Dünya sahnesine biri çıksa ve ‘Auschwitz’i yeniden açmak istiyorum, Kara Gömleklilerin İtalya meydanlarında yine geçit töreni yapmalarını istiyorum’ dese bizim açımızdan çok daha kolay olurdu. Yaşam o kadar basit değil. Ur-faşizm en masum kılıfın içinde gelebilir. Dünyanın her yerinde ve her gün yapmamız gereken, maskesini düşürmek ve her yeni belirtisine dikkat çekmektir. [1]

Siyaset Bilimi literatüründe faşizm çalışmaları ayrık bir yere sahiptir. Bu çalışmaların izleğinde, ele alınan örnekler/vaka analizleri benzer vakaları faşizm çerçevesinde okumayı zorlaştıracak ölçüde detaylandırılır. Kapitalizmin içerisinden ya da dışarısından, modernitenin içinden ya da karşısından, faşizmin ne olduğuna, neyin faşizm olmadığına dair açıklamalardaki ortak detaylandırmanın moderniteden duyulan hayal kırıklığı olduğu söylenebilir. Diğer bir ifadeyle, hak temelli demokrasi kavrayışı ve pratiğine farklı perspektiflerden olsa da olumlu yaklaşan her modern bakışta faşist pratikle karşı karşıya kalındığında istisna temelli bir açıklamanın talep edildiği söylenebilir. Faşizmin içerdiği/çağırdığı (ya da faşizmi tanımlayan) temel unsurlar arasında yer alan yaygın şiddetin genel kabulünün, otoriter rejimin, lider kültünün, şahsiyetçi siyasetin, politik söz yerine propagandanın ve retoriğin bir arada bulunduğu ve/ya da devridaim olduğu ve/ya da birbiri ardı sıra baş gösterdiği örnekleri faşist olarak nitelendirmeyi ertelememizin nedeni bu olabilir. Bugün, dünya genelinde aşırı sağın liberal ve/ya da temsilî demokrasinin araçlarıyla siyasetin biçimini değiştirdiği ya da değiştirmeye aday olduğu bir evrede neofaşist hareketlerin marjlarda kalması bu eksende imtina etmemiz açısından zemin sağlıyor. Öte yandan, söz gelimi Türkiye’de 1980 askerî darbesinden bu yana herhangi bir üst aklın değil, doğrudan kapitalizmin neoliberal versiyonunun kendiliğinden çağırdığı öznelerle seyrinin içerdiği rejim dönüşümünün son aşamasında kurumsal iktidarın ve iddia/talep ettiği %50’lik yönetilenler kitlesinin yapıp ettikleri ve yapmayı taahhüt ettikleri göz önüne alındığında faşizm nitelendirmesini ancak reel politik retorik içerisinden kurabilmenin aynı çekince hattında konumlandığı söylenebilir.

Bu nedenle bu yazıda, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) Türkiye’deki seyrine bakarken ve/ya da Türkiye siyasetinin AKP iktidarı sürecindeki topografyasını kestirirken faşist siyasetin, bir rejim olarak faşizmin tanımına ve/ya da faşist hareketlerin niteliklerine kısıtlanmak yerine, faşizmi bir hat olarak almayı deniyorum. Diğer bir ifadeyle, Türkiye’de siyasetin şiddet ve retorik sarkacında gerildiği bir dönemde aklın kötümserliği gereği faşist siyasetin ana bileşenlerini es geçmeden, mevcut yönetimin henüz faşist addedilecek sıfırlamaya erişmediğini, ancak hızla bu yönde evrildiğini öne sürüyorum. İradenin iyimserliğiyle mevcut direnme birikiminin ve örgütlülüğünün yanı sıra olası direniş biçimlerinin ve yeni örgütlülüklerin böyle bir riski sürekli olarak gerilettiklerini düşünüyorum. Bunu yaparken, faşist hat boyunca uygulanan politikaları anlamaktan özellikle imtina ederek, tanımlamaya dikkat ediyorum. Anlamak edimi kaçınılmaz olarak anlaşılanı tutarlı kılmayı, kabul etmeyi ve anlaşılana alışmayı talep ettiği ölçüde AKP’nin seyrini değil, bu seyrin tutarlı bir anlatısını amaçlamakla yetiniyorum. Zira, aksinin örgütlü hatırlamayı riske atacak ölçüde normalleştirmeyi beraberinde getireceğini ve olan bitene, şiddetle yapılıp edilenlere şaşkınlıkla bakmamızı engelleyeceğini düşünüyorum.[2] Hemen burada, anlamakla açıklamak arasındaki ayrım için Hannah Arendt’in ifadesine başvurmak yerinde olacaktır:

Birçok kişi totalitarizmi anlamadan ona karşı mücadele edilemeyeceğini söyler. Neyse ki, bu doğru değildir. Doğru olsaydı, ümitsiz bir vaka olurduk. Doğru enformasyona ve bilimsel bilgiye sahip olmaktan farklı olarak anlamak, karmaşık bir süreçtir ve ürettiği sonuçlar hiçbir zaman tartışmasız değildir. Sayesinde … gerçeklikle halleştiğimiz ve uzlaştığımız, diğer bir ifadeyle, dünyayı evimiz kılmaya çalıştığımız hiç bitmeyen bir faaliyettir.[3]

AKP yönetimini doğrudan faşist sıfatıyla nitelendirmemenin olgudan bağımsız bir iyimserlikten ziyade doğrudan olgulara dayalı seçicilikle bağlantılı olduğunu söylemem gerekiyor.[4] Sırayla gitmem gerekirse, faşist oluşumların her evrede liberalizmden, başlangıç itibarıyla kapitalizmden haz etmedikleri, liberalizmi ve retorikte kapitalizmi şiddetle reddettikleri bilinir. AKP söz konusu olduğunda, başlangıçtan bugüne kapitalizmin merkezine kilitli neoliberal kimliği talep ettiği, iddia ettiği ve benimsediği şüphe götürmeyecek denli açık. Yanı sıra, faşist hareketlerin tutarlı bir şekilde askerî disiplin üzerinden örgütlenmeleri, işlemeleri, AKP yönetimlerinin ilk evresine uymaz. Öte yandan, Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu’nda2007 yılında yapılan değişikliklerle militarizmin farklı bir versiyonunun işaretleri halihazırda verilmiştir. Söz konusu değişikliklerin geniş kapsamlı doğrudan çıktılarını Gezi Direnişi’ne yönelik polis şiddetinde görmek mümkündür. Son olarak, faşizmin reddettiği birey AKP’nin neoliberal uygulamalarının merkezinde duragelmiştir. Ancak, neoliberal zamanlara özgü bir şekilde, söz konusu birey hep hipotetik, hep salt serbest piyasayla sınırlı, hep güven(ce)siz ve aynı zamanda her şeyi yapabilir, hep kararlı ve aynı zamanda hep esnek, dolayısıyla, hep imkânsız olagelmiştir.[5] Nitekim, kapitalizmin neoliberal krizinin dünya genelinde dönüşsüz bir şekilde yaşanmaya başladığı 2007 yılından itibaren bu imkânsızlık, sermayeyi bireye büründürme çabalarını nafile kılmıştır. AKP, bu imkânsızlıkla—baş etmenin değil—yaşamanın, imkânsızlığı sürdürmenin yolu olarak şahıs-aile-millet üçlemesine başvurmuştur. Son olarak, içerisinden geçtiğimiz dönemde gerek siyaset bilimi literatüründe gerek reel politikte gelenekselcilik-modernizm ikiliğinin büyük ölçüde arka plânda kaldığı göz önüne alındığında faşist dile biçilen modernizm karşıtlığının halihazırda olduğundan daha muğlak bir hale büründüğü söylenebilir. Esasen özgün örneklerinde de muğlak olan bu karşıtlık özellikle akla olan güvensizlik ve aklı salt toplumsal ve siyasal kuruculukla ilişkilendiren bir dilde karşımıza çıkar. Diğer bir ifadeyle, dünün faşizmiyle—bugünün neoliberal baskıcılığı—salt duyguların politik öneminin kabulünden ziyade—akla rağmen duygu yoğunlaşmasında birleşirler. Bu hatta, insanların bir şekilde bir arada yaşıyor olmalarının tesadüfiliğine yönelik modern endişeye koşut bir şekilde insanların bir aradalığını bireyselden ziyade toplu—dinsel, etnik, ulusal, millî—irade mitine bağlarlar. Bu açıdan Roger Griffin’in kapsayıcı tanımı açıklayıcıdır:

Faşizm, toptancı millî ya da etnik yeniden doğul hayalini gerçekleştirmek amacıyla siyasal iktidarı ele geçirme peşinde koşan programatik bir modernizm biçimidir. Nihai hedefi, toplumsal aidiyet şuuruna zarar veren ve moderniteyi anlam ve aşkınlıktan uzaklaştıran çöküşü yenmek ve yeni bir kültürel homojenlik ve dinçlik çağına öncülük etmektir.[6]

Bu bağlantı bir aradalığın tesadüfiliğinin verdiği eşitliğin ve dolayısıyla saygı talebinin ve iddiasının yerine aşk-nefret bağı dolayısıyla itaati ve mevcuda inanmayı getirir. Bu, modern bilgi üretim rejimleriyle doğrudan bağlantılıdır. Kestirmeden, bugünün neoliberal bilgi üretim rejimlerinde faşizmin entelektüel iştigalden duyduğu rahatsızlığın serbest piyasaya endeksli bilgi üretimi modellemesiyle sağaltıldığını söylemek mümkün.

Öyleyse, bu yazıda bugün içerisinden geçilen ve sadece otoriterleşmenin artan ivmeyle görünür olduğu dışında genel olarak paylaşılan bir tanımı reddeden siyasal süreci kapitalizmin neoliberal krizi, demokratik hakların tasfiyesi ve faşizmin olası yeni veçheleri üzerinden ele almayı amaçlıyorum. Şüphesiz, böylesine geniş kapsamlı bir konu böyle tartışmalı bir perspektiften bu yazının sınırları dâhilinde ancak parçalı ve eksik bir şekilde işlenebilir. Bu parçalılık ve eksikliğin yeni tartışmalara vesile olmasını ve dolayısıyla otoritarizm, ardından faşizm karşısında demokratik hakların savunusuna dayanarak direnmenin alternatif yolları arayışına selam etmesini umarak devam ediyorum.

Neoliberal Kapitalizmin Krizi

Sadece Türkiye’de yaşayanlar olarak değil aynı zamanda dünya ölçeğinde nasıl bir dönemden geçiyoruz? İnsanların tarihinden hiç eksik olmayan, esasen en tutarlı, en sık rastlanan, en devamlılık arz eden savaşkanlık ve buna koşut savaşabilirlik kesinlemeleri tedavülden kalkmış değil; aksine dünya ölçeğinde, bölgesel, yerel kapsamlı savaşlara bugün de devam ediliyor. Yanı sıra, belirli coğrafyalarda bugün sınırlar yine yeniden çiziliyor. Savaşın en yoğun, en acımasız, fiziksel olarak en yaygınformunu örneklediği yapısal şiddetin diğer halleri de geçmişte olduğu gibi bugünün ve şimdinin tarihsel akışı içerisinde farklı görünümlerle, farklı ilişkilenmeler içerisinden ve farklı meşrulaştırmalarla ve dolayısıyla normalleştirmelerle devam ediyorlar: Kadınlar, LGBTİ bireyler, çocuklar, yoksullar, ulus-devlet yapıları içerisinde kabul edilmeyen etnik gruplar sistematik şiddet görüyorlar—fiziksel, psikolojik, maddi şiddet görüyorlar. Kapitalizmin liberal ve neoliberal evrelerinde gerektiği şekilde serbest piyasanın işleyişi açısından kullanışlı olmayan nüfus gitgide daha da kırılganlaş(tır)ı(lı)yor.

Bütün bunları tarihsel olarak benzeştiren ve ayrıştıran gerekçelendirmeler ve anlatılar bugün nasıl bir düzensizliğe işaret ediyor? ‘Tarih[in] tekerrürden ibaret’ olduğu yanılsamasına/kaçışına/avuntusuna meyletmediğimizde çökmekte olanın şiddetini kısmen olsa da betimlediğimizde henüz ortaya çıkmamış olandan ziyade mevcudun evrildiği hattı değerlendirebiliriz. Böylelikle modernin hem bugünkü krizinin farklı eksenlerini görme fırsatını yakalayabiliriz hem de olağan hallerinden bahsedebiliriz. Bunun için modern zamanların merkezî yönetim birimi ve temel uluslararası aktörü ulus-devletten başlamam yerinde olur. Neoliberal kapitalizm ulus-devletten başlangıçta vazgeçmedi. Nitekim neoliberalizmin aslî teorisyenlerinden Friedrich von Hayek, neoliberal çerçevenin kuruluş aşamalarında gerekli politikaların uygulanabilmesi için gerektiğinde güçlü (ulus-)devletlerce demokratik olmayan yollara başvurulmasını uygun görmekteydi.[7] (Ulus-)devlet bu nedenle olabildiğince yerinde (çözülmeden), olabildiğince güçlü (asker-polis/kamu-özel güvenlik sistemleriyle), (yönetme-idare özdeşleşmesinin serbest piyasa standartlarıyla şekillendirilmesi ve işletilmesiyle) olabildiğince etkin kalmalı, kılınmalıydı. Ulus-devlet bu evrede, esasen neoliberal kapitalizmin nihai kriz aşamasına kadar farklı bağlamlarda, ulus-devlet, sınırlarını aşmakta olan, aşmaya meyleden finans kapitalin aradığı esneklik, akışkanlık, sınır tanımazlık açısından gerekliydi. Söz konusu nihai kriz aşaması ise ulus-devletin tanımına içkin özelliklerinin tedavülden kaldırılmasına, ulus-devletin kendi kendisini reddetmesine işaret eden uygulamalara ve nihayetinde ulus-devletle kapitalizm arasındaki ilişki açısından işlevsel olagelen liberal demokrasinin parlamenter ya da başkanlık sistemli versiyonlarından farklı bir rejim formunun oluşumuna zemin hazırladı. Weberyen ideal tip tanımına göre ulus-devletin otoritesini meşrulaştırılabilir kılan bir özelliği gayrişahsilikken söz konusu reddediş kendi içinde şahsiyetçi yönetim taleplerinin ve pratiklerinin yaygınlaşmasıyla koşut ilerler. Yanı sıra, ulus-devletin yönettiği nüfusla bağlantısını—dışlayıcıya da kapsayıcı ya da dışlarken dâhil edici önlemlere yaslanarak—ulusal/millî kimlik temelinde kurması neoliberal uygulamaların ulusal burjuvayı silikleşmeye ve/ya da kaybolmaya itmeleri ve ulusal sermayenin sınır aşırı hamleleri ve devletin kocaya/babaya özgülendirilen korumacı kıskançlığıyla son verilemediği ölçüde gergin çatışmasıyla beslenir.

Neoliberal kapitalizmin (ulus-)devletinin kendini reddetmesi, bahsi geçen gergin çatışmanın yönetenle yönetilen arasındaki ilişkinin yukarıda not edilen çerçevenin içinde işleyen şahsi(yetçi)lik-sahicilik-duygudaşlık üzerinden kurulmasında sabitlenir. Bu sabitleme, diğer örneklerin yanı sıra, 2016 yılı boyunca Donald Trump’ın Amerika Birleşik Devletleri (ABD) başkanlığına adaylığında ve nihayetinde seçilmesinde, Türkiye’de şahsiyetçi siyasetin izi zor sürülen yakın tarihinin bugün ulaştığı münhasır formülasyonda görülebilir. Gerek ABD gerek Türkiye örneklerinde şahsiyetçi siyasetin işleyişindeki ortaklık bu siyasette otoriter öznelik talep eden erkeklerin oldukları gibi görünmekten, konuşmaktan, davranmaktan kaçınmamalarında ve yönettikleri/yönetecekleri nüfusla doğal, sahici bir şekilde ilişkilenme iddialarında görülür. Gerek Trump’ın gerek Erdoğan’ın seçmen addettikleri nüfusla bağlantıları retorik üzerinden yürütülür. Bu retorik, her iki toplumda—maddi ve sembolik anlamda—ortalama kazananlara olduğu kadar kaybedenlere de kendilerini rahat hissettirecek cümlelerle işler: Bol Freudyen lapsus, değişen düzeylerde üzüntü soslu öfke ve coşkunun iç içe geçtiği ifadeler; formel dilin sıklıkla arka plana itilmesi, tutarsızlığın belirleyici olduğu akış ve ayrımcılık dozu konuştukça artan bir üslûp söz konusu retoriği niteler. 7 Mayıs 2017’de düzenlenen Fransa başkanlık seçimleri öncesinde Ulusal Cephe’den Marine Le Pen’e oy vereceğini söyleyen iki beyaz geyin tercihlerinde böyle bir retoriğin etkili olduğu söylenebilir. Yanı sıra, açıkça yabancı düşmanı, kadın düşmanı yaklaşımına ve son aşamaya kadar bu yaklaşımı ısrarla dile getirmesine rağmen Trump’a oy veren, beyaz olmayan ve/ya da işçi sınıfından olan ve/ya da kadın olan seçmenlerde olduğu gibi Trump’ın söylenemeyeni söylemekle mevcut sistemin örtük adaletsizlikleri karşısında bir alternatifi temsil etme ihtimalinden medet umulmasında da aynı retoriğin etkisi görülebilir. Nihayet, AKP iktidarının, dönüm noktasını tespit etmekte zorlanmamıza neden olacak derecede çeşitli ve sık otoriter hamlelerine rağmen Erdoğan’ın hayret edilesi düzeyde içe dönük bir tutarsızlık içeren açıklamaları karşısında kitlesel düzeyde gözlemlenebilecek, en iyi haliyle tavırsızlık en vahim haliyle coşkulu beğeniyi de bu tür bir retoriğin işleyişi içinde ele almak gerekiyor.[8] Hemen burada, hayret edilesi olanın kişinin talep ettiği lider yönelimli benzeştirme olduğunun altını çizmek gerekiyor. Öte yandan, bu tür taleplerin mimariden, mekân işgallerine ve sermayeye uzanan bir menzilde bolluğunun yaşandığı bir dönemde ve coğrafyada hayret etmemenin yukarıda değindiğim faşizm hattını güçlendirme riskine dikkat çekmek gerekiyor.

Dünya genelinde yanlarına gitgide daha fazla benzeşin eklenebileceği bu örnekleri analitik olarak bir arada tutan unsurun yerleşik ve dolaşan sermayeye duydukları ihtiyaç olduğu söylenebilir. ABD’de Trump’ın başkanlığı bu açıdan da önemlidir: Alışılagelenin aksine artık sermayeyle yönetim arasındaki denge sermayeyle yönetimin şahısta birleşmesiyle neredeyse ortadan kalkmıştır. Türkiye örneğinde Cumhurbaşkanlığı konutunun mevcut topraksal ve mimari özelliklerinde net bir şekilde gözlemlenebilen, benzer bir bütünleşmenin hırsla talep edildiği, ancak, mevcut sermaye yapılanmasının bunu henüz mümkün kılamayacağı bir maddi ve kültürel formda olmasından rahatsız bir yönetim düzenlemesinden bahsetmek mümkün. Zira Türkiye’de, henüz güçlü yürütme vurgulu başkanlık sisteminin hukuksal olarak yerleşmediği, yanı sıra fiilî olarak da oturmadığı söylenebilir. Nihayetinde kurumsal iktidar sahiplerinin sermaye gruplarıyla özdeşleşmediğine de dikkat çekmek gerekir.İşte burada, özellikle 15 Temmuz 2016 darbe girişimi akabinde birbiri peşi sıra kabul edilen ve yürürlüğe konan Kanun Hükmünde Kararnamelerin (KHK)sadece farklı sektörlerden darbe girişimiyle ilişkilendirilenlerin yanı sıra muhalif addedilen isimlerin görevlerinden ihracını değil aynı zamanda kapatılan, lağvedilen ve/ya da sermayesinin ve varlıklarının 26 Ağustos 2016’da kanunla (No. 6741), Başbakanlığa bağlı bir kamu kuruluşu olarak kurulan Türkiye Varlık Fonu’na aktarım vasıtasıyla temellük edildiği kamu kurumlarıyla ilgili düzenlemeleri içermesi açısından önemlidir.

Türkiye Varlık Fonu gerek içerisine kurulduğu, gitgide otoriterleşen ve KHK yönetimiyle tanımlanabilecek siyasal bağlam itibarıyla gerek bir yandan kamu—devlet olarak okuyunuz—kuruluşu, diğer yandan fona bağlı alt-fonları yönetmek üzere kurulan Türkiye Varlık Fonu Yönetimi Anonim Şirketi’nin özel bir kuruluş olması itibarıyla Türkiye’nin neoliberalizmle deneyiminde geldiği aşamayı özetler.[9] Bu aşamada, devletin iktisaden özelleşmesinin—sermayenin aklıyla özdeşleşmesinin—tamamlanmasından ve sosyo-politik açıdan şahsileştirilmeye çıkılmasından bahsedilebilir. Her iki unsurun ortak noktasının sermayenin devlette yoğunlaştırılması olduğunu söylemek yerinde olur. Nihayetinde, alt-başlıkta söylenen olur: Neoliberal kapitalizmin krizi. Kriz ekonomileri savaş ekonomileri olduğu ölçüde insanlık tarihinin bitmeyen bileşeni olan savaşlar nicelik ve yoğunlukta artarak ilerler. Savaşan bir toplumu, bir ordu-milleti, militer siyaseti sürdürebilmenin yolu öznelik hallerini şiddete tıkamaktır. Bu nedenle, yeniden kuruluş anlatılarına ihtiyaç duyulur: ABD’de Trump, seçim kampanyası boyunca ‘Amerika’ya büyüklüğünü geri verin’ sloganından vazgeçmez; ‘ilk 100 gün’ temalı propaganda aynı slogan üzerinden işler. Buna göre, Trump başkanlık yemininden sonra ‘Amerikan enerjisinin gücünü serbest bırakmış’, ‘Yüksek Mahkemeye denge unsurunu yeniden kazandırmış’, ABD’nin ‘sınırlarını korumuş’, Amerikan‘asker(ler)ini güçlendirmiş’ ve ‘ekonomik büyüme ve iş için vergi reformu önermiş’, ‘beceriksizce kotarılmış ticari anlaşmaları sonlandırmak için çalışmıştır’. Burada özellikle dikkat çekici olan bu faaliyetlerin ‘ana akım medyanın gizlediği hakikat’ olarak sunulmasıdır.[10] Nihayetinde Trump’ın gerek seçim kampanyasında gerek başkanlık mevkiine geldikten sonraki söylemi, bir yeniden kuruluş talebiyle işlerken kendi hakikatini de talep/iddia eder.

Benzer bir hakikat talebini/iddiasını Türkiye’de özellikle Gezi Direnişi sonrasında yürütme düzeyinde görmek mümkün.[11] Söz konusu talebin/iddianın evrilişinde, öncelikle, olan bitenlerin ve akabinde farklı eksenlerde seyrediyor olsa da muhalefetin neredeyse tamamının komplo mantığıyla tanımlanması yukarıda değindiğim faşizm hattı açısından ipucu niteliğindedir. Buna paralel bir şekilde Gezi Direnişi’nde başvurulan polis şiddetinin dozu ve bu dozun yürütme tarafından tavizsiz bir şekilde haklılaştırılmasından/gerekçelendirilmesinden bahsedilebilir. Bir diğer hamle olarak, sivil ve siyasal muhalefetin karşısına ‘zorla tutulan yüzde elli’[12] kozununsürülmesini takiben (ulus-) devletin güvenliğinin ve yargısının esnafa emanet edilmesine işaret edilebilir: ‘Bizim medeniyetimizde … esnaf ve sanatkar [sic.] gerektiğinde askerdir … Gerektiğinde asayişi tesis eden polistir, gerektiğinde adaleti sağlayan hakimdir.’[13] Son olarak, 15 Temmuz darbe girişimi karşısında mobilize edilen/olan sivillerin yeniden kur(t)uluş anlatısına özne kılınmaları söz konusu edilebilir. Söz konusu yeniden kur(t)uluş retoriği bütün ‘düşmanları’ aynı olumsuzluk içerisinde eritirken güçlendirir ve zayıflatır: Teröristler, vatan hainleri, dış güçler.

Neoliberal Özne Bittiğinde

Engin Işın, neoliberal dönemlerin öznelik hallerini ‘nevrotik ’mizaçla tanımlar. Buna göre, neoliberal rejimler liberal siyasetin yaslandığı rasyonel—kendi kaderini tayin edecek kapasiteye sahip olan, dolayısıyla fırsatları değerlendirebilen—bireylerden ziyade kendisinden rasyonel olmanın ötesinde, güven(ce)sizlik, endişe ve korkuyla yaşayabilmesini sağlayan esneklik beklenen öznelerle tanımlanır.[14] Esasen, bahsedilen öznelik Richard Sennett’in, Fordizm sonrası kapitalist düzenlerde farklı iş yerlerinde ve farklı biçimleriyle anlatısını sunduğu çalışan insanlardır: Giderilemez bir tatminsizlik, aşırı güvensizlik hissiyle koşut narsistik tiplemeler.[15] Bugün dünya genelinde yaşanan neoliberal kriz halihazırda krizle tanımlanan böyle bir öznelik hali hakkında pek bir şey söyleyemez. Öte yandan, söz konusu öznelik halinin milliyetçi-muhafazakâr otoriter rejimlerin faşist hatta evrilmesi açısından işlevsel olduğunu söyleyebiliriz. Zira, parçalı, esnek oluşlarıyla biteviye—fiziksel, toplumsal, psikolojik—güvenlik arayışındaki neoliberal özneler açısından ‘yaşamak için mücadele etmek’le ‘savaşmak için yaşamak’[16] arasındaki fark belirsizdir. Bu belirsizlik, toplumsal çalkalanma, toplumsal içe dönüş, toplumsal ve siyasal kutuplaşma anlarında birey temelli öznelikten topyekûn öznelik haline çağrıların çoğunlukçu etkisini pekiştirir; yaygınlaşmasını kolaylaştırır. Topyekûn öznelik, savaşmak için yaşamak üzerinde temellendiği ölçüde (ulus-) devletin kendi kendisini reddetmesiyle nitelendirilebilecek ölçüde militerleşen bir sivilliğin ortaya çıkması ihtimal dâhilinde olur: Hemen herkesin asker’liğe, polis’liğe, bekçi’liğe çağrıldığı—bu çağrıyla neoliberal güven(ce)sizlikten kaçışın arandığı—bir sivil toplum oluşumunun yaşandığı, Türkiye’de neoliberal siyasetin son dönemecinde (2013-) yüzleşilen riskin bu olduğunu söylemek abes olmayacaktır.

Neoliberal olsun olmasın kapitalizm, ekonomik olanla sosyo-politik olanı birbirinden ayırdığı ölçüde topyekûn öznelik çağrılarının denk düştükleri ekonomik boşluklar göz ardı kılınır. Açmak gerekirse, ‘kapitalizm[in] sömürdüğü insanların toplumsal kimlikleri’ne ilgisizliği,[17] kriz anlarında söz konusu toplumsal kimliklerin çoğunlukçu bir potada eritilmesini beraberinde getirebilir. Böylelikle, hiçbir zaman yeterli ölçüde esnek, yeterli düzeyde girişimci, yeterli düzeyde risk alıcı, yeterli düzeyde endişe/kaygı yönetici, yeterli düzeyde performatif olamayan bireylere toplumsalın yok edilmesinin yarattığı boşlukta güvence/güvenlik alanları olarak aile(ler) ve çoğunluklar gösterilir. Ailenin bir toplumsal güvenlik/güvence birimi olarak (yeniden-) kurulması, siyasal olanın öncelikle idare ve ardından çoğunluğun kararıyla gitgide daha fazla bağlantılandırılması esasen kapitalizmin alternatifsizmiş gibi kurduğu formel demokrasinin ekonomik olanla birlikte düşüşe geçmesiyle doğrudan ilişkilidir. Aileden ve en iyi haliyle arkadaşlar en kötü ihtimalle erkek kardeşler topluluğu olarak tasarlanan çoğunluklardan ibaret bir sosyo-politik alan sadece kısıtlı bir gerçekliğin herkesçe kabulünü gerektirir. Bu, aslında neoliberal kapitalizmin inandırıcılığını yitiren sorunlu gerçekliğidir: Bu gerçeklik insan doğasına uygun ve dolayısıyla sürdürülebilir düzenin toplumsal hakların ve devleti ve devlet iktisadi teşebbüslerini öteleyen, yurttaş katılımına dayanan kamusalın reddiyle mümkün olduğu argümanına dayanır. Tam da burada, demokrasinin hangi biçimiyle olursa olsun hak temelli siyaseti öncelediğini yeniden ve ‘örgütlü’ bir şekilde ‘hatırla(t)mak’ gerekir.[18]

Bugün, dünya genelinde artan otoriter yönetimler, gitgide vahşileşen ekonomi politikaları, bitmeyen, aksine daha da derinleşen ve sayısal olarak artan savaşlar, buna koşut zenginleşen savunma sanayii insanlık tarihinde tutarlı bir seyir izleyerek asimetrik bir şekilde dağılıyorlar.[19] Türkiye bu asimetride hâlâ geç kalan ülke nitelikleriyle yer alıyor. Dolayısıyla, neoliberal kapitalizmin krizinin yaşandığı, neoliberal öznenin bittiği bir anda yapısal şiddetin yaygınlaşması ve artışıyla, gitgide otoriterleşen yönetme biçiminin faşizm hattını izlemesiyle yirmi birinci yüzyıla özgü faşizmin gerçekçi bir risk olduğu söylenebilir. Özellikle son beş yıldır ivme kazanan rejim değişikliği göz önüne alındığında içerisinde bulunduğumuz sosyo-politik bağlamın neoliberalizmin yönetim-idare eşitlemesini takiben şahsiyetçi unsurlarla bezendiği gözlemlenebilir. Nitekim faşist hat sadece şahsiyetçi retoriğin salt toplumsal-kültürel eksenlerde baskınlığıyla bağlantılı olarak değil, Wood’un sermaye-devlet bağlantısından doğru vurguladığı devletin özelleşmesi aşamasından devletin kişiselleşmesi sürecine girilmesinde de izlenebilir. Böylelikle, sosyo-politik kurumsallığın anlık fiillere mahkûm edilmesinde somutlanan ve kapitalizmin vazgeçilmezi addedilen rasyonalitenin her biçiminin gitgide kadükleştiği bir siyasal olma biçimi ortaya çıkmaktadır. Söz konusu olma biçimi ekonomik olanın baskınlığıyla anlatının sürekli olarak kesildiği, dolayısıyla ilerleyemediği bir düzenekte siyasal olanı da tekinsiz kılar. Sennett’in sözleriyle:

… tüketen bir tutku, şiddetiyle kendi kendini yakan bir tutku anlamına gelebilir; daha donuk bir şekilde ifade edersek, bir şeyleri kullanarak onları harcarız. Hararetle arzuladığımız bir giysi, onu satın alıp birkaç gün giydikten sonra bizi daha az heyecanlandırır. Burada tahayyül, beklenti halinde olunduğunda en güçlü halindedir, kullanıldıkça zayıflar. Günümüzün ekonomisi bu kendi kendini tüketme türünü alışveriş merkezlerinde de siyasette de güçlendirmektedir.”[20]

Fordist kapitalizmin çağrısıyla, rasyonelliği üretim, fayda, kullanışlılık, tasarruf eksenli tanımlanan bireyden, neoliberal kapitalizmin esneklik, pazarlama, reklam, tüketim eksenli bireyine geçişle başlayan, aynı coğrafyada, aynı (ulus-)devletin vatandaşları statüsünde yaşayanlar olarak toplumsal olanın ve kamusal olanın tasfiye edilme sürecinde artık bir yandan özel olana ve mahrem olana itilirken diğer yandan çoğunluğa, külli iradeye çağrıldığımız bir evredeyiz. Bu evrenin içinden geçerken ve bakarken Isaac Deutscher’in ifadesiyle ‘toplumsal hayatın kenarında gazoz köpüğü gibi aktif … o hayatın merkezinde pasif’[21] durmaya alternatifin toplumsal ve kamusal hak talepleriyle mümkün kılınabileceği söylenebilir. Söz konusu hak talepleri, mevcut örgütlülükleri es geçmeden alternatif örgütlülük alanlarından imtina etmemekte bulunabilir. Böyle bir yolun ilk koşulunu sözü bırakmamak olarak tespit etmekte fayda var.

 

DİPNOTLAR

[1]Umberto Eco, ‘Ur-fascism’, The New York Review of Books (22 Haziran 1995). Makalenin Türkçesi için bkz. ‘Ebedi Faşizm’, Beş Ahlak Yazısı içinde (çev.) Kemal Atakay (İstanbul: Can Yayınları, 2012), 5. Baskı, s. 47. Yukarıdaki alıntının çevirisi bana ait.

[2]Hanna Fenichel Pitkin, ‘Justice: On Relating Private and Public’, Political Theory, Cilt 9, Sayı: 3 (Ağustos 1981), s. 332-333.

[3]Arendt, ‘Understanding and Politics (TheDifficulties of Understanding)’, Essays in Understanding içinde (der.) Jerome Kohn (New York: Schocken Books, 1994), s. 307-308.

[4]Bu açıdan faşizmin örneklerle detaylı analizine odaklanan karşılaştırmalı ve kapsayıcı çalışmalar önemlidir. Örneğin bkz. Mann, Faşistler (çev.) Ulaş Bayraktar (İstanbul: İletişim Yayınları, 2015); Constantin Iordachi (der.), Karşılaştırmalı Faşizm Çalışmaları (çev. İsmail Ilgar) (İstanbul: İletişim Yayınları, 2015). Bu yazıda referans aldığım bir rejim ve bir hareket olarak faşizm tasvirleri Mann’ın ve Iordachi’nin karşılaştırmalı analizlerine dayanıyor. Bir hat olarak faşizm argümanını ise bu çalışmalardaki örnekleri es geçmeden, ağırlıklı olarak Eco’nun mütemadiyen işleyen bir siyasal risk olarak faşizm tasvirine dayandırıyorum.

[5]Söz konusu imkânsızlık liberal toplum savunusu geliştiren teorisyenlerde de sorun addedilegelmiştir. Sözgelimi, komüniteryen perspektiften liberal toplum savunusu için liberal teoriyle liberal pratika rasındak iboşluğun doldurulmasına yönelik komüniteryen eleştiri geliştiren Michael Walzer söz konusu boşluğu bu imkânsızlık üzerinden açıklar.Bkz. Walzer, ‘The Communitarian Critique of Liberalism’, PoliticalTheory, 18 (1) (Şubat 1990), s.6-23.

[6]Roger Griffin, Modernism and Fascism: The Sense of a Beginning under Mussolini and Hitler (Houndsmill: Palgrave Macmillan, 2007)’den alıntılayan, Iordachi, Karşılaştırmalı Faşizm Çalışmaları, s. 55.

[7]Bkz. Michael A. Lebowitz, ‘Ideology and Economic Development’, Monthly Review, 56 (1) (Mayıs 2004).

[8]16 Nisan 2017 referandumu öncesinde katıldığı bir televizyon programında Erdoğan’ın 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sırasında uçağına biniş süreciyle ilgili anlattıkları bu durum açısından örnekleyici olabilir: ‘…Bizden önce meğerse Dalaman’a gelmişler. Bizim uçağı incelemişler. Fakat çok ilginç şeyler oluyor. Ve uçağa girmişler, bakmışlar, çıkmışlar. Bizim bunlardan haberimiz yok. Biz indik; hemen uçağa geçtik. Daha sonra öğreniyoruz, ki bunların gelip gitmesi. … Mağarasındaydı, değil mi? Hani geliyorlar, sevgili peygamberimiz Ebubekir Sıddîk’le orada. Ama mağaranın kapısını örümcek örüyor ve gelip bakıyorlar ki, örümcek ağ örmüş. “Burada örümcek ağ ördüğüne göre, herhalde buraya kimse girip çıkmış değildir”, diyorlar.  Ve kapıdan, müşrikler, dönüp gidiyor. Şimdi bunlar da gelip bakıyorlar falan, kimseyi görmeyince uçağın içinde, dönüp gidiyorlar. Onların arkasından biz uçağımıza binip…’ bkz. ‘Gençlerle Büyük Buluşma’, ATV, 11 Nisan 2017; https://www.youtube.com/watch?v=XeXrtBxu8n8 (33:18 – 34:30) Erişim: 30 Nisan 2017.

[9]6 Şubat 2017 itibarıyla Hazine payları Türkiye Varlık Fonu’na devredilen kuruluşların ödenmiş sermaye toplamı 21 milyar Türk Lirası civarındadır. Söz konusu kuruluşlar, THY, Halkbank, Ziraat Bankası, Borsa İstanbul, PTT, BOTAŞ, Eti Maden, TPAO, Türksat, Türk Telekom ve Çaykur’dur. http://www.dunya.com/ekonomi/varlik-fonu-nedir-nasil-yonetilecek-haberi-348885 Erişim, 13 Mart 2017. Milli Piyango ve at yarışları da fona devredilmiştir. http://www.ntv.com.tr/galeri/ekonomi/varlik-fonuna-devredilen-sirketler,qPeYG7endkWbk4dmq6fAXA/TETfNJykrkKXuBrKW76l8g Erişim: 13 Mart 2017.

[10]https://www.donaldjtrump.com/100?utm_medium=web&utm_source=djt_web_blockErişim,28 Nisan 2017.

[11]Burada ‘yürütme’ terimini özellikle kullanıyorum. Zira, Gezi Direnişi’nden itibaren Türkiye’de kurumsal-biçimsel siyaset düzeyinde belirleyici olan eksenin parlamenter ve siyasal parti siyasetinden ziyade hükümetle, başbakanlıkla ve cumhurbaşkanlığıyla tanımlanan yürütmeyle sınırlandırılan uygulamalar bütünü olduğunu düşünüyorum.

[12] ‘Erdoğan: Türkiye’ninyüzde 50’sini zortutuyoruz’, Milliyet, 03 Haziran 2013.  http://www.milliyet.com.tr/basbakan-4-gun-yok/siyaset/detay/1717873/default.htm Erişim: 13 Mart 2017.

[13] ‘Erdoğan: “Esnaf gerektiğinde asker, polis ve hakimdir”’, CNNTURK.com, 26 Kasım 2014 http://www.cnnturk.com/haber/turkiye/erdogan-esnaf-gerektiginde-asker-polis-ve-hakimdir Erişim: 14 Mart 2017.

[14]Engin F. Isin, ‘The neurotic citizen’, Citizenship Studies, 8 (3) (Eylül 2004), s. 217-235.

[15]Richard Sennett, Yeni Kapitalizmin Kültürü (çev.) Aylin Onacak (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2011), 2. Baskı; Kamusal İnsanın Çöküşü (çev. Serpil Durak ve Abdullah Yılmaz (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2010), 3. Baskı; Karakter Aşınması, Yeni Kapitalizmde İşin Kişilik Üzerindeki Etkileri (çev. Barış Yıldırım) (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2002). Karş. Fordizmden Fordizm sonrasına geçiş sürecindeki işçilere, işçilerle birlikte bakmaya çalıştığı, Sennett ve Jonathan Cobb, The Hidden Injuries of Class (Londra ve Boston: FaberandFaber, 1993).

[16]Umberto Eco, ‘Ur-fascism’. (Türkçe baskıda s. 43.)

[17]Ellen Meiksins Wood, ‘Kapitalizm ve insanın özgürleşmesi: Irk, cinsiyet ve demokrasi’, Kapitalizm Demokrasiye Karşı, Tarihsel Maddeciliğin Yeniden Yorumlanması içinde (çev.) Şahin Artan (İstanbul: İletişim, 2003), 1. Baskı, s. 314.

[18]Pitkin, kamusal alanın tam da böyle bir örgütlü hatırlama alanı olduğuna dikkat çeker. Bir yandan teker teker, özel alanlarımızda ve/ya da aile içinde diğer yandan çoğunluğun tümelleyici etkisiyle hatırladıklarımızın kısıtlayıcılığı ve dışlayıcılığının karşısına ortaklığın kamusalda buluşmak üzerinden kurulduğu ve insan olarak varlığımızı kesinleyen bir arada hatırlamayı çıkarır. Aksi, parçalı gerçekliğe teslimiyeti beraberinde getirecektir. (Bkz. Pitkin, ‘Justice: On Relating Private and Public’, s. 332-333.) Bunun, yukarıda alıntıladığım Wood’un okumasındaki karşılığı kapitalizmin demokrasisinin mutlaklaştırılması olduğu söylenebilir.

[19]Savunma sektöründeki istikrarlı gelişme ve zenginleşme için, örneğin, bkz.https://www2.deloitte.com/uk/en/pages/manufacturing/articles/global-a-and-d-outlook.html Erişim: 20 Nisan 2017; https://www.sipri.org/media/press-release/2016/global-arms-industry-usa-remains-dominant Erişim: 10 Mart 2017; https://www.statista.com/topics/1696/defense-and-arms/ Erişim: 10 Mart 2017.

[20]Sennett, Yeni Kapitalizmin Kültürü, s. 88.

[21]Wood, ‘Kapitalizm ve insanın özgürleşmesi’, s. 311’de alıntılanmıştır.