Gezi Ayaklanmaları süreci 27 Mayıs 2013’te Gezi Parkı duvarlarına vurulan kepçeye karşı direnişle başlayıp Berkin’in halkın yüreğine gömülmesiyle sona eren 289 gün olarak tanımlanmalıdır. Ardından gelen aylarda, Soma Katliamı ve Kobanê protestoları gibi Gezi günlerini hatırlatan, hatta yer yer aşan “diriliş”ler oldu elbette.[1] Fakat Berkin’i toprağa veren kitlelerin ve siyasal öznelerin açık çoğunluğu, cenazeyi takip eden 600 gün boyunca asıl olarak seçimlerle ilgilendiği için Gezi, Feriköy Mezarlığı’nda bitirilmelidir. Zira Selahattin Demirtaş’ın ve HDP’nin başarıları gerçekten de -ve ironik bir biçimde- Gezi dinamiği ile ilişkili olsa da ayaklanma-olarak-Gezi, seçimle ilgilenmediğini açık bir biçimde ortaya koymuştur.

Demirtaş’ın önemli oranda oy aldığı Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden 300 gün kadar sonra, HDP’nin ilk kez, hem de beklentilerin epey üstünde bir oranla seçim barajını aşacağı 7 Haziran genel seçimlerinden 2 gün önce, Amed’de seçim meydanında bomba patladı. Bundan 45 gün sonra ise Suruç’ta HDP’nin önemli bileşenlerinden ESP’nin öncülük ettiği bir gençlik eylemi kana bulandı. Erken seçimler için sahne hazırlanıyordu. Seçimlerden 22 gün önce devrimci-demokrat muhalefetin gördüğü en büyük kıyım Ankara’da gerçekleşti. Seçimler geldiğinde halk “ya başkanlık ya kaos” şantajına boyun eğmek zorunda kaldı, çünkü bir yanda parlamento dışı muhalefet kendini bir alternatif olarak ortaya koyamıyordu, diğer yanda ise parlamentonun faşizmin kaprisleri karşısında sağa sola savrulan kâğıttan kaplan olduğu anlaşılmıştı.

Kürdistan’daki hendek/barikat günleri son süreçte muhalefet kesiminin en çok ses getiren eylem dizisiydi. Sol kamuoyu katliama uğrayan direnişçilere büyük ölçüde yüreğiyle, zaman zaman da eylemleriyle destek verdi; her halükârda katledilmelerine karşı çıktı. Kasım seçimlerinden iki ay sonra, içlerinde bugün her yeni KHK’da işlerinden atılan akademisyenlerin yer aldığı binlerce aydının imzaladığı “Barış İçin Akademisyenler Bildirisi” bu katliamlara karşı bir imza metninin yapabileceğinin çok ötesinde ses getiren bir inisiyatifti.

Ne var ki, bugünden bakıldığında “özyönetim direnişleri”nin ülkedeki anti-faşist muhalefeti[2] güçlendirmeyen, gerek askeri gerek siyasi olarak başarısız bir taktik olduğunu görüyoruz. Leninci sağ sapma-sol sapma şeması üzerinden düşünürsek, bir grup öncüyü halkın rızasını ve desteğini almaksızın sivil halkın yoğun olarak yaşadığı mahallelerde, buradaki yaşam ortamını sözcüğün gerçek anlamıyla yerle bir edecek bir savaş başlatmak, sağ seçim fetişizminin sol simetriği gibi görünüyor. Her iki durumda da halkla öncü arasında sorunlu bir ilişki vardır: İlkinde parlamenter vekillik ilişkisi tek ve gerçek vekillik sayılarak halka oy vermekten ve seçim kampanyasına katılmaktan başka bir rol biçilmez; ikincisinde ise halka bırakılan tek seçenek direnişi desteklemek, direniş mahallelerinde kalmaya devam etmek ve düşen oğullarının ve kızlarının ardından ağıt yakmak olmuştur. Halkın direnme enerjisi bugün vekillerinin, belediye başkanlarının gasp edilmesine güçlü bir tepki çıkartamayacak kadar soğurulmuş, direnişçiler hendeklerin ardında, halk göç yollarında, aydın muhalefeti soruşturma tuzaklarında yalnız bırakılmıştır. Bunu “Bir savaşa girdik, yenildik” diye açıklamak kolaycılık olur, askeri savaşlarda yenilgi bir olasılıktır ama ancak zaferin de bir olasılık olması şartıyla siyasal olarak savunulabilirler.

Sömürge tipi faşizm: Faşizmin gizlisi, açığı, “yarı-açığı”

Gezi bize bir şeyler söyledi, biz onu dinlemedik. Berkin Elvan’ın cenazesinden sonra seçimlerden seçimlere koştuk: bir buçuk yıl boyunca, artarda 4 seçim. Sonunda seçimlerin de parlamentonun da yerel yönetimlerin de hiçbir şey ifade etmediği bir yarı-açık faşizm noktasına geldik. Bu tuhaf terimi niye kullandığımı birazdan açıklayacağım ama öncelikle Mahir Çayan’ın 1972 Kızıldere’sinde savaşarak düşmesinden birkaç ay önce son haline getirdiği sömürge tipi faşizm kavramsallaştırmasındaki ayrımı hatırlayalım.

Bizim gibi ülkelerdeki oligarşik yönetim, rahatlıkla işçi ve emekçi kitlelerin demokratik hak ve özgürlüklerinin olmadığı tam bir dikta yönetimi ile ülkeyi yönetebilmektedirler. Buna sömürge tipi faşizm de diyebiliriz. Bu yönetim, ya klâsik burjuva demokrasisi ile uzaktan yakından ilişkisi olmayan “temsili demokrasi” ile icra edilir (gizli faşizm) ya da sandıksal demokrasiye itibar edilmeden açıkça icra edilir. Ancak açık icrası sürekli değildir. Genellikle, ipin ucunu kaçırdığı zaman başvurduğu bir yöntemdir.[3]

Çayan’ın da bir parçası olduğu Marksist-Leninist geleneğin faşizm teorisinin meşhur tanımını hatırlayacak olursak “Faşizm, finans kapitalin en gerici, en şoven, en emperyalist unsurlarının açık, terörist diktatörlüğüdür.”[4] Komintern’in Aralık 1933’teki 13’üncü ve son Yürütme Kurulu plenumunda ifade edilen bu tanımın içinde zaten “açık” sözcüğü geçtiğine göre faşizmin açık olanını tanımlamak anlamlı mı? Umberto Eco’ya atfedilen[5] “21. yüzyıl insanının yanılgısı, faşizmin tekrar Nazi üniformasıyla geleceğini sanmasıdır” sözü önemli bir gerçeğe işaret ediyor. İki dünya savaşı arasında ortaya çıkan bir dizi hareket ve devleti tanımlayan ilk kuşak faşizm teorisi –ki onuru Marksistlere aittir– faşizmin deneyimlerinden sonraki dönemde, bilhassa yeni-sömürgelerde sonuna kadar faydalanan kapitalizmin yürürlüğe koyduğu yeni faşizm biçimlerini açıklayamıyor. Parlamentonun ve işçi örgütlerinin kapısına kilit vurulduğu faşist dönemler olduğu gibi parlamentoların ve seçimlerin görünüşe göre tıkır tıkır işlediği, adına işçi örgütü denen yapıların mevcut olduğu, görece “demokratik faşizm”ler var ortada.

Türkiye darbe dönemlerinin arasında bunlara çokça tanık oldu. İnsanların işkence ile öldürüldüğü, kaybedildiği, sokakta, dağlarda, hapishanelerde infaz edildiği 90’larda parlamento açıktı, sosyalist dergiler yayımlanıyordu (ve muhabirleri vuruluyordu), ikide bir basılsalar da birçok dernek mevcuttu. Tutsakların F tiplerinde ağır ve çıldırtıcı bir tecrit rejimi altında tutulduğu, Kürt yurtseverlerin biner biner tutuklandığı, gazetecilerin komplolarla duvarların ardına gönderildiği, sokak gösterilerinde gözaltına alınanların sistemli kötü muameleye uğradığı 2000’lerde mecliste Kürt ve sosyalist milletvekilleri giderek artan sayılarda yer aldı, devrimci müzik grupları milyonlara varan kitlelere konserler verdi, Kürtçe TV kanalları açıldı ve milyonlarca insan sokağa çıktı. Bu tür dönemlere demokrasi adı vermek demokrasiye hakaret; (1930’da Avrupa’da, 60-70’lerde Latin Amerika başta üçüncü dünyada ve 1980’de Türkiye’de örneklerini gördüğümüz) “klasik” faşist devletlerle ve askeri darbe rejimleriyle eşit görmek isabetsiz olur.

Dimitrov daha 1935’te “faşizmin, kendi temelini genişletmesini ve sınıfsal yapısını değiştirmeksizin açık terörist diktatoryayı kaba ve uydurma bir parlamentarizmle birleştirebileceğini” söylemiştiyse de[6] bu tür bir faşizm pratiğinin arızi bir durum olmaktan çıkıp ana akıma dönüşmesi için savaş sonrası yeni sömürgecilik dönemini beklememiz gerekiyordu. Dünyanın ezilen halkları, özellikle darbelerin hemen ardından gelen dönemlerde, kapitalist sömürünün iyice azgınlaşmasına paralel olarak ağırlaşan baskı, işkence ve katliamların olduğu coğrafyalarda seçimlerin yapıldığına, hatta zaman zaman muhaliflerin parlamentolara girebildiğine, sendikaların bütün enezliğine karşın eylemler yapabildiğine tanık oldu. Faşizmdi fakat açık değildi, örtüktü, gizliydi; çünkü zor ile rıza arasındaki dengede rızaya bir parça daha yer verebilmek üzere bir demokrasi yanılgısı yaratmaya ihtiyaçları vardı.

Türkiye, Çayan’ın 1970’lerde tarif ettiği “sürekli milli kriz” koşullarında zaman zaman açık hale gelen fakat daha ziyade gizli olarak yürütülen bir faşizmi –faşist iktidarın son dönemde ordudan İslamcılara geçtiğini göz önüne alacak olursak “faşizmleri”– yaşadı. 15 Temmuz’da asker içindeki bir kliğin klasik bir açık faşizme geçmek üzere yaptığı darbe girişiminin başarısız olmasında bu yana, adeta bir postmodern açık faşizm dönemi yaşamaktayız. Benim “yarı-açık faşizm” gibi ucube ve geçici bir terim önermemin sebebi bu. Geçici diyorum çünkü, faşist keyfiliğin keyfini sonuna dek çıkaran ama gizli faşizmin göstermelik parlamentosundan da bütünüyle vazgeçmeyen böylesi bir dönemin ancak bir geçiş dönemi olduğunu düşünüyorum. Ya faşizmin yeni sahipleri 12 Eylül’ün MGK’sına benzer bir biçimde mevcut durumu kurumsallaştırarak ve muhalefetin en sivri unsurlarını etkisizleştirerek gizli faşizm uygulamalarına dönecektir, yahut da Hitler’den Kenan Evren’e ustalarının yolundan giderek aylardır kendisi var olmayan ama hayaleti Ankara’nın ortasında yaşamaya devam eden parlamentoya bir süreliğine kilit vurmak zorunda kalacaktır.

Türkiye devrimciliğinin çok kısa tarihi

Faşizm, bildiğiniz gibi. Başında paşalar da olsa reisler de asıl hedefi her zaman halkın ekmeği, halkın hakları ve halkın öncüleri oluyor. Dünya devrimlerinin kapısını açan bir soruyu Lenin sormuştu: Ne yapmalı? Türkiye’den bir devrimci önder, 1980’lerin sonlarına doğru başka bir soru sordu: Yolun neresindeyiz? Sorular devrimci süreçler için önemlidir. Ben bugün sormamız gereken sorunun Yolu nerede yitirdik? olduğunu düşünüyorum. Ne yapmalı sorusuna cevap arayışları, bize devrim yolunun başında, bir devrimciler partisine ve onun eylemlerine ihtiyacımız olduğunu gösterdi. Yolun neresindeyiz sorusu devrimcilerin neleri başarıp neleri başaramadığına dair içe dönük bir soruydu; zaman zaman herkesin sorması gereken bir  soru. Yolu nerede yitirdik sorusuna gelince; buna bir yanıt bulabilirsek, yitirdiğimiz noktaya geri dönüp kaldığımız yerden, ama yeni bir bilgelikle devam etmenin çaresini düşünebiliriz.

Evet, yolu yitirdiğimizi düşünüyorum. Biz derken de sistemi ve hayatı değiştirmek isteyen herkesi kastediyorum. Faşizme karşı demokrasi, emperyalizme karşı bağımsızlık isteyen herkes “demokratik muhalefet” diye adlandırabileceğimiz bir siyasal özne içine yerleştirilebilir. Ancak sınıf siyasetini savunanlar olarak, bu öznenin halkası içinde yer alan, fakat bu taleplerin ötesine geçerek kapitalizme karşı sosyalizm hedefini öne süren devrimcilerin, devrimci muhalefetin çözümlemelerimizin merkezinde yer alması gerekiyor. Türkiye devrimciliğinin birazdan bahsedeceğim bütün sorunlu durumuna rağmen.

Bazen herkesin bildiği öyküleri özetlemek faydalı oluyor, hem hatırlamak hem de olaylar dizisini bir kadraja almak bakımından. Bir dizi sosyalizan hareketin üzerinde yükselen ve 1920’de Mustafa Suphi ve yoldaşlarınca kurulan Türkiye Komünist Partisi, bizim topraklarımızdaki devrimci sosyalizm macerasının başlangıcını ve yaklaşık yarım asır boyunca da ana mecrasını oluşturdu. 1960’larda TKP’ye yakın aydınların ve Çin, Vietnam ve Küba devrimlerinden etkilenen kesimlerin de içinde yer aldığı TİP içinde ortaya çıkan Milli Demokratik Devrim tartışmaları sonrasında bugünkü devrimci hareketlerin birçoğunun öncelini oluşturan THKP-C, THKO ve TKP-ML kuruldu. 12 Mart 1971 darbesinden sonra bu hareketlerin önder kadroları şehit ve tutsak düştüler fakat 70 ortalarından itibaren onların izinden giden onlarca yeni hareket oluştu; bu kadrolar yüz binleri örgütlemeyi, milyonları harekete geçirmeyi başardılar. THKP-C geleneğinden etkilenen Kürt kadrolar, 1960 ortalarından itibaren gelişen Kürt yurtsever akımları ve örgütleri birleştiren PKK’yi kurdular. TKP ve TİP de çeşitli formlar altında mücadeleyi sürdürüyordu. 12 Eylül darbesinin ardından gelen ağır baskı rejiminde bu hareketlerin bir kısmı tasfiye olsa da, en önemlileri varlıklarını sürdürdüler. 1990’larda Kürt yurtsever ve devrimci hareketlerce yürütülen kır ve kent gerillası eylemleri ile yoksul mahallelerde ve Kürt kasabalarındaki ayaklanmalar/serhildanlar devrimciliğe, sayı bakımından değilse bile örgütsel varlık ve siyasal etki bakımından 80 öncesine göre çok daha önemli bir güç kazandırdı.

28 Şubat 1997’deki yarı-darbe, görünüşte İslamcıları hedef alsa da ardından gelen süreçte katledilen ve tutsak edilenler asıl olarak devrimcilerdi. Bu süreçte başlayan devrimci alanın daralması süreci Abdullah Öcalan’ın yakalanması ve 19 Aralık 2000’de hapishanelerde gerçekleştirilen kanlı katliamdan sonra hız kazandı. 2000’lerin ilk 10 yılında Türkiye devrimci hareketlerinin birçoğu ya irili ufaklı siyasi partilere katılarak yasallaştı yahut dergi çevrelerine indirgendiler. Varlıklarını yitirmek anlamında değil fakat 1990’lara hâkim olan radikal yeraltı çalışmasından vazgeçmek anlamında tasfiye oldular yahut tasfiyenin eşiğine geldiler. Tasfiye olmayan yapılar da giderek etkisizleşti. Kürt yurtsever hareketinin 1990’lardan başlayan sosyalizm hedefinden uzaklaşma sürecini büyük ölçüde tamamlamış durumda olduğunu söyleyebiliriz. Faşizm, en az yarım yüzyıldır özlemini çektiği bir durumun, devrimci öznenin büyük ölçüde etkisiz kılındığı bir Türkiye ve Kürdistan’ın keyfini yaşıyor.[7]

Tüm bunlara rağmen, devrimci öncünün belirleyici öneme sahip olduğu bir dönemden geçiyoruz. Bu derginin 11. sayısında “solun ruhu” olarak adlandırdığım şey,[8] Lenin’le birlikte devrimin nesnel koşullarına yaptığı vurguyu devrimin iradi yanına kaydırdı. Yataylığın baş tacı edildiği “duvar sonrası” dönemi çoktan geride bıraktık, toplumsal hareketlerin hemen her kesimi kendisini –Leninist partinin oldukça yozlaşmış bir versiyonu olsalar bile– parti formundaki yapılarda (Syriza’lar, Podemos’lar, HDP’ler) ifade etme ihtiyacı duyuyor. Fakat bunların gerçek bir dönüşüme bir arpa boyu yaklaştıklarında bile faşist kapitalizmin önlerini nasıl kestiğini hiçbir yerde değilse Türkiye topraklarında, hiçbir zaman değilse şu günlerde görüyoruz. Bir kez daha devrimci parti iddiasından, en azından teoride, hiçbir zaman vazgeçmemiş olan Leninistlere bakmak zorundayız.

Gezi’nin sözünü dinlememek

Son on yılların en önemli toplumsal dönemeci olan Gezi Ayaklanmaları devrimciler için bir dizi devrim dersi sundu. Sanki Devrim başlıklı çalışmada[9] asıl olarak bunların bir envanterini çıkarmaya çalıştım. Yolu bu “devrim dersleri”nin özellikle üçünü gözden kaçırdığımız yerde yitirdiğimizi öne sürüyorum.

  1. Gezi bize kitlelerin isyanının seçimlerle ilgilenmediğini söylediği halde, eninde sonunda düzenin bir kurumu olan seçimleri gereğinden fazla önemsedik ve son iki buçuk yıldır faaliyetimizi çeşitli seçimlere yönlendirdik.
  2. Gezi bir anda ülkenin her köşesinde pıtrak gibi çoğalan forum ve meclislerle halkın kendi kendini yönetme ve yazgısı üzerinde söz sahibi olma hakkını özlediğini söylediği halde yüzlerce öz-örgütlenme girişiminin grupçu kaygılarla veya emeğimizi esirgediğimiz için buharlaşmasına izin verdik
  3. Gezi ondan önceki süreçte bir masa etrafında bile oturamayan 100’den fazla halk gücü yapılanmasını bir platformda (Taksim Dayanışması) birleştirmeyi başardığı, farklılıklarımızın birleşmeye engel olmadığını gösterdiği halde, bu platformu sürekli kılarak faşizme karşı demokratik cephelere ve devrimci cephelere dönüştüremedik.

Seçim fetişizmi

Gezi seçimle veya seçimleri de barındıran düzen içi çözümler kümesiyle ilgili bir ayaklanma değildi. Ayaklanmanın merkezinde kurulan işgal alanına komün denmesi kapitalizme karşı komünizm; bütün taktik kararlarını parklarda kurulan meclislerle alması faşizme karşı demokrasi isteği olarak okunmalıdır. Gezi’de sosyalist olmayan birçok unsur vardı elbette, ama ayaklanma eyleminin doğasında yer alan ortaklaşalık ve elbette ayaklananların içinde Türkiye Devrimci Hareketi geleneklerinden gelen binlerin olması kitlelerin nabzını komünal bir yöne akıtıyordu.

Gezi’nin dorukta olduğu günlerde yapılan bir ankette, direnişçilere “bundan sonrası için öneriler”inin ne olduğuna dair bir soru sorulmuştu. Sıralamaya giren 17 beklentinin sonuncusu askeri darbe, 16’ıncısı ise seçimlerdi. Ancak ayaklanma somut siyasal sonuçlar doğurmadığı için kitleler bugüne kadar etkisizliği defalarca kanıtlanmış ama yine de burjuva ideolojisinin zihinlere yerleştirdiği “seçimle kurtuluş” umuduna meyletmiştir. Devrimin bir alternatif olamadığı, darbeninse istenmediği bir yerde başka ne olabilirdi ki?

Şu olabilirdi: Kitlelere öncülük etmesi gereken devrimciler, seçimi bir taktik olarak dışlamıyor olsalar bile, söylemleriyle seçimi kurtuluşa eşitlemeyebilirlerdi. Burjuva seçimleri doğası gereği büyük bir çaba gerektirir, hele de seçimin barajları zorlaması gereken görece küçük ortağıysanız, bu çabanızın ne denli değerli olduğunu seçmen kitlesine anlatmanız gerekir. Bu yüzden seçimin sonuçlarını abartmak zorunda kalırsınız. Bir kez barajlar geçildi mi Gezi’nin mecliste olacağını, “vekil”lerinizin sayısının 15-20 fazla olmasının demokrasi mücadelesinde müthiş bir zafer anlamıne geleceğini, belediyelerin sosyalizm yolunda yıkılmaz kaleler olduğunu söylersiniz. Bu yanılgılar ve/veya yanıltmacalar faşizm gerçeğini anlamamanın veya göz ardı etmenin sonucudur. Meclisteki vekilleriniz, belediyedeki başkanlarınız ne zaman mevcut düzeni ucundan kıyısından tehdit edecek olsalar faşizm onları hapse atıp, yerlerine kayyumlar atayabilir. Tehdit etmedikleri zamansa –ne yazık ki ülkemizde parlamentonun da belediyelerin de düzene tehdit oluşturma düzeyleri düşüktür– zaten mevcut düzenden pek bir farkları yoktur. Ya bunu halka açık açık söyleyen, bilmeyenleri ikna eden bir söylemle başka bir seçim kampanyası yürütmenin yollarını bulmalı, yahut da seçim denen aracı bir kenara bırakmalısınız. Hardt ve Negri, ayaklanmaları konu alan kısa broşürleri The Declaration’da sistemin kitleleri politikanın dışında tutmak için seçmenleştirdiğini anlatıyordu. İsyanlar tam da bu tür bir özneleştirmeye karşı bir gestustur.[10]

Ne yazık ki devrimciler kitlelerin bu tavrını anlamak istemediler ve kolay olanı, aslında iktidarın önlerine koyduğu seçeneği (“sandıkta hesaplaşalım”) benimsediler: Seçimlerden seçimlere koşmak. Sonunda halka ilan ettikleri seçim hedeflerinin birçoğuna ulaştılar, fakat vekillerimizin bütün güçleriyle bizi temsil ettikleri bir demokrasi meydanından ziyade açık faşizmin eşiğinde bir ülkeye eriştik. Sosyal medya “Sandıkları koruduk, vekilleri çaldılar” diye özetledi vardığımız noktayı.[11] Bu duruma gelmemizin elbette hâkim sınıflardan ve muhalefetten kaynaklanan birçok nedeni var, ama bunların çok önemlilerinden biri, seçim blöfünü yutmamızdır.

İktidar kendi iç çelişkilerinin derinliğine ve çok güçsüz olmasına rağmen devrimden uzaklaşan solun kitlesini seçimlerle konsolide edebildi. Sonuna kendi iç çelişkileri birbirlerine darbe yapmaya kadar gitti. Önce oligarşinin etkili ama dar kanadı Fethullahçılar saldırdı, bu saldırıyı fırsat bilen diğer kanat ise önce karşı tarafa sonra da tüm halka topyekûn saldırıya yöneldi. Hangi taraf kazanırsa kazansın sonuç bu olacaktı. Solun bir yandan önemli ölçüde örgütsüzleşmiş olması, diğer yandan seçim gibi çare olmayacağı baştan belli yöntemleri oy uğruna halka çözümmüş gibi göstermesi, egemen blokun bünyesindeki derin çatlaklara rağmen saldırıyı sürdürmesini sağlıyor. Emperyalizmle oligarşi arasındaki gerçek fakat belirleyici olmayan çatışmaya fazla önem vermek, TÜSİAD’ın veya emperyal metropollerin söylemleriyle vakit harcamak da başka taktik hatalara neden oluyor.

Halk örgütlenmeleri: kaçırılan bir fırsat

Gezi’nin ardından kaçırdığımız çok önemli fırsatlardan biri ülkenin her yanındaki parklarda, mahallelerde, okullarda, iş yerlerinde ortaya çıkan forum ve meclis örgütlenmeleriydi, ne yazık ki bunların sürekliliğini sağlayamadık. Belirli bir alanda bütün yurttaşlara açık olan, katılımcılarının kendi sorunlarını tartıştığı ve bunları çözmek yönünde kararlar aldığı organlar olarak tanımlanabilecek[12] Halk Meclisleri Habermas’ın kamusal alan tartışmaları çerçevesinde “Özel bireylerin bir kamusal organ oluşturmak üzere bir araya geldikleri[13] her söyleşide kamusal alanın bir kısmı oluşur”[14] yaklaşımıyla birlikte düşünülebilir. Gezi çözümlemesinde kavramsal çerçevesine yaslandığımız Çayan’ın kuramı da dışarıdan ne denli silahlı külahlı görünürse görünsün, cepheyi oluşturan sınıfların “öz örgütlerine kavuşması” ile bizatihi cephenin oluşturulması arasında “diyalektik bir bütün” olduğunu güçlü bir şekilde vurgular.[15]

Gerçekten de isyan ve devrim süreçleri ile halk örgütlenmeleri arasında ilginç bir ilişki vardır. Bir metafora başvuracak olursam, halk örgütlenmeleri, isyanın çocuğu, devrimin annesi, halk iktidarının kardeşidir. Fransız ve Rus devrimi örneklerinde bu türden halk örgütlenmelerinin devrim öncesi süreçlerin, özellikle ayaklanmaların ürünü olarak ortaya çıktığını görüyoruz. Bunlar bir kez ortaya çıktıktan sonra varlıklarını koruyabildikleri yerlerde, devrime kadar giderek yükselecek bir ayaklanmalar dalgasının itici gücü haline gelirler. Sosyalist iktidarlarda ise halkın yönetime katılımının –halkın kendini yönetmesinin dememiz daha doğru olur– temel araçlarından biri, bu tür meclisler, sovyetler, konseyler olmuştu.[16]

Gezi ayaklanmalarının ilk soluklanma fırsatı bulduğu anlardan itibaren bu tür bir araya gelişler yarattığını gördük. Gezi Parkı’nda 6 Haziran 2013’te “Halk Meclisi” adıyla bir toplantı gerçekleşti, 15-16 Haziran büyük saldırısından, özellikle de Duran İnsan eylemlerinden sonra bu türden yapılar, İstanbul parklarından başlayarak Ankara’dan Antakya’ya, İzmir’den Diyarbakır’a ülkenin birçok kentine, kasabalara, üniversitelere, parklara kimi zaman forum, kimi zaman meclis adı altında yayıldı. Bu yapıların binlerce sayfalık tutanaklarına ve yüzlerce kararına bakmak bile[17] bu kamusal inisiyatiflerin ne denli geniş bir alanı halkın kararlarına açtığını gösteriyor.

Türkiyeli devrimci grupların birçoğu 90 ortalarındaki mahalle ayaklanmalarının verdiği esinle bu tür örgütlenmeleri strateji ve taktiklerine dahil etmişti. Halk Meclisi, konseyler, hatta sovyetler gibi çok farklı adlar altında yıllar boyunca teorik planda da olsa özlemi çekilen, İstanbul’un ancak bazı mahallelerinde geçici olarak yaşayabilen bu organların ülkemizin tarihi boyunca en kalıcı olabileceği bir momenti kaçırmış bulunuyoruz. Bugün Gezi döneminde oluşturulmuş forum ve meclislerin çok azı –o da genellikle müzelik düzeyde– varlığını sürdürüyor. Devrimciler, grup kaygılarından, kontrol takıntısından, siyasi doğruculuktan ve elbette seçim mesailerinden azade bir çabayla bu alanları yaşatmak için ellerinden geleni yapsalardı, isyanın çocuğu, devrimi ellerinde büyütecek olgunluğa erişebilirdi.

Devrimci ve Demokratik Cephelerin kaçmakta olan fırsatı

Lenin’in parti kavramına yaptığı vurguya bütün saygımızla birlikte diyebiliriz ki bütün partiler cephesel bir özellik taşır. Ne denli homojen ve monolitik olursa olsun partiler çok çeşitli toplumsal kesimleri, dolayısıyla onların ideolojilerini içinde barındırır. Hatta fraktal örgüt hipotezi diyebileceğimiz bir yaklaşıma göre, her örgüt içinde bulunduğu toplumun ve dünyanın her kesimini gerek birey gerek ideoloji düzeyinde, mikro ölçekte de olsa, içinde barındırır. Örgütler toplumların mikro kozmoslarıdır.

Devrimini gerçekleştirmiş veya bu yolda önemli mesafeler kat etmiş ülkelere baktığımızda, Bolşevik devriminin ilk yıllarında olduğu gibi farklı partiler arasında koalisyonlar; El Salvador, kısmen de Nikaragua örneğinde olduğu gibi parti ve hareketlerin oluşturduğu cepheler; Küba’da olduğu gibi farklı alanlarda faaliyet gösteren örgütlerin pratikte aynı strateji doğrultusunda mücadele verdiği durumlar; Çin, Vietnam ve Nazi işgali altındaki Avrupa’da olduğu gibi komünist partilerin öncülüğünde kurulmuş müstakil cepheler gibi çok farklı bir araya geliş biçimlerini görüyoruz.  Cephe teorisi devrim tarihinin en az yarım yüzyılına damgasını vurmuş olsa da Marksizm’in görece yetersiz kuramsallaştırılmış alanlarından birini oluşturuyor. Bir tanım yapmak gerekirse, gerek kapitalist sistemi ortadan kaldırmaya yönelmiş devrimci hareketlerin, gerek faşizme karşı demokrasi isteyen, gerek emperyalist işgallere ve fiili işgallere karşı direnen kesimlerin farklı taleplere sahip olan uzun vadeli ve güçlü birlikteliklerine “cephe” adını verebiliriz.

Mahir Çayan, 1970 tarihli ilk dönem yazılarının birinde devrimci mücadelenin bütün aşamalarına “mümkün olan en geniş cepheyi kurma politikasının hâkim olması” gerektiğini söylüyordu.[18] Belirtildiği üzere, cepheleşme farklı düzeylerde ve farklı taleplerle gerçekleşebilir. Cephe, Çayan’ın THKC’sinde ve ardıllarında olduğu gibi devrime yönelmiş partinin kitlelerle bağ kurduğu “angaje” yapılar olabilirler. Bunlardan ayrı veya bunlarla birlikte, demokratik cephe, devrimci cephe, antifaşist cephe, antiemperyalist cephe gibi siyasi yelpazenin kimi kesimlerini özgül bir amaca yönelik olarak birleştiren platformlar ortaya çıkabilir. Her durumda bu cepheleşme inisiyatifleri “mücadelenin bütün potansiyel müttefiklerini kazanmaya yönelik”tir.[19]

Gezi’den bugüne geçen süreç bize iki cephenin gerekliliğini gösterdi: Bugün açık hale meyleden faşizme karşı çıkan her kesimi bir araya getiren Demokratik Cephe veya Demokrasi Cephesi. Sosyalizme devrimle ulaşma stratejisinden vazgeçmeyen yapıları birleştiren bir Devrimci Cephe veya Devrim Cephesi.

Gezi günlerinde çok farklı örgütlenmeleri bir eylem birliği temelinde birleştiren Taksim Dayanışması demokratik bir blokun oluşması için önemli fırsatlardan biriydi. Büyük ölçüde taktik ve eyleme yönelik bir yapıya sahip olmasına rağmen güçlü bir hegemonya yaratabildi ve burada ortaya çıkan diyalog bir demokratik cepheye evrilebilirdi. Aynı şekilde ayaklanma süreci boyunca devrimciler arasında barikatlarda kurulan ilişkiler sonraki süreçte faşizmin dizginlerinin bir parça gevşemesiyle siyasetler arası kısır sürtüşmelere, hatta çatışmalara evrilmemiş olsaydı Türkiye solunda çok uzun süredir özlemi çekilen pragmatizmden ve bir siyasi hareketin ezici hegemonyasından azade bir birliktelik mümkündü. Faşizmin görece baskısını hafiflettiği dönemlerde ikili bir hataya kolayca düşüyoruz. Bir yandan erken zafer kutlamalarına dalıyor, bir yandan da bu “rahat”lığı birbirimizle didişmek için kullanıyoruz. Kritik dönemlerin hemen evvelinde ortaya çıkan ve 80 öncesinin karanlık sayfasını hatırlatacak bir biçimde silahların ortaya çıktığı siyasetler arası çatışmaların yalnızca kimin işine yaradığını değil, kimin tarafından kışkırtılmış olabileceğini unutulmamalıdır.

Bu taktik hatalar toplamı çoğu durumda sağlıklı bir faşizm tahliline sahip olmamanın doğrudan ürünüdür; Türkiye faşizmini Menderes’ten bugüne karakterize eden yön olan kesintisizlik unutuluyor, faşizmin ya aslında hiç gelmemiş olduğu yahut da gittiği sanılıyor. Oysa emin olmalıyız ki, faşizm gitseydi, bilirdik. Sözgelimi 90’lar faşizminin korkunç suçlarını işleyen kadroların cezalandırılmak şurada dursun görev yerlerini terfi etmiş bir şekilde işgal etmeye devam ettikleri, yeri geldiğinde de Mehmet Ağar örneğinde olduğu gibi ilk fırsatta baş tacı edilmek üzere kenarda bekletildikleri bir durumda kısa soluk alma anlarındaki rehavete kapılma eğilimi yalnızca psikolojiyle değil siyaset bilimiyle de açıklanmalıdır. Bunlar faşizmin genel ve Türkiye’ye özgü biçimlerine dair analiz zaaflarının ürünüdür. Bu yüzden baskının arttığı her dönemde “Faşizm geldi geliyor” temalı köşe yazıları, azıcık rahat dönemlerde de “Faşizm Avrupa’da iki savaş arasında yaşanmış bitmiş nadir bir fenomendir” mealindeki “bilimsel” yayınlar dolaşımdan eksik olmuyor.

Devrimciler arası cepheleşmenin koşulları asıl olarak devrimciler arasında konuşulmalıdır; konuşuluyor  da. Lakin bazısı çok uzun süredir ülke topraklarında aktif mücadele yürütmeyen sınırlı sayıda siyasetin hegemonik bir başka siyasetin (şu durumda Kürt hareketi) peşi sıra oluşturduğu güç/eylem birliklerinin[20] Devrimci Cephe eksikliğine deva olmayacağından emin olabiliriz. Faşizm giderse biliriz, demiştim ya, bir Devrimci Cephe kurulursa da bileceğiz; en çok da sosyalizm ve devrim yolunda iddiasını koruyan hiçbir önemli yapıyı dışarıda bırakmamasından bileceğiz.

Gerçek bir Demokratik Cephe’nin olanağı bütün gecikmişliğimize rağmen hâlâ elimizde, fakat bu fırsat ne kadar geç yakalanırsa tesiri o kadar düşük olacak. Faşizmin balyozunu bütün gücüyle indirdiği durumlarda demokratik ve devrimci güçler “mecburen” bir araya geliyor, fakat o kadar gecikmiş oluyorlar ki, daha kuruluş dönemi sancılarını atlatmaya fırsat bulamadan büyük darbelere maruz kalıyorlar.

Nasıl bir Demokratik Cephe sorusuna ‘Bir Demokratik Cephe’ye İhtiyacımız Var’ yazısında[21] verdiğim cevabı tekrarlayarak bu düşünceleri bir vargıya evriltmek istiyorum: bir Devrim Cephesi ile birlikte halk güçlerinin açık faşizme meyleden rejim içindeki en önemli olanaklarından birini oluşturabilecek bir Demokrasi Cephesi,

  • Her kesimin ortaklaşacağı karşı çıkışları koordine ve organize etme hedefini gütmelidir.
  • Faşizme / mevcut rejime karşı itirazı olan hiç kimseyi ve hiçbir kesimi dışarıda bırakmamalıdır.
  • Teorik ve kavramsal tartışmalardan özenle uzak durmalı, muhalefetin bütün kesim ve bireylerini kucaklayacak bir “asgari dil” benimsemelidir.
  • Mümkün olan her gündemde birlikte davranmayı zorlamalı, fakat birlikteliğin sağlanamadığı durumları cepheyi dağıtma vesilesi olarak görmemelidir.

Devrimci durum/Devrimci atalet

Yolu Gezi’nin devrim derslerini unuttuğumuz yerde yitirdiysek oraya dönebiliriz. Spontane başlayan bir ayaklanmayı tasarlayarak yaratma anlamında değil, Bolşeviklerden öğrendiğimiz yenilgilerin aynı zamanda çok iyi öğretmenler olduğu bilgeliğini yaşatma anlamında.

Şu an bir darbeler süreci yaşıyoruz. Ortada yalnızca başarısız bir darbe değil, başarılı bir darbe de var. İktidar açık faşizme doğru meylediyor. Bunun nereye varacağının kehanetinde bulunmak mümkün değil, fakat sol örgütlü ve devrimci özüne geri dönmedikçe devletin çok daha rahat edeceği kesin. Darbeler süreci yönetenlerin tarihleri boyunca yaşadığı en ağır yönetememe krizlerinden birini yaşadığını gösterdi. Oy sayımlarına değil ama iş cinayetlerinde ölenlerin, sokaklara çıktığı için gazlananların, yıllardır göz kırpan akut krize (kronik olanı hep var) önlem olarak evlerine kapananların sayısına bakarsak yönetilenlerin de bu haliyle yönetilmekten memnun olmadıklarını, fakat başka bir alternatif görmedikleri için iktidara ve düzen partilerine teslim olduklarını görürüz.

Çayan’cı suni denge kavrayışı faşizmin halk isyanları yaratmadan varlığını sürdürmesini açıklıyor olsa da önümüzde sıradan bir kriz olmadığını hatırlamalıyız; devlet TV ekranlarında ne kadar güçlü görünürse görünsün, her gün birkaç bürokratını görevden alan veya hapse atan bir yönetimin gücünü varın siz takdir edin. Siyasi, sosyal ve iktisadi krizden oluşan “milli kriz”, Leninist terminolojide “devrimci durum” olarak da bilinir. Krizin bu ağırlığına rağmen devrimcilerin politikalarıyla siyaset sahnesinde başrole geçememesine olsa olsa “devrimci atalet” diyebiliriz. Yönetenlerin birbirine girip yönetemez hale geldiği, yönetilenlerin kaygıyla ve umutsuzlukla durumu izlediği, ekonomik krizin akut halinin yaşanmaya başladığı bir dönemde, bu bileşenlerin doğal sonucu olan devrimci durumu değil de bir devrimci ataleti yaşamakta oluşumuzda Türkiye devrimciliğinin öznel durumunun payını da göz önüne almalıyız.

Zira, darbeyi şu mu yaptı, bu mu destekledi, öbürü göz mü yumdu gibi “polisiye” soruların cevapları pek de bir şey değiştirmiyor. Aradan yeterince zaman geçmeden bunları kesin olarak saptamak zor ve söylenenler eninde sonunda spekülasyon olarak kalmaya mahkûm. Bütün kritik dönemlerde faşizmin yanında yer alan AB/D’den yahut özel mülkiyet hakkının ihlalinden dolayı endişeli burjuvalardan bir medet ummaksa kundakçıyı yangın söndürmeye çalışmaktan başka bir şey değil. Devrimci-demokratik muhalefetin bununla değil kendi gündemiyle ilgilenmesi, bu ataleti kırması gerek. Kim kime darbe yaparsa yapsın, darbeyi halk ve muhalefet alacak çünkü.

Geçmişe ağlamak fayda vermez, bugüne ağlamaksa düpedüz zararlıdır. Devrim yolu yalnızca “engebeli” değil “dolambaçlıdır” da. Yolumuzu yeniden bulabiliriz.

 

DİPNOTLAR

[1] 13 Mayıs 2014 Soma işçi kıyımına gösterilen tepkilerle 6-7 Ekim 2014’te Kobanê’ye verilen destek eylemleri arasında nitelik farklarını kaydedelim. Gezi kitlelerinin Kürt olmayan kesimlerinin Kobanê protestolara katılımı sınırlı ama önemliydi, öte yandan radikallik düzeyi açısından da bu eylemler oldukça farklılık gösterir.

[2] Bazen iddia edildiği gibi bu Rojava’daki mücadeleye bir katkı sunmuş mudur? Bunu anlaması da ölçmesi de güç. Bize “büyük resmi” görmemiz gerektiğini söyleyenlerin aklına resim deyince Suriye-Türkiye sınırını gösteren herhangi bir ortaokul atlası geldiğinden şüphelenmek için çok sebebimiz var.

[3] Mahir Çayan, Bütün Yazılar. İstanbul: Boran Yayınevi, s. 391-2.

[4] The Communist International 1919-1943 Documents. Cilt 3. 3 cilt. Marxist Internet Archive, tarih yok. Düzenleyen: Jane Degras, s. 286, 289.

[5] Sözün ilk haline ulaşamadığım için “atfedilen” diyorum. Eco oldukça liberal bir faşizm teorisinin sahibi olarak bu yerinde tespiti yine de yapmış olabilir.

[6] Georgi Dimitrov, Faşizme Karşı Birleşik Cephe. Çeviren Seçkin Cılızoğlu ve Ali Özer. Ankara: Ekim Yayınları, 1989, s. 136.

[7] Ben bu gözlemleri, bu anlattığım muhalefet coğrafyasının devrimci sosyalist kanadında mücadele vermiş, fakat 15 yıldır profesyonel/örgütlü devrimci mücadelenin dışında bir birey olarak yapıyorum; bu konularda konuşmak için oldukça sorunlu bir yer. Devrimciliği güncel ve fiili olarak yürütenlerin sürece dair gözlemleri farklı ve çok daha önemli. Ne var ki Marksistlerin, kimlik politikacılarından farklı olarak, bir alan hakkında düşünce geliştirebilmek için o alanın tam içinde bulunmayı ön koşul olarak sunmadıklarını hatırlayalım.

[8] Bkz. Barış Yıldırım, ‘Solun Ruhu’, Ayrıntı Dergi, Sayı: 11 (http://ayrintidergi.com.tr/solun-ruhu/).

[9] Barış Yıldırım, Sanki Devrim: Bir Devrim Gezi’sinden Notlar, Nota Bene yay., Ankara: 2014. Burada Sanki Devrim’in yanı sıra 17 Ekim 2014’te Artvin Çoruh Üniversitesi’nin Uluslararası Sosyal Bilimler Kongresi’ne sunduğum ‘Gezi’yi Çayan’la Anlamak’ başlıklı bildiriden ve ‘Bir Demokratik Cephe’ye İhtiyacımız Var’ başlıklı yazımdan da (21 Haziran 2016: Sendika http://sendika12.org/2016/06/bir-demokratik-cepheye-ihtiyacimiz-var-baris-yildirim/ ve 31 Ağustos 2016, Gezite: http://gezite.org/bir-demokratik-cepheye-ihtiyacimiz-var/) faydalanıyorum.

[10] Yazarlar isyanların üzerinde yükseldiği zemini oluşturan dört özne tipi tanımlar: Temsil Edilen (seçmen), Güvenliklileştirilmiş, Medyalaştırılmış ve Borçlulaştırılmış. Michael Hardt ve Antonio Negri, «Declaration» Negri in English. Mayıs 2012. http://antonionegriinenglish.files.wordpress.com/2012/05/93152857-hardt-negri-declaration-2012.pdf, s. 9. Burada kullandığım Brecht’in gestus kavramı, toplumsal (dolayısıyla sınıfsal) ilişkiler bağlamına işaret eden bir hareketi, bir “jest”i ifade eder.

[11] Örneğin şurada: https://twitter.com/35mehti/status/796421229569830912

[12] Sveinung Legard, «Popular Assemblies in Revolts and Revolutions.» New Compass. 8 Temmuz 2011. http://new-compass.net/articles/popular-assemblies-revolts-and-revolutions (24 Eylül 2013 tarihinde erişildi).

[13] “Bir araya gelmek” anlamındaki bu İngilizce fiil (assemble) meclis (assembly) sözcüğünün de kökünü oluşturur.

[14] Habermas, Jürgen, Sara Lennox, ve Frank Lennox, «The Public Sphere: An Encyclopedia Article (1964).» New German Critique , no. 3 (1974): s. 49-55.

[15] Çayan, a.g.e., s. 146.

[16] Bunların sosyalizmin olgunluk dönemine taşınamamış olması ve yönetimde dikeyliğin yataylığı ilga etmesi, her sosyalistin ukdesi olmalıdır.

[17] Oldukça zengin ve kitlesel bir deneyim olan forumlar konusunda http://parklarbizim.blogspot.com adresindeki ve tek tek forumların blog adreslerindeki toplantı notlarına başvurulabilir.

[18] Çayan, a.g.e, s. 134.

[19] age, s.162-3.

[20] Bunu söylerken yalnızca yakın dönemde ortaya çıkan, tartışmalı eylemlerle ilgili olarak adı geçen ve yakın dönemde bir üyesinin eleştirilerle ayrıldığı Halkların Birleşik Devrim Hareketi değil 90 sonlarındaki kısa ömürlü güç birliklerini de aklımda tutuyorum.

[21] Yazı bu yılın başında kaleme alındı, darbe girişimi öncesinde yayımlandı. Atıf bilgileri için bkz. dipnot  9.