Etienne Balibar (2011) “Demokrasinin Tarihsel İkilemleri ve Çağdaş Yurttaşlık” adlı makalesinde yurttaşlığın barındırdığı belirsizliğe sarih bir şekilde, kendi deneyiminden de feyz alarak, değinir. Yurttaşlığın gelişiminin yakın tarihi birazdan bahsedilecek bu belirsizlikle malul. Etienne Balibar, Fransa ile ABD arasında gerçekleştirdiği seyahatlerde havaalanı güvenlik birimlerince sorulan soruların yurttaşlığa dair oldukça çok şey söylediğini ifade eder. ABD güvenlik birimleri tarafından sorulan soru, “hangi ülkenin yurttaşı?”sıyken; Fransa’da bu soru “hangi ulusa mensupsun?”a dönmektedir. Fransız geleneği yurttaşlığı belirli bir ulusal aidiyetle ve bunun yanında belirli bir ulus-devletle bitiştirirken; ABD farklı etnik kültürden gelen insanların eylemi üzerinde yükselen bir tarihe sahip olduğundan bu ülkede doğrudan etnik aidiyetle yurttaşlık üst üste bindirilmemektedir. Fransa’da yurttaşlık ancak ulusallığın, bir adım ötesinde ise ulusu kuşatan devletin tebaası olmak dolayımıyla mümkün gibi görünürken; ABD bunu belirli bir devletle ilişkili olmakla bağlantılandırmıştır (Balibar, 2011). Farklı ülkeler farklı yurttaşlık tanımlamaları çerçevesinde kendi geleneklerini oluştururken, yurttaşlığın ancak belirli bir devlete bağlı olmaktan geçtiği ön koşul olarak önümüzde durmaktadır.

Yurttaşlık ancak bir devletin üyesi olmaktan kaynaklanıyorsa ve “devlet siyasal birliğin büründüğü modern bir biçimidir” tespiti merkeze alınırsa, yurttaşlık doğrudan siyasal olanla bağlantılıdır. Devletler ile yurttaşları arasındaki ilişkiye bakılacaksa öncelikle siyasal olanın doğasını/siyasal eylemin niteliğini ortaya koymak gerekir. Siyasal birlik dostların yan yana gelmesi ve düşmanın dışlanması eylemleri üzerine bina edilir. Devlet ise yan yana gelme ve dışlama pratiklerinin yoğunlaşma derecesine bağlı olarak varlık kazanan tarihsel bir siyasal formdur. Siyasal eylem eğer dostların varlığını ve fakat aynı zamanda yabancı olanın dışlamasına bağlıysa o halde siyasal olanın doğası bir sınır çizme faaliyetidir. Kimin dost olduğu kimin düşman sıfatıyla dışlanacağı, karar alma iradesinin çizdiği hat uyarınca belirlenir.

Siyasala rengini veren dost-düşman ikiliği, Schmitt tarafından düşmanlık kategorisi etrafında analize konu olur. Siyasal bağ, düşmanın kim olduğuna dair bir karar olarak kavranır. Siyasal birliğin modern formu olan devlet geleneksel düşmanın dışlanmasıyla varlığa gelir. Buradaki düşman kamusal düşman olup, asla kişisel düşman değildir. Düşman topyekûn yok etmenin konusu değildir; o, siyasal dışlanmanın sonucunda düşmandır. (Çelebi, 2008:147). Kamusal ya da geleneksel düşman ile müzakere edilebilir, ticaret yapılabilir, onun varlığı “biz”in oluşabilmesinin hem koşulu hem sonucudur. Bu ikili sürecin varlığında düşmanın yokluğu, siyasal birliğin yokluğu anlamına da gelmektedir; geleneksel düşman varoluşsal bir kategoridir. Carl Schmitt kamusal düşmanın dışında, tarihsel gelişmeleri de gözeterek farklı düşmanlık kategorileri bulunduğunu da belirtir. 20. yüzyılda siyasal birliğin; kamusal oydaşmanın bugünkü formu olan devlet, giderek bu tekelini kaybetmeye başlar. Devletin siyasal birlik olma vasfının kaybına neden olan iki figürden bahsedilinebilir: toprak merkezli partizan ve dünya devrimini hedefleyen “küresel” devrimci. (Slomp, 2005;503).

Devlet ve siyasal olan arasındaki kaynaşmayı tehdit eden bir figür olan partizan; düzensiz savaşır, kitleleri manevi açıdan seferber eder, toprağa bağlı egemenlik anlayışına sahiptir, siyasal açıdan dost-düşman ayrımı esnek ve değişkendir. Bir anlamıyla partizan için düşman gerçek düşmandır. (Slomp, 2005:510; Çelebi, 2008:165). Teritoryası içinde kendi değerlerini ve de toprağını koruma arzusuyla savaşan partizan için mevcudiyetinin alanındaki düşman tamamen yok edilmelidir. (Bu anlamıyla düşman gerçek düşman adını alır ve geleneksel düşmandan farklılaşır). Toprağa bağlı olması partizanı, geleneksel egemenliğin bir parçası yaparken, geleneksel yasanın aksine savaşçı olarak bir asker değil sivil olması onu farklılaştırır. Partizan, geleneksel ordu mantığının içinde değildir; o, silahlı sivil iktidarı temsil eden silahlı sivildir. (Çelebi, 2008:165-167). Dolayısıyla geleneksel dost-düşman ikiliğini “daha kişisel alana” çekerek, partizan; düşmanın kamusal özelliğini yok etmekte ve onu (düşmanı) tamamen yok edilmesi gereken insan dışı bir varlık olarak kodlar. Fakat geleneksel olarak hala toprağa bağlı olması onun düşmanlık tanımını sınırlar. Partizan için düşman belli bir zaman ve mekân içindeki düşmandır (Schmitt, 2004:9-14;Slomp, 2005:511).

Dünya devrimi amacındaki “küresel” devrimci ise topraktan kopmuştur ve bu durum, onun geleneksel egemenlikten de ayrılmasını ve paralel olarak partizandan da ayrışmasını beraberinde getirmiştir. Burada devrimci, herhangi bir yasaya, zamansal ve mekânsal sınırlamalara tabi değildir. Onun için düşman, mutlak düşmandır ve yeryüzünden silininceye kadar savaş kaçınılmazdır (Schmitt, 2004:35; Slomp, 2005:513-514).

Schmitt’in kuramı üç düşman tanıma yer vermektedir; geleneksel, gerçek ve mutlak düşman. Carl Schmitt’in düşmanlığa dair vurguları kabaca özetlendiği gibiyken, dostluğun[1] niteliğine pek değinilmemektedir (Çelebi, 2008:131); düşmanlığı merkeze alan bu hamle siyasal eylemi sınırların dışına ötelemekle mümkün olabilmektedir. Siyasalın karşılığını bulduğu, üzerinde hareket ettiği, zemin siyasal oydaşmanın mekânın dışındadır. Schmitt’in, herhangi bir yurdu olmayan küresel devrimciyi mahkûm etmesinin ardında onun siyasal eylemi sınırların içine taşıması bulunur. Dostluğun Schmitt’in kuramında kendine yer bulamamasının ardında dostluğun içinde taşıdığı, sınırların içine taşıyacağı, siyasallık – ya da yaratabileceği yeni sınırlar – yatmaktadır. Siyasalın çatışmaya, güçlerin karşı karşıya gelmesine, birliğe ve çözülmeye dair bu kavramsallaştırması ufuk açıcıyken, onu sınırların içine çekmeye ve dostluğun niteliğine, siyasal birliği kuran yurttaşlığın gerilimlerine odaklanmaya ihtiyaç vardır. Balibar’a atıfla başta vurgulanan yurttaşlığın/dostluğun ikilimi böylesi bir odaklanmayı meşru kılmaktadır.

Yurttaş; Egemen Tebaa

Yurttaşlık sadece gerçekliğe değil aynı zamanda bir ideale de göndermede bulunur. Tarihsel bir perspektiften bakıldığında yurttaş olmak bir yandan hak sahibi birey olmakla diğer yandan ise teritoryal devletle ilişkilidir. Egemenlikle donatılmış “hemşilerin” birlikteliğine, ulusal varlığa, sıkı sıkıya iliştirilmiştir. Klasik yurttaşlık anlayışı; homojen kimliğe, homojen ulus-devlete, homojen politik kültüre ve belirgin sınırlara yaslanır (Kostakopolou, 1998:5).

Modern yurttaşlık anlayışı birey temelliyken, tarihsel arka plana bakıldığında örneğin Antik Yunan’da yurttaşlık, özel yaşamın rahatsız edici bir eklentisi olarak değerlendirilmez; bireysellik kavrayışı bulunmaz, birey Polis’in varlığında erimiştir. Aristoteles’e göre, “iyi”ye ulaşmak için geçerli koşullar; belirli kişisel özellikler, sağlıklı ve zengin olmak bunların yanında siyasal katılımdır. Polis’in siyasal dünyasına ait olmayan veya katılmayan “eksik” insandır. Ahlaki mükemmelliğe ancak polis sayesinde ulaşılır; “başkalarıyla bir topluluk oluşturmayan ya da kendine-yeterli olduğundan buna gerek duymayan, polisin parçası değildir – ya Tanrı’dır ya da canavar” (Aristoteles’ten aktaran: Kostakopolou, 1998:15). Antik Yunan uygarlığı Hegelci terimlerle ifade edilirse, evrenselle bireyselliğin, yöneten ile yönetilenin dolaysız birliğidir. Yunan Polisi’nin çöküşünden sonra ise Roma İmparatorluğu’nda evrensel ile bireysel arasındaki ilişki mutlak ayrım üzerinden yeniden tanımlanır.

Roma ile birlikte yurttaşlık yön değiştirmeye başlar. Atinalı yurttaş polisin parçası olarak, yöneten ile yönetilenin dolayımsız birliğini temsil eder. Oysa Roma İmparatorluğu ile birlikte yurttaş tebaaya dönüşür. Aristoteles’ten mülhem insan kavrayışı, insanın siyasal bir hayvan olduğuna dair inanış, evrensel ile bireyselin kaynaşması anlamına gelir. Oysa tüm dünya üzerinde iddia edilen hükmetme gücü ile birlikte, yönetilenler siyasal arenadan uzaklaştırılır. Atina’nın yurttaşı “kendi kabuğuna” çekilir, buna paralel bireysel iç dünya politikleşir. Siyasal arenadan çekilen birey, imparatora gönüllü itaat yoluyla bağlanır. Artık yurttaştan değil uyruktan söz etmek gerekir (Özer, 2013:22). Yurttaşın bu geri çekilişinin felsefi karşılığı Stoisizm’dir. Stoik düşünce, aklın herkeste eşit olarak bulunduğunun altını çizerek dünya yurttaşlığı anlayışını gündeme getirir ve yurttaşlığı siyasal birlikle anlamlandırmaktan vaz geçer. Stoik geleneğe yaslanan Roma düşüncesi, yurttaşlığı siyasallığından arındırır ve onu hukuksal bir statü olarak itaat ilişkisi içinde inşa eder (Kostakopolou, 1998:17).

Feodal yapılanmada yurttaşlığa dair siyasal unsurlar tümüyle kaybolurken siyasal düzen, bireysel yaşamın politikleşmesine koşut olarak sadakat, inanç, yasaya-bağlılık gibi nosyanlar etrafında anlaşılır. Sadakat feodal dünyanın vaz geçilmez unsurudur. Lord ile vasal arasındaki ilişkinin temelini sadakat oluşturur. On üçüncü yüzyılın sonralarına doğru ise sadakat belirli bir toprağa bağlılık anlamına gelmeye başlar. Bu bağlamda kraliyet toprakları içinde doğan herkes tebaa sayılır. Kentlerin belirmesi ve ticaretin gelişmesiyle yurttaşlık belirli bir kente ait olmak anlamında kullanılmaya başlanır fakat yurttaşlık daha çok gezgin tüccarların kullanıma açıktır (Kostakopolou, 1998:17).

Yurttaşlık kentleri merkez alır ve tüccarların ayrıcalıklı konumunu ifade ederken sözleşme teorisi bu sıralarda devreye girer. Taşınmaz mülkiyetin yanına taşınmaz zenginliklerin eklenmesiyle bireyin evrensellik içinde erimeden varlığını garanti altına alacak, bireyselliğin varlığa halel getirmeyecek yapılanmaların oluşturulması gerekir. Polis ile bireyin dolaysız birliğinden ziyade, bireyin bulunuşunu evrenselin içinde eritmeden, dolayımlı bir birliğin olanak koşulu aranır. Bu koşula sözleşme kuramı içinde karşılık verilir. Sözleşme ile bireyden yola çıkılarak yeni bir evrensel inşa edilir. Bireysellik veri kabul edilerek, hakkı güç ekseninde kavramsallaştırarak evrenselliğin içinde bireye yer açılır.

Modern yurttaşlık, bu temel üzerinde düşünülür; bahse konu olan bireyden hareket ederek, onun üzerinde yükselen bir inşadır. Mülkiyet ve sonrasında ulusallıkla dolayımlanacak olan yurttaşlığın üç ekseni bulunmaktadır: öncelikle tikel-genel ekseni. Bir yanda bireyin, yaşadığı topraklar bakımından saptanabilen kuşatıcı bir gruba ya da kilise, ümmet gibi daha geniş bir sosyal çevreye aidiyeti dururken diğer yanda çıkar grubu, sosyal sınıf, meslek birliği gibi nispeten tikel ağlarla ilişkisi vardır. Başka bir açıdan da cemaat-toplum ekseninden bahsedilinebilir; aile gibi tensel gruplarla pazara, iş ilişkisine dayanan gelip geçici ve sözleşmeye dayanan bağlar bu eksen içinde yer alır. Son olarak yerel, bölgesel (federal bir devlete üye devlet, bölge), uluslar, uluslarüstü (gerekirse) cemaatlere aidiyeti ifade etmek üzere bir aşağı-yuları ekseni söz konusudur (Leca, 1998:30). Yurttaş, bu üç eksen düşünüldüğünde, bir diz bölünmenin ve bir dizi ilişkinin odağına yerleşir.

Carl Schmitt siyasal ilişkiyi devletin sınırlarının dışına ötelerken bir yandan da yurttaşlığın, dostluğun barındırdığı kesintileri de uzaklaştırmaya çalışır. Oysa yurttaşlığı kesintili hale getiren yukarıdaki eksenler yurttaşın varoluşunun içinde ve üzerinde yükselir. Fakat bu eksenler dışında asıl kesinti başka bir yerdedir. Yurttaşlığın temellendiren asıl “yarık” onun devlet, ulus-devlet, tarafından dolayımlanmasından geçer.

Devletin ulusal formunun genelleşmesinden itibaren, ulusallık düşüncesiyle veya bir ulusa aidiyetle, yurttaşlık, ya da bir yurttaşın ödevlerini yerine getirmek ve haklarından faydalanmak, bir siyasal yönetime katılmak arasında denklik inşa edilmiştir (Balibar, 2006:3). Modern yurttaşlık, Etienne Balibar’ın işaret ettiği üzere; “bir anlamda işlevi bireyleri ona tabi kılma yoluyla evrenseli idare etmek olan ulusal egemenliğin karakteristik kurumlarıyla (okul, adliye, kamu sağlığı ve diğer sistemler), antropolojik farklılıkları normalleştirme ve toplumsallaştırması muadili olarak ortaya çıkan geniş bir sosyal dışlamalar sistemiyle el ele git”miştir (Balibar, 2007:80). İkili bir kıskanç altında, bir yandan ulusal aidiyeti empoze eden kurumsal yapılanmalar diğer yandan insanlığın farklılığını ırksal değişkenler olarak okuyan dışlama pratikleri, yurttaşlığı ulusal bir sınır çekme faaliyetiyle özdeşleştirir.

Yurttaş; Sınır ve Teritorya

Bir dizi aidiyetle yüklü yurttaşlığın var oluş koşulu sınırlarla alanı belirlenmiş bir kara parçası, terirtoryadır. Sınırın ikili bir görünümü bulunmaktadır, sınır bir yanda kolektif kimlik (bahsedilen ulus) oluşumunun ete kemiğe bürünmesine vesile olurken diğer yanda da siyasal-ekonomik çıkarları kristalleştirir (Balibar, 2007:12).

Sınırların devletler tarafından dayatılmış nesnel ve öznel görünümleri bulunmaktadır, bu görünümler hukuksal kısıtlamalar ve insanlar arası hareketliliği, ilişkiyi kontrol etmeyi merkezine alan araçlar ve mantık tarafından kuşatılmıştır. Fakat aynı zamanda sınırlar kamusal aidiyet duygusuyla derinden ilişkilidir. Sınırlarda gündelik kural ve normlar askıya alınır, siyasala dair bütün antinomiler görünürlüğe kavuşur (Balibar, 2010:316). Sınırlar tarihseldir ve devletlerarasındaki oydaşmanın, çatışmanın nihai sonucudurlar. Uç kurumlar olmaları sebebiyle sabitlikle maluldürler. Sınırlar hareketliliğin özellikle insan kaynaklı göçlerin düzenlenmesi, çevrelenmesi amacıyla varlık kazanırlar. Bu bağlamda sınır bir denetim kurumudur: Sınırlar “denetim altında değilken yurttaşlar denetlenebilmeli. Kısaca onlar, en demokratik devletlerde bile, yurttaş statüsünün bir ‘teba’ durumuna dönüştüğü politik katılımın yerini polis normuna bıraktığı noktalardır. Demokratik kurumların mutlak biçimde demokratik-olmayan ya da keyfi koşuludurlar. Ve çoğu kez bu sıfatla kabul edilmiş, kutsanmış ve içselleşmişlerdir” (Balibar, 2007:139).

Sınırlar oysa bugün, parantez açılıp söylenirse, Balibar’ın sınırların denetim kurumlarına dönüştüğü şeklindeki tezine koşut olarak görünüm değiştirmektedirler. Sınırlar duvar metaforuyla anlaşılamazlar artık, daha çok yüksek oluklu bir sistem olarak değerlendirilmelidirler, bu anlamıyla katı bir hat değil, “sınır bölgesi” şeklinde işlemektedirler. Genellikle bu bölgeler demokratik süreçlerden bağışıktırlar (Tsianos ve Karakayali, 2010:378). Burada söz konusu olan kamusal müzakerenin yokluğu, normlardan ve kurallardan bağışık olma halidir. Yeni hareketlilik kontrol mekanizmaları kamusal alanlar, devletler ile ulusüstü organizasyonlar arasındaki eşiksel bölgede işlemektedirler. Bu mekanizmaların temel işlevi hareketlilik akışını düzenlemek ve sınırların geçirgenliğini yönetmektir (Tsianos ve Karakayali, 2010:374). Bugün sınırların kontrolünde söz konusu olan kapatmak değil, sınırın düzenlenmesi ve yönetilmesidir. Akışa, eğilimleri gözeterek izin vermek ve daha ekonomik kılmak sınır düzenlemelerinin temel amacıdır (Tsianos ve Karakayali, 2010:377).

Sınırların katı ya da daha esnek, düzenleyici bir niteliğe bürünmesi, yurttaşlık bakımından önemli değişimlere neden olmakla birlikte, yurttaşlık ve sınırların kuşattığı kara parçası (teritorya) arasında kopmaz bir ilişkinin olduğu veridir. Teritorya, fiziksel bir alan olmaktan öte eylem veya pratik olarak anlaşılmalıdır. Teritorya, yasal unsurlardan, otorite ve haklar tarafından biçimlendirilen bir bütünün parçası olarak anlaşılır. Hukuki, ekonomik ve siyasal boyutları olan heterojen bir kompozisyonun çıktısı olarak değerlendirilmelidir (Brighenti, 2010:53).

Teritoryal formlar yaratmayan hiçbir organize siyasal grup var olmamıştır. Tarihsel teritoryal formların geçerliliklerinin sorgulanır hale gelmesi teritoryanın sonu anlamına gelmez, yeni biçimler yaratılmaktadır. Bütün sosyal çevrelerde değişik biçim ve görünlürlükte sınırların varlığına rastlanılır. Dolayısıyla, sınırların fiziksel uzam olarak biçimi, onun zorunlu hali değildir, farklı görünümleri de bulunmaktadır. Sınır, mesafe koyar bu anlamıyla teritoryayı edimselleştirir. Sınır ve teritorya aynı olgunun iki yüzüdür. Teritorya, hızı, giriş ve çıkış dolaşımını artiküle eder, ritmiktir: olayların ve nesnelerin yayılımını ve spesifik yoğunlaşma örüntülerini belirler. Teritorya sadece dışlama ile ilgili değildir ama bunun yanında toplumsal ilişkiler düzeninin yaratılmasıyla da bağı bulunmaktadır (Brighenti, 2010:54-67).

Teritoryaya nitelik kazandıran üç özellikten bahsetmek gerekir. Öncelikle, teritorya fiziksel bir uzamın varlığına indirgenmemelidir. Sınırlarla çevrili fiziksel bir alanın ötesindedir teritoryanın anlamı. Uzam tarafından belirlenmez aksine ilişkiler örüntüsü aracılığıyla belirli bir uzama “ruhunu” veren teritoryadır. Teritoryanın varlığı karşılaşmalara ve karşılaşmalar sürecindeki etkilere bağlıdır (Brighenti, 2010:57).

İkinci olarak teritorya hayali bir varoluşa sahiptir. Ulus üyelerini mekâna odaklanan mit ve anlatılalar aracılığıyla “yerlileştirir”. Bütün sosyal formasyonlar özgün teritoryal çabalar gösterir. Hayali varlıkları sayesinde teritorya sınıflamaya, farklılaşmaya/farklılaştırmaya, tanımaya izin verir bunun yanında içleme ve dışlama mantığı içinde açma-kapama mekanizmalarıyla işlerler. Hegemonya, direniş ve kontrol teritoryal biçimin işleyiş mekanizmalarına içkindir (Brighenti, 2010:58).

Son olarak, teritoryanın söylemsel ve işlevsel içeriği bulunmaktadır. Bir çevreden beliren nitelik ve özellik temelinde teritorya açığa çıkar ki söylem bu teritoryanın oluşumunu işaretler. Belli bir işaretleme tarzı olmadan teritoryadan bahsetmek mümkün değildir. Teritorya inşası, bu nedenle söylemsel bir inşadır (Brighenti, 2010:58).

İlişkisel bir yaklaşımla ele alındığında hükmetmek ve yönetmek tam anlamıyla teritoryal bir ilişki içinde biraraya gelmektedirler. Düzenli bir şekilde işleyebilmesi için yönetsel aygıtın egemenlik çatısı altındaki verili nüfusu sınırlandırması, çerçevelemesi ve kuşatması gerekir (Brighenti, 2010:55). Yurttaşlık anlayışının sınırlarla ve toprakla derinden ilişkisinden söz ediliyorsa öncelikle sınırların ve teritoryanın “demokratikleştirilmesinin” yolları aranmalıdır. Etienne Balibar bir eylem olarak sınırlar koymanın çeviri lehine yeniden düzenlenmesini önermektedir: “yurttaşlık sorununu, bir “eşikler” ve “sınır yurttaşlığı”, harekete geçirmemiz gereken potansiyeller ve bir imkansızlığın yoğunlaşımı sorunu olarak genişletmek istiyorum” (Balibar, 2007:15). Balibar’ın önerisi, birbirinin dilini, hayat biçimini, pratiklerini öğrenmeyi, anlamayı ve bunları kendi dilinde yeniden üretmeyi içerir. Bu, dilsel cemaatlerin karşılaşmalarında simgesel veya fiziki dışlamanın dışında alternatif bir yol açabilir. Balibar’dan farklı bir güzergâhta ilerleyerek Dora Kostakopolou, sınırların varlığında, ulusallıkla hemhal olmamış “mesken” temelli bir yurttaşlık anlayışının geliştirilmesi gereğinden söz eder.

Kostakopolou, günümüz yurttaşlık tanımlamalarının, arka planlarındaki ulusallıktan kurtulamadığını belirtir. Yurttaşlık ile kültürel ve ulusal değerler arasında bağlantılar kurulmaktadır oysa ona göre kültür ve de ulus homojen bir bütün değildir; kültür bir süreç, proje ve pratik olarak kavranmalıdır ve bu hayali homojenlik algısından kurtulunmalıdır. Kostakopolou; ulusötesi, ulusüstü ya da uluslararası yurttaşlık tanımlamaların ulusal aidiyeti, homojenliği veri saymaları nedeniyle bir adım öteye gidemediklerini işaret eder. Bunların yerine ulusal olamayan (anational), ikametgâhı gözeten bir yurttaşlık fikrinin geliştirilebileceğini öne sürer. Kostakopolou, doğumla, seçerek ya da birleşme (evlilik veya çocukların ebeveynlerin yaşadıkları ülkenin vatandaşı olması) aracılığıyla ulusal olmayan, mesken merkezli bir yurttaşlık tipolojisi önerir (1998). Yurttaşlığın ulusallıkla ilişkisini kesmek için Kostakopolou’nun önerdiği mesken yurttaşlığı (domicile citizenship), verili sınırların ve devletlerin etkilerini gözden kaçırıyormuş gibi görünmektedir. İnsanların siyasal ediminin en önemli uğrağı olan teritorya yaratma, üzerinden kolayca atlanamayacak bir unsurdur. Dolayısıyla Balibar’ın yaklaşımını gözeterek sınırları demokratikleştirecek tasavvurları ve pratikleri yurttaşlığı yeniden tanımlamanın önsel koşulu olarak ele almak ve buradan tartışmayı sürdürmek daha makul görünmektedir.

Yurttaş; Kıyıdakiler

Yurttaşlığın hem içinde taşıdığı hem de varlığını borçlu olduğu sınırlar siyasal olana imkân tanır. Siyasal olan, sınır çizme eylemi şeklinde tanımlanırsa sınırların yeniden ve yeniden oluşturulması ve tahrip edilmesi siyasal eylemin içkin unsuru haline gelir. Yurttaş ile yurttaş olmayan arasında çizilen sınır – ki yurttaş varoluşunu bu sınıra borçludur – ve bu sınırın sorunsallaştırılması, yeniden tahrip edilmesine dönük talep ve eylemler siyasal özneleşmenin olanağına da kapı açan süreçlerdir.

İnsanlar ve yurttaşlar arasında, bir insan varlığı olarak tanınma koşulları arasındaki potansiyel özdeşlik, insanlar için genel/evrensel politika hakkını başlatır, ama aynı anda da, “Polis” dışı yabancıların, bir egemen devlet ya da dengi bir yetke tarafından temsil edilmedikçe insan olarak savunmasız olduklarını, etkin yurttaşlık açısından “ehliyetsiz” olan bu vatandaşların (döneme bağlı olarak kadınlar, çocuklar, hastalıklı ya da anaormal suçlular) türsel olarak “eksik” ya da “esilmiş” insanlar sayıldığını ima eder (Balibar, 2007:79).

İnsan ile yurttaş arasında bir yandan tarihsel olarak “İnsan Hakları Bildirgeleri”yle kurulan özdeşlik siyasal bir sürecin kapısını aralarken, diğer yandan Bildirgelerin insan ve yurttaş arasında çizdiği sınır bu siyasal sürecin önünün alınmasına dönük bir hamledir. Kimin toplumsal birliğe dâhil olacağı kimin olamayacağına – hem siyasal birlik sınırları içinde hem dışında – dönük karar siyasal eylemin varlık zeminidir. Siyasal bir süreç “parazit” olarak bu sınırın üzerinde eyler.

Siyasal olan, Ranciere’den faydalanarak, iki tür sürecin karşılaşmasıdır. Bunlardan biri hükmetme, birliğin inşası sürecidir. Bu halde bir araya geliş ve rıza üretimi, görevlerin hiyerarşik dağılımı söz konusudur. Az evvel Balibar alıntısında karşılığını bulan “polis” bu sürecin adıdır. İkincisi ise eşitlik sürecidir. Söz konusu olan birinin bir başkasıyla eşit olduğunun varsayılması ve doğrulanması ekseninde verilen pratiklerin ifadesidir. Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nin açtığı kulvara, kadınların siyahilerin, işçilerin vs. dahil olma mücadelesidir (Ranciere, 2007:71). Ya da bu ülke için Kürtlerin, Alevilerin, Eşcinsellerin insanlıklarını ve yurttaşlığı kazanma sürecidir.

Ufak bir parantezle belirtmek gerekirse; hükmetmenin ve eşitliğin karşılaşması yeni bir sınır pratiğinin görünürlük kazanmasıdır. Yaşadığımız coğrafyada ise karşılaşmanın ne tür bir sınırla varlık bulacağı sorusu karşılığını bekliyor. Fakat cevap o kadar da gizemli olmayabilir, harcın dinsel anlam dünyası tarafından sağlandığı bir binanın inşasına çoktan başlandı.

Son olarak Carl Schmitt, dostlar arasında vuku bulabilecek krizlerin önünü alabilmek için siyasalı karar verebilme kapasitesi olarak tanımlar. Oysa her karar aynı zamanda bir sınırın varlığına işaret eder ve sınırlar ilişkisellikler üzerine temellenmeleri hasebiyle yeniden ve yeniden üretilebiliniyorsa, siyasal dost ve düşman ikiliğinin ötesinde bir süreçtir. Siyasal karşılaşmaların ve bu karşılaşmalar sonucunda oluşturulan varoluşsal sınırlar üzerinde temellenir. Yurttaşlık modern karşılaşmaların siyasal “mekan”ıdır ve siyasallığın bilfiil eylem ufkunda yer alır. Ona dair ulusal, ulusüstü ya da “meskensel” tanımlar bir süreç olarak siyasal çatışmanın odağındadır. Yurttaşlığı yeniden tanımlama ve ona dâhil olma mücadelesi yurttaşlığın şimdi ve gelecekteki serüvenini etkilemeye devam edecektir.

 

DİPNOTLAR

[1] Kolaya kaçılarak dostluk ile yurttaşlık eşitlenmiştir. Dostluğun kendisine dair kavramsal çerçevesi yazının dışında tutulmuştur.

 

KAYNAKÇA

Balibar, Etienne (2006), “On Citizenship”, ICORN Webzine.

Balibar, Etienne (2007), Biz Avrupa Halkı, çev: Kutlu Tunca, İzmir:Aralık Yayınları.

Balibar, Etienne (2010), “At the Borders of Citizenship: A Democracy in Translation?”, European Journal of Social Theory, 13(3), 315-322.

Balibar, Etienne (2011), “Demokrasinin Tarihsel İkilemleri ve Çağdaş Yurttaşlık”, çev. Akın Sarı, http://www.sendika.org/2011/02/demokrasinin-tarihsel-ikilemleri-ve-cagdas-yurttaslik-etienne-balibar/

Brighenti, Andrea Mubi (2010),” On Territorology”, Theory, Culture & Society, 27(1): 52–72.

Çelebi, Aykut (2004), Devlet, Toprak, Egemenlik, Ankara:İmaj.

Kostakopolou, Dora (2008), The Future Governance of Citizenship, Cam: CUP.

Leca, Jean (1998), “Bireycilik ve Yurttaşlık”, çev. Turhan Ilgaz, Dersimiz Yurttaşlık, Haz. Turhan Ilgaz, İstanbul:Kesit.

Özer, Sinem (2013), “Egemenlik Teorisindeki Geçişler ve Dönüşümler: Tanrı, Özne, Devlet”, Otonom, sayı:28, 26-35.

Ranciere, Jacques (2007), Siyasalın Kıyısında, çev: Aziz Ufuk Kılıç, Metis:İstanbul.

Schmitt, Carl (2004), “Theory of the Partisan: Intermediate Commentary on the Concept of the Political”, Telos 127: 11-78 .

Slomp, Gabriella (2005), “Carl Schmitt’s Neglected Legacy”, History of Political Tought 26(3):502-519.

Tsianos, Vassilis ve Karakayali, Serhat (2010), “Transnational Migration and the Emergence of the European Border Regime”, European Journal of Social Theory, 13(3), 373–387.