Narsistik ruhsal bozuklukların normal yaşamdaki prototipi olarak rüyalardan bir hayli faydalandıktan sonra, şimdi de melankoliyi yas tutmanın normal tesirleriyle karşılaştırarak melankolinin doğası üzerine biraz ışık düşürmeye çalışacağız. Fakat bu sefer, çıkaracağımız sonuçların değerini gözümüzde fazla da büyütmemek yönünde bir uyarı olarak bir itirafla başlamalıyız. Tanımlayıcı psikiyatride bile net bir tanımı yapılamayan melankoli, çeşitli klinik biçimler almaktadır ve bunları bir birlik altında toplayarak gruplamak tam bir kesinlikle yapılabilmiş değildir; yine bunların bir kısmı psikojen olmaktan ziyade somatik nitelikli olarak belirmektedir. Her gözlemcinin kolaylıkla yakalayabileceği bu izlenimler bir kenara, bizim malzememiz, psikojen niteliği inkâr edilemez birkaç vakayla sınırlı. Bu nedenle çıkaracağımız sonuçların genel geçerliliği olmayacağını baştan kabul ederek yol almamız gerekiyor ve bugün elimizin altında bulunan inceleme aygıtlarıyla, tipik olmayan bir şeyleri, bütün bir bozukluk sınıfını değilse de en azından bunların küçük bir bölüğünü keşfedebilir olmadığımızı göz önünde bulundurarak kendimizi teselli edebiliriz.

Melankoli ile yas arasındaki korelasyon iki koşula ilişkin genel resim tarafından doğrulanıyormuş gibi görünmektedir. Daha da ötesi, çevresel etkilere bağlı uyarıcı nedenler, bunları ayırt edebildiğimiz sürece, her iki koşul için de aynıdır. Yas, sistemli olarak, sevilen bir kişinin kaybına ya da bir kimsenin yerini alan bir soyutlamanın –birinin ülkesi, özgürlüğü, bir ideali vs.– kaybına verilen bir tepkidir. Fakat kimi insanlarda aynı etkiler yas yerine melankoliye neden olur ve sonuç olarak da bunların patolojik eğilimli olduklarından kuşkulanırız. Ayrıca eklemekte fayda var ki yası, hayata karşı normal tutumlardan kasvetli kopuşlar içerse de asla patolojik bir durum sayacağımız ve tedaviye yönlendireceğimiz bir şey olarak düşünmüyoruz. Belirli bir zaman geçtikten sonra aşıldığı fikrine güveniyor ve yasa yönelik her türlü müdahaleyi manasız ve hatta zararlı buluyoruz.

Melankolinin ayırt edici ruhsal nitelikleri, derinlere kök salmış ıstıraplı bir keder, dış dünyaya yönelik ilginin kesintiye uğraması, sevme kapasitesindeki bir azalma, etkinliğin neredeyse bütüncül bir biçimde ketlenmesi ve özsaygı duygularının, ifadesini kendini suçlama ve kendini aşırı eleştirme biçiminde bulduğu ve kuruntu düzeyinde bir cezalandırılma beklentisi olarak neticelendiği bir şekilde azalmasıdır. Aynı çizgilerin, bir istisnayla yasta da görüldüğünü göz önünde bulundurursak bu resim biraz daha anlaşılır olacaktır. Özsaygıdaki tahribat yasta yoktur; fakat diğer özellikler aynıdır. Şiddeti bir yas, sevilen birinin kaybına verilen tepki, aynı ıstıraplı zihin çerçevesini, dış dünyaya yönelik –bu dış dünya onu geri çağırmadığı sürece– aynı ilgisizliği, yeni bir sevgi nesnesini benimseme (yani onun yerine başka bir nesneyi geçirme) yolundaki kapasitede aynı azalmayı ve kendi düşünceleriyle bağlantılı olmadığı sürece her türlü etkinlikten el aynı biçimde etek çekmeyi içerir. Egonun bu ketlenmesinin ve sınırlanmasının, başka amaçlara ve ilgilere yer bırakmayan yasa bütünüyle teslim olmanın bir dışavurumu olduğunu görmek kolaydır. Onu nasıl açıklayacağımızı oldukça iyi bildiğimiz için bu tutum bize patolojik bir şey olarak görünmemektedir.

Yas halini ‘ıstıraplı’ bir hal olarak adlandırmak için, bunun uygun bir karşılaştırma olduğunu da kabul etmemiz gerekir. Istırabın ekonomisinin niteliğini belirleyebilmek için konum aldığımızda, bu karşılaştırmanın meşru bir karşılaştırma olduğunu da büyük olasılıkla göreceğiz.

Şimdi, yasın icra ettiği çalışma neyin içinde oluşur? Bunu aşağıdaki gibi sunmanın abartı olmayacağı kanısındayım. Gerçekliğin sınanması, sevilen nesnenin artık var olmadığını ortaya koymakta ve söz konusu nesneye bağlı durumdaki bütün libidonun geri çekilmesini talep etmektedir. Bu talep, anlaşılabilir bir karşı koymayı doğurmaktadır – insanların libidinal bir konumu, ikame bir nesne onlara işmar ettiği zaman bile, asla istekli bir biçimde terk etmediklerini genel gözlem ortaya koymaktadır. Bu karşı koyma bazen öyle güçlü bir hal alır ki gerçeklikten bir uzaklaşma ve sanrısal psikozun oluşturduğu bir ortam aracılığıyla nesneye bir yapışma hali meydana gelir. Normalde gerçekliğe saygıdır günün kazananı. Buna rağmen gerçekliğin emirlerine aniden itaat edilemez. Bunlar dirhem dirhem, çok fazla zaman ve katektik enerji pahasına yerine getirilirler ve bu sırada kayıp nesnenin mevcudiyeti psişik bakımdan devam ettirilir. Libidonun nesneye bağlandığı her bir anı ve beklenti tek tek belirir, aşırı katektik enerjiyle yüklenir ve libidonun nesneden ayrışması bu doğrultuda böyle tamamlanır. Gerçekliğin komutunun kademeli olarak yerine getirilmesini sağlayan bu uzlaşmanın neden bu kadar olağanüstü ıstıraplı olduğu sorusunu ekonominin terimleriyle yanıtlamak kolay değildir. Bu ıstıraplı hoşnutsuzluğun bizim tarafımızdan işin doğasının bu olduğu biçiminde algılanması dikkate değer bir olgudur. Fakat gerçek şu ki yas çalışması sona erdiğinde ego ketlemeden kurtulur ve yeniden özgürleşir.

Şimdi de yas hakkında öğrendiklerimizi melankoliye uygulayalım. Bir dizi vaka, melankolinin de sevilen bir nesnenin kaybına verilen bir tepki olabileceğini göstermektedir. Uyaran nedenler farklılaşsa da insan daha ideal türde bir kaybın söz konusu olduğunu ayırt edebilir.  Sevgi nesnesi gerçekte ölmemiş, fakat bir sevgi nesnesi olarak ortadan kalkmış olabilir (örneğin nişanlısı tarafından terk edilmiş biri). Kimi durumlarda kişi, bu türde bir kaybın olduğuna inanmakla birlikte kaybın ne olduğunu tam bir açıklıkla göremeyebilir. Bu durumda kişinin, kaybını bilinçli olarak algılayamadığını varsaymak en makulü olacaktır. Bu, hastanın kendi melankolisine yol açan kaybın farkında olduğu, fakat kimi kaybettiğini bildiği, ama kaybedilen kişiyle birlikte neyi kaybettiğini bilemediği bir biçim de almaktadır. Bütün bunlar, kayıpla ilgili hiçbir şeyin bilinçdışı kalmadığı yasın aksine, melankolinin bilinçten çıkıp gitmiş bir nesne-kaybıyla bir biçimde ilişkili olduğunu öne sürmektedir.

Yasta, ketlemenin ve ilgi kaybının hesabının egoyu soğurmuş olan yas çalışması tarafından bütünüyle verildiğini görüyoruz. Melankolide, bilinmeyen kayıp benzer bir iç çalışmayla sonuçlanacak ve bu nedenle de melankolik ketlemeden sorumlu olacaktır. Aradaki fark şudur ki melankoliğin ketlemesi bize kafa karıştırıcı görünür, çünkü onu böyle bütünüyle soğuran şeyin ne olduğunu göremeyiz. Melankolik kişi, yasta olmayan bir şey daha sergiler – özsaygıda olağanüstü bir azalma, egonun büyük ölçekte değersizleşmesi. Yasta dünya boş ve çorak bir görünüm sergilerken melankolide ‘ben’ boş ve çoraktır. Hasta kendi egosunu değersiz, herhangi bir şeyi başarabilir olmayan ve ahlaki olarak da hakir bir şey olarak tasarımlar; kendisini suçlar, acımasızca kendisini eleştirir ve dışlanmak, cezalandırılmak gibi beklentilere girer. Kendisini herkesin önünde küçük düşürür ve bizzat kendi akrabalarıyla, bu kadar değersiz birinin yakınları oldukları için dertleşir. Kendi içinde bir değişimin meydana gelmiş olduğu fikrinden uzaktır; öz-eleştirisini tekrar tekrar gözden geçirerek geçmişine doğru genişletir; hiçbir zaman daha iyi olmadığını ilan eder. Temelde ahlaki nitelikli bu aşağılık yanılsamasının oluşturduğu tablo uykusuzlukla, beslenmeyi reddetmekle ve her canlı varlığı hayata tutunmaya zorlayan dürtünün alt edilmesiyle –psikolojik açıdan son derece dikkat çekici bir şeydir bu– tamamlanır.

Bir insanın kendi egosuna yönelttiği bu suçlamaların aksini iddia etmek hem bilimsel açıdan hem de terapötik açıdan yararsızdır. O öyle ya da böyle kesinlikle haklıdır ve bir şeyi kendisine nasıl görünüyorsa öyle betimlemektedir. Aslında önce onun kimi ifadelerini tereddütsüz doğrulamamız gerekiyor. O gerçekten, kendisinin de söylediği gibi ilgiden yoksundur ve sevmek ile bir şeyler başarmak konularında da yetersizdir. Fakat bunların ikincil şeyler olduklarını da biliyoruz; onun egosunu tüketen iç çalışmanın bir sonucudur bunlar – ne olduğunu bilmediğimiz fakat yas çalışmasıyla karşılaştırabileceğimiz bir çalışmadır bu. Bu kişi, kendisine yönelttiği diğer suçlamalar konusunda da haklı görünmektedir; hakikati görme konusunda melankolik olmayanlardan daha keskin gözlere sahiptir. Abartılı öz-eleştirisinin içindeyken kendisini değersiz, bencil, ikiyüzlü, bağımsız olmayı beceremeyen, biricik amacı kendi doğasından kaynaklanan zayıflıklarını saklamak olan biri olarak tarif eder; bilebildiğimiz kadarıyla tam da kendi kendisini anlamaya iyice yaklaşmış olabilir; yalnızca, bir insanın bu türlü bir hakikate erişebilir olmadan önce neden hasta olmak zorunda olduğunu merak ediyoruz. Çünkü hiç kuşku yok ki biri, kendisini başkalarına bu biçimde sunuyor ve anlatıyorsa (Hamlet’in hem kendisiyle hem de geri kalan herkesle ilgili olarak sahip olduğu kanı da buydu), o hastadır; ister gerçeği anlatıyor olsun, isterse de kendisine şu ya da bu düzeyde haksızlık ediyor olsun. Bir yargı verebildiğimiz sürece, onun kendisini alçaltmasının derecesi ile bunun gerçek temellendirmesi arasında bir tekabüliyetin olmadığını görmek de kolaydır. İyi, yetenekli, bilinçli bir kadın, melankoliye sürüklenirse, kendisi hakkında, gerçekten işe yaramaz birinin kendisi hakkında konuştuğundan daha iyi konuşmayacaktır; hatta bunların ilki, hastalanmaya, kendisi hakkında bizim de söyleyecek iyi şeylerimizin olmadığı diğer kadından daha yatkındır. Ve son olarak, melankolik birinin, vicdan azabı ve kendini-suçlama yoluyla normal bir biçimde ezilmiş biriyle aynı biçimli davranışlar sergilememesi çarpıcıdır. Vicdan azabının ve kendini suçlamanın ayırıcı niteliği olan diğer insanlar karşısındaki utanma duyguları melankolikte yoktur ya da en azından öne çıkmazlar. Onda tam tersi bir çizgiyi izleyen ısrarlı bir konuşkanlık vardır ve bu konuşkanlık kendi benliğinin teşhiriyle tatmin bulur.

Bu nedenle, buradaki özsel şey, melankoliğin ıstıraplı kendini aşağılamalarının, başka insanların da onun öz-eleştirilerine katılması anlamında doğru olup olmadığı değildir. Asıl nokta şu olmalıdır: Kendi psikolojik durumuyla ilgili doğru bir betimleme yapmaktadır. Özsaygısını kaybetmiştir ve bunun için iyi bir nedeni olmalıdır. Çözülmesi oldukça güç bir sorunu önümüze koyan bir çelişkiyle yüz yüze geldiğimiz doğrudur. Yas ile kurduğumuz analoji, bir nesneyle ilgili bir kayıp nedeniyle acı çekmekte olduğu sonucuna götürüyor bizi; bize anlattığı şey, egosuyla ilgili bir kayba işaret ediyor.

Bu çelişkiyi incelemeye başlamadan önce, melankolik bozukluğun insan egosunda neye mal olduğuna biraz bakalım. Melankolik kişide, egonun bir yanının nasıl da diğer yanına karşıt bir şey olarak düzenlendiğini görüyoruz; onu eleştirel bir biçimde yargılıyor, adeta onu bir nesne gibi ele alıyor. Burada egodan ayrılan eleştirici öğenin, kimi diğer durumlarda bağımsızlığını gösterebildiğini gözlemlerimiz doğrulamaktadır. Gerçekten de bu eleştirel faili egonun geri kalanından ayırmamızı sağlayacak zeminler bulacağız. Burada hakkında bilgi sahibi olduğumuz şey, yaygın olarak ‘vicdan’ adı verilen faildir; bilincin sansürü ve gerçeklik sınamasıyla birlikte ‘vicdan’ı da egonun ana kurumlarından biri sayacağız ve onun da kendi kendine hastalanabilir olduğunun kanıtlarını bulacağız. Melankolinin klinik tablosunda, ahlaki zeminlerde egodan duyulan hoşnutsuzluk, onun en göze çarpan özelliğidir. Hastanın öz-değerlendirmesi bedensel güçsüzlükle, çirkinlikle, zayıflıkla ya da toplumsal düşüklükle pek az ilgilenir; bu başlıklar arasında sayılabilecek olan tek şey, onun yoksul düşme korkularının ve bu yöndeki beklentilerinin belirgin bir konum işgal etmesidir.

Yukarıda sözü edilen çelişkiyi açıklamanın yolunu açan bir gözlem –yapılması o kadar da zor olmayan bir gözlem– vardır. Eğer bir melankoliğin çeşitlilik arz eden çok sayıdaki öz-suçlamalarını sabırla dinlerseniz, sonunda, bu eleştirilerin en şiddetli olanlarının hastaya uygulanabilir olmadıklarını; birkaç küçük değişiklikle bir başkasına, hastanın sevdiği ya da sevmiş olduğu yahut sevmesi gereken birine daha uygun olduklarını görürsünüz. Olguların her incelenişi bu varsayımı doğrulamaktadır. Böylelikle klinik tabloyu oluşturma yolunun anahtarını buluyoruz: Öz-kınamaların aslında sevilen bir nesneye yönelik kınamalar olduğunu ve bunların o nesneden hastanın kendi egosuna kaydırılmış olduklarını görüyoruz.

Kendisi gibi yetersiz bir kadınla evli olduğu için kocasına merhametini yüksek sesle dile getiren kadın, gerçekte, kocasını yetersiz olmakla suçlamaktadır, bununla ne kast ediyor olursa olsun. Gerisin geri başkasına yansıtılmış olan bu öz-kınamaların içerisinde birkaç sahici eleştirinin bulunmasında şaşılacak bir şey yoktur. Bunların sızmasına izin verilir; çünkü bunlar diğerlerini maskeler ve meselelerin gerçek durumunun anlaşılmasını olanaksızlaştırır. Daha da ötesi, bunlar, sevginin kaybına götüren sevgi çatışmasının artılarıyla eksilerinden türerler. Şimdi hastaların davranışı da çok daha anlaşılır duruma geliyor. Onların şikâyetleri, gerçekte, sözcüğün eskiden taşıdığı anlamla ‘feryat’ durumundadır. Utanç duymazlar, kendilerini saklamazlar; çünkü kendileri hakkında söyledikleri onur kırıcı her şey, diplerde bir yerlerde, başka biri hakkında söylenmiştir. Daha da ötesi, çevrelerinde bulunanlara yönelik olarak, böylesi değersiz insanlara yaraşır tevazuu ve itaati sergilemekten de uzaktırlar. Aksine kendilerini sürekli baş belası haline getirirler ve daima, küçümseniyormuş gibi, çok büyük bir adaletsizliğe maruz kalıyormuş gibidirler. Bütün bunlar mümkün olmaktadır, çünkü melankoliklerin davranışı hâlâ zihinsel bir isyan durumu içinden yol almaktadır ve bu isyan, belirli bir süreci izleyerek, melankolinin oluşturduğu ezilmişlik durumuna sıçrama yapmıştır.

Bu süreci yeniden inşa etmek çok da zor değil. Bir nesne-seçimi, libidonun belirli bir kişiye iliştirilmesi, bir süre için varolmuştur; ardından gerçek bir kaymaya ya da sevilen insandan duyulan hayal kırıklığına bağlı olarak nesne-ilişkisi parçalanmıştır. Sonuç da normal yolu izleyerek, libidonun bu nesneden çekilmesi ya da başka bir nesneye kaydırılması biçiminde olmamıştır da başka bir şey olmuştur ki bunun olması için de çeşitli koşulların mevcut olması gerekmektedir. Nesne-yatırımının pek az direniş gücünün olduğu kanıtlanmıştır ve neticelenmiştir. Fakat serbest libido bir başka nesneye doğru yer değiştirmemiş; egonun içine geri çekilmiştir. Ama orada da belirsiz bir biçimde durmamış, egonun terk edilen nesneyle özdeşleşmesinin tesis edilmesine hizmet etmiştir. Böylelikle egonun üzerine nesnenin gölgesi düşmüş ve böylelikle de ego bir nesneymiş gibi, vazgeçilmiş bir nesneymiş gibi, özel türde bir failin yargılamalarına açık hale gelmiştir. Böylece bir nesne-kaybı bir ego-kaybına dönüşmüş ve ego ile sevilen kişi arasındaki çatışma da egonun eleştirel etkinliği ile özdeşleşmenin başkalaştırdığı ego arasındaki bir bölünmeye dönüşmüştür.

Bu türlü bir sürecin önkoşulları ve sonuçlarıyla ilgili olarak bir ya da iki doğrudan çıkarım yapılabilir. Bir yanda sevilen nesneye yönelik güçlü bir saplanma söz konusu olmalıdır; diğer yandan da bununla çelişkili olarak nesne-yatırımı pek az direniş gücüne sahip olmalıdır. Otto Rank’ın da doğru bir biçimde belirttiği gibi, bu çelişki, nesne-seçiminin narsistik bir temel tarafından etkilenmeyi içerimliyormuş gibi görünmektedir; öyle ki nesne-yatırımı birtakım engellerle karşılaştığı zaman narsisizme geri çekilebilir. Sonra, nesneyle narsistik özdeşleşme erotik yatırımın bir ikamesi halini almakta ve bunun sonucu da sevilen kişiyle yaşanan çatışmaya rağmen sevgi-ilişkisinin son bulmaması olmaktadır. Nesne-sevgisinin özdeşleşmeyle ikamesi narsistik eğilimlerde önemli bir mekanizmadır; Karl Landauer (1914) yakın dönemde, bir şizofreni vakasındaki iyileşme sürecinde buna işaret etmeyi başarmıştır. Elbette bu, tek tipli nesne-seçiminden orijinal narsisizme doğru bir geri çekilmedir. Özdeşleşmenin nesne-seçimindeki bir ön aşama olduğunu, yani içerisinde egonun bir nesneyi fark ettiği ilk durum olduğunu –ve bunun da ikircikli bir biçimde dışa vurulduğunu– başka bir yerde göstermiştik. Ego bu nesneyi kendi bünyesine katmak istemekte ve libidinal gelişimin oral ya da yamyamca aşamasına –kendisi bu aşamanın içindedir– uygun olarak, bunu, nesnesini yiyip yutarak yapmak istemektedir. Abraham, çeşitli melankoli formlarında karşılaşılan yemeyi reddetme durumlarıyla bu durum arasında bir bağlantı olduğunu ileri sürerken hiç kuşku yok ki haklıdır.

Teorimizin gerektirdiği sonuç –yani melankoli hastalığına sürüklenme eğiliminin (ya da en azından bu eğilimlerin bir kısmının) narsistik tipte nesne-seçiminin ağır bastığı durumlarda yer aldığı çıkarımı– ne yazık ki henüz gözlemle doğrulanabilmiş değildir. Okumakta olduğunuz yazının başında da bu incelemenin dayandığı ampirik malzemenin gereksinimlerimiz açısından yetersiz olduğunu belirtmiştim. Gözlemin sonuçları ile yaptığımız çıkarım arasında bir uyuşmanın olduğunu varsayabiliyorsak, nesne-yatırımından hâlâ narsistik olan libidonun oral aşamasına bu gerilemeyi melankoli tanımlamamıza dâhil edebiliriz. Hiç kuşku yok ki nesne ile özdeşleşmeler nevrozlarda pek görülmez; gerçekten de özdeşleşim, özellikle histerideki semptom-oluşumlarının iyi bilinen bir mekanizmasıdır. Fakat narsistik özdeşleşim ile histerik özdeşleşim arasındaki fark şöyle görülebilir: Narsistik özdeşleşimde nesne-yatırımı terk edilirken, diğerinde varlığını sürdürür ve etkisini gösterir, her ne kadar bu, belirli yalıtılmış eylemlere ve sinirsel tepkilere mahsus olsa da. Her durumda, aktarım nevrozlarında da özdeşleşme, orada ortak bir şeylerin bulunmasının açığa vurulmasıdır ve bunun sevgiye işaret ediyor olması muhtemeldir. Narsistik özdeşleşim, daha eskidir ve diğerine oranla etraflı bir incelemesi daha az yapılmış olan histerik özdeşleşimin anlaşılması yolunda kimi imkânlar sunmaktadır.

Bu nedenle, melankoli, kimi özelliklerini yastan, kimi özelliklerini de narsistik nesne-seçiminden narsisizme bir gerileme sürecinden alır. Bir yandan, tıpkı yas gibi, sevilmiş bir nesnenin gerçek bir kaybına verilmiş bir tepkidir; fakat diğer yandan bunun üstüne çıkar: Normal bir yasta olmayan ya da olsa bile yasın kendisini patolojik bir yasa dönüştüren bir etken tarafından damgalanmış durumdadır. Bir sevgi-nesnesinin kaybı, sevgi-ilişkilerinde müphemliğin etkin olması ve açığa çıkması yönünde mükemmel bir fırsat sunar. Takıntılı nevroza bir eğilimin olduğu yerde, müphemliğe dayanan çatışma yası patolojikleştirir ve yas tutan kişinin sevilen nesnenin kaybından ötürü kendisini suçlamasına, yani aslında bunu istemiş olduğu görüşüne doğru kaymasına neden olarak, yası, kendini aşağılama biçimi altında ifade bulmaya zorlar. Sevilen bir kişinin ölümünü izleyen bu takıntılı depresyon durumları, libidonun gerileyici bir biçimde geri çekilmediği zamanlarda, müphemliğe dayanan çatışmanın kendi başına nelere muktedir olduğunu göstermektedir. Melankolide, hastalığın belirmesine neden olan olaylar, çoğunlukla ölüm yoluyla yaşanan kayıp durumlarından oluşmakta ve ilişkiye birbiriyle zıt sevgi-nefret duygularını sokabilecek ya da zaten mevcut olan bir müphemliği destekleyebilecek bütün şu küçümsenmişlik, görmezden gelinmişlik ya da hayal kırıklığına uğratılmışlık durumlarını içermektedir. Bazen gerçek deneyimlerden, bazen de kuruntu etkenlerinden kaynaklanan müphemliğe bağlı bu çatışma, melankolinin önkoşulları arasında gözden kaçırılmamalıdır. Eğer nesneye duyulan sevginin yeri –nesnenin kendisinden vazgeçilse bile vazgeçilemeyen bir sevgidir bu–  narsistik özdeşleşimse, bu durumda, bu ikameci nesnenin üzerinde nefret kendi etkinliğini başlatır: Onu suiistimal eder, itibarını küçültür, acı çekmesine neden olur ve onun acı çekmesinden sadistik bir tatmin devşirir. Melankolideki kendi kendine ıstırap verme durumu –kuşkusuz bir tür zevk de içermektedir bu– tıpkı takıntılı nevrozdaki mütekabil fenomenler gibi, bir nesneyle ilişkili olan ve tartışageldiğimiz yollardan öznenin bizzat kendi ben’ine çevrilen sadizm ve nefret akışlarının bir tatminine işaret eder. Her iki bozuklukta da hastalar, öz-cezalandırmanın dolambaçlı yolları aracılığıyla, genellikle orijinal nesneden intikam almayı ve kendi hastalıkları kanalıyla –buna, ona dönük düşmanlıklarını açıkça ifade etme gereksinimden kaçınmak için başvurmaktadırlar– sevdiklerine acı vermeyi başarırlar. En nihayetinde, hastanın duygusal bozukluğuna sebebiyet vermiş olan kişi –hastalığın merkezinde de bu kişi durmaktadır– genellikle en yakın çevredendir.  Böylelikle melankolik kişinin nesnesiyle ilişkili erotik kateksisi ikili bir değişikliğe uğrar: Bir kısmı özdeşleşmeye doğru geri çakilmiştir, fakat diğer kısmı, müphemliğe bağlı çatışmanın etkisiyle, bu çatışmaya daha yakın bir aşama olan sadizm aşamasına geri taşınmıştır.

Melankoliyi bu kadar ilginç –ve bu kadar tehlikeli– kılan, intihar eğilimi bilmecesini çözen bu sadizm boyutudur. Egonun öz-sevgisi –dürtüsel yaşamın kaynağı olan ilksel durum olduğunu biliyoruz artık bunun–  kadar uçsuz bucaksız ve hayatı tehdit eden bir şeyler söz konusu olduğunda ortaya çıkan korku içinde serbest kaldığını gördüğümüz narsistik libido miktarı o kadar fazladır ki bu egonun kendi kendini imha etmeyi nasıl kabul edebildiğini tasarlayamayız. Uzun süredir biliyoruz ki nevrotiklerin intiharla ilgili bütün düşünceleri, başkalarını öldürmeye dönük itkilerin öznenin kendi üzerine dönmesi durumlarından oluşmaktadır; fakat bu türlü bir niyeti icraya dökmeye götüren kuvvetlerin etkileşimlerinin ne olduğunu hiçbir zaman açıklayamadık. Melankolinin çözümlenmesi, şimdi gösteriyor ki ego, nesne-kateksisinin geri dönüşünün sonucu olarak, kendisine bir nesne muamelesi yaparsa –bir nesneyle ilişkili bir düşmanlığı, egonun dış dünyadaki nesnelere yönelik orijinal tepkisini temsil eden bir düşmanlığı kendi kendisine yönlendirebilirse– ancak kendisini öldürebilir. Böylelikle, narsistik nesne-seçiminden geriye çekilmede nesneden kurtulunmuş olur, fakat bu nesne egonun kendisinden daha güçlü olduğunu da kanıtlamıştır. Olabilecek en yoğun şekilde sevgi duyuyor olmak ile intihara eğilim duymak biçimindeki iki karşıt durumun içinde ego, büsbütün farklı iki biçimde de olsa, nesne tarafından kendisinden geçirilmiş durumdadır.

Melankolinin çarpıcı özelliklerinden biri olan ve yukarıda da zikrettiğimiz yoksul düşme korkusuna gelince, bunun kendi bağlamından koparılmış ve gerilemeci bir anlamda değişmiş anal erotizmden türediğini varsaymak makul görünmektedir.

Melankoli önümüze başka sorunlar da koymaktadır ki bunlara yanıt vermek kısmen elimizdedir. Belirli bir zaman sonra herhangi bir büyük değişimin izlerini bırakmaksızın sona ermesi, yasla ortak bir özelliğidir. Yasta, gerçeklik sınamasının komutunun detaylı olarak yerine getirilebilmesi için zamana ihtiyaç olduğunu ve bu iş tamamlandıktan sonra egonun kendi libidosunu kayıp nesneden kurtarmayı başardığını bulgulamıştık. Melankoli sırasında da egonun benzer bir işle meşgul olduğunu tahayyül edebiliriz; fakat ikisinde de olayların seyrinin ekonomisi konusunda içgörülere sahip değiliz. Melankolideki uykusuzluk, durumun katılığını ve esnemezliğini, uyku için gerekli olan genel enerji boşalmasını etkilemenin imkânsızlığını doğrulamaktadır. Melankoli kompleksi açık bir yara gibi davranmakta, katektik enerjileri bütün yönlerden kendisine doğru çekmekte –bunu aktarım nevrozlarında ‘anti-katektik enerji’ biçiminde adlandırmıştık–  ve egoyu bütünüyle güçsüz düşene kadar boşaltmaktadır. Bu kompleks, egonun uyuma isteğine kolaylıkla direnebileceğini göstermektedir.

Muhtemelen somatik olan ve psikojenik terimlerle açıklanması mümkün olmayan bir etken, kendisini, akşama doğru beliren durumun içindeki düzenli iyileşmede görünür kılmaktadır. Bu değerlendirme, egoda nesneden bağımsız olarak ortaya çıkan bir kaybın –egoya indirilen salt narsistik bir darbe– melankoliye ilişkin resmi oluşturmaya yetmeyebileceği ve doğrudan zehirlenmeye bağlı ego-libidosundaki bir zayıflamanın hastalığın belirli biçimlerini üretemeyebileceği yönünde sorular doğurmaktadır.

Melankolinin en kayda değer niteliği ve açıklanmaya en muhtaç olanı, melankolinin maniye –semptomları bakımından melankolinin tam zıddı olan bir durum– dönüşme eğilimidir. Bildiğimiz üzere her melankolide ortaya çıkmaz bu. Kimi vakalar periyodik tekrarlardan oluşan kendi seyirlerini izlerler ve bu tekrarların arasında kalan kesinti dönemlerinde maniye dair işaretler bütünüyle namevcut ya da son derece hafif olabilir. Diğer vakalar da melankolik ve manik aşamaların düzenli bir biçimde birbirinin yerini alması şeklinde seyreder ki bunlar çevrimsel delilik hipotezlerinin geliştirilmesine yol açmıştır. Tam olarak bu türde çeşitli vakalarda psikanalitik yöntem bir çözüme ulaşma ve iyileştirici bir gelişme sonucunu yakalama başarısını sergilememiş olsaydı, bu vakaların psikojenik olmadıklarını varsayma ayartısına kapılabilirdik. Bu nedenle, melankolinin analitik açıklamasını maniye de uygulamak üzere genişletmek, yalnızca cevaz verilebilir bir şey olmakla kalmıyor, aynı zamanda görevimiz olarak da beliriyor.

Bu girişimin bütünüyle tatmin edici olacağı sözünü veremem. İlk doğrultuyu saptamanın ötesine güçbela gidebileceğiz. Üzerinde durmamız gereken iki şey var: İlk olarak psikanalitik izlenim ve ikinci olarak da genel ekonomik deneyim olarak adlandırılabilecek şey. Pek çok psikanaliz araştırmacısının zaten dile dökmüş olduğu izlenim şudur: Maninin içeriği melankoliden farklı değildir; her iki bozukluk da aynı ‘kompleksle’ boğuşur, fakat muhtemelen melankolide egonun komplekse yenik düşmesine karşılık manide ego onun efendisi haline gelir ya da onu bir kenara iter. İkinci olguyu bize, maninin normal modelini sunan keyif, sevinç ya da zafer gibi bütün durumların aynı ekonomik koşullara dayandığı gözlemi vermektedir. Burada söz konusu olan şey, bir etkinin sonucu olarak, yüksek düzeyde psişik enerji harcanmasının –uzun sürmesi ya da bir alışkanlık biçiminde ortaya çıkması– en nihayetinde gereksizleşmesi ve böylelikle de çeşitli boşaltım uygulamaları ve imkânlarının erişilebilir hale gelmesidir – örneğin yoksul bir adamcağızın çok fazla para kazandıktan sonra, birdenbire kronik bir gündelik ekmek kaygısından kurtulması ya da uzun ve çetin bir mücadelenin nihayet başarıyla sonuçlanması yahut bir insanın baskıcı bir zorlanmayı, uzun süredir almış olduğu hatalı bir konumu tek bir darbeyle başından atması vs. bütün bu durumların ayırt edici nitelikleri yüksek moral, neşeli duyguların salıverilmesine ilişkin işaretler ve her türlü eylem karşısında artmış bir hazır oluş durumudur – tıpkı manide olduğu gibi ve melankolinin depresyonu ile ketlemesinin tam zıddı bir biçimde. Maninin bu türde bir zaferden başka bir şey olmadığını ileri sürmeye cüret edebiliriz; fakat burada yine ego galip gelmiştir ve üzerinde zafer kazandığı şey ondan gizlenmiş olarak kalır. Bunun aynısı durumlar sınıfında olan alkole dayalı sarhoşluk (elbette keyif verdiği sürece) da aynı şekilde açıklanabilir; burada muhtemelen, bastırma enerjisi sarfiyatının toksinler nedeniyle bir kesintiye uğraması durumu söz konusudur. Popüler görüş, bu türlü bir manik durum içerisinde bulunan kişinin, son derece neşeli olduğu için, hareketten ve eylemden bir hayli keyif aldığını varsaymayı sever. Bu yanlış bağlantı hiç kuşkusuz düzeltilmelidir. Gerçek şudur ki öznenin zihninin yukarıda zikrettiğimiz ekonomik koşulu yerine gelmiştir ve onun bir yandan böyle yüksek moralli, diğer yandan eylemlerinde ketlenmemiş olmasının nedeni budur.

İki göstergeyi –psikanalitik izlenim ile genel ekonomik deneyimi– bir araya getirdiğimizde ulaştığımız sonuç aşağıdaki gibidir. Manide ego nesne kaybını (ya da kayıp dolayısıyla tutulan yası ya da belki de bizzat nesneyi) atlatmış olmalıdır ve bunun üstüne, melankolinin ıstırabının egodan kendisine doğru çektiği anti-katektik enerji yükününün bütün kotası doldurulmuş olmalıdır ki ‘sıçrama’ mümkün olabilsin. Daha da ötesi, manik özne, aç kurtlar gibi yeni nesne-yatırımlarının arayışı içindeyken, kendi ıstırabının nedeni olan nesneden kurtulmuş olduğunu gösterir.

Kuşku yok ki bu açıklama makul görünmektedir, fakat ilk olarak fazla belirsizdir ve ikinci olarak da yanıt geliştirebileceğimizden daha fazla soruna ve kuşkuya yol açmaktadır. Bunları tartışmaktan kaçınmayacağım; bu tartışmanın bizi daha açık bir anlayışa götüreceği beklentisinde olmasam da.

Evvela normal yas da nesnenin kaybının üstesinden gelir ve o da devam ettiği sürece egonun bütün enerjilerini soğurur. O halde yas kendi seyrini izledikten sonra neden onun ekonomik koşulunun bir zafer aşamasına yönelik bir ipucu içerdiğini görmüyoruz? Bu itiraza derhal yanıt vermenin imkansız olduğu kanısındayım. Bu durum dikkatimizi bir başka olguya çekiyor: Yasın kendi görevini yerine getirirken yararlandığı ekonomik aygıtları dahi bilmiyoruz. Fakat burada bir varsayım bize yardımcı olabilir. Libidonun kayıp nesneye ilişmiş olduğunu ortaya koyan her bir anı ve beklenti durumu, gerçekliğin verdiği bir hükümle, nesnenin artık mevcut olmadığı hükmüyle karşılaşır ve bu kaderi paylaşıp paylaşmayacağı sorusuyla karşı karşıya gelen ego, artık ortadan kalkmış olan nesneyle bağını koparmak üzere, kendisinin hayatta oluşundan türettiği narsistik tatminlerin toplamı tarafından ikna edilir. Bu ilişiğini kesme çalışmasının son derece yavaş ve aşamalı olduğunu varsayabiliriz; öyle ki bir süre sonra bu çalışma bittiğinde, onun için gerekli olan enerji sarfiyatı da dağılıp gider.

Yas çalışmasıyla ilgili olarak bu varsayımdan hareketle yol almak ve melankolinin yaptığı işin bir muhasebesini de bu varsayım çerçevesinde açıklamak çekici görünüyor. Burada daha başlangıçta bir belirsizlikle karşılaşıyoruz. Şimdiye kadar melankoliye topografik açıdan yaklaşmış sayılmayız; ayrıca melankolinin hangi psişik sistemlerin içinde ve arasında iş gördüğü sorusunu da sormadık. Hastalığın ruhsal süreçlerinin hangi kısımları, artık vazgeçilmiş bilinçdışı nesne-yatırımlarıyla ve hangi kısımları da özdeşleşim yoluyla egoda oluşmuş ikamelerle ilişki içerisindedir?

Çabuk ve kolay yanıt şudur: Nesnenin bilinçdışı [şey-]sunumu libido tarafından terk edilmiştir. Fakat gerçekte bu sunum sayısız tekil izlenimden (ya da bunların bilinçdışı izlerinden) oluşmuştur ve libidonun bu geri çekilmesi bir anda olup bitebilecek bir şey değildir; aksine, yasta olduğu gibi, bu süreç, uzun süreli ve aşamalı olmak durumundadır. Çeşitli noktalarda eşzamanlı olarak başlayıp başlamadığına ya da sabit bir ardışıklığı izleyip izlemediğine karar vermek zordur; analizlerde sıklıkla açığa çıkmaktadır ki önce bir ve ardından da başka bir anı etkinleşmekte; hep aynıymış gibi gelen ve monotonlukları içinde bir hayli bıktırıcı olan yakınmalar, her şeye rağmen, her seferinde bir başka bilinçdışı kaynaktan doğmaktadırlar. Eğer nesne ego açısından bu büyük anlama ve öneme –binlerce bağlantı tarafından desteklenen bir anlam ve önem– sahip olmasaydı, bu nesnenin kaybı ne yasa ne de melankoliye yol açardı. Bu nedenle, libidonun bu dirhem dirhem gerçekleşen kopuşu, yasa ve melankoliye benzer bir şey olarak yorumlanmalıdır; muhtemelen bu, aynı ekonomik durum tarafından desteklenmekte ve her ikisinde de aynı amaca hizmet etmektedir.

Yukarıda da gördüğümüz gibi, melankoli normal yasta olandan fazla bir şeyler içermektedir. Melankolide nesneyle ilişki basit bir ilişki değildir; müphemliğe bağlı çatışma onu karmaşıklaştırmaktadır. Bu müphemlik ya yapısaldır (örneğin tekil bir ego tarafından biçimlendirilmiş her sevgi-ilişkisinin bir öğesidir) ya da nesneyi kaybetme tehdidini içeren deneyimlerden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, melankolinin heyecan verici örnekleri, çoğunlukla gerçek bir nesne kaybının, ölümle gerçekleşen bir kaybın sebep olduğu yastan çok daha geniş bir menzile sahiptir. Buna uygun olarak melankolide, nesne üzerine sayısız ve birbirinden bağımsız mücadele yürütülür ve bu mücadele içinde sevgi ve nefret birbiriyle çekişir; biri libidoyu nesneden koparmaya çalışırken, diğeri bu saldırı karşısında libidonun konumunu muhafaza etmeye çalışır. Birbirinden bağımsız bu mücadelelerin yeri, şeylere ilişkin hafıza-izlerinin (sözcük yüklerine karşıt bir şey olarak izler) bölgesi olan Bilinçdışıdır; başka herhangi bir sistem değil. Yasta da libidoyu koparma çabaları bu sistem içinde gerçekleşir, fakat yasın içinde hiçbir şey bu süreçleri bilinç-öncesinden bilince doğru normal yolunda ilerlemekten alıkoymaz. Melankolide bu yol bloke olmuştur, bir dizi nedenle ya da bu nedenlerin bir kombinasyonu sebebiyle. Yapısal müphemlik doğası gereği bastırılmış olanın dünyasına aittir; nesneyle ilişkili travmatik deneyimler diğer bastırılmış öğeleri harekete geçirebilir. Böylelikle, müphemliğe bağlı bu mücadelelerle ilgili olarak yapılabilecek her şey, melankoliye özgü netice ortaya çıkana kadar bilinçten çıkarılmış olarak kalır. Bildiğimiz gibi bu, sonunda nesne terk edilirken tehdit altındaki libidinal yatırımın içinde oluşur; libido, nesneyi yalnızca, egodaki kendi kaynağına geri dönmek için terk eder. Böylelikle sevgi, egonun içine kaçarak tükenmekten kurtulur. Libidonun bu geri çekilmesinden sonra süreç bilinçli hale gelebilir ve egonun bir yanı ile eleştirel faillik arasındaki bir çatışma olarak sunar kendisini bilince.

Böylelikle açığa çıktığı üzere, melankolinin çalışması içinde bilincin farkında olduğu şey, onun özsel bir öğesi de değildir; rahatsızlığı bir sona erdiren bir etkiyi kendisine atfedebileceğimiz bir öğe de değildir. Egonun kendi itibarını düşürdüğünü ve kendisine karşı ayaklandığını görüyoruz; bunun nereye götürebileceği ya da nasıl bir değişim geçireceği konusundaki bilgimiz de hastanın bilgisi kadar az. Söz konusu çalışmanın bilinçdışı kısmına böylesi bir iyileştirici işlev atfedebiliriz; çünkü melankolinin çalışmasıyla yasın çalışması arasında özsel bir benzerliğin olduğunu görmek çok da zor değil. Tıpkı yasın, nesnenin ölü olduğunu ilan etmek ve yaşamaya devam etmeye ikna etmek suretiyle egoyu nesneden vazgeçmeye yöneltmesi gibi, müphemliğin her bir mücadelesi de nesneyi kötüleyerek, karalayarak ve adeta öldürerek, libidonun nesneye yönelik saplantısını gevşetir. Hiddetin yatışmasından ya da nesnenin değersiz bir şey olarak terk edilmesinden sonra Bilinçdışındaki sürecin sona ermesi mümkündür. Melankolinin sona ermesinde bu iki olasılıktan hangisinin düzenlilik gösterdiğini ya da hangisinin genellenebilir olduğunu bilmiyoruz. Yine bu bitişin, vakanın gelecekteki seyri üzerinde ne gibi etkilere sahip olduğunu da bilmiyoruz. Ego, bu ikisinden daha iyi olanın kendisi olduğunu, kendisinin nesneden üstün olduğunu bilmenin verdiği tatmini duyumsayabilir.

Melankolinin çalışma biçimi hususunda bu görüşü benimsesek bile, aydınlatmaya çalıştığımız konulardan birinin açıklanmasına destek sunmaktan uzaktır bu görüş. Kendi seyrini izleyen melankolinin ardından maninin ortaya çıkışının ekonomik koşulunun, maniye egemen olan müphemliğin içinde bulunabileceği yönündeki beklentimizdi bu ve bu beklenti içinde, çeşitli başka alanlarla kurulan analojilerden destek buluyoruz. Fakat bu beklentinin, önünde eğilmek zorunda olduğu bir olgu var. Melankolinin üç önkoşulundan –nesnenin kaybı, müphemlik ve libidonun egoya geri çekilmesi– ilk ikisi, bir ölümden sonra beliren takıntılı kendini suçlama durumlarında da görülmektedir. Bu vakalarda çatışmanın devindirici kuvveti hiç sorgusuz müphemliktir ve gözlemler, çatışma son erdikten sonra manik bir ruh halinin zaferinin doğasında hiçbir tortu kalmadığını göstermektedir. Böylelikle melankolideki sonuçtan sorumlu olarak geriye yalnızca üçüncü etken kalmaktadır. İlk başta sıçrama yapan ve melankolinin çalışması bittikten sonra da sona eren katektik enerji birikiminin serbest kalması ve maniyi mümkün kılması, libidonun narsisizme doğru geri çekilmesiyle ilişkilendirilmelidir. Egonun içindeki çatışma –nesne üzerine çatışmanın yerini melankoli almaktadır– olağanüstü düzeyde anti-katektik bir yatırıma çağrı yapan ıstırap verici bir yara gibi işlemelidir. Fakat burada bir kez daha durmalı ve önce bedensel acının ve sonra da bedensel acıya benzeyen ruhsal ıstırabın ekonomik doğasına ilişkin biraz görü edinmeden maniye ilişkin açıklamamızı daha ileriye götürmemeliyiz. Zaten bildiğimiz üzere, zihnin karmaşık sorunlarının birbirlerine bağlı olmaları olgusu, her soruşturmayı tam anlamıyla bitirmeden kesmeye zorlamaktadır bizi – bir başka soruşturma onun üzerine bir ışık düşürene dek.

ÇEVİRİ: Abdurrahman AYDIN

Makale James Strachey’in editörlüğünde hazırlanan The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud eserinden çevrilmiştir.