2011’deki Arap ayaklanmaları siyasi çağımızın ruhunu yeniden tanımlayabilecek, dünyayı değiştiren hadiseler olarak görülüp, göklere çıkartılmıştı. Küresel İşgal Hareketi’nin de kısa bir süre sonra takip ettiği bu çarpıcı kitlesel ayaklanmalar, izleyenlerde bazı ufak şüphelere neden oldu: Benzeri görülmemiş bir fenomene tanıklık ediyorlardı —’tamamen yeni bir şey,’ ‘açık uçlu,’ ‘isimsiz bir hareket;’ kurtuluşa giden yeni yolu müjdeleyen devrimler. Alain Badiou’ya göre Tahrir Meydanı ve orada yer alan tüm aktiviteler —mücadele etmek, barikat kurmak, kamp kurmak, münazaralar gerçekleştirmek, yemek hazırlamak ve yaralı bakımı— geleneksel liberal-demokrat ya da otoriter devlete bir alternatif olarak öne sürülen ‘hareketin komünizmi’ni tesis etti. Bu, yeni bir politika yapma şeklinin habercisi olan evrensel bir kavramdı —gerçek bir devrim. Slavoj Žižek’e göre hegemonik örgütler, karizmatik liderlikler veya parti aygıtları olmaksızın sadece ve sadece bu tür ‘tamamen yeni’ siyasal hareketler onun ‘Tahrir’in büyüsü’ olarak adlandırdığı şeyi gerçekleştirebilirdi. Hardt ve Negri için Arap Baharı, Avrupa’daki indignado(Öfkeliler) ve ABD’deki Wall Street’i İşgal Et protestoları ‘gerçek demokrasi’ye olan kitlesel bir özlemi ifade ediyordu: Kurumsal kapitalizm tarafından giyile giyile eskitilen, artık ümit vadetmeyen liberal çeşitliliğin yerini alabilecek, farklı bir kurumsal yapı. Özetle, bu hareketler ‘yeni küresel devrimler’i tarif etmekteydi.

---Değerli okuyucumuz, bu yazının devamı erişime kısıtlanmıştır. Yazının tümüne ulaşmak için lütfen dergimizi edininiz.---