“Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!” COVID-19 pandemisinin dünyayı etkisi altına almaya başladığı 2020’nin ilk aylarıyla birlikte en sık duyulan cümle bu oldu. Pandeminin bütün bir küresel sistemi değiştireceği tartışmaları süredursun, hemen her ülkede insanların gündelik yaşamları tepeden tırnağa değişti bile. Yeme içme ve alışverişten seyahate, sanayi üretiminden eğitime, aile içi ilişkilerden toplumsal cinsiyet rollerine kadar aklınıza gelen her alanda alışkanlıklar terkedildi ve bazen cezai yaptırımlarla da zorlanarak insanlar farklı yaşam pratiklerine yönlendirildiler. Böylesi bir değişimin sosyolojinin ilgi alanına girmemesi olanaksızdı.

Sosyolojik zanaatkarlık konusunu dantel gibi işleyen Charles Wright Mills’in (1959) sosyolojik imgelem (sosyological imagination) kavramı, 20. Yüzyılın ortalarından itibaren gündelik yaşam deneyimlerini entelektüel çalışmalarda kullanmak için bir rehber haline gelmişti. Sosyolojik imgelemin ilk adımı rutin gündelik edimlerimizin farkına varmak ve farklı eylem alternatifleri düşünmek olsa gerek.

Sosyologların toplumu araştırmak, yorumlamak ve nihayet değiştirmek için kullanabilecekleri çok sayıda kavram ve kuramdan oluşan bir repertuarları vardır. Bu bağlamda, Batılı düşünce sistemleri içinde ilk akla gelen isimler Durkheim, Weber ve Marx’tır. Ancak, burada bu isimlerin mevcut COVID-19 pandemisini nasıl analiz edeceklerine dair detaylı bir tartışmaya girecek değiliz. Yine de, sosyolojinin bu önemli kuramcılarının bazı kavramlarını kullanmadan topluma ve toplumsal ilişkilere dair herhangi bir tartışmaya başlamak olanaklı değildir.

Toplumu basitçe düzenli bir topluluk içinde birlikte yaşayan insanlar toplamı olarak tanımlayabiliriz. Düzen, yapılar, toplumsal etkileşim ve ilişki kalıpları, yapıları oluşturan normlar ve değerler ve kuşkusuz toplumsal değişme olanak ve olasılıkları hep birlikte sosyolojik analiz konularıdır.

Sosyolojiyi kapitalizmin analizinden ayırmak da zordur. Durkheim bize insanlar arasındaki dayanışma formlarında oluşan değişimleri araştırmayı öğretmişti. Kırsal alanda dayanışma daha çok mekanik yüzyüze ilişkiler şeklinde görülürken, kentte ve kentleşme ile birlikte toplumsal kaynaşma farklı işlerde uzmanlaşmış kişilerin karşılık bağımlığına, birbirlerine duydukları gereksinime dayanıyordu. İşte bu uzmanlaşma COVID-19 zamanında nasıl değişecek? Şimdilerde pandemi koşullarının dayattığı en görünür değişim, çevrimiçi ve evden çalışmanın yol açtığı farklı uzmanlaşma biçimleri.

Weberyan bir perspektiften baktığımızda, bazı başka şeylerin yanında, kapitalizmin nasıl bürokratikleşmeye, iş bölümüne yol açtığını ve nasıl bir yabancılaşmayı/ümitsizliği (anomie) getirebileceğini, insanlara yön veren moral değer ve normların yıkımına götürebileceğini vurgulamak gerekir. O halde, fazlasıyla sınırlanmış, katılaşmış ve bireyliğinizi yaşamaya fazla olanak tanımayan bir toplum, işte tam da şu pandemi döneminde yaşadığımız hayat, bir bunalım ve yıkım doğurmayacak mı?

Ya Marx? Kapitalizmin ekonomi-politik analizi, emek dünyası açısından sonuçları ve işsizlik, yeni devrimci güçlerin doğma potansiyeli… Bunların tümü, “COVID-19 Toplumu”nun Marx’tan esinlenen analizleri açısından önemli. Marx’ın bize kazandırdığı kavramlardan biri de yabancılaşma. 1844 Ekonomik ve Felsefi Elyazmaları’nda, yabancılaşma kavramını (Entfremdung); sınıflı bir toplumda insanların kendi doğalarına yabancılaşmaları, emeğin üretimden yabancılaşması, üretim sürecinden yabancılaşma ve diğer işçilere yabancılaşma olarak ele almıştı. Hiç çalışmamak ya da evden çalışmak da kuşkusuz ne kadar yabancılaştığımız üzerinde etkili olacaktır.

Sosyolojinin “kurucu babaları”ndan öğrendiklerimizden sonra da öğrendiğimiz çok şey oldu. Onu toplumsal cinsiyet, etnisite ve ırk boyutlarıyla zenginleştirmek gerekse de, sınıf hala sosyolojik analizlerin en önemli kavramlarından. Ancak, yukarıda değindiğimiz temel yaklaşım ve kavramlar “COVID-19-Toplumu”nu sosyolojik olarak irdelemek açısından nelerin önemli olduğunu görmemize yetecektir.

Pandemiyi küreselleşme destekledi

COVID-19’un Çin’den çıkarak yayıldığını duyduğumuzda ilk aklımıza gelen şeylerden biri küresel ekonominin yan etkileri oldu. Çin, belki sert ve baskıcı yöntemlerle –ki işin içinden çıkılmaz olunca Batı’da da sert önlemler alınmak zorunda kalındı- ama görece hızlı bir şekilde krizi kontrol altına aldı. Dünyanın geri kalanında 80’lerden beri hüküm süren neo-liberalizm ulusların bu ölçekte bir kamusal sağlık krizine karşı yetersiz kalmalarına yol açmıştı. Sağlık sistemleri krizle başetmekte zorlandı, zorlanıyor.

Bütün bu yaşananlar, küresel güç savaşları ve Çin’in lider olma olasılıklarıyla ilişkili olarak da tartışılıyor (Sigüenza ve Rebollo, 2020). Bir yanda, Çin’i kendisi için tehdit olarak gören Batı’nın, özellikle küresel medya kuruluşları aracılığıyla Çin’i pandeminin kaynağı ve nedeni olarak sunması varken; öte yanda da Çin’in kendi sert/otoriter yöntemlerinin pandemi karşısında en başarılı model olarak sunması var. Almanya’nın son dönemlerde popüler olan G. Kore doğumlu filozof ve kültür kuramcılarından Byung Chul Han; “Virüs bir dönemin değişimine işaret ediyor” derken Arundhati Roy gibi tanınmış bir yazar da pandeminin tarihin şekillendirilmesindeki rolüne işaret ediyor: “Tarihsel olarak pandemiler insanları geçmişlerinden kopmaya ve yeni bir dünya düzenlemeye zorladı. Bu da farklı değil. Bir dünya ile bir sonraki arasında bir kapı, bir geçit.” (2020)

Günümüzün en popüler sosyolog ve düşünürlerinden olan Žižek de hızlı davranarak yeni kitabına Pandemi!: Covid-19 Dünyayı Sarsıyor adını verdi. Kapitalizmin yıkılacağı ve bir tür komünizm potansiyelinin ortaya çıktığını öngörse de, asıl söylediği ekonomiyi pazar mantığından uzaklaşarak düzenleyen ve ulus devletlerin egemenliğini sınırlayan bir küresel organizasyondu. İlginç bir şekilde, çizdiği komünizm resminde emekçi sınıf analizi eksikti. Žižek Anglo-Avrupa kapitalizmin çürümesini beklerken, yukarıda andığımız Byung Chul Han, bu kez merkezi Asya olan bir kapitalizmin yükselişini işaret ediyordu. Ramon de Centeno’ya (2020: 42) göre, her iki isim de, “Kendi ‘kapitalizm’lerine işaret ederken yanlış/doğruydular. Žižek Anglo-Avrupa kapitalizmin çürüyüşünü hissediyor ve Han da Asya kapitalizminin yükselişini kavrıyordu. Gerçekte ise, Batı, yüzyılın ilk dünya çapındaki kıyametiyle oyalanıyordu.”

Bir Toplumsal Felaket

COVID-19’la ilgili tartışmalar, merkezinde eve kapanmaların, gelir desteklerinin ve kurtarma stratejilerinin olduğu ekonomik modellemelere vurguyla sürdürülürken, Kuzey İtalya’dan gelen haberler şok edici bir şekilde dünyanın ilgisini çekmişti. 2020 baharının başında, hemşireler ve doktorlar kimin tedavi edileceğini seçmek zorunda kalmış ve pek çok hastayla yaşlıları kendi hallerine bırakmışlardı. 21. Yüzyılın gelişmiş dünyasında bu nasıl olabilirdi?

Hiç beklenmedik boyutta bir toplumsal felakete yol açan pandeminin yayılmasının asıl sorumlusu olarak toplumsal temaslar gösterildi. O halde, en geçerli korunma yöntemi toplumsal temasın kesilmesi olmalıydı. Buna, el yıkamak, dezenfeksiyon ve maske, eldiven takmak gibi önlemler eşlik etti.

George Simmel, bir soyolojik kavram olan “sosyal mesafe”deki mesafeyi, mekansal bir uzaklığın tersine, toplumsal etkileşimin bir biçimi olarak tanımlar. Robert E. Park toplumsal mesafenin ırklar arası ilişkilerin kavranmasında kullanılmasını önermiş, Emory S. Bogardus da kavramı geliştirip bir “sosyal mesafe ölçeği” oluşturarak ırksal ilişkilerdeki yakınlığı, önyargı ve ayrımcılığı ölçmüştü. Şimdi ise “sosyal mesafe” bireyler arasında virüsün geçişini önleyecek bir aralık bırakmayı ifade etmek için kullanılıyor. Bu mesafenin ne kadar olması gerektiği; 1 metre mi, 2 metre mi, yoksa maske kullanmak mı olduğu tartışılıyor.

COVID-19 üzerine fikir yürüten Badiou (2020) gibi düşünürler, doğal ve toplumsal belirleyiciler arasında ilişki kurarak çapraz analizler yapma zorunluluğuna işaret ettiler. Badiou’ya göre şimdi gördüğümüze benzer salgınlar aynı zamanda politik yenilikler/değişiklikler yapılması için de bir uyarı: “Salgın hakkındaki bilimsel verilerin iletiminin ötesinde ve üzerinde, politik bir hesap, ancak hastaneleri ve kamu sağlığını, okulları ve eşitlikçi bir eğitimi, yaşlıların bakımını ve benzeri başka sorunları ilgilendiren onaylar ve mahkûm edişlerle birlikte görülebilecektir.” Badiou’nunki, aslında, modernitenin ve neoliberalizmin yol açtığı sıkıntıları tekrar gözden geçirerek, toplumsal politikalarda daha “sosyalist” ilhamlı bir yola girilmesi önerisi.

Toplumun “Kapatılması”

Sokağa çıkma yasağı, kapatma, karantina genellikle liberalizm karşıtı ve demokratik olmayan rejimlerle birlikte anılan kavramlardır. Türkiye, Almanya, Çin ve Hindistan gibi birbirinden çok farklı iktidarların hüküm sürdüğü ülkeler bu kavramları kullanarak, halkın ve ekonomilerinin korunması adına sert önlemler aldılar. ABD ve Brezilya gibi başka ülkeler ise daha farklı yollar izlediler.

Bu kavramlar sosyologlara, Michel Foucault’un, iktidarların toplumları yönetmek için sağlık politikaları üzerinden ceza ve farklı yollarla nasıl önlem ve stratejiler geliştirdiğini irdelediği gözetim ve biyopolitik tartışmalarını anımsattı. Philipp Sarasin’e (2020) göre; “Bu (yaşananlar) biyopolitik bir rüyaya benziyor: hekimlerden öneriler alan hükümetler bütün bir toplum üzerine pandemi diktatörlüğü dayatıyorlar. ‘Sağlık’, hatta ‘hayatta kalma’ bahanesiyle tüm demokratik engellerden kurtularak, modernitede hep yaptıkları gibi, şu veya bu derecede açıkça, nihayet bütün bir topluma istismar edilecek bir ‘biokütle’, bir ‘salt yaşam’ muamelesi yaparak yönetebiliyorlar.”

Foucault, Cinselliğin Tarihi’nde, 18. Yüzyılın ortasından itibaren Avrupa’da, devletlerin kimin yaşaması gerekip kimin yaşamasına izin verimeyeceğine karar vermesine yol açan yeni siyasal amaç ve stratejilerin ortaya çıkıp yükseldiğini anlatmıştı. İlk önlemlerden biri kürtajın ve bebek öldürmenin sert bir şekilde cezalandırılmasıydı. Ancak Foucault, 20. Yüzyılda pekçok ülkede, nüfusun “kalitesini” artırmak adına, soyarıtımı ve “ırksal hijyen” (Nazi Almanya’sı) politikalarının nasıl öne çıktığını da göstermişti. Kuşkusuz Foucault gerçek pandemileri tartışmıyordu ama bulaşıcı hastalıkların, gücü ideal-tip kalıplarına göre düzenlemenin düşünce modelleri olduğuna işaret ediyordu.

Onun çiçek hastalığı iktidar modeli COVID-19 pandemisi dönemindeki hükümet biçimlerini de oldukça net betimler. Türkiye’deki dahil çok sayıda iktidar, pandeminin yayılma eğrisinin bir plato çizmesini sağlayacak stratejiler önerdiler. Bu, virüsün yok edilmeyeceğini kabul etmemiz, ancak zaman içinde yayılımını yavaşlatarak sağlık sisteminin pandemiyle baş edemez hale gelmesini engellemek anlamına geliyordu. Sokağa çıkma yasakları, geniş çaplı toplanmaları engellemek, çevrimiçi eğitim, hava trafiğinin durdurulması, kafe-restoran-alışveriş merkezi gibi işyerlerinin kapatılması bu amaçla gündeme getirilen önlemlerden bazılarıydı. Ancak, yalnızca sert yaptırımlar ve cezalar yoluyla değil, bireyler kendi kendilerine de bu önlemlere uyma sorumluluğuna çağırıldılar. “Sosyal mesafe”, maske kullanmak, kendi kendini karantinaya almak gibi önlemler çalışma ve tüketim alışkanlıkları ile gündelik yaşam pratiklerini değiştirdi. Kimi Avrupa hükümetleri vatandaşların hastalık durumunu gösterecek bağışıklık kartları/pasaportları önerirken bazıları da cep telefonlarında COVID-detektörü aplikasyonlar kullanılmasını önerdiler. Yaygın protestolar ve muhalefet partilerinin bunların toplumsal kutuplaşmaya yol açacağı şeklindeki itirazları bu ilk girişimleri önledi.[1] Öte yandan, sokak protestolarda, Berlin’deki protestolarda görüldüğü gibi, COVID-19 önlemlerine karşı tepkilerin aşırı sağla ittifaklara yol açacak tehlikeli bir eğilimi de içinde taşıdığı görüldü.[2]

Foucault toplumsal öznelere fazla alan tanımaz ve bireysel eylem imkanlarını iyice daraltılırken, Agamben bir adım daha ileri giderek toplumsal özneyi sıfırlayan bir tahakküm durumu olan “istina hali”nden (olağanüst hal) söz eder. Olağanüstü durumda yasaların nasıl askıya alındığını ve özgürlükleri baskılamak için yaygınlaştırıldığını vurgular. Daha açık bir ifadeyle, uzatılan “olağanüstü halin” (istisna halinin) vatandaşları nasıl haklarından yoksun bıraktığına işaret eder. COVID-19 koşullarında ortaya çıkan ve yaşamaya başladığımız “yeni normal” bir tür uzamış olağanüstü hale dönebilir mi?

Mbembe (2003), Foucault ve Agamben’in tartışmalarına katılarak, bu tartışmaya yeni bir kavram kazandırdı: nekropolitika. “Egemenliğin gerçekleştirilmesi ölümlülüğün kontrolünden ve hayatın iktidarın uygulanması ve görünürlüğü olarak tanımlanmasından geçer.” (2003:12). Bunun Foucault’nun biyoiktidar dediği şey olduğunu söyleyen Mbembe, bazı önemli sorular da sıralar: “… hangi pratik koşullarda öldürmek veya yaşamaya izin vermek veya ölüme bırakmak bir haktır? … sormak zorundayız: Yaşama, ölüme ve insan bedenine (özellikle yaralı veya maktül bedene) verilen yer nedir? Bunlar iktidar düzeni içinde nasıl kaydedilirler?” Mbembe düşüncelerini “teröre karşı savaş” döneminde geliştirmiştirmiş olsa da, içinde yaşadığımız pandemi koşullarında ölüm istatistikleri ve kimin yaşayacağı konusunda “seçimler yapılması” ile karşı karşıya kalırken, kimin sağlık hizmetlerine ulaşmada öncelik alması gerektiği konuşulurken, iktidar ilişkilerini de pandemi ve ölüm korkusu analizlerimize dahil etmek gerektiğini hatırlamalıyız (Delanty, 2020: 11).

Epey ilham verici olsa da, bu analizlerin toplumsal özne perspektifinden yoksun olduğunu da söylemeliyiz. Tahakküme rıza gösteren, hatta uygulanmasında gönüllü rol alan toplumsal aktörlere ne diyeceğiz? COVID-19 pandemisi, son yıllarda yaygınlaşan sağ popülizmin daha uygun bir zemin bularak, epeyce otoriter farklı bir toplumsal düzenin gelişine öncülük edebilir mi? Şimdilerde, dünyanın farklı ülkelerinde, desteklerini önemli şirketlerle ittifakla, milliyetçiliğe, ırkçılığa ve dini kutuplaşmalara dayanarak sağlayan çok sayıda yeni-muhafazakâr hükümetin hüküm sürmesine bakarsanız, bu hafife alıncak bir olasılık değil. Peki, ya bu yaşadıklarımız sol-ortaklaşma fikirlerine dayalı, kendikendine yeten komünlerin yaygınlaştığı toplumsal modellerin gelişmesine yol açabilir mi?

Tahakküm, kontrol ve gözetim belirsizlik ve risk tartışmalarından ayrı düşünülemeyecek kavramlar. Ulrich Beck (1986) modernitenin bir sonucu olarak gördüğü Risk Toplumu kavramını önermişti. Risk toplumlarında insanlar neyin tehlikeli olup neyin olmadığını tanımlayan spesifik bilimsel bilgilere gittikçe artan oranda bağımlı hale gelirler. Beck’in kitabı Chernobyl-sonrası zamanlarda küresel ve genellikle kasıtsız tehlikelere yaptığı göndermeyle önem kazanmış, aşağıdan-yukarı çevre ve toplumsal adalet aktivizmi ve modern teknolojik gelişmelerin yol açtığı risklere karşı mücadele için bir tür rehbere dönüşmüştü. Gerek çevre sorunları gerekse de iklim değişikliğinin yarattığı riskler konusunda yaygınlaşan farkındalık, insanın doğaya yeni virüslerin ortaya çıkmasına yol açabilecek şekilde müdahalesinin de sorgulanmasına yol açtı. Şimdilerde bu düşünme biçimine Antroposen diyoruz. Kapitalizmin doğayı nasıl organize ettiğine daha güçlü bir vurgu yapan yaklaşım ise Kapitalosen (Capitalocene) (Moore, 2016) kavramının doğuşuna yol açtı.

Uluslararası Sosyoloji Derneği’nin başkanı Sari Hanafi (2020), otoriterliğin tehlikelerine işaret ederken Antroposen ve Kapitalosen’in yol açtıklarına karşı mücadeleye aktif bir şekilde katılma gereğini vurgular. Ona göre bu, gündem belirlemenin bir parçasıdır ve sosyoloji de, “ekonomik olanı toplumsal olanla, bunları da politik ve kültürel olanla birleştiren çok boyutlu (multi-scale) bir yaklaşım geliştirmelidir.” (Hanafi, 2020:4)

“Doğa”yı ekonomik, kültürel ve gündelik hayattan bağımsız olarak değerlendirmek gittikçe daha zor hale geliyor. Sermaye, genellikle doğanın evrimci güçlerine ters kasıtsız sonuçlara yol açarak, doğayı modifiye edip dönüştürüyor. Böylece virüsler mutasyona uğrayarak yaşamı tehdit eder hale gelebiliyor. Öte yandan, Harvey’in de belirttiği gibi, pandemi nedeniyle durdurulan hava trafiği sera gazı emisyonlarını olumlu etkileyebiliyor (2020).

COVID-19 Sınıf, Göçmen, Toplumsal Cinsiyet, Yaş vb. Nedenlerle İnsanları Farklı Etkiledikçe Toplumsal Sınırlar Büyüyor

Salgın hastalıkların sınıfsal ya da diğer toplumsal sınırları tanımadığı, kimseyi ayırt etmeyip herkesi aynı şekilde vurduğu şeklinde bir efsane var. Ancak, ekonomik ve toplumsal etkilerin her yerde var olan ayrımcılıklar tarafından filtrelenerek farklı grupları farklı düzeyde vurduğu sosyologların iyi bildiği bir durumdur. Dünyanın hemen her yerinde, hastalananların ağırlıklı olarak yaşlılar, dezavantajlı ırk ve etnik gruplar olduğu ve bunlarla ilgilenen işgücünün omuzlarına binen yük gözönüne alındığında efsane zaten kendiliğinden çöküyor. Başta sağlık çalışanları olmak üzere hayatın devam etmesi için sokaklara çıkmak zorunda olanlar virüsle karşılaşma riskine en açık olanlar. Virüsün, evden çalışabilenlerle çalışamayanları, kendisini izole etme olanaklarına sahip olanlarla tıkış tıkış toplu taşıma araçlarında işe gidip gelmek zorunda olanları ayırmadığını kim söyleyebilir?

Dünyanın her yerinde, COVID-19 mücadelesi yürüten pek çok hükümet öncelikli saydıkları endüstrilere ve önemli gördükleri işgücüne devlet destekleri sağladı. Ancak, mülteciler ve göçmenler hiçbir yerde bu ayrıcalıklı gruplardan olamdılar. Bu bağlamda, Arundhati Roy’un (2020), Hindistan’da, pandeminin bir sonucu olarak işçilerin kırsal alanlara geri göçünü aktardığı satırlar not etmeye değer: “İş yerleri, restoranlar, fabrikalar ve inşaat sektörü kapanınca ve varlıklılarla orta sınıf kendilerini güvenlikli sitelerine kapatınca, kentlerimiz ve mega-kentlerimiz işçi sınıfından vatandaşlarını –göçmen işçileri- istenmeyen fazlalıklar olarak dışarı atmaya başladı.”

Metropoller, köyler ve COVID

Nüfusun yoğunlaştığı kentlerde yaşayanlar pandemi koşullarında kırsal kesimlerde yaşayanlara göre daha fazla risk altındaydılar ve öyle de hissetmeye başladılar. Kentlerde yeterince doğal alanın bulunmaması karantinayı ve toplumsal izolasyonu daha da dayanılmaz kılıyordu. Nüfus yoğunluğu virüsün yayılması için çok daha uygun bir ortam demekti. Özel araçlarını kullanarak toplumsal temastan kaçabilenler, evde çalışıp daha korunaklı apartmanlarda, bahçeli evlerde yaşayanlar vardı. Ancak, yoğun nüfuslu büyük kentlerde ikamet eden insanların ezici çoğunluğu böylesi bir yaşam standardına sahip değildi. Bu kent yoksullarının soysal mesafeyi koruma ve kendilerini virüsten uzak tutma şansları son derece kısıtlı olduğu gibi, en istenmeyen sonuçla karşılaştıklarında sağlık hizmetlerine ulaşmakta da zorlanıyorlardı.

Öte yandan, kırsal alanlarda tablonun biraz daha farklı olduğu söylenebilir. Yine de, daha seyrek bir nüfus olmasına karşın, çok daha sıkı bir toplumsal ve ailevi bağın hüküm sürdüğü kırsal kesimlerde virüsten korunmak mümkün değildi. Bu umutla büyük kentlerden köye gelenlerin de etkisiyle virüs kırsal alanda da kolayca yayıldı. Sonuçta, Türkiye’de çok sayıda küçük kasaba ve köy haftalarca karantinaya alındı.

Yoksulluk, ister kentte olsun ister köyde, pandeminin etkisi tartışılırken çok daha fazla üzerinde durulması gereken bir durum. Kentte ortaya çıkan yeni yoksulluk formları daha özel bir dikkat gerektiriyor. Kent sosyolojisi literatüründe, bu dikkatin ürünü olarak, evsizlerin durumuna dikkat çeken ve konutun herkes için bir hak olduğunu vurgulayan çok sayıda araştırma görülüyor. Bu noktada, Mendes’in (2020), COVID-19 ve evsizleri konu alan araştırması anılmaya değer. Mendes, evsizliğin COVID-19 krizinde nasıl farklı sivil aktivizm biçimlerini doğurduğunu tartışırken, “konut hakkı”na vurgu yapar. Sivil toplum örgütlerinin Lizbon’da online dilekçeler yazıp imzalar toplayarak boş konutların evsizler için acil yerleşim merkezlerine dönüştürülmesi için yürüttükleri mücadeleyi anlatır. Bu türden farkındallık yaratan inisiyatiflere hükümetlerin de tepki vermek zorunda kaldığı söylenebilir.

“Ev kadınılaşma” (Housewifization)

Kadın ve toplumsal cinsiyet konularının özel bir ilgi gösterilerek derinlemesine araştırılması gerektiği bilinci feminist bilim insanlarının çabalarıyla yaygınlaştı. COVID-19 dönemini de bu farkındalıkla araştıranlar, ev içi şiddetin pandemiyle birlikte arttığına dikkat çekerek, kadınların ve çocukların eve hapsedilmesi ile “ev kadınlarının” ücretsiz emeklerine işaret eden çalışmalar yaptılar. Pandemi döneminde insanların büyük çoğunluğu birdenbire eve bağlı hale geldiler ve evi yeniden düzenlemek, yemek ve ekmek yapmak, temizlik yapıp çocuklar ve yaşlılarla ilgilenmek gibi meşgalelere gömüldüler.

Maria Mies, 19. Yüyıldan itibaren kadın kimliğinin nasıl anne ve ev kadını olarak inşa edildiğini ve evde nasıl aileye bakım hizmetleri vermekten sorumlu bir poziyonda konumlandırıldığını anlatır. Üretimden nasıl dışlandıklarını ve o alanların nasıl erkek “ekmek kazanıcılara” bırakıldığını tartışır (1986: 103). Aynı zamanda da, bu “ev kadınılaşmanın” atomize ve düzensiz bir gizli işçiliğe dönüştüğünü ifade eder (ibid.:110).

Kentsel modern erken kapitalizmin en belirgin özelliklerinden biri ev ile işyerinin ayrılmasıydı. Geç kapitalizm döneminde ise evin, hiç değilse bazıları için, tekrar işyeri olabildiğini gördük. Pandemiyle birlikte de bu durum pekişerek yaygınlaştı, işyerleri kapatıldı ve imkân olan her sektörde insanların evden çalışmaları özendirilmekle kalmadı, kiminde zorunlu hale getirildi. Bu durumda, evden çalışanlar da, işyerleri kapatılmış olan işçiler de “ev kadınları” gibi, emeklerinin karışlığını almak ve pazarlık gücü kazanabilmek için yeni örgütlenme biçimleri bulmak zorunda kalacaklar. Bu anlamda “ev kadınılaşma” erkekleri de kapsayan bir kavram oldu.

Yaş ayrımcılığı: Bir “kurban” olarak yaşlılar

65 yaş üstü yaşlı kesim pandemi döneminde, kronik hastalıkları olanlarla birlikte, en önemli risk grubu olarak betimlendiler. Bu kesim aynı zamanda kontrol edilmesi en kolay gruptu. Sosyolojide sınıf, toplumsal cinsiyet, ırk ve etnik kökenli ayrımcılık çok çalışılmış konulardır. Yaşa, yaş üzerinden damgalanmaya, önyargı ve ayrımcılığa dönük çalışmalar çok daha azdır.[3] Ancak, “kimse yüksek sesle söylemese de, virüsün demografik önyargısı/yanlılığı (bias), uzun erimde yaş piramitlerini, sosyal güvenlik yükü ve ‘bakım endüstrisi’nin geleceği noktasında etkileme sonucunda yol açabilir (Harvey, 2020).[4]

Sokağa çıkma yasakları Türkiye’de gençlere de dokunsa da, uzun sürelerle yaşamları en fazla kısıtlananlar yaşlılar oldu. Kasapoğlu ve Akbal (2020), belirsizlik dönemlerinde medya temsillerinin toplumsal ilişkiler ve anlam ağları açısından etkilerini irdeledikleri çalışmalarında konuya ilginç bir boyut eklerler. Yaşlıların fiziksel teması haftalarca engellenmiştir: “21 Mart 2020’de, hükümet 65 yaş üstü bireylerin dışarı çıkmasının yasaklandığını, yasağa uymayanlara para cezası uygulanacağını ilan etti. Ancak, …, yaptırımlara ve parklardaki oturma banklarının sökülmesine karşın 65 yaş üzeri sokaklardaydı. Türkiye’de koronavirüs salgınının yayılmasına karşı alınan önlemlere ve yasaklara karşın (yaşlıların) itaatsizlikleri arttı…”.

Görünen o ki, pandeminin sonuçlarına dair analizlerde itaatsizlik ve direniş potansiyeli ve birey öznenin rolü mutlaka araştırılmalı. Kuşkusuz pandemi yalnızca yaşlıları vurmuyor. Çocuklar ve gençler üzerindeki etkilerinin de daha derinlemesine irdelenmesi gerekiyor. Bu çerçevede ilk akla gelen de pandemi dönemindeki “eğitimin” ve toplumsallaşma olanaklarından yoksun kalmanın okul çağındakiler üzerinde uzun dönemli etkilerinin ne olacağıdır.

COVID-19 Zamanlarında Gündelik Hayat

Pandemi hemen her sınıftan ve yaş grubundan, yaşlı ya da genç, kadın veya erkek, herkes için gündelik hayatı değiştirdi. İnsanlar birdenbire e-mailler yazmak, çevrimiçi konferanslara katılmak, e-öğrenme süreçlerine dahil olmak zorunda kaldılar. Dijital ayrım büyümeye başladı. Yeni bir dijital okur-yazarlık sosyal kırılganlıkları farklılaştırıp derinleştirecek gibi görünüyor.

COVID-19’un makro ve yapısal boyutu üzerine söylenenlerden sonra tekrar toplumsal özne açısından ortaya çıkan olanaklara değinmek gerek. Bu noktada, gündelik hayatı irdelemenin önemine vurgu yapan bir sosyolog olan Henri Lefebvre’nin Gündelik Hayatın Eleştirisi yararlı olacaktır.[5] Gündelik hayat ritimleri bir rutine dönüşür ve genellikle sıradan edimler olarak görülürler. Ancak, bunların da ekonomi ve politika tarafından üretildiklerini ve toplumsal bağlamdan koparılamayacaklarını kabul etmemiz gerekir.

COVID-19 gündelik hayatlarımızı değiştirdi ve aslında yeni gündelik hayatlar geliştirdik. Gündelik olan tekrar edicicidir ve özellikle pandemi zamanlarında obsesyon ve korku boyutu kazanır. Haberler, felaket görüntüleri ve ölüm istatistikleri bu duyguları besler. Sağlık Bakanı’nın her akşam açıkladığı COVID-19 istatistikleri de bu etkiye yol açan bir günlük rutine dönüşmüştü. Her gün yayınlanan verilere dair yaygın kuşkunun, gerçek rakamların açıklananların çok üzerinde olduğu inancı nedeniyle, obsesyon ve korkuyu daha da körükleyen bir etkisi olduğu söylenebilir.

Lefebvre’nin (1987: 9) ifadesiyle gündelik hayat: “en evrensel ve en biricik olan, en toplumsal ve en bireyselleşmiş, en aleni ve en iyi gizlenmiş durum”dur. Ancak, ona göre, gündelik hayatın sıradanlığı aynı zamanda bir direniş ve özgürleşme potansiyeli taşır.[6] Sıradan insanların esenliğinin ekonomi politiğe ve hükümetlerin krize karşı ne yaptıklarına bağlı olduğu açıktır. Johansson ve Vinthagen (2016) post-yapısalcı bir perspektiften gündelik direnişleri araştırmak için özne ve yapı arasındaki bağa gönderme yaparak bir çerçeve sunarlar. Gündelik direnişler repertuvarının, direnişin mekansallaşması ve gelip geçici halleriyle tarihsel toplumsal değişmeyi nasıl şekillendirdiğini anlatırlar. Kısacası, bazı zamanlarda yalnızca gelip geçici olarak ve yalnızca belli bir mekansal bağlamda direniş potansiyelleri ortaya çıkabilmektedir.

COVID-19 ve Medya

Dünyada ve Türkiye’de COVID-19 pandemisine dair sosyolojik bir tartışma yaparken medyaya özel bir başlık açmamak olmaz. Medyanın pandemi koşullarında kitlelere ne anlattığını onun ekonomi-politiğinden, sahiplik yapısı ve iktidar ilişkilerinden bağımsız anlamak da olanaksızdır.

ABD ve Batı merkezli küresel medya kuruluşlarının COVID-19’la ilgili haberlerinin değişmez giriş cümlesi olan “Çin’in Wuhan kentinde başlayıp yayılan” tanımlaması, küresel kapitalizmin Çin-ABD rekabetinin medyaya yansıyan, haberler üzerinden ve her haberde Çin’i mahkûm etmeye dönük niyetin dışa vurumuydu.

Fuchs da (2020), medyanın bu süreçte önemli bir rol oynadığını; virüsün nasıl üretildiği, dağıtıldığı ve yıkıma yol açtığına ilişkin COVID-19 haberlerinin çok boyutlu olduğunu ve her birinin farklı ideolojik temelleri olduğunu vurgular.

Pandemi ve medya ilişkisi tartışılırken sosyolojinin kavramlar repertuvarından kullanacaklarımızın başında gelenlerden biri de “moral panik”tir. Stanley Cohen (2002), moral paniği; medyanın herhangi bir tehditi abartarak sunması sonucunda vatandaşların iktidarların o tehditi, özgürlükleri pahasına olsa da, ortandan kaldırmaları için ne gerekirse yapmalarını talep etmeleri ve bunun sonucunda genel olarak baskıcı düzenlemlerin gelmesi durumu olarak tanımlar. Nitekim, pandemi döneminde yapılan haberlerin, önemli bir grup insan arasında gündelik hayatları ve özgürlükleri kısıtlayan önlemleri talep etmeye yol açtığı da açıktır.

Yine, pandeminin ilk günlerinde Çin’i hedef alan yayınların sonucunda Türkiye’de yaşayan sınırlı sayıdaki Çinli’nin “hastalık taşıyıcısı” olarak görülmesi ve ötekileştirilmesi ve başka benzer “sıradan faşizm” pratiklerinin yaşanması söz konusu olabilmiştir. Tıpkı, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın ölüm vakalarını açıklarken “Kaybettiğimiz hastalarımızın hepsi yaşlıydı”, “Yaşlı hastalarımızdan kaybettik” gibi ifadeler kullanması ve bunun medya tarafından da dalga dalga yayılması sonucu yaşlıların sokaklarda hedef haline gelebilmesi gibi (Bildirici, 2020).

Türkiye medyasının COVID-19 haberlerinde dikkat çeken bir başka nokta da özellikle sağ/muhafazkar/İslamcı gazetelerdede sıklıkla görünen “Batı karşıtlığı” olmuştur. Pek çok haberde, Batı yaşlılarına bakamayan, birbirlerinden malzeme çalan, ölülerini sokakta bırakan bir kötü ve öteki olarak sunulurken, ana akım medyanın hiçbir yerinde Türkiye’den benzer fotoğraflar görülmemiş, Türkiye hep Batı’nın gelişmiş ülkelerinin de yardımına koşan “lider ülke” olarak resmedilmiştir. Medyanın ezici çoğunluğu iktidarın sözcüsü ve halkla ilişkiler kurumu gibi davranırken, eleştirel bir çizgi izleyenler de yaptırım ve baskılarla karşılaşabilmiştir (Bal; Tılıç, 2020).

Pandemi sürecinin medyanın işleyiş biçimini değiştirdiğini de not etmek gerekir. Tıpkı diğer sektörlerde dijital iletişimin devreye girmesi gibi, habercilik ve yayıncılıkta da yüz yüze ilişkinin yerini zoom vb kanallar aracılığıyla yapılan görüşmeler aldı. Haber kanallarının pandemiyle ilgili yayınlarına katılan uzmanlar stüdyoya gelmek yerine tartışmalara evlerinden bağlanarak katıldılar. Pandemi dönemi, gazetecilik pratiklerinde değişimlere yol açarken, Türkiye’de sağlık haberciliği alanındaki yetersizlikleri de ortaya koydu ve sosyolojinin olduğu kadar, belki daha çok iletişim alanının ve medya çalışmalarının üzerine eğilmesi gereken sorulara yol açtı.

COVID-19 ve Yeni Kollektif Pratikler

Virüsün zengin fakir ayrımı yapmadığını iddia edenlere karşın herkesi aynı şekilde vurmadığı ortada olsa da, COVID-19’un bir bütün olarak toplumsal hayatı değiştirdiği kesin. Toplumsal çatlak ve ayrımların büyüdüğü gözleniyor. Sıradışı koşullarda meşrulaştırılan kapanmalar, sokağa çıkma yasakları ve toplumsal mesafe kamusal alanlarda kollektif davranış ve protestoyu zorlaştırıyor. Bireysel çabaların bir şeyleri değiştirmekte yetersiz kalacağı da açık. Lefebvre’ye göre (1988, 87). “Eylemle ilgili bütün düşüncelerde ütopik boyut vardır. Özgürlük ve mutluluk gibi eylemleri taahhüt eden fikirler ütopik unsurlar içermek zorundadır. Bu böylesi ideallerin çürütülmesi demek değil, tersine hayatı değiştirecek bir projenin zorunlu koşuldur.”

Fiziksel olarak buluşmanın neredeyse olanaksız olduğu ya da çok katı sınırlamalarla mümkün olabildiği pandemi koşulları aynı zamanda yeni mücadele alanları açtı. Mendes (2020), COVID-19 pandemisinin Lizbon’da nasıl topluluk-temelli toplumsal hareketlere yol verdiğini anlatır. Pandemi insanları evlerine bağladı ama evi olmayanlara ne olacaktı? Evsizler, “konut hakkı” sloganıyla harekete geçen sivil toplum inisiyatiflerinin çıkış noktası oldular. Yukarıda da değindiğimiz gibi, internetten dilekçeler yazıldı, manifestolar ilan edildi, açık mektuplar yayınlandı, siber uzayda konut sektörünün finansallaşmasını kınayan etkili platformlar oluştu. Farkındalık artırıldı ve başarılar elde edildi. Bu çabalar alternatif örgütlenmelerin doğmasına yol açtı. Ancak, başarı mutlak da değil. Nitekim, Hollanda’da COVID-19 pandemisine karşı doğan dayanışma ağları üzerine araştırmalar yapan Snieckute ve Fiore (2020), neoliberal mantık içerisinde bu dayanışma inisiyatiflerinin nasıl işleyeceği konusunda epey kuşkucular.

Bireycilik mi, kolektivizm mi?

Farklı boyutlarıyla sosylolojik araştırmaların konusu olan COVID-19 pandemisiyle ilgili bir başka tartışma da virüsle mücadelede kolektivist kültürün hakim olduğu toplumların mı, bireyciliğin hakim olduğu toplumların mı daha başarılı olduğuydu. Bu bağlamda, kolektivist ve demokratik toplumlar ile kolektivist ve otoriter toplumlar arasındaki farkı da gözardı etmeden, genel olarak kolektivist kültürün hakim olduğu toplumlarda başarının daha yüksek olduğu gösteriliyordu.

Jiang, Wei ve Zhang (2020), COVID-19’un yayılmasıyla ülkelerin kültürel farklılıklarını karşılaştırdıkları “COVID-19’un Yayılmasında Kültürel Farklılıkların Etkisi: Bireciliğe Karşı Kolektivizm” makalelerinde, kişisel özgürlüklere vurgu yapan bireyciliğin kolektif eylemleri uygulamada sorun çıkardığı ve virüsün yaygınlaşmasına karşı alınan evde kalma gibi önlemlerde başarılı olunamadığını saptadılar. Bu nedenle de, bireyci toplulukların hükümetlerinin de virüsün yayılması açısından zorunlu bir takım önlemleri almakta isteksiz olduklarına işaret ettiler.

Birleşik Krallık’ta Başbakan Boris Johnson kimi katı önlemlere karşı çıkışını İngilizlerin “özgürlüklerine” başka bazı ülke halklarından çok daha tutkun olduğuyla gerekçelendirebilmişti. Kolektif eylem gerektiren önlemlere mesafeli, Trump gibi, pek çok lider de bu “özgürlük” bahanesini bireyciliklerini maskelemede kullandılar.

Çok daha fazla araştırma gerektirse de, pandemiyle mücadelede kolektivizmin mi bireyciliğin mi daha etkili olduğu sorusunda, kolektivizm yanıtı öne çıkıyor. Bu karşılaştırmayı yapanlar, COVID-19’dan ölüm oranları ile ülkelerin bireycilik puanları arasında açık bir ilişki olduğunu gösterdiler. Bireycilik puanı en yüksek ülkelerden Birleşik Krallık’la, ekonomik system, gelişmişlik düzeyi ve demokrasisi itibariyle aynı kategoride değerlendirilen kolektivist kültürlü Japonya karşılaştırıldığında, Japonya pandemiyle mücadelede daha başarılı görülüyor.

Virüsün ilk ve en ağır dalgasıyla karşı karşıya kalan Çin’in başarısını otoriterlikle açıklayanlar olsa da, Çin aynı zamanda güçlü kolektivist kültüre sahip bir ülke. Asya’nın Tayvan, Hong Kong, Tayland, Vietnam ve Singapur gibi benzer kolektivist kültüre sahip ülkeleri de pandemiyle mücadelede daha başarılılar. Başlangıçta bu ülkelerden daha şanslı olan ABD, İngiltere ve bireyci kültürün baskın olduğu kimi Batılı ülkeler bu ülkelerin başarısını gösteremediler.

Bu açıdan bir başka ilginç örnek de, Doğu ve Batı Almanya karşılaştırması. Birleşmenin üzerinden 30 yıl geçmesine karşın, hala kolektivist kültürün Batı’ya göre daha yüksek olduğu Doğu Almanya’da hem vaka sayıları hem de ölüm oranları Batı’ya göre hep düşük kaldı.

Bielefeld Üniversitesi ve Alman Ekonomik Araştırmalar Enstitüsü’nden (DIW) araştırmacılar, kriz dönemlerinde Almanlar arasında sosyal bağların çok daha güçlendiğine vurgu yaparken, bu açıdan bölgeler arası bir fark olduğuna da dikkat çektiler. Virüsün çok daha az yayılım gösterdiği Doğu eyaletlerinde, insanların politikaya karşı kuşkulu olmalarına karşın, dayanışma duygularının daha güçlü ve birlikte yaşadıkları toplumun üyelerine güvenin çok daha fazla olduğuna işaret ettiler (Groll, Zeit Online, 2020).

Otokratik yönetimlerin insanların hareketini sınırlayan önlemleri almakta daha etkili olduklarını ve COVID-19’un yayılmasındaki “başarı”larının buna bağlanabileceği söylenebilir. Nitekim, Oxford’lu araştırmacılar Frey, Chen ve Presidente’nin (2020) hareket noktaları da buydu. Ancak, 111 ülkede seyahat ve hareket düzeylerini karşılaştırdıkları çalışma, otokratik rejimlerin çok daha katı kapanmalar uygulamarına karşın, hareketliliği sınırlamada aynı derece başarılı olamadıklarını, kolektivist kültürün hakim olduğu ülkelerde seyahat sınırlamalarında bireyci kültürün hakim olduğu ülkelerden daha başarılı olunduğunu gösterdi. Vardıkları sonuç, bireyci kültürün pandemiye karşı koordineli toplu önlemleri zorlaştırdığı, kolektif kültürün hakim olduğu demokratik ülkelerde otoriter ülkelere kıyasla pandemiyle mücadelede çok daha başarılı olunduğuydu. Bu da, kolektivizmin başarıda otoriterlikten daha önemli olduğunu düşündürüyordu.

Kim bilir, II. Dünya Savaşı sonrasının en kara yılı olarak adlandırılan 2020, onlarca yıldır insanlara anlatılan, başarının ancak “ben” olunduğunda geleceğine dair liberal bireyci kültüre karşın, en büyük sorunların ve felaketlerin üstesinden ancak “biz” diyen bir demokratik kolektivist kültürle gelinebileceğini de not ederek gider!

Sonuç

Pandemiyle birlikte toplumsal ilişkiler dünyanın her yerinde değişti. COVID-19 krizinin varoluşsal bir krize dönüştüğüne kuşku yok. Her şeyden önce, hükümetlerin bir süre “laissez faire” (bırakın olsun)’dan “otoriter” önlemlere değişen tepkileri “meşruiyet” kazandı. Ancak, “yeni normal”de eski toplumsal çatlak ve ayırımlar pekişti. Aslında, COVID-19 ve toplum, sınıf, ırk, yaş, vb. sosyolojisini, COVID-19 ve “herşeyin” sosyolojisini yapmanın sonu kolay gelmeyecek. Ancak, sosyolojinin yapabileceği en önemli şey, yapısal nedenleri ve toplumsal özneleri ve onların etkileşimlerini belirleyerek, çok katmanlı analizlere için bir “zanaatkarlık” geliştirmek olabilir.

Sosyal bilimciler bize toplumu ve onun değişimini anlamamızı sağlayacak bir dolu kuram ve kavram sağladılar. Pandemiyle gündelik hayatlarımıza getirilen dramatik değişikliklerin sosyolojik imgelemimizi harekete geçirecek bir rol oynamasını bekleyebiliriz. Roy’un (2020) dediği gibi; pandemiler tarihsel olarak insanları geçmişten kopmaya ve yeni dünyalarını hayal etmeye zorlamıştır.

Burjuva toplumu bir kez daha barbarlığa düşmenin yol ayrımında duruyor, ya da … ?

 

NOT: Bu makale Ayrıntı Yayınevi’nden çıkan Pandemi ve Covid-19, 2020, (Ed. O. Şadi Yenen & Selim Badur) kitabında yayınlanan bölümün “Bireycilik mi, Kolektivizm mi?” arabaşlığı eklenmiş halidir.

 

DİPNOTLAR

[1]Andrew Webb and Business Daily BBC World Service: How ‘immunity passports’ could create an antibody elite https://www.bbc.com/news/business-53082917 erişim 22.2.2020

[2] https://www.tagesschau.de/inland/corona-demo-berlin-131.html erişim 22.2.2020

[3] Erdman Palmore yaş ayrımcılığı (ageism) çalışan sayılı sosyologlardandır ve konunun daha önceki ırk ilişkileri ve cinsiyetçilikle olan benzerliklerine işaret eder (Palmore, 2005).

[4] Aynı zamanda bkz. Fuchs (2020) ve onun “Bir Başka Toplumsal” tartışması.

[5] Lefebvre’in Gündelik ve Gündeliklik üzerine düşünceleri için bkz. Lefebvre, H. (1987).

[6] Lefebvre’nin yaklaşımının ilginç bir analizi için bkz. Brigitte Bargetz, 2016 (sf. 123 -131).

 

Kaynakça:

Badiou, A., 2020, On the Epidemic Situation, https://www.versobooks.com/blogs/4608-on-the-epidemic-situation, erişim 9.9.2020.

Bal, S.; Tılıç, L. D., 2020, Pandemi Sürecinde Türkiye Gazetelerinde Korona Haberleri ve ‘Batı Karşıtlığı’, Alternatif Politika (yayın sürecinde)

Bargetz, B., 2016, Ambivalenzen des Alltags. Neuorientierungen für eine Theorie des Politischen, transcript, Bielefeld. https://library.oapen.org/bitstream/id/eaa9565e-f712-42d4-a3a5-0741345cd011/646373.pdf

Beck, U., 1986, Risikogesellschaft. Auf dem Weg in eine andere Moderne, Suhrkamp Verlag: Berlin.

Bildirici, F., 2020, Pandemide Geleneksel ve Sayısal Medyanın İşlevi, TTB COVID-19 4. Ay Değerlendirme Raporu içinde, 168-181. https://www.ttb.org.tr/kutuphane/covid19-rapor_4.pdf erişim 25.9.2020.

De Centeno, R., 2020, http://rethinkingmarxism.org/Dossier2020/5_Centeno.pdf

Cohen, S., 2002, Folk Devils and Moral Panics, London: Routledge.

Connell, R., 2020, COCID-19/Sociology, Journal of Sociology, 1-7, https://journals.sagepub.com/doi/10.1177/1440783320943262

Delanty, G., 2020, LSE ‘Europe in Question’ Discussion Paper Series Six political philosophies in search of a virus: Critical perspectives on the coronavirus pandemic, LEQS Paper No. 156/2020.

Frey, C. B.; Chen, C.; Presidente, G., 2020, Democracy, Culture, and Contagion: Political Regimes and Countries Responsiveness to Covid-19 https://www.oxfordmartin.ox.ac.uk/downloads/academic/Democracy-Culture-and-Contagion_May13.pdf erişim 9.12.2020

Fuchs, Ch., 2020, Everyday Life and Everyday Communication in Coronavirus Capitalism, tripleC 18, 1, 375-399, http://www.triple-c.at , erişim 15.9.2020.

Groll, T., 2020, Deutsche haben in der Krise mehr Vertrauen in Politik und Zusammenhalt https://www.zeit.de/gesellschaft/zeitgeschehen/2020-07/coronavirus-deutschland-vertrauen-demokratie-zusammenhalt-soep-nrw?utm_referrer=https%3A%2F%2Fwww.google.com%2F erişim 9.12.2020

Hanafi, S., 2020, Post-Covid-19-Sociology, International Sociological Association Digital Platform, Global Sociology and the Coronavirus, https://www.isa-sociology.org/frontend/web/uploads/files/Post-COVID-19%20Sociology.pdf, erişim 10.9.2020.

Harvey, D., 2020, Anti-Capitalist Politics in the Time of COVID-19 http://davidharvey.org/2020/03/anti-capitalist-politics-in-the-time-of-covid-19/_M-Vwc3fWIcJxSl, erişim 10.9.2020.

Jiang, S.; Wei, Q.; Zhang, L., 2020, Impacts of Cultural Difference on the Transmission of COVID-19:Individualism vs. Collectivism, https://papers.ssrn.com/sol3/papers.cfm?abstract_id=3646229 erişim 8.12.2020

Johansson, A.; Vinthagen, St., 2016, Dimensions of Everyday Resistance: An Analytical Framework, Critical Sociology, 42, 3, 417– 435.

Kasapoğlu, A. and Akbal, A, 2020, Relational Sociological Analysis of Uncertainties: The case of COVID-19 In Turkey, Advances in Social Sciences Research Journal, 7, 4, 197-228

Lefebvre, H., 1987, The Everyday and Everydayness, Yale French Studies, 73, 7-11. https://www.jstor.org/stable/2930193?seq=1#metadata_info_tab_contents, erişim 17.9.2020.

Mbembe, J. A. (Çeviri L. Meintjes), 2003, Necropolitics, Public Culture,15, 1, 11-40.

Mies, M., 1986, Patriarchy and Accumulation on a World Scale: Women in the International Division of Labour. London and. Atlantic Heights, N.J.: Zed Books Ltd., 1986

Mills, C.W., 1959, The Sociological Imagination, https://www.imprs-demogr.mpg.de/courses/01ws/TSI.pdf, erişim15.9.2020.

Mendes, L., 2020, How Can we Quarantine Without a Home? Responses of Activisms and Urban Social Movements in Times of COVID-19 Pandemic Crisis in Lisbon, Tijdschrift voor Economische en Sociale Geografie – 2020, DOI:10.1111/tesg.12450, 111, 3, 318–332 https://onlinelibrary.wiley.com/doi/pdf/10.1111/tesg.12450?casa_token=Aa3VtzKbYdAAAAAA:pCuNt2YjUW6H75aD1oCSLQv5X-nOoTGJbFb3Flk62Ft0PacKnTNPYeCMSsslR_h5v7gReBadYsEJIIs

Moore, J.W. (ed.), 2016, Anthropocene or Capitalocene?: Nature, History, and the Crisis of Capitalism (KAIROS), PM Press: Oakland.

Palmore, E., 2005, Three Decades of Research on Ageism, Generations, 29, 3, 87-90.

Roy, A., 2020, The Pandemic is a Portal, https://www.ft.com/content/10d8f5e8-74eb-11ea-95fe-fcd274e920ca, erişim 21.9.2020.

Sarasin, Ph., Understanding the Coronavirus Pandemic with Foucault? University of Zurich, March 2020. https://www.fsw.uzh.ch/foucaultblog/essays/254/understanding-corona-with-foucault

Sigüenza, C.; Rebollo, R., 2020, Coronavirus Thinkers. Byung-Chul Han: Covid-19 has reduced us to a “society of survival”, EFE-EPA, 12 May 2020. https://www.efe.com/efe/english/destacada/byung-chul-han-covid-19-has-reduced-us-to-a-society-of-survival/50000261-4244328

Snieckute, M.; Fiore, E., 2020, Questioning COVID-19 Pre-packaged Solidarity Initiatives in the Dutch Urban Spaces, Journal of Extreme Anthropology, 4, 1: E31-E41 https://doi.org/10.5617/jea.8112

Tagesschau, Proteste gegen Corona-Politik, Entsetzen über Eskalation am Reichstagsgebäude, https://www.tagesschau.de/inland/corona-demo-berlin-131.html erişim 22.2.2020

Webb, A. and Business Daily BBC World Service: How ‘immunity passports’ could create an antibody elite https://www.bbc.com/news/business-53082917 erişim 22.2.2020