir hisle yaklaşmalarına sebep olur. Çok çalışarak geldikleri hukuk fakültesinde de kendilerine benzeyen hemcinsleriyle gruplar halinde yaşarlar. Neredeyse hiç biri kız ya da erkek arkadaş edinmeden okullarından mezun olurlar ve “elleri ekmek tutar tutmaz” ailelerinin buldukları eş adayı ile evlenirler. Büyük çoğunluğu bir kez olsun sinema, tiyatro ya da konsere gitmemiş, tamamına yakını ders kitapları dışında tek bir kitap dahi okumamıştır. 25 yaş civarı gibi çok genç yaşta yargıç olmaları sebebiyle sosyalleşmeleri ve kişilik gelişimleri memuriyetin yapay ve sahte ilişkileri çerçevesinde gerçekleşir. Artık karşımızda toplumsal vasatın ideolojik ve kültürel yapısıyla uyumlu, farklılıktan hoşlanmayan, güce meftun, ürkek ve itaatkar bir memur vardır…

Bu yapı zaman içinde yargının “vasat”ı haline gelmiş ve tüm yargıya egemen olmuştur. Yargı teşkilatının sayıca az bir mesleki grup olması, yargının merkezinin alt birimlere hakimiyetindeki kolaylık ve merkezin -başka hiç bir kurumla kıyaslanmayacak seviyede- sıkı ve mutlak hakimiyeti, yargının kolayca hiyerarşik bağı çok güçlü bir “cemaat” haline gelmesine neden olur. Yargıda egemen olan kültür, bu cemaat yapısı içinde kolayca yayılır ve kendi içindeki farklılığı da -tipik cemaat refleksleriyle- denetlemeye ve sınırlamaya başlar. Başka deyişle yargıçların egemen olan algı ve tutum dışında bir tutum almaları kendi “cemaatsel” yapıları nedeniyle de çok zordur.

İlaveten yargıçların mesleki ortam ve koşullarını da bu yapıyı besleyen bir durum olarak gözden kaçırmamak lazımdır. Şöyle ki: Yargıçlar sanılanın aksine, diğer tüm kamu görevlileri içinde en güvencesiz konumda olan kesimdir. Tayin, terfi ve disiplin işlemlerinde esas alınan hiç bir objektif kriter ve haklarında verilen kararların işlevsel bir denetimi yoktur. Mesleki gelecek ve kariyerlerini yazılı metinler ve kadim ilkeler değil, yargı iktidarıyla ”ilişkileri” belirler. Bu durum onları, devlet memurları içinde en güvencesiz konumdaki kamu görevlileri haline getirir ve merkezi bürokratik güç karşısında edilgen, dirençsiz ve çaresiz kılar. Kaderleri ”Kadını erkek, erkeği kadın yapma dışında, her şeyi yapma kudretine sahip” olan HSYK’nın elindedir. Başka deyişle HSYK’nın “ol!” dediğinin olduğu, “öl!” dediğinin de öldüğü bir yapı söz konusudur.

Bu sebeple yargıçlar güç hiyerarşisinde en tepeye yargıdaki hakiki iktidarı koyarlar. Yargıçların nezdinde, HSYK karşısında Cumhurbaşkanı ve başbakan dahil tüm siyasal güçler ikincildir ve ancak HSYK’daki irade ile çelişmedikleri takdirde bir etkileri olabilir. Diğer güçler ile HSYK arasında mutlak bir çelişki doğması halinde ise yargıçlar net olarak yargı iktidarına egemen olan irade yanında saf tutarlar.

Tam bu noktada bir parantez açalım: Türkiye için “kuvvetler ayrılığı ve yargı bağımsızlığı” retoriklerinin neden gülünç ve sığ söylemler olduğu buradan da anlaşılmaktadır. Zira yargı siyasal iktidara karşı zaten fazlasıyla bağımsızdır. Yargının asıl bağımlılığı kurum içi iktidaradır. Şunu da ekleyeyim: Yargının idare içindeki teşkilatlanması ve “cemaatsel” yapısı, bir siyasal-ideolojik güç tarafından ele geçirilmesini çok kolaylaştırır. Yargı bu yapısı nedeniyle -çoğunlukla siyasi iktidar dışında- bir güç tarafından kolaylıkla ele geçirilmekte ve o gücün ideolojisi doğrultusunda kolaylıkla sevk edilebilmektedir. Tüm bunlardan dolayı Türkiye için “yargı bağımsızlığı” söylemi, yargıda egemen olan siyasal gücün yargının üzerindeki hakimiyetini besleyen ve yargı oligarşisine imkan veren bir söylemdir. Ezcümle, Türkiye şartlarında “yargı bağımsızlığı” söylemi, sadece yargıdaki cari iktidarın ve destekçilerinin söylemi olabilir. Yargı tarafından dillendirildiğinde ise bu talep “yargıçlar cumhuriyeti” talebi anlamına gelir yalnızca. (Bir tek son günlerin gündemi olan “Rüşvet ve yolsuzluk” soruşturmasının bile, -tabii siyasi iktidarın çaresizce çırpınışlarını “yargıya müdahale ediliyor!” diye yorumlayanlardan değilsek-, yargının gerçekte siyasi iktidara karşı ne kadar “rahat”, yargıya egemen olan asıl güce ise ne kadar “bağımlı” olduğunu gösterdiğini düşünüyorum.) Parantezi kapatıyorum.

Yargıçların Özel Yetki Merakı

Son olarak yargıçların yargının yönetim katmanları ve özel yetkili savcılık ve mahkemelere olan ilgisinden de bahsedelim.

Yargıçların bu alana ilgisinin iki ana sebebi vardır. Bunlardan birincisi, buraların güç ve iktidarı temsil etmesi ve bunun yanında -bir devlet geleneği olarak- buraların bürokratik terfiinin ana zemini, yani bir tür “ocak” olmasıdır. Nitekim yargının ana karargahı ve merkez teşkilatı ile yüksek mahkemelerde görev yapanların büyük çoğunluğu bu “ocak”tan gelmişlerdir.

İkinci neden ise yargıya hakim olan taşra/göçebe kültürünün davranış kodları ile yargıçların yaşam koşulları ve ilişki biçimleriyle alakalıdır. Şöyle ki:

Taşra/göçebe kültüründe genellikle kamusal niteliğe sahip müstakil ve özgün bir değer ve ahlak anlayışı gelişmez. Burada ahlak anlayışı ve değer yargıları lokal, yani cemaatseldir ve güce bakarak belirlenir. Güçlü olanın aynı zamanda doğru ve haklı kabul edildiği bir algıdır bu… Bir kaç yılda bir yapılan tayinler nedeniyle de yargıçlar, yersiz ve yurtsuz bir hayata mahkumdurlar. Dar da olsa sabit ve uzun süreli ilişki kurdukları bir grup ve çevrelerinin olmaması nedeniyle göçebeliği de aşan bir “köksüzlük ve arızilik” halidir bu. Bu yüzden de bir grupsal-cemaatsel ahlak ve değer sistemi bile geliştiremezler. Tüm hayatları bu yüzden, sahte, yüzeysel, samimiyetsiz ve özsüz bir ilişki ağıyla çevrilmiştir. Tek değer ölçütleri ve kıstasları “fayda-zarar” ikiliğinden ibarettir…

Yukarıda yargıçların “ideolojik-siyasal” tutumlarıyla ilgili olarak yazdıklarımızı hatırlatıp bir kez daha soralım? Böyle bir yapıdan tutarlı ve sahici bir ahlak ve değer yargısı geliştirmesini beklemek mümkün müdür? Peki, ciddi, tutarlı ve sahici bir insani değer ve ahlak sistemine bile sahip olamayan yargıçların, -yargıdaki iktidarla çelişen- herhangi bir siyasal ideolojinin tutarlı, ısrarlı ve derinlikli bir taraftarlığına imkan olabilir mi?

Sosyal hayata karışamayan, hem mesleki hem de diğer çevre ile sağlıklı ve olağan bir ilişki geliştiremeyen yargıçların dünyasında tek bir anlam, tutunacak tek dal ve tek bir hedef kalmıştır artık: Güç, daha çok güç!

İktidar şehveti doymak bilmez. Toplumun sıradan kesimleri yetmemeye başlar önce. Meslektaşları, avukatlar, sınıfsal statüsü yüksek kesimler ve çok daha büyük güç sahipleri karşısında gücünü büyütmek ve hissetmek ister sürekli. Özel yetkili mahkemeler ve savcılıklar işte bu gücün mekanlarıdır. Taşranın yoksul ve horlanmış çocuğu şimdi sıra sıra dizmektedir karşısına, bir zamanlar kendisine burun kıvıran “kibirlileri” ve “muktedirleri”. Tek dikkat etmesi gereken hakiki iktidar, yani yargı iktidarıdır-ki zaten sadakatini ispatlayarak seçilmiştir oraya.

Sonuç

Türkiye’deki yargı sorunu, -dünyada olduğundan farklı olarak- yargı, siyaset ve ekonomi alanları arasındaki ilişkiden çok, taşraya dair sosyolojik bir temele sahiptir. Bu sebeple de gerçekten yargıyı anlamak istiyorsak odaklanmamız gereken, yargının devlet içindeki teşkilatlanması ile birlikte yargının sosyolojisi ve yargıçların sosyo-psikolojisidir. Bugün en acilen yapılması gereken “yargıyı keşfetmektir”.

Bu keşfe çıkıldığında ilk görülecek olan Türkiye’de toplumun farklı kesimleri arasındaki uyuşmazlıkları hukuksal eşitliğe taşıyacak tarafsız bir yargı teşkilatı olmadığı ve yargının cari (ve gerçek) siyasal gücün bir aparatı olduğudur. Türkiye gerçeğinde ise bu cari güç çoğunlukla siyasal iktidarlar değil, yargının ana karargâhı ve merkezinde egemen olan güçtür. Türkiye’deki mevcut yargı yapılanması ortadayken “yargı bağımsızlığı” retoriği bu yüzden, -bırakalım saçmalığını- son derece tehlikelidir. Bu retorik yargıdaki örgütlü gücü, yani yargı oligarşisini beslemekten başka bir anlama sahip değildir. Bu diskurun sadece dönemsel olarak yargıya egemen olan kesimler tarafından (referandum öncesi CHP, bugün Gülen Cemaati) dile getirilmesinin sebebi de budur.

Yargıyı keşfetmediğimiz sürece ne siyaset alanında yaşanan krizleri ne de yargının bu süreçlerdeki rolünü anlamamız mümkün olur. Yüz yıldır, her biri devrim nidalarıyla yapılan onca “reformun” her seferinde çöpe gitmesinin sebebi de yargıyla ilgili bu korkunç cehalettir…

Bugün -geçmiş dönemdeki ordunun yerine- “iktidar kurucu” bir unsur haline gelen yargı, yukarıda özetlenen sığ ve yüzeysel bakışlar terk edilerek ciddi, derinlikli ve sahici bir ilgiyle odaklanılmadığı sürece, sürekli yenilenen siyasal-yargısal krizleri çözmek bir yana anlamamız dahi mümkün olmaz… 2010’da HSYK seçim sürecinden bu yana uyardığımız AK Parti hükümetinin -soruşturmanın içeriği ve iddialar ayrı bir bahis- ancak 17 Aralık’ta üzerinden geçen kamyon sayesinde uyandığı bu dramatik tecrübe, tüm ülkeye ve gelecekteki iktidarlara öğretici bir derstir.

Yargı üzerine edilen onca tahammülü imkansız sığ ve yüzeysel kelâmdan ve hakikat algımızla alay eden bu sahtelikten sıkılmadık mı hâlâ?

 

DİPNOTLAR

[1] Balyoz Davası’ndaki teşebbüs yorumunun ancak bir hukuki mizah konusu olabileceği ve diğer hukuki garabetler için, bkz; Orhan Gazi Ertekin-Faruk Özsu, “Kurtla Kuzunun Hukuk Dansı”, Radikal İki 13.10.2013
[2] Bakınız, Selçuk’un yargının dahil olduğu ciddi siyasal kriz anlarındaki tüm teşhis ve önerileri.
[3] Orhan Gazi Ertekin ve Faruk Özsu, Türkleşmek İslamlaşmak Memurlaşmak: Ak Parti Cemaat ve Yargının Hikayesi, Ankara, Nika Yayınevi, 2013
[4] Mithat Sancar ve Eylem Ümit Atılgan, “Adalet Biraz Es Geçiliyor…”: Demokratikleşme Sürecinde Hâkimler ve Savcılar, İstanbul, TESEV Yayınları, 2009
[5] Orhan Gazi Ertekin, Faruk Özsu, Kemal Şahin, Muzaffer Şakar, Uğur Yiğit. Türkiye’de Yargı Yoktur, Ankara, Nika Yayınevi, 2013