Savaş Erki, Polis Erki bir yakınlaşma haliyle başlamaktadır: Uluslararası savaşlar, gittikçe polis operasyonlarının çerçevesine bürünürken, polis operasyonları da gittikçe askerileşmektedir.[1] Pek çok eleştirel teorisyen bu yakınlaşmaya işaret etmiştir: Giorgio Agamben, Slavoj Žižek, Rey Chow, Rajagopal Balakrishnan vb. Mark Neocleous bunun tartışmasız bir biçimde belirgin bir hamle olduğunda ısrar etmekle kalmıyor, ayrıca bir dizi sorunlu varsayıma dayandığını ileri sürüyor. Bunun yerine, savaş gücüyle polis gücü arasında bir dizi daha derin ilişkiyi ortaya koyuyor ki bu ilişkiler, bu ikisi arasında bir özdeşlik ya da en azından yakın bir rezonans kuruyor. Kitap bu düzeyde işliyor. Okura meydan okuyor, onu uyarıyor; fikirler, bağlantılar ve karmaşık ilişkilerle dolu. Fakat en başından itibaren ve gösterişsiz bir biçimde, kitap, daha farklı, bütünüyle daha geniş bir düzeyde ele alınmayı talep ediyor. Kendisinin yalnızca savaş ve polis-düzeniyle ilgili bir kitap olmadığında, paradigmatik bir kitap olarak okunabileceğinde ısrar ediyor. Paradigmatik kitaplar seyrek beliren olaylardır; kendi sınırlarının ötesine uzanıp bir çözümleme çerçevesi olarak okunmayı talep ederek, çeşitli eleştirel disiplinlerin imgelemlerini yakalıyormuş gibidirler. Daha da ötesi, gelecekteki okurlara yazılmış gibidirler. Paradigmatik bir kitap öngörülüdür; doğmakta olan fakat henüz kendi özgünlüğü içerisinde anlaşılamamış bir dünyanın çerçevesini sunar. Homo Sacer’in teröre karşı savaşta istisnailiğin dinamiklerine ilişkin önceden fikirler sunmasına ya da İmparatorluk’un küreselleşme ve tasarruf karşıtlığını yakalamasına benzer bir biçimde, Savaş Erki, Polis Erki de kendi itibari konusunun sınırlarının ötesinde okunmayı talep ediyor. Bu yazıda, kitabın paradigmatik statüsü sorununa yönelmeden önce, bir bütün olarak kitabın argümanına bakılacaktır.

Ekonomİk Bİr Düzenleme olarak polİs

Neocleous’un yeni kitabının başlığındaki ‘polis’ ifadesiyle, bugün anladığımız haliyle ‘polis gücü’ne değil, daha ziyade iktidarın, toplum içerisinde, belirli bir dengenin muhafaza edilmesi yönünde rasyonel dağıtımı olarak polis biçimindeki klasik anlayışa gönderim yapılmaktadır. Foucault’nun, sonradan Güvenlik, Toprak, Nüfus başlığıyla yayınlanacak olan College de France’taki derslerine işaret ettiği gibi, 15. ve 16. yüzyıllarda “polis, bir kamu otoritesi tarafından yönetilen bir topluluk ya da birlik biçimiydi; siyasi iktidara ya da kamu otoritesine benzer bir şeyin, üzerinde uygulandığı bir tür insan toplumu.”[2] Fakat Foucault, terimin 17. yüzyılda hızlı bir değişim geçirdiğini söyler:

On yedinci yüzyıldan itibaren ‘polis’, devlet açısından işlerin iyi gitmesi yolunda devlet kuvvetlerinin arttırılmasını sağlayacak bir dizi aygıta gönderim yapmaya başlamaktadır. Başka bir deyişle, polis, devletin iç düzeni ile devlet kuvvetlerinin gelişimi arasında hareketli fakat yine de sabit ve kontrol edilebilir bir ilişkiyi mümkün kılacak bir hesap ve teknik halini alacaktır.[3]

17. yüzyıl kaynaklarını okuyarak, Foucault, bu düzen anlamıyla polisin hem estetik hem de maddi bir uğrak olduğunu ileri sürmektedir. “Hem devletin gözle görülür güzelliğidir, hem de bir kuvvetin parlak ve ışıyan dışlaşmasıdır. Bu nedenle polis … görülür düzen ve açık kuvvet olarak devletin görkeminin sanatıdır”[4] Neocleous da hemfikirdir:

‘Polis’i polis kuruluşu olarak değil de toplumsal düzenin üretilmesini ve öznelerin inşa edilmesini sağlayan, sivil toplumu yöneten devlet ve kurumlar boyunca yerleşmiş bulunan bir dizi polisiye fail tarafından uygulanan daha geniş bir erkler ufku içerisinde anlamak zorundayız. … Böylelikle polis erki, genel olarak siyasi düzenin  ve özel olarak da emek yasasının oluşturulmasında kullanılan aygıtların ve teknolojilerin bir setini içermektedir. Bu, bize, burjuva düzeninin üretimini anlamlandırma imkânı tanıyan genişletilmiş bir polis kavramı sunmakta ve kavramın neden polis açısından bu kadar merkezî olduğunu, yani burjuva toplumunun temel kavramının neden güvenlik olduğunu da göstermektedir.[5]

Fakat Neocleous’un polise ilişkin kavrayışı, Foucault’nun kavrayışından farklı ve daha gelişkindir.

Neocleous, oldukça benzer materyalleri bütünüyle farklı bir tarzda sentezlemektedir. Polisin ortaya çıkışını feodal düzenin çöküşüne, merkezileşmiş ve askerileşmiş güçlü bir devletin ortaya çıkışına ve ortalıkta gezinen, genellikle ‘kanunsuz’ olan işçilere bağlamaktadır. Polis kavramı, doğum halindeki proletaryanın ‘özgür’ emeğinin (belirli bir malikâneye ya da lorda bağlı olmaması anlamında) disipline edileceği doğru düzeni tarif etme yolunda gittikçe artan bir biçimde zorunlu bir hal almıştır. Polis bir siyasal-ekonomik düzenlemedir. Neocleous, polisin doğru-düzeni; Locke ve diğerlerinin israfa karşı ilan ettiği savaş; sömürgecilikte kullanılan uygarlık fikri ve savaş-erkinin gelişmekte olan anlamı arasında bir bağlantılar ağı görmektedir.

İsraf sorunuyla başlamama izin verin; çünkü bir anlamda bu, en az sezgisel olanı. Locke Yönetim Üzerine İkinci İnceleme’sinin hayati önemdeki 5. Bölümüne, yeryüzünün, ortaklaşa sahip olsunlar diye, ebedi olarak Âdem’e ve akrabalarına verildiği biçimindeki şu çok eski ve yorgun argümanla başlar. Ardından israf haramdır biçimindeki eski Hıristiyan özdeyişini kullanarak özel mülkiyetin nasıl meşru olduğunu açıklamaya girişir. Locke’a göre doğa yasası kullanabileceğinden fazlasını toplamayı yasaklıyordu. Bolluk, bir tamamlanma noktasıdır. Fakat Locke, paranın bunu önemli ölçüde değiştirdiği görüşündedir. Çünkü para ikame edilebilir ve bozulmaz; bir kimse, kendi çalışması aracılığıyla istediği kadar biriktirebilir. Böylelikle para söz konusu olduğunda sınırsız birikimle ilgili herhangi bir sorun yoktur. Bu basit hareketle, Locke, israf yasağını muazzam zenginlik ile bağdaştırır. Ve böylelikle israf, birikim işinin bir parçası haline gelir. Locke, Amerika’nın büyük topraklarının israf edildiğini, çünkü burada mukim olanların yalnızca maddi isteklerini tatmin ettiklerini, üretim fazlasını açığa çıkaracak bir üretim biçimine sahip olmadıklarını ileri sürüyordu. Böylelikle sömürgeci fetih, emek aracılığıyla kendine mal etmenin doğal yasasının meşru bir ifadesi olmaktadır.[6] Benzer bir biçimde avam tabakasından da etkili bir biçimde yararlanılamamaktadır ve böylelikle kuşatma ahlaki bir görevdir. Burada, israf yasağı eşelenmekte ve biriktirecek, temellük edecek olanların kullanımına sunulmaktadır.

Neocleous bu iyice eskimiş yolu yeniden yürümekte, fakat ziyan edilmiş, boşa harcanmış toprak üzerine savaşı, doğrudan doğruya, belirmekte olan sınıf konumlarına bağlamaya vardırmaktadır işi. “Yönetici sınıfa göre boşa harcanmış toprak, ziyan edilmiş emek ve zaman el ele gidiyordu; reformcuların, hukukçuların, tüccarların ve siyaset yazarlarının yoksulların aylaklığında gördükleri şey ziyandı.”[7] Aşağıdan bakıldığında, bu ziyan, avama bir varoluş biçimi üretme olanağını tanıyan şeydi. Avam, ilkel komünizmin uzamını sağlıyordu: Bir hasattan sonra başakların toplanmasından yakacak odun ya da ev damları için kamış toplamaya kadar pek çok şey aracılığıyla. Fakat yukarıdan bakıldığında:

Ziyana karşı mücadele, kapitalizmin karşılaştığı kapitalist-olmayan her biçim karşısındaki yok edici savaşında kilit niteliğinde bir uğrağa denk geliyordu. Bu … emek ve varolma biçimine ilişkin rakip modeller arasındaki bir savaştı; doğrudan üreticilerin üretim araçlarına bir dereceye kadar dolaysız erişimlerini sağlayan görenek üzerine kurulmuş hak-temelli bir model ile doğrudan üreticilerin varolma koşullarını bir ücret biçiminin dolayımına bağlayan bir mutlak mülkiyet modeli arasındaki bir savaş; kullanımın insani ihtiyaçlara göre düzenlenmesi ile kullanımların mübadele edilecek mülk biçiminde şeyleştirilmesi arasındaki bir savaş.[8]

Neocleous, ziyana karşı mücadelenin bir polis işlevi olduğunda ısrarcıdır. Uygarlık ve vahşilik söylemi içerisinde esaslı bir biçimde katmerleşmiştir. Etimolojik bakımdan, devletin doğru-düzeni olarak polis, uygarlık fikrimizin ‘ebe’sidir.[9]Polis sözcüğü uygarlığın gelişimi içinde medeniliğin ve kibarlığın yanı sıra iş görmüştür. Yeni terim gelişirken, polis ilkesinde içerilen erk, bir süreç ve siyasi bir proje olarak uygarlık fikri içinde bir rol oynamaya başlayacaktır.”[10] Kibarlık, cilalanmışlık ve medenilikle birlik halindeki uygarlık işçilerin, barbarların ve vahşilerin kabalığı ve cüreti ile karşıtlık içindedir.

Toplumsal düzen ve siyasi düzenleme ilişkin bu görüş içinde, polis erkine en fazla tabi kılınanlar, uygarlığa tehdit oluşturanlardır. Onlar, bütün liberalizm tarihinin uygarlığın disiplinine ve böylelikle de uygarlığa doğru disipline edilmeye en çok ihtiyaç duyanlar olarak tarif edeceği kimseleri oluşturular. ‘Uygarlık’ töreler, mülkiyet ve kültür üzerine bir savaş -yani bizzat düzen üzerine bir savaş- olarak yapılandırıldığında, hiçbir zaman polis fikrinden tam olarak feragat edemez. Walter Benjamin’den esinlenerek bir ifade uyduracak olursak, “Hiçbir uygarlık belgesi yoktur ki aynı zamanda bir polis belgesi de olmasın” diyebiliriz. [11]

Bir anlamda, polisi ekonomik bir kavram olarak devreye sokan şey ziyan ve uygarlıkla ilişkidir ki bu da “genel olarak siyasi düzen ile özel olarak emek yasası” arasında derin bir bağlantı üretir.

GÖRKEM VE KUVVET OLARAK POLİS

Neocleous’un polise ilişkin muhasebesi, her şeye karşın klasik formülasyonun kilit nitelikli bir veçhesini ihmal eder: Estetik. Foucault’da, doğru-düzen olarak polis “görülür düzen ve açık kuvvet olarak devletin görkeminin sanatıdır.”[12] Bu açıklama, Neocleous’un oluşturduğu, toplumsal düzenin derin bir ekonomik üretimi olarak polis erki biçimindeki çerçeveden bir hayli uzak görünmektedir. Devletin görkemi, Foucault tarafından “devletin gözle görülür güzelliği ve bir kuvvetin parlak ve ışıyan dışlaşması”[13] olarak açıklanmıştı. Turquet de Mayerne’nin Aristo-democratic Monarchy’de belirttiği gibi, polis, “siteye dekorasyon, biçim ve görkem veren her şeyle”[14]  ilgilenmelidir. Benzer bir biçimde, Almanya’da bir ‘polis biliminin’ sistematikleşmesini ilk sağlayanlardan olan von Justi de 1769’da şunları yazıyordu: “Polis, bir devletin içini ilgilendiren ve bu devletin iktidarını güçlendirip arttıran, devletin güçlerini iyi kullanan bir yasalar ve düzenlemeler setidir.”[15] Devletin doğru-düzenlenişi olarak polis, düzen ve denetimin etkililik ilkesidir. Böylelikle Foucault, Avrupa’nın polisleştirilmesi ile istatistiksel bilginin ortaya çıkışı üzerine karşılaştırmalı olarak düşünmeye yönelir. İmdi, bir anlamda bu, tam olarak Neocleous’un polisin, uygarlığın, ziyanın, savaşın, güvenliğin etrafındaki fikirler ağını teşhis ederken yaptığı şeydir. Ona göre polis erki, ‘medenileşmiş’ Avrupalı burjuva devletinin şevketi ve görkemi aracılığıyla, ekonomik birikim ve yabancılaşmanın kuvvetini üretme ve uygulama sürecidir. Fakat bu müştereklik (hem kuvvet hem de görkem olarak polis) iki farklı hikayenin üzerini örtmektedir. Bunlardan ilki eşyanın estetik yanıyla ilgiliyken, diğeri de kuvvetin doğasında yer almaktadır.

Jacques Rancière’e göre polis, siyasal bir kopuşu daha da zor kılacak biçimde, duyulur olanın estetik dağıtımıdır. Polis, edilgenleştirici düzendir ki bu düzen içinde, tezahür biçimleri belirlenmiştir; olayların ve aktörlerin görülür, duyulur ve hatta bilinir oldukları bir biçim üretilmektedir. Bu polis düzeninde -duyulur olanın dağıtımı olarak polis düzeni- bir kesinti oluşturmak, yeni bir şeylerin doğduğu şu nadir anlarda mümkündür: Bir olayda. Rancière’e göre polis tanımlayıcı bir mekanizmadır. ‘Sayanları’ ve ‘sayılanları’ belirler. Bu tanımlayıcı mekanizma, sayanların tanılamalarının bütünlüğü durumundaki polis düzeninin kurucusudur. Fakat her sayım (bütünlük üzerindeki talep ve hak iddiası olarak) doğası gereği bir dışlama oluşturacaktır. Siyasetin öznesini oluşturan da bu kimlik saptama sürecinin fazlalığıdır ki bu özne, dışlananlar verili düzeni kesintiye uğrattıklarında açığa çıkar. “Siyaset, bir paya sahip olmayanların bir pay kurmaları tarafından, hâkimiyetin doğal düzeni kesintiye uğratıldığında varolur.”[16] Bu tanımlama/kimlik saptama sorununu Neocleous’un ilerlemediği bir yolu açmak üzere benimsiyorum.

Polis-düzeninin görkeminin estetik hikâyesi, pek çok potansiyel barındırmaktadır. Savaş Erki, Polis Erki’nde mevcuttur bu, fakat yalnızca ‘uygarlığın’ ve ‘kibarlığın’ bir gölgesi olarak. Bu kavramlar benzer bir rol oynamaktadır – özneyi kendi konumunun edilgenliğine dikmektedirler. Bireyi (kendisini medenileşmiş sayan bireyi) aydınlatıp yüceltiyormuş gibi görünürler. Fakat gerçekte, onu, kendi özneliğine ve tabiiyetine bağlayarak kısıtlamaktadırlar. Uygarlık tabi olma/özne olma düzenini yücelterek kendisini ödevlerin en yücesi biçiminde sunar. Acı çeken ‘yerli’ ya da ‘vahşinin’ insanlaştırıldığında ısrar eder. Bir anlamda, Rancière’in siyaset/polis ayrımındaki açık yapısalcılığı, kuşkulu bir biçimde tarihselliği aşan bir şey olarak belirirken,  tarihsel olarak konumlandırılmış bir muhasebe olarak Neocleous’un muhasebesi daha ikna edicidir. Ancak Rancière’in muhasebesinin bize oldukça detaylı olarak verdiği şey ise özneleşmede/tabi olmada kimliklenmenin önemidir. Kimliklenme kibar ya da cilalanmış olmanın özel tipte bir kimliklenme halini aldığı bir süreç ya da bir performanstır. Tikel bir kimliklenme sürecini tanımlamanın tehlikesi, kimliklenmenin estetik süreçleri kaymaya uğradığı için açıklayıcı potansiyelinin zayıflamasıdır. Uygarlık, polis ve kibarlık arasındaki ilişkinin önemini tarihsel olarak görebiliriz. Fakat polis-uygarlık bağı diğer kimliklenme biçimleri aracılığıyla işlemeye başladığında, kibarlık gittikçe artan bir biçimde anakronik bir hal alır. Başka bir ifadeyle, Neocleous’un polise ilişkin siyasal estetiği belirli bir dinamizmden yoksundur.

Diğer taraftan, denklemin güçle ilgili yanı daha sistematiktir. Kitabın gövdesinin açığa çıktığı kısımlar da bu kısımlardır. Foucault’ya göre polis, nüfusun etkinliklerinin yönetim ve idaresi hakkında konuşmanın bir yolu haline gelmektedir: Yurttaşların sayısı, sağlıkları, temel ihtiyaçları, emekleri ve metaların dolaşımı.[17] En azından Savaş Erki, Polis Erki’nde bir hayli farklı bir nesne söz konusudur. Neocleous egemenlerin savaş erki ile polis arasındaki özdeşliği vurgulama arayışındadır. Tüm çıplaklığıyla ve fazlasıyla sadeleştirilerek vazedilen argüman şudur: Savaş erki, polis erkidir. Bunun sonucu, savaşın, sömürü ve gaspın ekonomik bir ilişkisi olarak ifade edilmesidir. Örneğin savaşın modeli dünya savaşlarından biri değildir; aksine bir dizi sömürgeci çıkarma aracılığıyla savaşın izleri sürülüyor. Neocleous, sömürgeci polis etkinliklerinden günümüzün ‘yeni savaşlarına’ doğru yaşanan kaymanın altını çiziyor. Böylelikle, polisin, bir devlete tabi kılmak yoluyla itaati zorla kabul ettirme işlevi her yanımızda görebildiğimiz bir şey olarak beliriyor. Fakat kitap, bu denklemin diğer yanına daha yumuşak yaklaşıyor. Eğer savaş erki polis erki ise, bunu şu fikir takip edebilir: O halde polis erki bir savaştır. Fakat polis-düzeninin yürüttüğü savaş egemenin egemene karşı yürüttüğü geleneksel savaş değil. Yine, Neocleous’un karmaşıklığını ve nüanslarını bir kenara koyarsak, polis-düzeninin yürüttüğü savaşın tabi kılmaya dönük ekonomik bir savaş olduğunu görüyoruz: Bu bir sınıf savaşıdır. Ve yetmişlerde ve seksenlerde meşgul olduğu sınıf savaşının taraftarlarının çatallanma eğilimlerini ve ekonomik determinizmlerini reddeden Foucault ile Neocleous arasındaki gerçek farkı işaretleyebileceğimiz yer de burası. Neocleous’un, hukukun önemi ya da polis-çalışmalarında üstlendiği tarz gibi sorunlarla ilgili olarak Foucault’yla tutuştuğu kavgalar, bunun yanında pek de önemli değildir. En ilginç olanı polis düzeninin savaş durumudur; sınıf savaşıdır. Burada, polis-düzenimizin doğasını sınıf savaşının belirlediği biçiminde örtük bir iddia söz konusudur; fakat bunu açmadığı için, bu diğer polis savaşının doğasına ve sınıfla ilişkisine dair ikinci bir tahmin geliştirmeye çalışarak, bu antagonizmayı yeniden oluşturmaya çabalarken buluyoruz kendimizi.

Kitabın paradigmatik statüsü sorununa da burada itibaren yaklaşmaya başlıyoruz. Çünkü eğer egemenin savaş erki (rakipsiz ve istisnai erk) tabi kılmaya ve itaat altına almaya dönük bir polis erki ise, egemenin savaş erkinden geriye pek az şey kalmaktadır. Doğrusu, bu durumda, her şeye karşın, egemenlikten geriye pek bir şey kalmamaktadır. Düzen, kapitalist olmayan yaşam biçimlerine yönelik savaşın siyasal-ekonomik düzenlenişine doğru kaydırılarak yerinden edilmiştir. Bununla, kitabın temel hatları açıklık kazanmaktadır. Savaş erkinin yerine savaşçıl bir polis erkini geçirerek, savaş erkini etkili bir istisna hali ilanı lehine lağvetmektedir.  O halde bu polis-erki ekonomik hâkimiyet ve bağımlılık ilişkileri etrafında yapılanmıştır. Bu kaymayla, kitap, mevcut eleştirel paradigmaların en önemlilerinin çoğunu reddetmektedir: İstisnanın ve olağanüstü halin mantığı, geç kapitalist devletlerin öz-savunmacı şiddeti olarak post-otonomcu potestas çerçevesi ve biyo-iktidar (biyoteknolojiden feminist çeşitlemelere kadar). Kitabın paradigmatik iddiası, polis-düzeninin siyasal-ekonomik bir savaş olduğu ve bu meseleye tarihsel materyalizm yoluyla yaklaşılması gerektiğidir. Kitap hatasız değil. İnsansız hava araçları ve uçuşa yasak bölgeler üzerine düşünümler oldukça derin ve sıkı dokunmuşken, eleştirel uluslararası hukukun ‘ilkel birikimle’ ilgilenirken başarısız olduğu argümanı ise dar, neredeyse hizipçi ve en nihayetinde alanla oldukça sığ bir ilişki kurulduğunu gösteriyor. Fakat bu girişime gölge düşürmüyor, çünkü kitap kendisinin ötesine taşarak halen oluşmakta olan dünya sorununa ulaşıyor. Yarının ve bugünün sorunlarının bir çerçevesini oluşturmak iddiasında. Bu gelecek olan dünya ölçülemez olsa da… Ama şimdilik, Neocleous’un polis, savaş, iktidar ve düzene ilişkin son derece etkileyici bir çerçeve sunmuş olduğunu söyleyebiliriz.

Çeviri: Abdurrahman AYDIN

 

DİPNOTLAR

[1] M Neocleous, War Power, Police Power (Edinburgh UP, 2014).

[2] M Foucault, Security, Territory Population (Palgrave, 2007) 312.

[3] A.g.y. 313.

[4] A.g.y. 314.

[5] Neocleous (2014) 10-11.

[6] B Arneil, John Locke and America: The Defence of English Colonialism (Oxford UP, 1996) 133-43.

[7] Neocleous (2014) 67.

[8] A.g.y. 67.

[9] A.g.y. 131.

[10] A.g.y. 134.

[11] A.g.y. 134.

[12] Foucault (2007) 314.

[13] A.g.y. 314.

[14] A.g.y. 313.

[15] A.g.y. 314.

[16] J Rancière, Disagreement: Politics and Philosophy (University of Minnesota Press, 2004) 11.

[17] Foucault (2007).