“Brezilya yeni başlayanlara göre değil.” Brezilya’nın en ünlü bestecilerinden biri olan Tom Jobim’e atfedilen bu cümle, genellikle Brezilyalılar tarafından Brezilya’nın anlaşılmasındaki kendine has zorlukları ifade etmek için kullanılır. Bu, Brezilya’nın diğer toplumlardan daha kompleks olduğunu ve bunun sonucunda başka bir ülkeden gelen yabancının ayak basmasını takiben oluşan hayranlığa zıtlık oluşturan; her zaman karikatürize edilmiş bir saflık içinde görülen yabancılara toplumsal nüansların ulaşılmaz olduğunu ifade etmenin bir yoludur. 16 yy.’da Portekizliler’in gelişi ve daha sonrasında soğuk savaş döneminde Kuzey Amerikan etkisi şeklinde devam eden kolonyal şiddeti göz önüne aldığımızda burada bir tür mikro-iktidar mücadelesi görmek mümkün olsa da (Portekizliler Brezilya popüler kültüründe “beyinsiz” insanlar; birinci dünyanın turistleri –gringolar– saf ve kandırması kolay olarak resmedilir). Brezilya kültürüne atfedilen bu sözde karmaşıklık sadece Brezilyalıların kendilerinden olmayanlarla nasıl pasif-agresif bir şekilde ilişki kurduklarını değil aynı zamanda kendi iç problemleri ile nasıl uğraştıklarını ve absürt olayların neden olduğu karmaşayı ortaya serer. Bir Brezilyalı olarak; yabancılarla konuşurken değil; tam tersine -kendi- ülkemde ne olup bittiğini anlamanın zor olduğu fikri ile baş ederken kaç defa “Brezilya yeni başlayanlara göre değildir” cümlesini duymuş veya söylemişimdir. Örneğin, “yolsuzluğa karşı mücadelenin” yolsuzluğa bulaşmış bir politikacının sloganı olmasını nasıl açıklamalı? Veya Mevcut başkanın[1] şimdi hapiste olan yolsuzluğa bulaşmış bir politikacıya susması için ödemelerin sürdürülmesi gerektiğine dair ses kaydı herhangi bir toplumsal karmaşaya yol açmazken; hiç bir soruşturmaya müdahale etmemiş ve kendisine karşı herhangi bir suçlama bulunmayan bir önceki başkanı[2] yüz binlerce insanın protesto etmesini nasıl açıklamalı? “Bilirsin, Brezilya yeni başlayanlara göre değildir”; bu cümle bir müzakereyi anlamlı herhangi bir şey üretmeden sona erdirebilse de hala kültürümüzün bir parçasıdır.

Bu metnin amacı Brezilya kültürünün karmaşıklığını diğer kültürlerle karşılaştırmak değildir; böyle bir çaba birçok sebepten ötürü anlamsızdır: “Brezilya kültürü”nü tanımlayan ortak bir iz tanımlamanın imkânsızlığı ve kültürlerin karmaşıklık açısından karşılaştırabileceğine inanma ahmaklığı -başından beri diğer problemler bu tür bir aşırılıkta bulunabilir- gibi sebepler sosyolog ve antropolog olmadığım gerçeği ile kuvvetlenerek böyle bir çabayı anlamsızlaştırmaktadır. Ayrıca, mevcut durum bu olmasa bile; varsayılan bu kültürel karmaşıklığın Brezilyalılar’ın siyasetle ve toplumsal ağlarla olan ilişkisine içkin olduğunu varsayar. Bu metinde tartışmak istediğim temel konu dünyanın Brezilya’da vardığı tıkanmaya dair anlamlı ve kullanışlı açıklamalar ve perspektifler inşa etmek ile ilgilidir: Bu ise dünyayı açıklamak ve anlamak ya da açıklamamak ve anlamamak anlamına gelir. Bu anlamda, Brezilya’nın mevcut siyasal durumunun geniş ve tam bir analizini sunmak niyetinde değilim, fakat insanların hakikatle ile ilişkilenme biçimi üzerine düşüneceğim. Hakikat meselesinin bugünlerde büyük bir kamusal ilgiye mazhar olduğu kesin ve Brezilya örneği bu tartışmaya ilginç özgüllükleri ile katkıda bulunabilir. Ve bu bağlamda, metnin başından beri tekrarlanan cümleyi kültürün ortak bir izi ya da benzer bir anlamda değil, bir muhtemel etki olarak; şimdi olağanüstü bir konum kazanmış olan hakikat meselesi ile uğraşmanın bir semptomu olarak ele alacağım.

Şüphesiz hakikat çağdaş toplumlar için büyük bir soru(n). Brexit ve Trump’ın seçilmesi gibi olaylarda da kilit bir tartışma olduğu gibi “alternatif gerçekler”, “post-hakikat”, “yalan haberler” ve onun sonsuz sayıdaki çeşitlemelerinin de aralarında bulunduğu bilgiyi daha az kurumsal bir biçimde yayma imkânıyla başa çıkamama fikri bir şekilde uluslararası politikada mevcut. İnternet aracılığıyla tartışmalara daha yatay alan yaratıldığına dair görüşler -herkesin herhangi bir büyük iletişim ağının ekonomik gücüne sahip olmadan görüşlerini ifade edebileceği ve dünyanın her tarafına ulaştırabileceği- gibi demokratik yanılsamalar hızlıca çökmüştür. Facebook ve Whatsapp gibi araçların ekonomik güce sahip insanlar tarafından adaletsiz bir şekilde verimli kullanıldığı açıktır. Bu yanılsamanın yerini alacak gibi görünen şey, artık geleneksel ve yerleşik kurumlara cevap vermek zorunda kalmaksızın her türlü anlatıya karşı güvensizlik ve istikrarsızlık ortamı yaratan medyanın gücünün belirsiz bir şekilde yeniden düzenlenmesidir.

Amerika Birleşik Devletler Başkanı’na Birleşmiş Milletler toplantısında saçma şeyler söylediği için gülünebileceği gibi, televizyonda aynı başkan kendi imajında herhangi yıkıcı bir etki yaratmadan her şeyin yalan olduğuna dair beyanda bulunabilir. Belki de Trump “alternatif gerçekler” çağının en iyi örneği olarak düşünülebilirdi eğer Brezilya ile beraber aynı zamanda top koşturmasaydı… Ve bildiğiniz gibi, Brezilya yeni başlayanlara göre değildir… Trump’ın beyanları ne kadar saçma olursa olsun, yenilmiş başkan adayı Fernando Haddad’ın çocuk bakımevlerinde çocukları gay yapmak için penis şekilli meme ucuna sahip biberonlarla emzirmek gibi bir politikaya sahip olduğu iddiası kadar abes haberler duymamıştım. Birileri, bunun yalan haberin aşırı bir örneği olduğunu ve kimsenin inanmadığı (her ne kadar doğru olmasa da) ileri sürebilir. Ancak, daha tartışmasız bir örnek verilebilir: Başkan adayı Bolsonaro (ki birkaç ay sonra seçimi kazanacaktır) Brezilya’nın en büyük iletişim ağında verdiği az sayıdaki mülakattan birinde, kamu eğitim sisteminde okutulan cinsel eğitim materyallerinin bir parçası olan kitabı (gay kit), gençleri “geleneksel Brezilya aile değerlerine” yabancılaştırarak gay olmaları yönünde cesaretlendiren bir materyal olduğu iddiasını dile getirdi. “Gay kit”in olmadığı bilinen bir gerçekti fakat sonrasında, söz konusu kitabın devlet okullarında hiç kullanılmamış olduğu ve seçilen cumhurbaşkanının söyledikleriyle aynı içerikte olmadığı ortaya çıktı. Bununla beraber, her ne kadar bunları çürütmek zor olmasa da “gay kit”ine, “okullarda komünist ideoloji endoktronizasyonu”na, “azınlık diktatörlüğü”ne karşı mücadele, Bolsonaro’nun seçilmesinin temel destek noktalarıydı. Seçimler sırasında, farklı araştırmalar, artık geleneksel iletişim kurumlarının, bu tür saçmalıklara ve bu nasıl mümkün olabilir sorusuna yer vererek insanların güvenlerini karşılayamadığını göstermiştir.

Sunmak istediğim temel hipotez, bu durumun hakikat kavramını açık bir şekilde müzakereye ve katılıma dayalı kolektif bir üretim olarak düşünmekten ziyade on yıllar boyunca hakikat meselesi ile yanıltıcı bir şekilde ilişki kurmamızdan kaynaklandığıdır. Doğrusu, var olan olgularla örtüşen belirli formlardaki birbirinden farklı doğal gerçekliklerin anlamını sabitleme fikri hâlihazırda sadece medya şirketleri ile sınırlı olmayan ve bilimle beraber kabul görmüş üretilen bilgiyi de etkileyen bir kriz içerisindedir. İklim değişikliğine dair bilimsel uyarıları “alternatif gerçeklikleri” kullanarak farklı yorumların inşa edilebileceğini ve bunun sonucunda bilim insanlarının söylediklerinin zorunlu olarak kabul edilemeyeceğini ileri süren yaklaşım bu durumun en iyi örneği olarak görülebilir. Dünya çapında yaygın bir fenomen olarak Trump’ın iklim politikalarında merkezileşen bu durum son zamanlarda Brezilya’da tarım endüstrisi ile bağlantılı birinin tarım bakanı olarak ilanı “ideolojik olmayan siyaset”[3] uygulayacağını garantisi olarak Brezilya’da varlık kazanmıştır. Tam da bu fikir, Brezilya’nın yeni seçilmiş başkanının bilimde ve eğitimdeki ideolojik yönelimleri kaldırarak yerine ideolojik olmayanları geçirme iddiası kilit önermelerinden biridir. Bu konuya geri döneceğim ama önce iklim meselesi ile alakalı bilimsel bilginin eleştirilmesi üzerine birkaç şey söylememe izin verin.

Bilimsel otoritenin eleştirisinin en ünlü isimlerinden biri Fransız antropolog ve felsefeci Bruno Latour’dur. Latour on yıllardır insanların yanlış bir biçimde bilimi özerk bir alan olarak düşündüklerini ve bilimi hakikat ile imtiyazlı bir ilişkiye yerleştirdiklerini ve bilimsel prosedürlerin ve sonuçların idealize edilmiş imgesine tutunduklarını savunarak bilimin toplumsal imgesini değiştirmeye çalışmıştır. Bu anlamda, Latour bilimsel bilginin hakiki bilgiyi ürettiği ve sunduğu fikrine karşı insanların sahip olduğu (bilim insanlarının ve bilim felsefecilerinin sıklıkla sunduğu) bu toplumsal imgeye kıyasla bilimin çok daha siyasi ve rastlantısal olduğunu söyleyerek mücadele etmiştir. Bilime karşı tarafsız ve hakiki bilginin olanaksızlığına ve bilimsel alanın özerkliği fikrinin hayali bir çaba olduğuna işaret eden büyük eleştirel geleneği takip eden Latour, Steve Woolgar ile yazdığı Laboratory Life (1979) kitabını yayımlaması ile büyük bir münakaşaya yol açarak bu tartışmaya laboratuarlardaki saha araştırmaları ile tartışmalı katkılarda bulunmuştur. Aslında, Latour, bilimde “alternatif gerçekliklerin” merkezi bir rol oynayabileceği noktasında eleştirilinceye kadar bilimi, bilimsel prosedürün sislerinden arındırma önerisinde gayet başarılıdır.

Son yıllarda Latour, bilimsel otoriteyi açıkça zayıflatmayı amaçlayan çabalarının aksine bilimin iklim değişikliğinin üstesinden gelebileceğini de içeren farklı bir öneriyi savunur olmuştur. Savunmasında Latour, bilimin değerini reddetmediğini ama yıllardır yanlış anlaşıldığına inandığını ifade eder; böyle olunca da önceki çalışmaları ile karşıtlığın da yüzeysel olduğu açığa çıkmış olur. “Alternatif gerçekliklere” katkı yapmak ile suçlandığı zaman, bu suçlamayı Latour zaten kendisinin de bu probleme işaret ettiğini ve bilimin yerleştirildiği yanlış konumda işlevini yerine getiremeyeceğini ve bilimsel otoritenin çöküşünün bilimin yanlış bir konumu işgal etmesinin olası bir sonucu olduğunu söyleyerek cevap verir. Basitçe söylersek, Latour’un bilimsel otoritenin ölçüsüzlüğüne dair eleştirisi, bilimsel bilginin öneminin ve kullanışlılığının reddi değildir; fakat bilimin değerinin, bilginin sınırları ve eleştiriye açıklığı özelliklerinden kaynaklandığının hatırlatılmasıdır. Bilimin hakikatle ayrıcalıklı bir ilişkisi olduğunu, bilimsel bilginin bu sınırlarını aşarak ve bilimsel üretimin doğru ve zorunlu olduğunu (bu olmasaydı bilimsel bilgi kendini farklılaştıramazdı) sunarak savunan bu yaklaşım sürdürülebilir değildir. Bu idealin çöküşü, Latour’un söylediği gibi sınırlı ama hala değerli olan bir bilgi üretimi yerine bilimin toptan bir reddine yol açmıştır.

Genel hatlarıyla, hakikatin sabitlenebilir ve başkalarına iletilebilir bir şey olarak sunuluşu bilimin bir ayrıcalığından ziyade herhangi bir kurumun kendisini hakikatin taşıyıcısı olarak sunmasından kaynaklanır. Bu durumla ilgili sorun, ne “gerçekliğin sunuluşu” olarak düşünülen veya düşünülmeyen herhangi bir seçime içkin şiddetin varlığının kaçınılmazlığıdır ne de her daim bir noktada başarısız olmaya mahkûm olan hakikiliğin varsayımsal statüsüdür. Hakikate ilişkin mesele bu gerçekliklerden etkilenen ancak yorumlama sürecinde dışarıda bırakılan bireylerin katılımının olmayışıdır ki bu da bizi Brezilya’ya geri götürüyor.

Breziya’da ne olup bittiğini yorumlamaya çalışan birçok entelektüel 1985’te son bulan diktatörlüğün etkileri ile uğraştığımıza işaret eder. Bu dönemde var olan şiddet ve otoriteryanizmin ötesinde, temel iddia şu an daha agresif bir şekilde geri dönen çözülmemiş ve dikkate alınmamış sorunların olduğudur. Bunun temel sebebi Brezilya’da hem bir tür geçmişle barışma siyasetinin olmaması hem de devlet tarafından işlenen herhangi bir suçun hesabının verilmemesidir. Evrensel af yasası asker yönetimde iken görüşülmüş ve kabul edilmiş ve sonuç olarak bu mesele sessizliğe bırakılmıştır. Brezilya’da ordu kendisini asla eylemlerinin ve sorumluluklarının hesabını verme zorunluluğunda görmedi. Ne olduğunu tespit etmeye ve ayrıntılandırmaya dönük birçok farklı çaba olsa da, işlenen suçlara dair herhangi bir resmi tutum ve tanınmanın olmayışı olası anlatıların inşa edilmesine ilişkin belirsiz bir ortama yol açtı.

Geçmişle barışma ve özür siyaseti kadar anıtların ve müzelerin inşası böyle olaylarda gerçeklerin unutulmaya terk edilmemesi için büyük önemdedir. Barbara Cassin’in Güney Afrika Apartheid sonrasında da belirttiği gibi konuşma yükümlülüğü ve birinin yapıp ettiklerinin bilinmesi neler olduğunun ayrıntılı bir tasnifinde ve farklı bir dünya yaratımında merkezi bir rol oynadığı gibi olayların yeniden anılması yaşananların tekrar gerçekleşmesini engellemede hayati role sahiptir. Bunların yeniden konuşulması talebi sadece suçluluk duygusunun ve yaşanan acıların tanınmasının – ki gerçekten gerekli bir aşamadır- bir sonucu değil aynı zamanda insanların kendileri ve diğer insanlar hakkında konuştuğu bir tarih yazımına katılarak ve bu tarihi sahiplenerek insanlar tarafından ele geçirilebilen ve değiştirilebilen kolektif bir anlatı (ya da anlatılar çünkü birden fazla olabilirler -ki anlatılar olmalıdır-) oluşturmanın da bir aracıdır. Bu herkesin birbiriyle anlaştığı anlamına gelmez hatta tam tersine kişinin kendisiyle bile çeliştiği durumlar olabilir: Anlatılar her zaman belirsizdir ve müphemlikle ve boşluklarla kaplıdır fakat bu Fransız psikanalist Jacques Lacan’ın da belirttiği gibi hakikatin yapısının bir özelliği olarak görülebilir. Bu, gerçekliğin saf bir yaratımı ve tarafsız bir sunumu sorunu değildir -ki bu imkânsızdır. Fakat Alain Badiou gibi düşünürlerin de savunduğu gibi olayın etkilerinden ve başarısızlıklarından (tabii ki başarısızlığın etkilerinden de) sorumlu olunduğu ve birinin kendisini ilişkilendirebileceği ve olaya deneyimlediği şekliyle bir anlam yükleyebileceği bir hakikat biçimidir.

Brezilya’da olmuş olan ise tam tersi bir durumdur; hakikatle böyle bir ilişkinin kurulmasından kaçınılmasıdır. Ancak bu durum, hiçbir zaman doğrudan yüzleşilmeyen geçmişin ne unutulduğu ne de etkilerinin sonlandığı anlamına gelmese de; bu geçmiş birçok farklı şekilde mobilizasyon kaynağı olabilirdi. Brezilyalı psikanalist Maria Rita Kehl’in de belirttiği gibi, geniş ve ciddi bir hesaplaşmanın yokluğu geçmişte işlenmiş mezalimlerin reddine, geçmişte yapılanların “komünist tehdide” karşı koymak adına yapıldığına; daha ince bir şekilde ise sanki kurumsallaşmış devlet şiddeti ile sivil direnişin yasaları çiğnemesi karşılaştırılabilirmiş gibi af yasasının iki taraf için de geçerli olmasına imkan vermiştir. Bu eksikliğin sonucunda ortaya çıkan en iyi örnek yeni seçilmiş başkanın siyasi tutuklulara, diktatörlük döneminde işkence yapmış bir asker olan Albay Brilhante Ustra’nın kişisel kahramanı olduğunu kamusal olarak ilan etmesidir. Daha da ötesi, başkan Dilma Rousseff’in meclis soruşturması sırasında, Bolsonaro, oyunu Ustra’ya adarken; Ustra’nın sadece işkenceci olmadığını aynı zamanda kişisel olarak Dilma’ya da işkence etmiş olduğunu hatırlarsak Ustra’yı “Dilma Rousseff’in hayaleti” olarak sunabilmiştir (Rousseff 1970’lerdeki diktatörlüğe karşı olan sivil hareketin bir parçasıydı).

Öbür yandan, bu meseleler üzerinde yükselen kamusal tartışmanın yokluğunun yarattığı boşluk, medya şirketleri tarafından “doğru” gerçekler sunularak ve tartışmaları susturularak doldurulmaya çalışılmıştır. Bu anlamda medya, her iki tarafın da yanlışlar yaptığına ve gazeteciliğin özgürlük ve demokrasi mücadelesindeki rolüne dair kullanışlı bir anlatı sunarak sadece insanların değil aynı zamanda yeni kurulan demokrasinin pasifize edilmesinde önemli bir rol oynamıştır. Politik Düzenin savunusu ve İşçi Partisi’nin geçmişte savunduğu “aşırı” sosyalist ajandaların reddi tekrardan bir görev olarak tanımlanmış ve bu görev siyasal sahnenin aktif bir manipülasyonuyla gerçekleştirilmiştir. 1989 seçimlerinde, en büyük televizyon ağına sahip Rede Globo başkanlık seçimlerinin son turunda yarışan iki aday arasındaki son tartışmada seçimleri kazanacak olan Fernando Collor de Mello (ilk dönemi bitmeden yolsuzluk suçlamaları altında görevinden alınacaktı) lehine olacak şekilde yayın yapmıştır. Yenilen aday olan Luis Inácio Lula da Silva’nın medya ile 2002 yılı seçimleri ile başkan olmasından sonra da devam eden sorunlu ilişkileri uzun yıllara dayanmaktaydı. Ve genel hatları ile hakikat kolektif bir üretimden ziyade medya tarafından sunulan bir ürün olma özelliğini korumuştur.

Diktatörlüğün hemen sonrası geçmişle barışmaya dönük herhangi bir siyaset olmasa da, Dilma Rousseff başkanlığı sırasında başka eylemlerle beraber Ulusal Hakikat Komisyonu’nu kurarak bunu yapmaya çalışmıştır. Bu komisyonun diktatörlük döneminde işlenen suçları tanıma ve olası tazminat edimlerini belirleme yetkisi vardı ancak sonuçlar beklenenin çok altında kaldı. Böyle olmasına sebep olarak ordunun işbirliği yapmaması (ne yaptığının hesabını vermede ordu hala kendini zorunlu görmüyordu) ya da komisyona toplumsal katılımın zayıf olması gösterilebilir. Bu anlamda Komisyon’un olayların ne geniş ölçekte ayrıntılı bir araştırılmasına ne de toplumsal olarak tanınmasına vesile olduğu söylenebilir. Medyanın sorgulanamaz imajının değiştirebileceği gerçeğinin anlaşılması ile Komisyon medyada çok sınırlı bir şekilde yer bulabildi. Çünkü o zamana kadar, kendilerini diktatörlüğe karşı mücadele eden demokrasi savaşçıları olarak sunan medya şirketlerinin ordu ile birçok seviyede işbirliği yaptığı anlaşılacaktı. Bu şirketlerden sundukları yanlış anlatı, ordu ile olan iş birlikleri ve kendilerine dair her daim sundukları tarafsızlık imajını ve savundukları hakikate fikrine olan bağlılığı yok ettikleri için özür dilemeleri istenebilirdi.

Aslına bakarsak, 2013 São Paulo eylemleri sırasında, kalabalık “a verdade é dura, a Rede Globo apoiou a ditadura” (gerçekler zordur; Rede Globo diktatörlüğün destekçisidir) şarkısını söyleyecekti. Aynı yıl bütün Brezilya’ya yayılacak olan eylemler bölgesel olarak São Paulo’da yüksek toplu taşıma ücretlerine karşı başlamıştı. Moviemonto Passe Livre (Ücretsiz Ulaşım Hareketi) tarafından örgütlenen bu protestolar beş bin civarında kişi ile şehrin önemli caddelerinin trafiğe kapatılması gibi küçük eylemlerle başlamıştı. Medya, protestocuları genelde işçilerin hayatını bozan vandallar olarak sunmuştu. Üç ya da dört protestodan sonra, önde gelen gazetelerde “otoritelerin kontrolü geri alması” ve daha sert tepki verilmesi gerektiğine dair editoryal yazılar kaleme alınmıştı. Bir sonraki protesto ise polisin eylemcilere uyguladığı absürt şiddeti ile geçince; bu durum polis şiddetini vaaz eden medyayı nahoş bir pozisyona sokarken toplumsal bir hareket yarattı. Bir sonraki protestoda ise bir kaç gün önce uygulanan şiddete tepki duyan yüz binden fazla insan São Paulo sokaklarına inmişti.

Bu noktada artık, protestolar ulaşım ücretleri sorununu aşmıştı: Kalabalık bir yandan Taksim Meydanı’ndaki protestolara gönderme yaparak “acabou o amor, isso aqui vai virar Turquia” (aşk sona erdi, burası Türkiye olacak) diye haykırıyor diğer yandan “mesele artık 20 cent değil”[4]‘le birlikte medyaya ve polis şiddetine karşı sesini yükseltiyordu. Trajedi ve fars gibi, tarih kendini gerçekten de acımasız ve ironik bir şekilde tekrar ediyordu. Görünen oydu ki, protestocuların gündemini yok etmek isteyen medya insanların yolsuzluğun yanında başka şeylerle beraber daha iyi eğitim için mücadele ettiğini söylüyordu. Bunu yaparak, kendi gazeteciliklerinin ciddiyetini ve etik duruşunu da ayrıca onaylamış oluyorlardı.

Ne kadar zorlarsa zorlasınlar, Rousseff hükümetine karşı pozisyonları ve bir önceki başkan Lula’nın ceza soruşturması reddedilmez bir şekilde gösterdi ki, Brezilya’nın ana akım medya şirketleri göründüklerinden çok daha fazla taraftı. Bunun en açık örneği ise Rede Globo’nun tüm ülkede boydan boya yapmış olduğu protesto yayınları idi. Gerçekten de, günler öncesinden insanları eylemlere katılmaları için cesaretlendiren yayınlar yaptıktan sonra, protestoları bir futbol maçıymışçasına bir sunucu ve yorumcu ile beraber canlı yayınlıyorlardı. Oldukça tartışmalı bir şekilde gerçekleştirilen Dilma’nın görevden alınışı için gerekli olan toplumsal karmaşanın oluşumunda medyanın rolü kilit önemdeydi. Dilma’nın başkanlıktan azlinin resmi sebebi ondan önceki bütün başkanların (daha küçük ölçekte de olsa) yaptığı bütçe kalemlerindeki oynama idi ama aslında medyada tartışılma şekli göstermişti ki Dilma’yı ne olursa olsun saf dışı bırakma amacı vardı.

Ayrıca, Rousseff yeterli Kongre desteğine sahip olmadığı için gittikçe derinleşen bir ekonomik kriz vardı. Görünen o ki, özellikle Kongre başkanı Eduardo Cunha, Dilma’yı desteklemesi karşılığında kendisi ve dostları hakkındaki cezai soruşturmalara müdahale edilmesi şartını öne sürerek aktif bir şekilde pazarlık ediyordu. Bu durum birçok insan tarafından bilinse bile Cunha’nın hükümeti çalışamaz hale getirmek için pozisyonunu koruması ilginç görünüyordu.

Oylama sürecinde birçok gizli gündemin (gündemlerin) varlığı açıktı. Özellikle Dilma’nın azli için oy veren hiçbir vekil, öne sürülen bütçe kalemlerinde oynama suçu hakkında bir şey söylemezken, temel vurguların geleneksel aile ve dinsel inançlar gibi ahlaki değerleri savunan söylemler oluşu bunu göstermekteydi (önceden de ifade ettiğim gibi ayrıca seçilmiş başkanın bir işkenceciye sunduğu saygı da vardı bunlara ek olarak). Sonuçta hiç kimse başkanın azlindeki temel motivasyonun ne olduğunu bilmese de, ekonomik kriz, hükümet etme biçimi ve rapor edilmiş yolsuzluk skandalları başkanın azli için gerekli ortamı yaratmıştı. Aylar sonra, Eduardo Cunha tutuklanmış ve mevcut başkan Michel Temer, parası önceden ödenen Cunha’nın sessizliğini (önceden söylendiği gibi) koruması gerektiğini söylerken kayda alınmıştı ama O’na hiçbir şey olmadı.

Bu olayları izleyen son seçime hukuksal ihlaller ve yargının fazlasıyla taraf eylemleri damgasını vurdu. Bir taraftan eski başkan Lula’ya caiz görülen sorgulama olağandışıydı. Diğer bulguların yanında, en akıl almaz olay ise Rousseff hala başkan iken Lula ile aralarındaki bir telefon konuşmasının yayınlanmasıydı. Yüksek Mahkeme’den herhangi izin olmadan başkanın dinlenmesinin suç olduğunu düşündüğümüzde (Soruşturmayı yürüten Yüksek Mahkeme yargıcına göre dinlenen Rousseff değil Lula idi), bunu yayınlamak tamamen sınırların dışındaydı fakat bu tür olağandışı durumlar için hiç bir önlem alınmadı. Görünen o ki, Lula’nın suçlu olduğunu gösterme isteği buna karşı çıkacak bir ortamın yokluğunda bütün yasal prosedürlerin üzerindeydi. Bir zaman sonra, Lula sahte bir yargılamayla olağanın dışında bir hızla mahkûm edilmişti. Açıkça görünen eksik kanıtlar emlak şirketi sahibi Léo Pinheiro’nun tanıklığı ile giderilmişti. İlk tanıklığında Lula hakkında aleyhte hiçbir beyanda bulunmayan Pinherio on yıl hapse mahkûm edildikten sonra tanıklığında değişikliğe gitmiş ve yolsuzluk şemasına Lula’yı da eklemiştir. Bunun sayesinde Pinherio’nun cezası yarı açık cezaevinde infaz edilmek üzere 3 yıldan az bir süreye indirilmiş ve cezasının federal mahkeme tarafından ikinci defa onaylanması sonrası Lula hapse atılmıştır.

Lula’nın cezası iki taraftan uzmanların da üzerine konuştuğu tartışmalı bir meseleydi. Ancak, genel hissiyat, hangi taraf neyi savunursa savunsun, yargısal olguların altında her zaman başka hesapların olduğunu düşünmek mümkündü. Foucault’nun São Paulo’da verdiği “Truth and Juridical Forms” konferansı bu duruma ironik bir şekilde oturmakta. Bir tarafta yeterli kanıt olduğunu savunanlar diğer tarafta ise yeterli kanıt olmadığını savunanlar. Bir yandan Lula’nın tuzağa düşürüldüğünü savunanlar diğer tarafta Lula’nın bunu hak ettiğini, ne olursa olsun Lula’nın bir suçlu olduğunu ve hapsedilmesi gerektiğini savunanlar. En muhafazakâr konumun ise iki tarafta da hata olduğunu söyleyen pozisyon olduğu söylenebilir: Bir tarafta, Lula’nın kendisine karşı devam eden birçok başka soruşturması vardı ve bunların bazıları çok daha fazla tutarlı gözükmekteydi. Bununla beraber daha ciddi soruşturmaların devam ettiği bir dönemde onun net olmayan ve tartışmalı bir süreç yoluyla mahkûmiyeti gelecek seçimlerde aday olmasını engellemek için ona hüküm giydirmeye yönelik, belirgin bir çaba varmış gibi görünmesini sağlamıştır ki olan da tam olarak buydu. Hangi taraf tutulursa tutulsun, görünen o ki iktidar mücadelesini kazanan taraf kendi anlatısını evrenselleştirmekte. Gerçek o ki kamuoyu yoklamalarında ön sırada olan ve ilk turda kazanma şansı olan bir adayın seçime girmesi yasaklandı. Tekrar edersek, “Brezilya yeni başlayanlara göre değil, değil mi?”

Bu kadar kafa karıştırıcı bilgi selinden sonra, bu metnin Brezilya’da olmuş olanları ve şu an yaşananları harfi harfine sunmayı amaçlamamış olduğu anlaşılmıştır. Bu metinde, insanların yolsuzluktan bıkmış olduğunu veya zenginlerin kendi ayrıcalıklarını korumak istedikleri görüşlerinin tam tersi bir şekilde düşünmemize yardımcı olacak bir anlatı sunmaya çalıştım. Bu anlamda, belirli bir pozisyon üzerinden (insanların) hakikat ve hakikatin etkileri (tamamı olmasa bile) ile kurdukları ilişkide alttan alta yer alan bir krize işaret eden “epistemik” bir bakış sunmaya çalıştım. Eğer son seçimde, sonuçların belirlenmesinde muhtemelen merkezi bir rol oynayan yalan haberler yeni bir değişken olsa da, bu durum Facebook ve WhatsApp gibi yeni teknolojik araçların bir sonucundan öte uzun süredir var olan huzursuzluğun yoğunlaşmasının bir sonucuydu.

Rede Globo’nun başka bir kanalında gerçekleşen bir röportajda, Bolsonaro askeri diktatörlüğü destekleyen sözlerinden dolayı kendisine yöneltilen eleştirilere, öncelikle askeri yönetimin bir diktatörlük olmadığı cevabını vermiştir. Bolsonaro’ya göre, diktatörlükler medya gücünü tek elde toplarken Brezilya’da basın askeri rejim altında özgürdü ve Rede Globo grubu bu dönemde büyürken askeri hükümeti desteklemiştir. Görmezden gelinen aşikâr gerçek çok iyi gizlenmişti ve mülakatın sonunda sunucu (ki diktatörlük döneminde hamileydi ve işkence görmüştü) kulaklığına okunan bir metinle televizyon ağının diktatörlük döneminde yanlışlar yaptığını kabul etmiş ve özür dilemişti. Açıkça, hatanın kabulü ve özür yeterli değildi. Asıl zarar çoktan verilmişti ve aday Bolsonaro televizyon ağının 1960larda orduyu desteklemesine benzer bir şekilde şimdi kendisinin kazanmasını istemeyerek önyargılı davrandığını ve medya ağının açık bir şekilde kendi çıkarları doğrultusunda çalıştığını ifade etmişti.

Bolsonaro’nun ne olursa olsun kendisini destekleyen Evanjelik Kilisesi ile olan ilişkileri dışında, medya tarafından sunulan olguların meşruluğunun sorgulanması kampanyasının değişmez bir özelliğiydi. Medyanın yakın tarihteki manipülasyonları ve aldatmacaları üzerinden medyanın çıkarlarının sorgulanması ve medyada yer alan bütün eleştirilerin bir taktik olduğu fikri toplumda büyük bir ivme yakaladı. İnsanların hakikati kolektif olarak üretip anlatılara dönüştürmek yerine hakikatin alıcısı olup kabul ettikleri bir dönemdeyiz. Anlaşılmaz olan ile uğraşmak yerine “yeni başlayanlara göre değil” anlayışını kabul etmenin daha kolay olduğu bir yerde geleneksel olarak hakikat taşıyıcılarının statülerinin krizi yeniyi inşa etmek için bir fırsat olabilir. Bu sebeple, yeni bir şeyin doğuşundan ziyade entelektüel azınlığın hayat boyu tekeline bir fren olarak görülebilecek yalan haberler ilk önce yorumlarda küçük farklılıklar yaratarak başlarken; toplumsal dayanakları sarstıktan sonra en absürt fikirlerin bile alan bulabilmesini sağlamaktadır. Özellikle, hakikat taşıyıcısının yerinden edilmesi sonrası yerine geçen, neo-faşist bir lider de olabilir “iyi niyetli” bir şirket de.

Öyle görünüyor ki bu yere aşırı sağ daha erken ulaşmış durumda ve umut ediyorum ki çözüm başka bir hakikat taşıyıcısı liderin bu konuma ulaşmasıyla gerçekleşmez. Umudum, çözüme giden yolda direnişin ancak kendimiz hakkında ürettiğimiz tarihte ve anlatılarda ve “hakikat” ile farklı ilişkide hayat bulması ile gerçekleşmesidir.

Çeviren: Yunus Yücel

DİPNOTLAR

[1] Dima Rousseff’in azledilmesi sonrası yerine geçen Michel Temer kastediliyor (çev.).

[2] Dilma Rousseff (çev.).

[3] Brezilya’da Dışişleri Bakanlığı görevine getirilen Ernesto Araujo küresel ısınmanın Marksist bir komplo ürünü olduğunu savunmuştur. Yazar iklim değişikliğine karşı siyasetin “ideolojik siyasetin” ürünü olarak gören yeni kabinenin bu pozisyonuna gönderme yaparak “ideolojik olmayan siyaset” ve küresel ısınma arasındaki bağa gönderme yapıyor (çev).

[4] Ulaşım eylemlerine yol açan ulaşım zammı bilet fiyatlarının 2,90 Reais’den 3,10 Reais’e yükselmesi ile başlamıştı (çev.).