Covid-19 krizi, diğer pek çok mefhumla beraber ev mefhumunu da yeniden düşünmek için önemli bir tarihsel dönemeç olarak nitelendirilebilir mi? Kriz zamanlarını diğer zamanlardan ayıran özelliklerden özellikle ikisi üzerine düşünelim. Kriz, bir yandan o ana kadar süregelmekte olup göz ardı edilmeye müsait olanın tüm hakikatiyle açığa çıkmasına yol açarken, aynı zamanda hâlihazırda kullanımda olup anlamları üzerinde az çok uzlaştığımız kavramların yeniden düşünülmesi imkânını yaratan bir kırılma anına işaret eder.[1]Covid-19 salgınının tetiklediği krizde de bu iki özellik görünürlük kazanmaz mı? Bir yandan süregelen ırk-sınıf-toplumsal cinsiyet kesişimindeki yapısal eşitsizlikler tüm hakikatiyle açığa çıkmakta, bir yandan da krizin getirdiği altüst oluş kavramsal çerçevelerimizi sarsmakta, bu kırılma anı bizi eski kavramlarımızı (‘güvenlik’, ‘devlet’, ‘sağlık’, ‘hayat’, ‘düzen’) yeni toplumsal tahayyüller ışığında yeniden gözden geçirmeye zorlamaktadır. Peki ya -tüm metaforik yan anlamlarıyla birlikte korunaklı bir alanı hatta sığınağı- imleyen evi krizin bu semptomları ışığında değerlendirirsek? Ev, Covid-19 salgınının getirdiği ‘ölüme maruz kalma riskinin’ asgariye indirildiği bir korunaklı alan olmanın ötesinde, tam da krizin bu iki niteliğinin görünür hale geldiği bir yer değil midir? Bir yandan, krizle birlikte içeride ikamet edebilenlerin/çalışabilenlerin ayrıcalığının işaretlendiği, böylelikle günümüz neoliberal kapitalizminin bazı yaşamları – dışarıda çalışmaya zorlayarak ya da basitçe, dışarıya terk ederek – diğerlerine göre değersizleştiren biyopolitik mantığının açığa çıktığı bir yerdir.

---Değerli okuyucumuz, bu yazının devamı erişime kısıtlanmıştır. Yazının tümüne ulaşmak için lütfen dergimizi edininiz.---

Ayrıntı Dergi'yi büyük kitapçılardan ve online olarak BURADAN SATIN ALABİLİRSİNİZ.