Ordu ve Yargı İlişkilerine Bir Bakış[1]

Bu yazıda 12 Eylül 1980 Darbe davası ve cuntacılar için verilen yargılanamaz kararı yorumlanacaktır. Bu yapılırken, son on yıl içerisinde yargının ordu karşısındaki konumu ana davalar üzerinden kısaca değerlendirilecektir. Yazı yargı, ordu ve siyaset ilişkisinin nasıl ele alınabileceğine dair kendi önerisini de yapacaktır.

Cumhuriyetin başlangıcından bugüne yargı ve siyaset arasındaki ilişkinin karakteristik özelliklerine göre dört ayrı dönemden bahsetmek mümkündür. Birinci dönem 1923-1960 arasını kapsayan ve yargının siyasi rolü için araçsal denebilecek dönemdir. İkincisi 1960’tan 2005/2010 tarihlerine kadar uzanan ve yargının ordu ile birlikte siyasal alanın hangi temellerde şekilleneceğine dair birlikte bir vesayet rejimi oluşturdukları kurumsallık dönemidir. Üçüncü dönem, yargıda Fetullah Gülen Cemaati’nin baskın olduğu ve yargının bir alan ve söylem olarak öne çıktığı dönemdir, ki bu dönemi 2005/2010’da başlatmak; 2013 yılının sonu ve nihayet 15 Temmuz 2016 darbe girişimi ile bitirmek uygundur. Dördüncü dönem ise Gülen Cemaati’nin yargıdaki egemenliğinin yavaş yavaş zayıflamaya başladığı 2013 yılı sonundan günümüze kadar gelen ve yeniden yargının siyasal alan karşısında basit bir enstrüman halini aldığı araçsallık dönemidir.

Cumhuriyetin kuruluşundan 1960’a kadar olan dönemde yargı Cumhuriyetin siyasal beklentilerinin birincil bir aracı değildi. Yargı bir kurum olarak ve yargıç ve savcı da bir mesleki profil olarak Cumhuriyetin çağrısının ve iddiasının içinde kendilerine yer bulamamıştır. Daha ziyade, diğer kurum ve mesleklerle bir arada alelade bir unsur olarak varlık göstermiş; siyasetin sıradan araçlarından biri olmuştur. Nitekim Recep Peker (1984: 61) hakimliği, hekimlik ve kunduracılıkla birlikte milli fikr-i sabitin bir unsuru olarak saymıştır. Yine 1924 Anayasası’nın resmi milli anlatısında hakimlik, savcılık ya da avukatlık esaslı ve taşıyıcı bir siyasi profil olmamıştır. Yargı, Osmanlı’dan kalma bürokratik bir devamlılık içinde kalmış, geçmişten getirilen hukuk bilgisi Cumhuriyetin bekçiliğine yontulmuştur.

Buna karşın 1960’la beraber yargı siyasal konumu bakımından bir terfi yaşadı. İktidarın sıradan bir aracı olmaktan çıkıp kurumsal bir öneme sahip oldu. Yargının bağımsızlığına atfedilen önem yine bu kurumsallaşmanın bir sonucu oldu. 60’ların ortaya çıkardığı anayasacılık anlayışı ve kurumlar, kurucu iktidar ile kurulu iktidar arasında keskin bir siyasi fark üzerinden hareket ettiler. Bu dönemde ordunun yürütme ve yasama iktidarına ortak olduğu Milli Güvenlik Kurulu (MGK) ve Senato’nun yanında Anayasa Mahkemesi (AYM), kurucu iktidarı değişen siyasal koşullar ve güçler karşısında koruyucu ve düzenleyici yapılar olarak ortaya çıktı. Vesayet olarak adlandırılan bu rejim sayesinde kurucu iktidar geri çekilmemiş; kendisini kurulu iktidara daimi olarak hatırlatmıştır. Vesayet rejimi sadece kurucu iktidar ve kurulu iktidar değil, devlet ve sivil toplum ile iktidar ve muhalefet arasındaki ilişkileri de yeniden düzenledi. Öyle ki yargı sivil toplum karşısında devletin, muhalefet karşısında iktidarın, kurulu iktidar karşısında da kurucu iktidarın koruyucusu olmuştur. Ancak yargının vesayet içindeki kritik rolü, kurucu iktidara yargılanmama imtiyazı tanımış olmasıdır.

1960’tan itibaren kurucu iktidarın bir kurumu haline gelen yargı, ordu ile devleti koruma ve devletin gerçek sahibi olma ortak kimliğinde buluştu. Bu iki kurumun ittifakı için Singh (2017: 163) yargının ordunun avukatlığını yaptığını söylemektedir. Bu yorum, ordunun siyaseti ve toplumu tek başına kendi kurumsal çıkarlarına göre yönettiğini iddia etmediği; daha ziyade, kurucu iktidarı yahut kurucu dinamikleri ilgilendiren konularda yargının orduyla uzlaşı içinde hareket ettiğini anlattığı müddetçe doğrudur. Maria A. Andrade’nin (2020: 128) sözleriyle, çoğunlukçu ve halk seçimiyle yapılandırılan kurumların üzerinde önemli bir denetim gücüne sahip olan AYM, ordunun siyasi iktidarını konuşlandırdığı ve darbe mantığını devam ettirdiği en önemli araçtır. 1982’de kurulan Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun da (HSYK) yargıyı denetlemek ve disipline etmek için kurulduğu, askeri darbenin anti-demokratik ruhunu somutlaştırdığı ve vesayetin bir parçası olduğu belirtilir (Bakıner, 2016: 141). Milli güvenliğin öncelikli kılınması, korunması ve güvenlik siyasetinin egemen hale gelmesinde aslında yargı, ordu kadar rol sahibidir. Öyle ki milli güvenliğe tehdit olarak kabul edilen ancak aslında basit hak ve özgürlüklerin kullanımını içeren her türlü eylem cezalandırıldığı gibi milli güvenliğe zarar vereceği gerekçesiyle kamu gücünü kullanan otoriteler tarafından işlenen insan hakları ihlalleri cezasız bırakılmıştır. Türkiye’de yargının insan hakları ihlallerine karşı olumsuz tutumuna dair yazın oldukça geniştir. Yine, AYM’nin parti kapatma kararlarında (bilhassa Kürt hareketinin ve Milli Görüş geleneğinin ortaya çıkardığı siyasi partiler) ordunun benimsediği güvenlik anlayışına ve tercihlerine sıkı sıkıya bağlı kaldığını görmek zor değildir. Son olarak, askeri mahkemelerin kuruldukları 1963 yılından bu yana ordu, kendisine ait bir yargı alanına da sahipti. Askeri mahkemelerin yetki alanı 2009 ve 2010’da daraltıldıktan sonra ancak Nisan 2017’de Askeri Yargıtay ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi ile birlikte tamamen kaldırıldı.[2]

2017’ye kadar ordunun böylesi bir imtiyazdan da faydalandığı düşünülecek olursa, askerlerin sivil mahkemelerde yargılanmaları ve hüküm giymelerinin ne denli önemli bir siyasi olay olduğu ortaya çıkar. Yakın tarihimizde bu olayı 2008 yılında başlayan Ergenekon davası yarattı. Ergenekon Terör Örgütü davası ve onu takip eden Sarıkız, Ayışığı, Andıç ve Balyoz gibi darbe planı davalarında yüksek rütbeli askerlerin ve hele ki eski Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ’un sanık sandalyesine oturması Türkiye’de bir ilkti. Kısaca hatırlatmak gerekirse, askeri darbeye meşruiyet kazandırmak için toplumda kargaşa yaratmak amacıyla terör örgütü kurmak suçlamasıyla yargılanan 275 sanıktan Ağustos 2013’de 31 kişi darbe girişiminde bulunmaktan suçlu bulunmuş, Başbuğ’un da aralarında bulunduğu 17 kişiye ömür boyu müebbet hapis cezası verilmiş, 11’i terör örgütü yöneticiliğinden olmak üzere toplam 205 kişi hapis cezasına çarptırılmıştı. 2010 yılında başlayan Balyoz davasında 89 general ve amiral; 2011 yılında açılan Askeri Casusluk davasında ise 49 asker sanık sandalyesine oturmuştu. Eylül 2012’de Balyoz davasında 365 sanıktan 330’u darbe hazırlığı içinde olmaktan suçlu bulunmuş ve toplam 325 askere hapis cezası verilmişti.

Askerlerin sivil mahkemelerde yargılanması (ve 2013 itibariyle mahkum edilmeleri) ordu ve yargı ittifakının bittiğine işarettir.[3] Ancak bu ittifakın sonunu getiren gelişme iki kurum arasında yaşanan gerilimler yahut anlaşmazlıklar değil; kurumların değişen iç dinamikleridir. Bakıner (2016: 132) ordu ve yargı arasında çizilen paralelliğe rağmen hakim ve savcıların hemen hemen hiç bir zaman tek tip çıkar ve değerleri temsil etmediklerini ya da yargı elitinin hemen hemen hiçbir zaman tek bir çıkar ve değerin temsilcilerinden oluşmadığını belirtmekte; bilhassa siyasi çalkantılar ve gerilimlerin, monolitik görünen yargı eliti içinde bölünmelere yol açtığını söylemektedir. Ergenekon ve darbe davaları bahsedilen bu heterojen yapının hem bir sonucudur, hem bu heterojenliği görünür kılan bir semptomdur, hem de önemli bir gerilim yaratarak kurum içi ayrışmaları ve iki kurum arası ittifakın çöküşünü alevlendiren itici güçlerinden biri olmuştur. Mesela, Demokrat Yargı çatısı altında bir araya gelen ittifak vesayet karşıtı tutum almışken, Yargıçlar ve Savcılar Birliği (YARSAV) kurumsalcı geleneği ve orduya yakınlığı devam ettirmiş; varlığı daha evvelden bilinen Gülen Cemaati mensuplarının yargıdaki etkisi bu tarihten itibaren daha da konuşulur hale gelmiştir. Velhasıl, yargının eskisi gibi kurumsalcı geleneğin egemenliğinde olmadığının en büyük kanıtı Ekim 2010 HSYK seçimlerinde geldi. 2010 Anayasa değişikliği ile HSYK ve AYM’nin üyelik yapısı ve seçim usullerinde önemli değişiklikler yapıldı ve HSYK’da Adalet Bakanı’nın rolü; savcıların görevden alınması gibi konularda Bakanlığın etkisi arttırıldı (Karakaya ve Özhabeş, 2013: 8). Ekim 2010 HSYK seçimlerinde ise YARSAV ve Demokrat Yargı HSYK Genel Kurulu’na hiç üye gönderemedi ve Genel Kurul tamamen hükümet yanlısı Gülen Cemaati mensuplardan seçildi.

2005/10’da başlayan ve Gülen Cemaati’nin baskın olduğu üçüncü dönemde yargı, daha önceki dönemlerde hiç olmadığı kadar güçlü bir hukuki ve siyasi misyona sahip oldu. Öyle ki yargı (orduyu ikincil duruma düşürerek) siyasetin merkezi kurumu ve hukuk ise merkezi söylemi haline geldi. Bu dönemde yargı, siyasal düzenin sınırlarını belirleyen ve siyasete kurucu iktidar lehine denge kazandıran bir kurum olmayı bıraktı. Gülen Cemaati’nin egemenliğinde yargı, bu dengeyi kurucu iktidar aleyhine değiştiren bir öncü güce dönüştü yahut dönüştürülmek istendi. Bu değişim 1960’lardan gelen yargı bağımsızlığı vurgusu karşısında, hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü söylemi devreye sokularak yapılmıştır (ki 12 Eylül Darbe davası da bu değişim döneminde açılmıştır). Kurucu irade ve dinamiklerle ilgili neredeyse tüm siyasi sorunlar ve hesaplaşmalar yargı alanına taşınmış; siyaset, yargının alanıyla sınırlanmak istenmiştir.

Bu bağlamda vesayet rejiminin getirdiği asker-sivil gerilimi de ordunun üst komuta kademesi kriminalize edilerek yargı eliyle ve hukukun üstünlüğü söylemiyle çözülmek istendi. Aralık 2013’ten sonra yavaş yavaş netlik kazanacağı üzere Ergenekon ve darbe planı yargılamaları Gülen Cemaati üyesi hakim ve savcılar tarafından yürütülmüştür. Gülen Cemaati üyesi hakim ve savcılar 17-25 Aralık 2013’ten sonra davalardan el çektirildikçe, davalar beraatla sonuçlanmıştır. Hatırlatmak gerekirse, Balyoz davasında Haziran 2014’te AYM ilk derece mahkemesinin kararını bozmuş ve sanıkların hepsi beraat etmiştir. 27 Şubat 2014’te yürürlüğe giren yasayla HSYK’nın Adalet Bakanı’na bağlılığı daha da arttırılmış; ardından cemaat mensupları tayin kararnameleri ile yargıdaki stratejik mevkilerden uzaklaştırılmıştır. İhraçlar ise ancak 15 Temmuz 2016 başarısız darbe girişiminden sonra kitlesel bir hal almış ve 4000’den fazla yargı mensubu işten el çektirilmiş, birçoğu ise tutuklanmıştır.[4]Hakim ve savcıları değiştirilen Ergenekon davasında Yargıtay, bir terör örgütünün varlığının somut delillerle kanıtlanmadığı gerekçesiyle ilk derece mahkemesinin kararını Nisan 2016’da bozmuş; Temmuz 2019’da ise tüm sanıklar terör örgütü mensubu olma suçlamasından beraat etmiştir. Askeri Casusluk davasında 357 sanık Şubat 2016’da beraat etmiştir. Nihayetinde, sivil mahkemelerdeki maceralarında askerler tutuklu yargılanarak, yaklaşık on yıl süren yargılama boyunca mahkeme kapılarında süründürülerek ve de itibarları, saygınlıkları yok edilerek mağdur edilmişler; ancak mahkum edilmemişlerdir.

Ancak yargının Gülen Cemaati’nin egemenliğinde, kurucu iktidar lehine işleyen dengeyi değiştiren bir görev üstendiği dönemde, askerlerin ne mağdur ne mahkum edildiği durumlar da olmuştur. Örnek vermek gerekirse, 28 Aralık 2011’de Uludere’de Irak sınırını geçerken TSK tarafından öldürülen 34 köylü ile ilgili hiçbir askeri personel sorumlu tutulmamış; Genel Kurmay Başkanlığı, Milli Savunma Bakanlığı ve Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) mahkemenin istediği belgeleri göndermemiş; Ocak 2014’te Genelkurmay Askeri Savcılığı soruşturmaya gerek olmadığını belirtmiş ve konu kapatılmıştır. Kasım 2005’te Umut Kitabevi’ni bombalayarak bir kişinin ölümüne sebep olan ve suç üstü yakalanan askerlerin yargılanmasında, ilk derece mahkeme tarafından sanıklara verilen toplam 39 yıl hapis cezası Yargıtay tarafından bozulmuş ve iki asker tahliye edilmiştir. Hazırladığı iddianamede kamu görevlilerinin yasaya aykırı olarak şiddet ve silah kullandığını kamu düzeninin bozulmasına ve karmaşaya neden olduklarını belirten Ferhat Sarıkaya, 2006’da HSYK tarafından görevden menedilmiş; 2010 anayasa referandumundan sonra HSYK tarafından yeniden göreve atanmıştır. Yine 2010 sonrasında askeri mahkemeden sivil mahkemeye gönderilen davada ikisi asker üç kişi yeniden tutuklanmıştır. Dava 15 yıldır devam ediyor. Velhasıl, askerin halka karşı sorumluluğu doğan ve insan hakkı ihlalleri içeren ceza yargılamalarında vesayetçi dönem olarak adlandırılan dönem ile vesayetin kırıldığı; yargıda Gülen Cemaati’nin baskın olduğu ve yürütmede AKP hükümetlerinin bulunduğu dönem arasında farklı gelişmeler yaşanmamış; askerin halka karşı cezai sorumsuzluğu devam etmiştir.

Bütün bu gelişmeler askeri güçler ve adalet arasındaki ilişkinin ordu ve yargı kurumlarından ibaret olmadığını ve bu kurumlar arasında oluşturulan ikilik içerisinde kalınarak anlaşılmasının da mümkün olmadığını gösteriyor. Bu kurumsal ikiliğe dayanan vesayet kavramının yetersizliği de bu noktada ortaya çıkar. Kurumları tek ve mutlak bir çıkarın temsilcileri olarak gören bu bakış açısı karşısında söylenmesi gereken ilk şey şudur: Her iki kurum da her ne kadar bir çıkar grubunun ya da siyasetin temsilcilerinin egemenliği altında olursa olsunlar, monolitik değillerdir. Çıkar grupları ve bu grupların yargısal ve siyasal eğilimlerinin oluşturdukları ilişkiler, monolitik yapıyı içten bozmaktadır. Öte yandan ordu ve yargı kurumlarının ilişkisi otonom da değildir. Belirgin olarak bu iki kurum dıştan (en azından) yürütme erkine bağımlıdırlar ve yalıtık hareket etmezler. Vesayet kavramı ise sadece kurumsal iktidar modelinin çeperlerinde kurulmuş bir anlama ve anlatma bağlamı sunduğu için (monolitik yapıyı bozan) içsel ve (otonom hareketi engelleyen) dışsal güç ilişkilerine dair çatışma ve gerilimleri her seferinde birer kurumsal gerilime dönüştürmeye çalışmakta ve bu çoklu çatışma ve ilişkilerin içeriğinin kaybolmasına sebep olmaktadır.

Kurumsal bakış açısının yetersizliğini vurgulamak, aktörlere dayanan davranışsal modellerin tek açıklayıcı faktör olduğu sonucunu da doğurmuyor. Zira önce kurumsalcıların, ardından Gülen Cemaati’nin egemenliğinde olan ve ardından her iki grubun da elinde olmayan yargı, ordunun işlediği insan hakları suçlarına karşı aynı tepkiyi üretmiş ve cezasızlık siyasetini sürdürmüştür. Bu nedenle söz konusu ordunun işlediği insan hakları ihlalleri olduğunda ordu ve yargı ilişkisini hakim ve savcıların mensubu oldukları çıkar grubuna ve siyasal eğilimlerine bağlamak hiç bir soruyu cevaplamayacak, hiç bir davanın seyrini ve neticesini aydınlatmayacaktır. Bu nedenle askeri güçler ve adalet ilişkisine dair yorumların hem ordu ve yargı kurumlarını hem de aktörleri ele alması; bu aktörlerin ürettiği yaklaşımları, söylemleri ve de aralarındaki çekişmeyi de kapsayan bir analiz yapması gerekir. Bu iki analiz öznesinin bir arada ele alınması bir yandan kurumsal yatkınlıklar ve davranışsal yaratıcılıkları, öte yandan iç ve dış dinamikleri bir arada ortaya koyacak ve bütünlüklü bir açıklamaya imkan sağlayacaktır. Görülüyor ki ele aldığımız askeri güçler ve adalet ilişkisi, yukarıda bahsettiğimiz faktörleri içeren, kendinden daha karmaşık bir ilişkiler ağı içerisinde yer almaktadır. Bu ilişkiler ağı politiko-juridik bir alan oluşturur. Adalet ve askeri güçler arasındaki ilişkisinin inceleme nesnesi işte bu politiko-juridik alandır. 12 Eylül Darbe davası da politiko-juridik alan içerisine yerleştirilerek anlaşılabilir.

Kurucu İktidar Yargılanıyor: 12 Eylül Darbe Davası

Ordu ve yargı tartışmalarının başat olduğu yoğun gündemi içerisinde Türkiye Kenan Evren’i de yargıladı. Kenan Evren yargılandı ve yargılanamayacağına karar verildi.

12 Eylül 1980’de darbe yaparak devlet yönetimine el koyan askeri cuntanın kontrolünde hazırlanan 1982 Anayasası’nın geçici 15. Madde’ si darbe yönetiminin en üst karar organı olan Milli Güvenlik Konseyi ile bu konseyin Kasım 1983’te yapılan genel seçimlere kadar yönettiği Kurucu Meclis üyeleri hakkında yargı muafiyeti getiriyor ve askeri rejim döneminde işlenen suçlar aleyhinde dava açılmasını engelliyordu. Bu madde 12 Eylül 2010’da AKP hükümeti tarafından referanduma götürülen anayasa değişiklik paketiyle kaldırıldı. Böylece, 12 Eylül 1980 askeri darbesini yapanların ve üç yıl süren askeri rejime iştirak edenlerin yargılanmasının önü, tam 30 yıl sonra açılmış oldu.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı 7 Nisan 2011 tarihinde cuntacılar hakkında soruşturma başlattı. O tarihte Milli Güvenlik Konseyi’ni oluşturan beş generalden dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren, Deniz Kuvvetleri Komutanı Nejat Tümer ve Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya hayattaydı. Ancak Nejat Tümer 29 Mayıs 2011’de daha savcılık iddianamesi hazırlanmadan hayatını kaybetti. Bu nedenle başsavcılık iddianamesi sadece iki komutanı kapsamaktadır. 10 Ocak 2012’de Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın hazırladığı iddianame kabul edildi. 4 Nisan 2012’de Ankara Özel Yetkili 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nde ilk duruşma yapıldı. İddianamede iki komutan, darbenin gerçekleştiği tarihte yürürlükte olan 765 Sayılı Türk Ceza Kanununun 146, 80, 31 ve 33. Maddeleri uyarınca Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın tamamını veya bir kısmını değiştirmeye veya ortadan kaldırmaya ve Anayasa ile teşekkül etmiş olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasına engel olmaya cebren teşebbüs etmekle suçlandı. Suç tarihi, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin hazırladığı bir uyarı mektubunun dönemin Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk tarafından Başbakan Süleyman Demirel ve Cumhuriyet Halk Partisi lideri Bülent Ecevit’e iletildiği 2 Ocak 1980 tarihi olarak kabul edilmiştir. Suç, 12 Eylül 1980 ile 6 Kasım 1983 genel seçimleri ardından Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanı’nın oluşturulduğu 6 Aralık 1983 arasını kapsamaktadır. Savcılık, iki komutan hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası talep etmiştir.[5]

12 Eylül Darbe davası yaklaşık iki yıl sürdü. 25 Ekim 2013 tarihinde görülen on yedinci duruşmada savcılık mütalaasını vererek Kenan Evren ile Tahsin Şahinkaya’nın 765 sayılı Türk Ceza Kanununun “Devlet Kuvvetleri Aleyhinde Cürümlere” ilişkin 146. Maddesi uyarınca ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmalarını talep etti (Ensaroğlu v.dğr., 2013: 14). Bu esnada, 21 Şubat 2014 tarihinde kabul edilen 6526 sayılı kanunla Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri kapatıldı. Bunun üzerine davaya Ankara 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam edilmeye başlandı. Mahkeme, 18 Haziran 2014’te davayı sonuçlandırdı. Sanıklar darbe suçundan müebbet hapse mahkum edildiler. Bunun yanında mahkeme Evren ve Şahinkaya hakkında, Askeri Ceza Kanunu’nun askeri rütbelerin sökülmesine ilişkin 30. Maddesinin de uygulanmasına ve dolayısıyla Evren ve Şahinkaya’nın generallikten erliğe düşürülmesine karar verdi.

Ancak bu karar hem sanık vekilleri hem de mağdurlar tarafından temyize götürüldü. Sanıkların 24 Haziran 2014’de başlattıkları temyiz incelemesini Yargıtay 16. Ceza Dairesi yaptı. Temyiz süreci devam ederken Evren 10 Mayıs 2015 tarihinde, Şahinkaya ise 9 Temmuz 2015 tarihinde hayatını kaybetti. Yargıtay 16. Ceza Dairesi ise davanın sonlanmasından iki sene sonra, 21 Haziran 2016’da kararını verdi ve Ankara 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararını zamanaşımı gerekçesiyle bozdu; sanıkların ölümleri nedeniyle de davanın düşürülmesine karar verdi.[6]

Davanın bundan sonraki seyri, cuntacıların rütbelerinin er statüsüne indirip indirilmemesi üzerinedir. Yargıtay’ın kararı üzerine dosyayı yeniden değerlendiren yerel mahkeme karara uyarak davayı düşürdü. Yargıtay 16. Ceza Dairesi yerel mahkemenin kararını bu kez usul yönünden bozdu. Bunun üzerine tekrar yerel mahkemeye gelen dosyada, davanın ölüm nedeniyle ortadan kaldırılmasına karar verildi. Aynı zamanda sanıkların TSK’dan çıkarılmaları ve rütbelerinin geri alınmasına “karar verilmesine yer olmadığına” hükmedildi. Ancak dosya, sanıkların, general rütbesinin vermiş olduğu hak ve yetkileri mirasçıları eliyle kullanma imkanı ortaya çıktığı ve bu nedenle rütbelerinin sökülmesi ve TSK’dan çıkarılmasına yer olmadığına ilişkin kararın bozulması talebiyle yeniden Yargıtay’a gönderildi. Dosya hala Yargıtay 16. Ceza Dairesi’ndedir.[7]

Ankara 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nin verdiği karar son derece önemlidir. Zira ilk derece mahkeme cuntacıları mahkum etmiştir. Bu noktada en önemli konu, mahkemenin zamanaşımı engelini nasıl aştığıdır. Savcılık iddianamesinde bu konuya değinilmiş ve 1982 Anayasası’nın geçici 15. Maddesinin yürürlükte olduğu zaman dilimine zamanaşımının uygulanamayacağına dikkat çekilmiştir. Buna göre savcılık makamı, 765 sayılı Türk Ceza Kanununun 107. Maddesine,[8] Anayasa’nın 83/3 Maddesine[9] ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 67/1 Maddesine[10] atıfta bulunmaktadır. Bu kanun ve anayasa maddeleri soruşturma ve yargılama engelinin bulunduğu hallerde zamanaşımının işlemeyeceği kuralını öngörmüştür. Geçici 15. Madde de bahsi geçen tarzda bir soruşturma ve yargılama engeli oluşturmaktadır. Bu bağlamda savcılık zamanaşımının 1982 Anayasası’nın geçici 15. Maddesinin yürürlüğe girdiği 9 Kasım 1982 tarihinde durmuş olduğunu belirtmiştir. Zamanaşımı, Geçici 15. Maddenin kaldırıldığı referandum sonucunun Resmi Gazete’ de yayınlandığı 23 Eylül 2010 tarihinden itibaren yeniden işlemeye başlamıştır. Bu durumda ise 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 102/1 ve 104/2. Maddelerine göre yirmi yıl olan zamanaşımı süresi dolmamaktadır.

Ancak Yargıtay 16. Ceza Dairesi, Ankara 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nin benimsediği bu yorumu kabul etmedi. Yargıtay 16. Ceza Dairesi, Geçici 15. Maddenin yürürlükte olduğu dönemde, Anayasa’nın 83. Maddesine dayanarak zamanaşımının duracağına ilişkin mahkemenin görüşünün hukuki dayanaktan yoksun olduğunu ve 765 sayılı Türk Ceza Kanunu gereğince davanın zaman aşımına uğradığının anlaşıldığını belirtmiştir.

Dava Sürecinin Yorumlanması

12 Eylül Darbe davasında göze çarpan ilk şey, cuntacıların işkence ve kötü muamele suçlarından değil, sadece devlete karşı işledikleri suçlardan yargılanmış olmalarıdır. Aslında dava iddianamesi Diyarbakır Askeri Cezaevi ile Mamak Askeri Cezaevi’nin sistematik işkencenin merkezi haline getirildiğini; Ankara Emniyet Müdürlüğü’nde Derin Araştırma Laboratuvarı olarak adlandırılan yerin, Adıyaman’da Pirin Palas Hapishanesi’nin, İstanbul’da ise Gayrettepe’nin öne çıkan işkence merkezleri olduğunu; bu yerler dışında ülkede tüm gözaltı ve cezaevlerinin bu şekilde kullanıldığının ortaya çıktığını belirtmiş;[11] konuyla ilgili Evren ve Şahinkaya hakkında sistematik işkenceye neden olmak suçundan suç duyuruları yapılmış ve 117 adet müdahale talep dilekçesi savcılığa gönderilmiştir.[12] Ancak işkence suçları dosyaları savcılık tarafından dava dosyasından ayrılmış; Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı bu suçlar için ayrı bir iddianame de hazırlamamıştır. Bu nedenle Ankara 10. Ağır Ceza Mahkemesi gerekçeli kararında işkenceler, kayıplar ya da ölümlerle ilgili herhangi bir değerlendirmede bulunmaz.[13]

Bu durum, 12 Eylül Darbe davasının sadece iki kişiyi yargıladığı bir durum oluşmasına yol açtı. Aynı zamanda, yoğun işkence ve ölümlü olaya karışan dönemin valileri, bürokratları, emniyet müdürleri ile polislerinin yargılanıp yargılanmayacağına dair kamuoyunda tartışma başlattı. Konuyla ilgili Ankara Cumhuriyet Başsavcı Vekilliği 6 Nisan 2012 tarihli duruşmada darbe mağdurlarının suç duyuruları üzerine başlatılan soruşturmaları, suçun işlendiği şehirlere gönderdiğini belirtmiştir. Bu doğrultuda soruşturulan işkence ve kötü muamele, gözaltında ve cezaevinde kaybolma, işkence sonucu adam öldürme ve hukuka aykırı cezanın infazı gibi suçların soruşturmaları elli yedi ile dağıtılmıştır.[14] Konuyla ilgili ilk dava, 1981 yılında gözaltına alınan ve intihar ettiği söylenen Süleyman Cihan’la ilgilidir. Cihan’ın ailesi oğullarının öldürüldüğüne dair 13 Mayıs 2012 tarihinde İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden rapor aldı. Bunun üzerine, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı 15 Aralık 2012’de hepsi hayatta olan dönemin emniyet müdürleri, sıkıyönetim komutanı ve polis memurları hakkında soruşturma başlattı (Ensaroğlu v.dğr., 2012: 14). 18 Eylül 2014 tarihinde İstanbul Anadolu Adliyesi Cumhuriyet Başsavcılığı verdiği kararda Cihan’ın ölümünde işkencenin varlığını kabul etmiş; ancak zamanaşımının dolmuş olduğunu belirterek kovuşturmaya yer görmemiştir.[15] Cihan’ın ailesi karara itiraz etmiştir. İtirazı değerlendiren İstanbul Anadolu 4. Sulh Ceza Hakimliği zamanaşımı kararını savunmuştur.

Örnekleri çoğaltmak mümkündür. 12 Eylül darbesinden sonra üç öğretmenin Kahramanmaraş’ta işkencede öldürülmesine ve doksan bir kişinin yaralanmasına ilişkin aralarında dönemin sıkıyönetim komutan yardımcısının da bulunduğu on iki şüpheli asker ve polis hakkında 2011 yılında soruşturma başlatıldı. 17 Kasım 2014’de Kahramanmaraş Savcılığı verdiği kararda işkence suçunun somut olduğunu kabul etmiştir. Ancak, zamanaşımı nedeniyle on iki şüpheli hakkında dava açılamayacağına karar vermiştir.[16] Benzer şekilde Artvin’de bir binbaşı, bir yüzbaşı, bir astsubayın da aralarında bulunduğu altı kişi hakkında işkence suçundan başlatılan soruşturmada Kasım 2014’de aynı gerekçe ile takipsizlikle sonuçlanmıştır (Miş v.dğr., 2014: 105). Aynı durum, askeri rejim döneminde Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananlarla ilgili soruşturma için de geçerlidir. 12 Eylül 2010’dan itibaren konuyla ilgili Diyarbakır Başsavcılığına iki bin kişi şikayet başvurusunda bulunmuş olmasına rağmen 12 Temmuz 2014 itibariyle bin 500 soruşturmada zamanaşımından ötürü takipsizlik kararı verilmiştir.[17] 28 Eylül 2016 tarihinde Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Ankara Emniyet Müdürlüğü Siyasi Şube ile Mamak Askeri Cezaevinde işkenceye uğrayan 129 kişinin suç duyurusu üzerine başlattığı soruşturmada kararını açıkladı. Savcılık, zaman aşımı nedeniyle takipsizlik kararı verdi. Benzer şekilde, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Milli Güvenlik Konseyi üyeleri ile çoğu hayatta olmayan 610 kişi hakkında kasten öldürme, işkence, kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma, kasten yaralama, görevi kötüye kullanma ve cinsel istismar suçlarından soruşturma yürütüyordu. 1610 kişinin mağdur ya da müşteki sıfatıyla katıldığı soruşturmada savcılık, 10 Ekim 2016 tarihinde zamanaşımı nedeniyle kovuşturmaya yer olmadığına karar verdi. Kırklareli, Amasya ve Bursa’da ise işkence soruşturmaları davaya dönüşmüştür; ancak üçü de zamanaşımından düşürülmüştür.[18]

Yargı neden darbeyi ve askeri rejim döneminde işlenen insan hakları ihlallerini yargılayamadı? Bu soruya yazın içerisinde verilen yanıtlardan ilki konuyu yargının insan hakları ihlallerine bakışı çerçevesi içine yerleştirir. Buna göre Collins (2010), darbe ve geçmiş insan hakları ihlalleri ile ilgili yargılamalarda neredeyse sadece yargı erkinin tutumuna odaklanarak en önemli meselenin mahkemelerin insan hakları ihlallerine ve sivil toplumdan gelen taleplere duyarlılığı olduğunu belirtiyor. Sivil toplumdan gelen taleplere karşı sorumluluk hissedilmesi ve hesap verebilirliğin gelişmesi için hakim ve savcıların tutumlarının değişmesi gereklidir. Ancak hakim ve savcılar insan haklarının aktif birer koruyucusu haline geldiklerinde geçmiş insan hakları suçlarının başarılı bir şekilde yargılanması mümkün olur (Skaar, 2011: 17). Bunun için ise geniş kapsamlı bir yargı reformu gereklidir. Bu bakış açısına göre darbecilerin yargılanması, doğrudan demokratik yönetimin yerleşik olmasının ve hukukun üstünlüğünün kabulünün bir yansımasıdır (Collins, 2010: 23).

2011-2019 yılları arasında reform üstüne reform yaşayan yargıda insan hakları ihlallerine bakış konusunda olumlu bir değişim yaşanmamıştır. Yukarıda da belirtildiği üzere vesayet olarak adlandırılan dönemin parçası olan yargı ile vesayeti kırarak yürütmeye bağlı hale gelen yargının insan hakları ihlallerine bakışı arasında büyük fark görülmemiştir. Bu nedenle 12 Eylül Darbe davası, vesayetin yargısı ile hükümetin yargısı arasındaki devamlılığın en çarpıcı örneklerinden biridir. Bu açıdan Collins’in yorumu elbette geçerlidir. Yargının insan hakları suçlarına karşı genel tutumu, 12 Eylül Darbe davasının işkence suçunu ilgilendiren kısmının neticesini belki de çoktan belirlemekteydi. Ancak cuntanın devlete karşı işlediği darbe suçundan da yargılanmaması konuyu daha geniş bir çerçevede düşünmeyi gerektiriyor.

Yargının darbe suçundan askeri cuntayı ne zaman hakim karşısına çıkarabileceğine dair yazın içerisindeki bir diğer açıklama iktidar sahiplerinin tehdit algısını, kendilerini güvencede hissetmelerini ve yargı, ordu ve yürütme erkleri arasındaki ilişkiyi ön plana çıkarır. Zalaquett (1995) eski iktidar sahiplerinin siyasi olarak mağlup olmalarına rağmen şiddet araçlarına hâlâ erişimleri olduğu ya da ordunun iktidarı bırakırken getirdiği yasal/anayasal güvencelerin hala geçerli olduğu durumlarda darbecileri tepkiye yol açmadan yargılamanın zor olabileceğini belirtirler. Benzer şekilde Skaar (2011: 17) askerlerin darbe suçundan yargılanabilmelerinin üç koşulundan bahseder. Bunlar yeni bir darbe tehdidinin olmaması, yargılamalar için kamuoyundan talep ve destek gelmesi ve darbecilere yargı muafiyeti ya da cezai sorumsuzluk getiren yasal düzenlemelerin ortadan kaldırılarak yargılamanın yasal zemininin sağlanmış olmasıdır.

Yargılamanın başladığı 2012 itibariyle 12 Eylül darbesini gerçekleştiren cuntanın iktidar sahibi AKP için bir tehdit oluşturduğu söylenemez. Geçici 15. Maddenin kaldırılmasıyla da yasal zemin hazırlanmıştır; yerel mahkemenin verdiği ilk karar böyle bir yasal zeminin yeterli olduğunun da kanıtıdır. Davaya sivil toplumdan gelen destekle ilgili farklı görüşler vardır. Kamuoyunun yeterince bilgilendirilmediği ve dolayısıyla davaya ilginin sembolik düzeyde kaldığı dile getirilmiştir.[19] Ancak sivil toplumdan cuntacıların yargılanması yönünde bir talep de yükselmiştir. Anayasa değişiklik paketinin referandumda kabul edilmesinin üzerinden henüz 24 saat geçmiş iken, 13 Eylül 2010 sabahından itibaren ülkenin farklı illerinde derhal suç duyuruları yapılmıştır. Örnek vermek gerekirse, İstanbul’da seksen kişi suç duyurusunda bulunmuştur. Bu suç duyurularında, dönemin Genel Kurmay Başkanı Kenan Evren ile birlikte kuvvet komutanları Nurettin Ersin, Tahsin Şahinkaya, Nejat Tümer ve Sedat Celasun; eski komutanlar, Milli İstihbarat Teşkilatı mensupları, valiler, emniyet müdürleri, askerler ve amirler şüpheliler olarak gösterilmiştir.[20] Benzer şikayetler Ankara, İzmir, Diyarbakır, Van, Samsun ve Bursa’da da yapılmıştır. Öyle ki daha sadece birkaç gün içerisinde suç duyurusunda bulunanların sayısı binleri bulmuştur. Bu nedenle Türkiye’de 12 Eylül cuntasının yargılanması için Skaar’ın bahsettiği koşulların aslında mevcut olduğunu söylemek mümkündür.

Açıktır ki yazın içinden geliştirilen şablonlarla hareket etmek bu durumu açıklamak için yeterli bir çerçeve önermemektedir. 12 Eylül Darbe davasını anlayabilmek için dava sürecini hareket ettiren ve bitiren ilişkilerin ve aktörlerin çeşitlendirilmesi gereklidir. Bu dava süreci aktörler arası, kurumlar arası ve hukuk söylemleri arasındaki bir mücadelenin ürünüdür ve bu özelliğiyle de politiko-juridik alana yerleşen bir davadır.

Değerlendirme

Yargı 30 yıl boyunca cuntayı yasal engel olduğu için yargılamadı desek eksik olur. Zira sadece bununla kalmadı, yargılanmasını talep edenleri de cezalandırdı.[21] Bu nedenle yargı 30 yıl boyunca askeri cuntanın yargılanmamasının koruyuculuğunu yapmıştır. Darbeden 30 yıl sonra yargı, cunta için bir kez daha yargılanamaz kararı verdi; hem de aksi bir karar mümkünken. Haziran 2014’ de yerel mahkemenin verdiği karar, cuntanın yargılanıp mahkum edilebilmesi için yeterli yasal zeminin olduğunu yahut bu yasal zeminin yaratılabileceğini gösterdi. Ancak Yargıtay askeri cuntayı ne mahkum etti, ne akladı; bir kez daha yargılatmadı.

12 Eylül Darbe davasının gidişatını ve sonucunu belirleyen unsurlardan biri kurum içi aktörlerdir. Bu aktör Gülen Cemaati’dir. Soruşturma aşamasından başlayarak 12 Eylül Darbe davasının açılmasına ve sanıklar aleyhine ilerlemesine iştirak etmiş tüm yargı mensupları Fetullah Gülen Terör Örgütü kapsamında görevden alınmıştır. Nisan 2011 tarihinde cuntacılar hakkında başlatılan soruşturmada Kenan Evren’in ifadesini alan eski Ankara Cumhuriyet Başsavcı Vekili Hüseyin Görüşen önce HSYK kararıyla açığa alınmış, 24 Ağustos 2016‘da meslekten ihraç edilmiştir. Ocak 2012’de 12 Eylül Darbe davasını açan ve sanıklar hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası talep eden savcı Kemal Çetin 15 Temmuz 2016’dan sonra HSYK kararıyla önce açığa alınmış; 31 Ağustos 2016 tarihinde meslekten ihraç edilmiştir. 12 Eylül Darbe davasına bakan Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi Mahkeme heyetine başkanlık eden hakim Süleyman İnce ve diğer üye hakimler Gürcan Acar, Abdulkadir Çakır, Muhammet Alabaş ve Ali Ertan; başka bir değişle tüm mahkeme heyeti, meslekten ihraç edilmiştir.[22] Evren ve Şahinkaya hakkında ağırlaştırılmış müebbet cezası verilmesini içeren esas hakkındaki mütalaayı veren eski Ankara Cumhuriyet Savcısı Selçuk Kocaman ve davanın iddia makamında oturan eski Ankara Cumhuriyet Savcısı Cemil Tuğtekin Ağustos 2016’da meslekten ihraç edildiler.[23] Yargıtay Haziran 2016’da sanıkların mahkum edilmesi kararını bozmuş; ihraçlar sonrası yenilenen yerel mahkemenin mahkeme heyeti ve savcılık makamı ise kurucu iktidarın koruyuculuğunu sürdürmüştür.

Diğer tarafta ise 12 Eylül yargılamasının dıştan ilişki kurduğu devlet kurumları vardır. Bu kurumların dava karşısındaki tutumları çoğunlukla olumsuz niteliktedir. Yerel mahkemenin belge istediği kurumlardan biri MİT’tir. MİT 1 Mayıs 1977 Olayı, Sivas Olayları (1978), Kahramanmaraş Olayları (1978) ve Çorum Olayları (1980) ile ilgili bilgi göndermiştir. Milli Savunma Bakanlığı ise Fatsa Olayları (1979-1980) ve darbenin nasıl ve ne zaman gerçekleştirileceğine dair yapılan toplantılar konusunda istenen belgelerin on beş yıllık saklama süresi dolduğundan imha edildiğini bildirmiş ve mahkemeye belge göndermemiştir.[24] Mahkemenin belge istediği bir diğer kurum Genelkurmay Başkanlığı’dır. Genelkurmay Başkanlığı 16 Haziran 2012’de “12 Eylül 1980 sonrasında cezaevlerinde yapıldığı iddia edilen işkenceler” konulu yaklaşık on beş klasörlük belge göndermiştir. Ancak belgelerin ekseriyeti işkence iddiaları, intihar teşebbüsleri, kötü muamele iddiaları yahut ölüm olaylarının raporlarıdır.[25] Darbenin temel belgesi sayılabilecek Bayrak Harekat Planı’na dair belgeler ise ancak davanın başlamasından bir yıl sonra Genelkurmay Başkanlığı tarafından mahkemeye gönderilmiştir. Mahkeme, 27 Eylül 2013 gibi geç bir tarihte Bayrak Harekat Planı’nda bahsi geçen Sivil İşler Koordinasyon Grubu’nda yer alan kişilerin belirlenip haklarında soruşturma yürütülmesi için suç duyurusunda bulunabilmiştir (Ensaroğlu v.dğr., 2014: 14).

Devletin diğer kurumlarının 12 Eylül yargılamasına karşı olumsuz tavrını meclis araştırma komisyonu ile ilişkilerinden de okumak mümkündür. Dava sürecinin başlamasıyla beraber 11 Nisan 2012’de Cumhuriyet tarihinde yaşanmış tüm darbe ve muhtıraları araştırmak üzere Ülkemizde Demokrasiye Müdahale Eden Tüm Darbe ve Muhtıralar ile Demokrasiyi işlevsiz Kılan Diğer Bütün Girişim ve Süreçlerin Tüm Boyutları ile Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla bir meclis araştırma komisyonu kurulmuştur. Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu olarak bilinen Komisyon, üç alt komisyon şeklinde örgütlenmiş; 12 Eylül darbesi ikinci alt komisyon tarafından incelenmiştir.[26] İlginçtir ki bilgi ve belge talep edilen Adalet Bakanlığı, Maliye Bakanlığı, Dış İşleri Bakanlığı, Genelkurmay Başkanlığı, MİT, Başbakanlık, Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı ve Devlet Personel Başkanlığı meclis komisyonuna hiçbir belge göndermemiştir. Bazı kurum ve kuruluşlardan ise bilgi ve belge gelmekle beraber gelen bilgi ve belgeler istenen içerikte değildir (TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu, 2012: 1391-1398; 915).

Üçüncü olarak 12 Eylül davasında iki hukuk ve siyaset söylemi mücadele etmiştir. Bir tarafta yargı bağımsızlığı söylemi vardır. Bu söylem, kurulu iktidarın yargıya müdahalesinin istenmediğini; buna karşın 60’lardan başlayan kurucu iktidarın korunması geleneğinin devamını ifade ediyordu. Diğer tarafta ise hukukun üstünlüğü söylemi vardır. 12 Eylül Darbe davasında hukukun üstünlüğü, hukukun mevcut iktidara değil, kurucu iktidara üstünlüğü olarak yorumlanmış ve kurucu iktidarın egemenliğini yıkmak için kullanılan bir siyaset pratiği olmuştur. Ancak bu yeni söylemin diğer devlet kurumları tarafından desteklenmediği görülüyor. Değişen siyasi dinamiklerin bu yorumun taşıyıcısı olan aktörleri ortadan kaldırmasıyla birlikte, kurucu iktidara yargılanmama imtiyazı getiren geleneksel kurumsalcı söylem bir kez daha baskın çıkmıştır.

Tarihin bir cilvesi olarak Kenan Evren’i yargılayan dava süreci, Kenan Evren’i haklı çıkararak bitti. Evren mahkemedeki kısa savunmasında birkaç önemli noktayı dile getirdi. İlki, davanın yasal zemini yoktur; zira yasalara göre darbe teşebbüsü suçtur. Kendisi ise darbe yapmıştır ve darbe yapmak suç değildir. İkincisi, mahkeme yetkisizdir; zira mahkeme yetkisini 1982 Anayasası’ndan almaktadır. Böyle bir mahkemenin kendisini 12 Eylül 1980 tarihindeki tasarruflarından dolayı yargılama yetkisi bulunmamaktadır. Son olarak, kendisi kurucu iktidardır. Kurucu iktidarları ise hukuk kısıtlayamaz; onları sadece tarih yargılayabilir. Mahkemeyi reddeden bu savunmasından sonra Evren şunu demiştir: Ben sanık değilim.[27] Gerçekten de Evren 12 Eylül Darbe davasında sanıklık yapmadı. İki buçuk yıla yakın süren davada Evren ve Şahinkaya sağlık durumlarını gerekçe göstererek hiçbir duruşmaya katılmadılar ve sanık sandalyesine hiç oturmadılar. Velhasıl, yargı cuntacıları sanık yaptı ama sanıklık yaptırmadı. 12 Eylül darbesini yargıya taşıyan ama yargılatmayan; Evren’i sanık yapan ama sanıklık yaptırmayan aktörleri, kurumları ve söylemleriyle işte bu politiko-jüridik alan oldu.

DİPNOTLAR

[1] Değerli katkılarından dolayı Orhan Gazi Ertekin’e teşekkür ederim.

[2] Bu dönemde ordunun sadece yargısal özerkliği sonlanmamış; darbe davalarına parallel ilerleyen reformlarla siyasi karar alma süreci üzerindeki denetim gücü de törpülenmiştir. Örnek vermek gerekirse, 2001-2004 arasında MGK’nin sivil üye sayısı arttırılmış, kararlarının tavsiye niteliği yasal ve anayasal değişikliklerle vurgulanmış, MGK Genel Sekreteri’nin atanması ve yetkilerinin kullanımı Başbakanlığa bağlanmış, MGK temsilcileri RTÜK ve YÖK’ten çıkarılmış, 2013’de TSK İç Hizmetler Kanunu Madde 35 kaldırılmış, Nisan 2017’de Jandarma Kuvvet Komutanı MGK üyeliğinden çıkarılmış ve Temmuz 2017’de Genel Kurmay Başkanlığı Savunma Bakanlığı’na bağlanmıştır.

[3] Singh (2017: 163) yargı ve ordu arasındaki ortaklığın 15 Temmuz 2016’da gerçekleşen darbe girişimine kadar devam ettiği düşüncesindedir.

[4] Darbe girişimi ile ilgili yurt genelinde yaklaşık 8.000 kişinin yargılandığı 289 dava açıldı. Ana dava sayılan 486 sanıklı Ankara Akıncı Üssü davası hala sürmektedir. Genelkurmay Çatı Davası olarak bilinen ikinci ana davada ise mahkeme Haziran 2019’da eski orgeneral Akın Öztürk’ün de aralarında bulunduğu 17 sanık hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası vermiştir. Açılan davaların 260’ı karara bağlanmış ve 3000’den fazla mahkumiyet kararı çıkmıştır. Bunlardan yaklaşık 2000’den fazlası ömür boyu hapis cezasıdır.

[5] Yetkili Ankara Cumhuriyet Başsavcı Vekilliği­nin 2012/2 Esas, 03.01.2012 tarihli iddianamesi

[6] Yargıtay 16. Ceza Dairesi, E. 2015/5829, K. 2016/4175

[7] Aylin Dal, “12 Eylül davası üçüncü kez Yargıtayda”, 19.02.2020, Anadolu Ajansı, https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/12-eylul-davasi-ucuncu-kez-yargitayda/1738581

[8] 765 sayılı Türk Ceza Kanununun 107. Maddesi, hukuku amme davasının ikamesi mezuniyet veya karar alınmasını, yahut diğer bir mercide halli lazım gelen bir meselenin neticesine bağlı bulunduğu takdirde mezuniyet ve kararın alınmasına yahut meselenin halline kadar müruru zaman durur, demektedir.

[9] Anayasa’nın 83/3 Maddesi, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyesi hakkında, seçiminden önce veya sonra verilmiş bir ceza hükmünün yerine getirilmesi, üyelik sıfatının sona ermesine bırakılır; üyelik süresince zamanaşımı işlemez, demektedir.

[10] 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 67/1 Maddesi, soruşturma ve kovuşturma yapılmasının, izin veya karar alınması veya diğer bir mercide çözülmesi gereken bir meselenin sonucuna bağlı bulunduğu hallerde; izin veya kararın alınmasına veya meselenin çözümüne veya kanun gereğince hakkında kaçak olduğu hususunda karar verilmiş olan suç faili hakkında bu karar kaldırılıncaya kadar dava zamanaşımı durur, demektedir.

[11] Yetkili Ankara Cumhuriyet Başsavcı Vekilliği­nin 2012/2 Esas, 03.01.2012 tarihli iddianamesi

[12] Türker Karapınar, “Darbede İdam Edilenlerin Ailesine Müdahillik Yok”, 18 Nisan 2012, Milliyet, https://www.milliyet.com.tr/gundem/darbede-idam-edilenlerin-ailesine-mudahillik-yok-1529588

[13] Ankara 10. Ağır Ceza Mahkemesi, E. 2014/181, K. 2014/137

[14]Ayça Söylemez, “12 Eylül’ün Yargıdaki Durumu Ne?”, 17 Ağustos 2015, Bianet, https://m.bianet.org/bianet/insan-haklari/166886-12-eylul-un-yargidaki-durumu-ne

[15] İsmail Saymaz, “Savcı: Mehmet Ağar ve Ekibi, Cihan’ı Öldürdüyse de Zamanaşımı Var!”, 4 Kasım 2014, Radikal, http://www.radikal.com.tr/turkiye/savci-mehmet-agar-ve-ekibi-cihani-oldurduyse-de-zamanasimi-var-1223682/

[16] İsmail Saymaz, “Türkiye’nin İlk 12 Eylül Soruşturması ‘zamanaşımı’ndan düştü”, 8 Aralık 2014, Birgün, https://www.birgun.net/haber/ilk-12-eylul-sorusturmasi-zamanasimi-ndan-dustu-72269. Dava şu an İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’ndedir.

[17] “Diyarbakır Cezaevi’ndeki İşkencelere Takipsizlik”, 12 Temmuz 2014, T24, https://t24.com.tr/haber/diyarbakir-cezaevindeki-iskencelere-takipsizlik,264102

[18] Ayça Söylemez, “12 Eylül’ün Yargıdaki Durumu Ne?”.

[19] Faili Belli: İnsan Hakları Davaları İzleme Sitesi, 12 Eylül Davası, https://www.failibelli.org/dava/12-eylul-davasi/

[20] “Darbecilere Suç Duyurusu”, 13 Eylül 2010, NTV, https://www.ntv.com.tr/turkiye/darbecilere-suc-duyurusu,Z3ZnDYaxyUSw9V9ln05bhg

[21] Savcı Sacit Kayasu meslekten ihraç edilmiştir.

[22] Hakim İnce ve üyeler Acar, Alabaş ve Ertan HSYK’nın 24 Ağustos tarihli kararıyla, üye hakim Çakır ise HSYK’nın 31 Ağustos tarihli kararıyla meslekten ihraç edildi.

[23]“12 Eylül davasına bakan savcı ve hakimler FETÖ’cü çıktı”, 12 Eylül 2016, Milliyet, https://www.milliyet.com.tr/gundem/12-eylul-davasina-bakan-savci-ve-hakimler-fetocu-cikti-2310184

[24] Gökçer Tahincioğlu ve Türker Karapınar, “Darbenin Evrakları İmha Edilmiş”, 3 Nisan 2012, Milliyet, https://www.milliyet.com.tr/gundem/darbenin-evraklari-imha-edilmis-1523123

[25] “12 Eylül’ün İşkence Belgeleri Mahkemede”, 17 Haziran 2012, Hukuki Haber, https://www.hukukihaber.net/kamu-hukuku/12-eylulun-iskence-belgeleri-mahkemede-h24882.html

[26] Komisyon raporunu 28 Kasım 2012 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına sunmuştur.

[27] Faili Belli: İnsan Hakları Davaları İzleme Sitesi, 12 Eylül Davası

KAYNAKÇA:

Andrade, Maria Abad (2020). “Countermajoritarian Institutions in Turkish Constitution Making” içinde Petersen, Felix ve Zeynep Yanaşmayan (Ed.), The Failure of Popular Constitution Making in Turkey: Regressing towards Constitutional Autocracy. Cambridge: Cambridge University Press, ss: 218-248.

Bakıner, Onur (Bahar 2016), “Judges Discover Politics: Sources of Judges’ Off-bench Mobilization in Turkey” içinde Journal of Law and Courts, ss: 131-157

Collins, Cath (2010). Post-transitional Justice: Human Rights Trials in Chile and El Salvador. USA: The Pennsylvania State University Press

Dal, Aylin. “12 Eylül davası üçüncü kez Yargıtayda”, 19 Şubat 2020, Anadolu Ajansı, https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/12-eylul-davasi-ucuncu-kez-yargitayda/1738581

“Darbecilere Suç Duyurusu”, 13 Eylül 2010, NTV, https://www.ntv.com.tr/turkiye/darbecilere-suc-duyurusu,Z3ZnDYaxyUSw9V9ln05bhg

“Diyarbakır Cezaevi’ndeki İşkencelere Takipsizlik”, 12 Temmuz 2014, T24, https://t24.com.tr/haber/diyarbakir-cezaevindeki-iskencelere-takipsizlik,264102

Ensaroğlu, Yılmaz; Yavuz Güçtürk, Hüseyin Kırmızı ve Cem Duran Uzun (2012). 2012’te Hukuk ve İnsan Hakları. İstanbul: Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı Yayınları

Ensaroğlu, Yılmaz; Zeynep Ardıç, Taylan Barın, Yavuz Güçtürk ve Cem Duran Uzun (2014). 2013’te Hukuk ve İnsan Hakları. İstanbul: Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı Yayınları

Faili Belli: İnsan Hakları Davaları İzleme Sitesi, 12 Eylül Davası, https://www.failibelli.org/dava/12-eylul-davasi/

Karakaya, Naim ve Hande Özhabeş (2013) Yargı Paketleri: Hak ve Özgürlükler Açısından Bir Değerlendirme. İstanbul: TESEV Yayınları

Karapınar, Türker. “Darbede İdam Edilenlerin Ailesine Müdahillik Yok”, 18 Nisan 2012, Milliyet, https://www.milliyet.com.tr/gundem/darbede-idam-edilenlerin-ailesine-mudahillik-yok-1529588

Miş, Nebi; Yılmaz Ensaroğlu, Ufuk Ulutaş, Sadık Ünay, Zafer Çelik ve İsmail Çağlar (Ed.) (2014). 2014’te Türkiye. İstanbul: Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı Yayınları

Peker, Recep (1984). İnkılap Dersleri. İstanbul: İletişim Yayınları

Saymaz, İsmail. “Savcı: Mehmet Ağar ve Ekibi, Cihan’ı Öldürdüyse de Zamanaşımı Var!”, 4 Kasım 2014, Radikal, http://www.radikal.com.tr/turkiye/savci-mehmet-agar-ve-ekibi-cihani-oldurduyse-de-zamanasimi-var-1223682/

Saymaz, İsmail. “Türkiye’nin İlk 12 Eylül Soruşturması ‘zamanaşımı’ndan düştü”, 8 Aralık 2014, Birgün,https://www.birgun.net/haber/ilk-12-eylul-sorusturmasi-zamanasimi-ndan-dustu-72269

Söylemez, Ayça. “12 Eylül’ün Yargıdaki Durumu Ne?”, 17 Ağustos 2015, Bianet, https://m.bianet.org/bianet/insan-haklari/166886-12-eylul-un-yargidaki-durumu-ne

Skaar, Elin (2011). Judicial Independence and Human Rights in Latin America Violations, Politics, and Prosecution. New York: Palgrave Macmillan

Singh, Vinita R. (2017). “The Turkish Judicial Purges: More of the Same or Hope for a Judiciary that Actually Represents the Will of the People” içinde Transnational Law and Contemporary Problems, 27:161, ss: 162-20.0

Tahincioğlu, Gökçer ve Türker Karapınar, “Darbenin Evrakları İmha Edilmiş”, 3 Nisan 2012, Milliyet, https://www.milliyet.com.tr/gundem/darbenin-evraklari-imha-edilmis-1523123

Türkiye Büyük Millet Meclisi Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu (Kasım 2012). Ülkemizde Demokrasiye Müdahale Eden Tüm Darbe ve Muhtıralar ile Demokrasiyi İşlevsiz Kılan Diğer Bütün Girişim ve Süreçlerin Tüm Boyutları ile Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu Raporu, Cilt: II. TBMM web sayfası.

Zalaquett, Jose (1995) “Confronting Human Rights Violations Committed by Former Governments: Principles Applicable and Political Constraints” içinde Kritz, Neil (Ed.) Transitional Justice: How Emerging Democracies Reckon with Former Regimes, Vol. 1, Washington: United States Institute of Peace.

“12 Eylül davasına bakan savcı ve hakimler FETÖ’cü çıktı”, 12 Eylül 2016, Milliyet, https://www.milliyet.com.tr/gundem/12-eylul-davasina-bakan-savci-ve-hakimler-fetocu-cikti-2310184

“12 Eylül’ün İşkence Belgeleri Mahkemede”, 17 Haziran 2012, Hukuki Haber, https://www.hukukihaber.net/kamu-hukuku/12-eylulun-iskence-belgeleri-mahkemede-h24882.html