Soner SERT: İlk olarak sizden başlayalım. Beyin üzerine yıllardır çalışıyor, bu alanda çığır açan üretimler yapıyorsunuz. Kişisel yaşamınızdan yola çıkarsak, insan beyninin o “parlak” yönünü ortaya çıkaran ilk düşüncenizi ya da eyleminizi hatırlıyor musunuz? Beyninizi nasıl keşfettiniz?

Türker KILIÇ: İnsan beyninin o mucizevi yanını ve insanda anlama isteği uyandıran yönünü ilk merak etiğim anı çok iyi hatırlıyorum. İlkokul 4. sınıfta öğretmenimiz Mine Der bize “Organlarımızı Tanıyalım” ünitesinde her birimize bir organ rolü vermişti ve bir piyeste canlandırmamızı istemişti. Hem bu organ rolünü oynayacak hem de sakatatçıdan ilgili organı satın alarak okula getirecektik. Bana düşen rol, beyin adını verdiğimiz bu muhteşem yapıyı anlatmaya yönelik olarak bir şeyler söylemekti. Doğrusunu isterseniz o kuzu beynini elime aldığımda neler söyleyeceğimi ilk anda akıl edemedim. Çünkü düşünün ki hareket etmeyen bir organ. Belki kalp olsaydı, belki kanlı canlı bir karaciğer olsaydı, belki upuzun ve elinizle şöyle itip oynayabileceğiniz bağırsaklar olsaydı, bir ilkokul öğrencisi olarak konuşacak daha fazla şey bulunabilirdi. Bana verilen rol ise beyindi.

Beyin elinize aldığınız zaman bir et parçası, gri; kırmızılığı yok. Dolayısıyla o kırmızı rengin en azından 10-11 yaşında bir öğrenci için çok çekici bir tarafı yok. Fakat ondan sonra bunu düşünmeye başladım. Yani dedim ki bu organ nasıl oluyor da bir canlının, mesela bu bir kuzu beyniyse bir kuzunun hareket etmesini sağlıyor, onun bulunduğu yerde kararlar vermesini sağlıyor? Hangi otlağa gideceğini belirlemede, yemek yiyip yemeyeceğini belirlemede ya da o kadar koyun arasında annesini nasıl bulacağını belirlemede nasıl bir rol oynuyor? Bu şekilde düşünmeye başladığım zaman; esasında bir kalp gibi hareketli olmayan, her seferinde havayı içine doldurma becerisi göstermeyen, elinize aldığınızda böyle cansız bir denizanasıymış gibi duran bu yapının bir canlının karar vermesini sağlamada nasıl etkin olduğunu merak etmeye başladım. Ve aslında bir beyni canlandırmak zor bir şey. Ya da beyin hakkında 10-11 yaşında bir çocuğun bir şeyler söylemeye çalışması zor bir şey. Fakat ne zaman ki beynin karar verdiğini fark ettim, bana verilen rolü beynin düşünce ürettiği üzerine oturttum hep nasıl oluyor da bu et düşünüyor, nasıl oluyor da bu 1500 gramlık doku düşünce sanat bilim üretiyor ve merak üretiyor bunu sormak hala bugün bile inanın benim tüylerimi diken diken eden bir heyecanı beraberinde getiriyor. Hala ister bir insan beyni olsun ister farklı bir düşünce sistemi, ben beynin nasıl düşünce ürettiğini anlama merakının peşindeyim. Benim beyin cerrahisini seçmiş olmamın da sebebi esasında sadece beyin cerrahı olmak değildi. Beynin nasıl düşündüğünü anlamak için beyne dokunmam gerektiğini sezmemdi. Bana beyne dokunma sorumluluğu ve iznini verecek olan durum beyin cerrahı olmak olduğundan dolayı beyin cerrahisini seçtiğimi geri dönüp bakınca anlıyorum. Tabi ki ilk bakışta beyin cerrahisi gibi teknik olarak öğrenmesi çok zor bir alanda yıllar boyu işin cerrahi beceri kısmına emek vermek, sanki ilk planda nörobilimci olmak için uzun bir yolmuş gibi gözükebilir; bu doğru da esasında. Ama yine de insan dokunabildiğini, sıcaklığını hissedebildiğini daha büyük bir heyecanla araştırabiliyor. Dolayısıyla ben ilkokul 4. sınıfta başlayan bu macera doğrultusunda insan beynin nasıl düşünce ürettiğini anlama heyecanı peşinde yaşantımı geçirmekte olduğumu geriye dönüp baktığım zaman daha net anlıyorum. Beyin cerrahisi, nörobilimci olmak beynin nasıl zihin ürettiğini anlamak açısından uzun ve daha meşakkatli bir yol ama kanımca daha sağlam biraz daha heyecanı bol bir yol olduğunu görüyorum. Dolayısıyla benim ilk “Beyin nedir?” ya da “Beyin nasıl düşünce üretiyor?” sorusunu sormam ilkokuldaki öğretmenimin organlarımızı tanıyalım ünitesinde bana beyin rolünü vermesiyle başladı.

Soner SERT: Bir yanınız bilim insanı, bir yanınız cerrah, bir yanınız akademisyen, bir yanınız da yazar… Siz kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?

Türker KILIÇ: Esasında ben kendimi bir enformasyon kodlamalar bütünü olduğunu düşündüğümüz bu yaşam ağı içerisinde, onu anlamaya çalışan, meraklı bir insan canlısı olarak görüyorum. Bu kendi kimliğimi burada belirttiğiniz gibi cerrah, bilim insanı, yazar ya da akademisyen olarak görmüyorum. Aslında bunların her birinin birbirinin içine işlemiş, birbirinin dokusuna katkı sağlayan, aynı anda çalan farklı farklı enstrümanlar olduklarını hissediyorum. Burada esas tanımlama açısından; bence içine doğduğumuz bu muhteşem, ne olduğunu anlamakta zorluk çektiğimiz ama her an yeniden oluştuğunun farkına vardığımız bu yaşam alanının ne olduğunu anlamaya çalışan bir meraklı insan canlısı olarak kendimi tanımlamak benim hoşuma gidiyor. Bu kimliği birbirinden ayrı kompartımanlara bölmek istemiyorum çünkü aslında bir ameliyatı yapan, cerrah kimlikli Türker Kılıç değil sadece. Her ne kadar o anda öyle görünse de esasında ona akademisyen niteliğinin de, bilim insanı niteliğinin de, hatta çocukları yetiştirmeye çalışan bir baba olma sorumluluğunu taşıma niteliğinin de ya da akademisyen olmanın niteliğinin de, bir eş olmanın niteliğinin de katkı sağladığı bir zihin yapısı olduğunu düşünüyorum. Yani bütün bunların iç içe var olan, birlikte o anı oluşturan, birbirinden ayrılmayan bir Türker Kılıç isimli yaşam operasının içerisindeki farklı enstrümanlar olarak anlaşılması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü esasında ne cerrah Türker’i akademisyen Türker’den, ne hoca Türker’i bilim insanı Türker’den, ne de yazar Türker’i diğerlerinden ayırmak mümkün değil. Bunların hepsi aynı anda olan oluşumlar. Dolayısıyla bunların hepsini; aynı tablonun aynı anda görülen farklı renkleri, farklı figürleri olarak görmek, parçalara bölmeden, aynı ağı bütüncül şekilde görmek gerektiğine inanıyorum.

Soner SERT: Çalışmanız, genellersek, iki farklı disiplini harmanlıyor aslında. Yoğun bir uğraş gerektiriyor. Nasıl çıktı bu çalışma ortaya? Biraz bundan bahsedelim…

Türker KILIÇ: Daha önce söylediğim gibi esasında beyin cerrahisine yönelmem hatta bir bilim insanı olma hevesim hep beyin nasıl düşünce üretiyor soruna bir yanıt aramak hevesinden kaynaklandı. Hep burada sezgisel olarak farklı bir şeyler düşünebileceğimi, farklı bir şeyler üretebileceğimi hissettim. Özelikle 2012 yılından sonra Avrupa’daki İnsan Beyin Projesi ve ABD’deki İnsan Konnektom Projesi’nin başlaması ve bizim de bunların içerisinde yer alabilmemiz neticesinde ilk defa insan beyninin nasıl düşünce ürettiğine dair bir matematiksel bir yanıt bulma sürecine tanık oldum. 2015 yılından itibaren Avrupa Bilim ve Sanat Akademisi içerisinde olmam ve diğer yandan da Dünya Bilim Sanat Akademisine aday olarak gösterilmemden dolayı diğer bilim alanlarının toplantılarına da bir ölçüde baştan zorunluluk nedeniyle, daha sonra kendi hevesimle diğer bilim alanlarında da benzer şekilde bağlantısallık biliminin izleri olabileceğini düşünerek yer almam neticesinde, aslında bu alanda bilgi birikimim oluşmaya başladı. Bu bilgi birikimini anlatma isteği aslında 2016 yılından sonra bazı konferansları bu alanda vermeme sebep oldu. Bu konferanslar, yani insan beyninin nasıl zihin ürettiğine dair verdiğim konferanslar, çok ilgi topladı. Bu ilginin ortaya çıkması aslında bağlantısallık biliminin ve yaşamdaşlık kültürünün bizim şu anda insanoğlunun en acil problemi olduğuna inandığım “Yaşam nedir, daha iyi bir hayatı nasıl oluşturabiliriz?” sorunun insanlığın üzerinde düşünülmesi gereken en önemli ve en acil sorusu olduğuna inanıyorum. Bu soruya yanıt arama çabasının da ilgi topladığını, insanların bu konuda meraklandıklarını ve bu konuda üretilen bilginin insanların ilgisini çektiğini fark ettim. Aslında 2018’den sonra bu konuda biriktirdiklerimi popüler bilim kitabı haline getirmeyi hep planlıyordum ama buna hiç zamanım yoktu. Ve bu yoğun çalışma programım içerisinde maalesef sadece konferanslar bağlamında bir katkı sağlamaya çalışıyordum. Ta ki kendim 2020’nin Mart ayında koronanın ilk başladığı dönemlerde kendim de Covid-19 hastalığına yakalanıncaya kadar. Covid-19’u büyük oranda evde tedaviyle geçirdim. Ama o dönemde Covid-19’a ilişkili bildiklerimiz oldukça azdı. Hastalık esnasında ve sonrasında neredeyse 1,5 aya yakın süre evde karantinada zamanımı geçirdim. Ama bu süre benim için bir fırsat oldu. Eve kapandığım bu süre içerisinde yıllar içerisinde kafamda oluşanları yazma hevesi oluştu. Diğer yandan korona salgını bunun aslında fırsat olmanın ötesinde bir gereklilik olduğunu da ortaya koydu. Çünkü Korona salgını aslında bize yaşamın bir enformasyon modellemesi olduğunu bir ölçüde ispatlayan bir yaşam deneyi sundu. Ve bu yaşam deneyi, 30 bin nükleotidli küçük bir RNA enformasyonunun bir pandemi yoluyla nasıl insan zihninin belirgin şekilde esnemesine yol açan, uygarlık değiştirici, kültür yapıcı etki gösterebileceğini bize gösterdi. Ben de o dönemde bir bilim metodolojisi olarak “bağlantısallık” sözcüğünün, ama daha önemlisi bu bilimin ortaya çıkarma ihtimali olan kültüre bir isim olarak da “yaşamdaşlık” sözcüğünün farkına vardım. Bana göre yaşamdaşlık sözcüğü de “bağlantısallık bilimi”ndeki bağlantısallık sözcüğü de çok güzel iki sözcük. Türkçemizin gücüyle yaratılmış iki güzel sözcük. Ve her ikisi de sayfalar dolusu niteliği tek bir kelimede barındırabilmeyi anlatabilmeyi sağlayan Türkçemizin o üstün türetme potansiyeli ile yaratılmış olan sözcükler. Ben de hem bir bilimsel metodoloji olarak nörobilimden öğrendiklerimizi bir bağlantısallık bilim metodolojisi olarak ortaya koymak hem de bunun beraberinde getirdiği yaşamdaşlık kültürünü kendi sezebildiğim ölçüde anlatabilmek ve bunun için meraklı insanları belirli bir fikir çerçevesinde toplayabilmek amacıyla bu kitabı korona döneminde yazdım. Daha sonraki dönemde de kitabın hazırlığı, edit edilmesi ve basılması derken kitap şubat ayının başında okuyucuyla meraklılarıyla buluştu. Kısa sürede tükendi ve dördüncü haftada ikinci baskı yapılır hale geldi. Bunun bir bilim kitabı için önemli bir başarı olduğunu düşünüyorum. Bu alandaki meraklılara ve bu heyecanı paylaşan okuyucularıma buradan teşekkür ederim.

Soner SERT: Beynin işlevi, ilköğretim okullarında bir bilgi işletim sistemi olarak sunuldu. Siz, bunun karşısına “yaşamdaşlık kültürünü” koyuyorsunuz. Bu tanımlama, bireyden kolektife uzanan yolu işaret ediyor aslında. Bu çalışmanın, sosyal bağlamda etkisi nasıl olacak sizce?

Türker KILIÇ: Sadece ilkokulda değil üniversite tıp fakültesi yıllarımızda da biz beynin ana fonksiyonunun vücudun fizyolojik dengesini sağlamak olduğuyla yetiştirildik. Oysa geçtiğimiz yıllar içerisinde beynin esas işlevinin aslında bir zihin yaratmak olduğunu öğrendik. Ve artık beyni zihin yaratan organ olarak düşünüyoruz. Tabii bizler kendi varlık alanımızın da kendi zihin varlığımızın içerisinde olduğunu düşünürsek beynimiz aslında bu bakış açısıyla bir yaşam yaratan organdır. Ve bu geçirdiğimiz son 7-8 senelik süre içerisinde başlangıçtaki varsayımımız, öne sürdüğümüz hipotezimiz, en yetkin bilgi işleme sistemi olarak insan beyninin nasıl düşünce ürettiğini modelleyebilmekti. Ama bu süreç içerisinde anladık ki esasında en yetkin bilgi işleme sistemi beyin değil, yaşamın kendisi. Ve yavaş yavaş, yine bize Newton Bacon Descartes öğrencileri olarak bize hep öğretilen yaşamın yapıtaşının atom olduğu bilgisinin üstünde bu bilgiden daha doğru olabilecek bir başka sonuca da ulaştık. Yaşamın yapıtaşının atom değil enformasyon olabileceğini de gördük. Yaşamın bir enformasyon ağı olarak algılayıp, birbirine dönüşebilen farklı farklı enformasyon kodlama biçimlerinin bir arada, bir bütüncül niteliği olduğunu fark ettik. Bu da esasında birçok kültürde yer aldığı gibi canlılar arasında hiyerarşik bir konumlama olması fikrine karşı çıkan bir anlayışı beraberinde getirdi. Korona da bize bunu öğretti: Esasında, insan canlısı mesela, yaşam için yaşamın içerisindeki diğer canlı türleri kadar önemli. Onlardan daha çok ya da daha az öneme sahip değil. Onlar kadar bir öneme sahip. Yani yaşam açısından, yaşamı oluşturan kodlama sistemleri açısından, bir hiyerarşik yapılanış modellemesi yok. Böylece belki de uygarlığımızın bugünkü en önemli açmazlarından biri olan “yaşamın insan için olduğu” algısının, enformasyon işleme sistemi olarak görülebilecek bu yaşam modellemesi içerisinde külliyen yanlış olduğunun ortaya çıkmasına yol açtı. Yaşamın insan için değil de “insanın yaşam için olduğu” fikri ön plana çıktı. Bu enformasyon modellemesinin ve matematiğinin nörobilim aracılığıyla elde edilmiş olması bizim de yaşama bakışımızı da sonuçta değiştirdi. Nasıl ki tümdengelimin üzerine tümevarımın eklemlenmesi Reform ve Rönesans’i yarattıysa ve bugünkü uygarlığımız bu ikisinin üzerinde nasıl yükselmişse, bu yenilenen düşünce sistemi içerisinde yeni ortaya çıkan bu bağlantısallık bilimi de diğer iki metodolojinin üzerine eklemlenerek uygarlığımızın bir dönüşüm geçirmesine yol açabilir. Ve ortaya çıkma ihtimali olan bu yeni kültüre de yaşamdaşlık adını verdik. Belki daha iyi bir sözcük bulunursa onu da kullanabiliriz. Ama yaşamdaşlığın temel niteliği, insan- yaşam / yaprak-orman analojisi üzerinden gidersek, ormanın yaprak için değil yaprağın orman için olduğunun anlaşılması üzerine kurulmuş bir kültürü beraberinde getiriyor. Bu yeni kültür anlayışı esasında beraberinde yeni bir sosyoloji, yeni bir hukuk, yeni bir ekonomiyi de getirmekte. Mesela blockchain teknolojisinin, aslında hiyerarşisi olmayan bir ekonomik model olarak yaşamdaşlık kültürü açısından bu yeni uygarlığa aday olabilecek bir ekonomik biçimi olabileceğini düşünüyorum. Tabi bu beraberinde yeni bir hukuk anlayışını da getiriyor. Bizim bugünkü hukuk anlayışımız insanın hakkını yaşama karşı koruyan bir hukuk anlayışı. Oysa yaşamdaşlık için gerekli olan hukuk, yaşamın hakkını insana karşı koruyan bir hukuk sistemi. Esasında bunun da ayak seslerini duymaktayız. İnsanlık önemli bir değişimi yaşamakta. Zaten bilimdeki bu bağlantısallık modellemesinin var olan sistemin üzerine eklemlenmesi yeni bir kültürün ve olası bir uygarlık modellemesinin gelmesini de kaçınılmaz kılabilir. Tabii ki bu sadece bir seçenek. İnsanlık böyle bir tercihi yapabilir, ya da yapmayabilir. Korona esnasında da gördük: İnsan canlısı illa varlığını devam ettirecek diye bir şey yok. Dinozorlar bu dünyamız üzerinde 150 milyon yaşamışlar ve en sonunda bu 150 milyon yılın sonunda ortadan kalkmışlar. İnsanlık sadece 2 milyon yıldır yeryüzünde yaşamını sürdürüyor ve mutlaka var olacak diye bir kural yok. Bu insanlığın yapacağı seçimlere bağlı bir süreç. Bizim şu anda karşımızda yeni bir bilim metodolojisi var. Bu bilim metodolojisi karşımıza nörobilim aracılığıyla ve bunun da etkisiyle bir ölçüde yapay zekâ aracılığıyla karşımıza çıkıyor. Ve diğer tüm disiplinleri de değiştiriyor. Bu önemli değişim bizim yaşamı algılama, kendimizi bu yaşam ağı içerisinde konumlandırışımızı de değiştirmekte. Bu da zaten yeni bir kültürel yapılanış demek. Ben bu geldiğimiz noktada yaşamdaşlığın önümüzdeki en acil ve üzerinde en çok düşünülmesi gerekli olan “Daha iyi bir yaşamı nasıl yaratabiliriz?” sorusuna yanıt seçeneği olabileceğini düşünüyorum.

Soner SERT: Çalışmada Spinoza Felsefesi üzerinde ayrıca duruyorsunuz. Filozofun, bahse konu olan tartışma üzerine nasıl bir etkisi var?

Türker KILIÇ: Doğrusu ben Spinoza ve Spinoza felsefesiyle gerçek anlamda son yıllarda tanıştım. Bağlantısallık bilimiyle ya da yaşamın bir bağlantısallık ağı içerisinde var olmuş bir enformasyon sistemi olduğunu anladıkça ve bu bağlantısallık sözcüğü üzerinden incelemeler yapmaya devam ettikçe Spinoza ile birçok yerde karşılaşmaya başladım.

Avrupa’da yürümekte olan İnsan Beyin Projesi’nin başında başlangıçta Henry Markram vardı, sonra yerine Norveçli bir felsefeci geldi. Avrupa Bilim Sanat Akademisi yönetim kurulundaki bu felsefeciden Spinoza’nın felsefi yaklaşımının bu derinliğini ilk kez sanırım 2015’te dinledim, sonra Spinoza’yı okudum. Etika’yı daha önce biliyordum ama okumamıştım. Etika da dahil olmak üzere Spinoza ile ilişkili ulaşabildiğim her şeyi okumaya başladım. Yaşadığı alanları merak ettim, yaşadığı iki ayrı evini ziyaret ettim. Sonradan toplanmış olan kütüphanesini açtırdım ve orada zaman geçirme şansına sahip oldum. Spinoza’nın özelliği ilk kez yaşamın içerisindeki sorunların yine yaşamın içerisindeki çözümlerle anlaşılabileceği ilkesini ortaya koyması. Kendisi ‘bağlantısallık’ demese de Spinoza’nın ‘karşılaşmalar’ adı altında bir enformasyon sistemi biçimindeki bir düşünce yapısını ortaya koymuş olduğunu fark ettim. Tabii ki esasında bunu ilk ortaya koyan da Spinoza değil. Her şey içinde bulunduğu bağlantısallığın sonucunda oluşan bir ürün. Spinoza da öyle. Ama bazen bazı zihinler bir kavşak noktası oluşturuyor; o döneme kadar birikmiş olan enformasyonu bir esere, dinlenebilir bir müzik eserine ya da elle tutulabilir bir sonuca ulaştırıyorlar. Spinoza da öyle yapmış. Etika inanılmaz bir eser. Anlaşılması zor ama bir kez işin içine girdiğiniz zaman sizi sarmalayan bir ağsal yapısı var. Ve bir başka gördüğüm şey de şu oldu: Spinoza’nın Etikası ile Newton’un Principia’sı arasında 10 yıl var. Newton öyle bir modelleme yapıyor ki “yaşam nedir?” sorusuna da öyle bir modelleme getiriyor ki sanki bilardo topları modellemesini bize yaşamın temelleri gibi sunuyor. Gezegenler arasındaki bağlantısallığı da, atomların arasındaki ilişkiyi de bu bilardo topları modellemesiyle anlatabiliyorsunuz. Buna bir matematik altyapı sunuyor Principia Matematika’da. Böylelikle sunduğu modellemenin arkasında önemli bir matematik temel var. Hâlbuki Etika’da böyle bir matematik temel o dönemde yoktu. İşte Etika’da eksik olan bağlantısallık matematiğini bize Newton sağladı. Etika bu 350 yıldan sonra Newton’un Principia Matematikası karşısında matematik eksikliğinden dolayı bizlerin üzerine çökmüş olma durumundan kurtuldu, bu kez daha büyük bir güvenle ayaklarının üzerinde kalktı. Dolayısıyla benim Spinoza’yla karşılaşma sürecim bağlantısallıkla ilişkili olarak ortaya çıktı. Başlangıçta acaba Spinoza’nın mesela Mevlana’dan etkilendiğini merak ederek de biraz yola çıkmıştım. Ama daha sonra bu sorum değişti ve Etika’yı daha iyi anlayabilmek üzerine yoğunlaştım. Spinoza’nın neler düşündüğünü ve nasıl bu karşılaşmalar üzerinden conatus a vardığını okudum. Conatus Spinoza felsefesinin önemli kavramlarından biridir, bir ölçüde nörobilimin ortaya koyduğu autopoiesis ilkesinin yani her bilgi işleyen sistemin er ya da geç zekâ oluşturması ilkesinin karşılığına oturttuğum bir kavram. Bunları fark ettikçe ben aslında Spinoza’nın aslında ne kadar çağdaş ve felsefesinin, yazıldıktan 300 sene sonra bile önemli bir insan zihni aydınlatma aracı olduğunu fark ettim.

Soner SERT: Diyorsunuz ki, “Her ne kadar çoğu zaman sosyokültürel devrimleri siyasetçiler, toplum yöneticileri bazen komutanlar, askerler sahiplense de esas devrim yapanlar bilim insanlarıdır.” Covid-19 aşısı süreci de bu cümlenizi onayladı. Bilim insanlarının, egemenler tarafından dışlanmasının ya da sadece işlevsel bir noktada konumlanmasının sebebi ne sizce?

Türker KILIÇ: Kültürel devrimlerin, toplumsal dönüşümlerin altında esas yatanın bilimsel gelişmeler olduğunu söyleyebiliriz. Biz hangi kültürel devrime, sosyolojik olaya bakarsak bakalım, esasında ondan önce yaşanmış ve böyle bir dönüşümü mümkün kılan bir bilimsel gelişmeyle karşılaşırız. Bunların örnekleri çok. Örneğin Reform ve Rönesans’ın oluşmasının belki de en önemli nedeni Gutenberg’in matbaayı İstanbul’un fethi civarında 1450 gibi bulmasıyla ortaya çıktı. Eğer matbaa olmasaydı büyük ihtimalle Reform ve Rönesans olmayacaktı. Ya da 1953’te Gregory Pincus doğum kontrol hapını bulmasaydı, yani kadınlar ne zaman anne olacakları konusunda kendileri karar verebilir hale gelmeseydi, belki kadın sosyolojisinde bir değişiklik yaşamayacaktık. Ya da James Watson buhar makinasını bulmasaydı belki de ekonomik sistem içerisindeki değişimler bu şekilde gerçekleşmeyecekti. Dolayısıyla kültürel devrimleri esas yaratanlar bilim insanlarıdır.

Günümüze geldiğimizde elimizdeki bu big data’yı işleyen sistemler ya da artık bilginin akışını kolaylaştıran bu cep telefonları olmasaydı belki de biz şu anda zihinsel bağlantısallıktan kesin verilerle konuşmuyor olacaktık. Korona da bize bunu gösterdi. Geçtiğimiz dönemleri hatırlayalım: Birkaç gün içerisinde insanlığın güvendiği kurumlar, ordular, enstitüler, inanç sistemleri ya da dini kurumlar birden bire işlevsiz kaldılar. Papa Katolik tarihinde ilk defa Pazar ayinlerini St. Peter meydanında yapmamaya başladı. Dolayısıyla sadece iki meslek grubu çalışır durumda kaldılar: Biri bütün bakışların döndüğü bilim insanları, laboratuvarlarda çalışmaya devam ettiler -artarak-, diğeri de hasta tedavisine çaba gösteren sağlık çalışanları. Ve tabii bir de besin tedarik zincirinde görev yapanlar. Bu üç grup dışında neredeyse bütün meslek grupları en azından geçici olarak işlevsiz kaldı. O koca ekonomik sistemler, bankalar, ordular, nükleer reaktörler belirli bir süre işlevsiz kaldı. Dolayısıyla şu anda bilim insanının var olan hakim yönetim kadrosu tarafından bir ölçüde baskılanmaya çalışılması ya da sesini duyurmakta zorluk çekmesi beklenen bir şey. Hakikat sonrası dönemin doğası gereği bu böyle. Çünkü hakikat sonrası dönemin en önemli özelliği insanlara doğru olarak sunulanın esasında gerçeklikle ilişkisinin kopmuş olması. Zaten sistem gerçeklikle ilişkisi olmayan bir kurgunun üzerinde, bir aldatmaca sisteminin üzerinde varlığını sürdürüyor. Yani şu an bizim neoliberal ekonomi adını verdiğimiz aldatmacada ortaklık sistemi elbette ki gerçeğin söylenmesinden hoşlanmıyor. Bu sistem biraz da teknolojinin imkanlarını da kullanarak, gerçeklikle ilişkisiz, doğru olduğu zannedilen, kabul edilen bir modellemenin kabullenilmesi üzerinden varlığını sürdürüyor. Bu kabulleniş, ortaya konulan ve doğru olduğu söylenen ama gerçeklikle ilişkisi kopuk olan bu varsayımın kabullenişi, zihinlerde farklı bir algı sistemi yaratılmasına sebep oluyor. Bu kabullenişi yıkmak her zaman kolay değil. Ama neticede korona da bu hakikat sonrası dönemin yöneticilerinin maskelerinin görebilenler için düşmesine yol açtı ve eskisine göre çok daha fazla insan kralın çıplak olduğunu gördü. Bu nedenle de zaten insanlık çok uzun zamandan beri ilk defa bu kadar toplu halde “nasıl daha iyi bir yaşam yaratabiliriz?” sorusunu sanki toplu bir ayın biçiminde kendisine sormaya, sorgulamaya başladı. Buna felsefeciler de dahil, sadece bilim insanları değil.

Soner SERT: Hazırladığınız yeni bir çalışma var mı? Günleriniz nasıl geçiyor?

Türker KILIÇ: Esasında yeni bir çalışma derken herhalde yeni bir popüler bilim kitabından bahsediyorsunuz. Çünkü zaten her an laboratuvarda üretilenlerin sunulması ya da elimizdeki datanın yeterince olgunlaşması neticesinde üretilenlerin bir bilimsel yayın olarak ortaya konulması süreci devam ediyor. Geçtiğimiz 5 yıl, beyin cerrahisi departmanımız TR’de en fazla yayın üreten beyin cerrahisi departmanı oldu. Ama bu sorunuzu yeni bir popüler bilim kitabı üzerinde uğraşıyor musunuz olarak algılıyorum. Doğrusunu isterseniz çok zaman bulamıyorum ama diğer yandan Bağlantısallık ve Yaşamdaşlık kitabının topladığı ilgiden de çok memnunum. Böylesi bir ilgi, doğrusu istemiştim ama gerçekleşebileceğine dair kafamda soru işaretleri vardı, gerçekleşmiş olmasından memnuniyet duyuyorum. Bu da yeni bir popüler bilim kitabını yazma konusunda beni motive ediyor. Şu anda üzerinde bilimsel çalışmalar, ameliyatlar, öğrenci eğitimi gibi tıp fakültesi ile ilişkili süren akademik faaliyetleri bir kenara koyarsak, üzerinde dikkatimi yoğunlaştırdığım konu “merak” konusu. Merakın sandığımızdan çok daha önemli bir zihinsel başlangıç noktası olduğuna inanıyorum. Ve bu süreç içerisinde öğrenme demek yeni bilgilerin sanki bir örümcek ağı gibi yavaş yavaş üç boyutlu olarak genişlemesi demek -en azından beynin zihin üretmesi bu örüntü içerisinde ortaya çıkıyor. İşte bu örümcek ağı benzetmesinden yola çıkarsak, bu ağın yapısı, bu iplikçiğin ham maddesi merak. Merak o başlangıçtaki ilk heves. Bu ilk hevesin, öğrenme isteğinin öğrencilerimize öğretilmesi -ya da hepimize- bunu hepimizin öğrenmemiz gerektiğine inanıyorum ve merakla başlayan bu süreç esasında iyilik eğitim ve yaratıcılık eğitimiyle zenginleştikten sonra anlamaktan doğan sevinç ödülüyle sonuçlanabilir. Bizim şu anda var olan kültürümüzde, sahip olmayla ödüllendirilen bir çalışkanlık ve sahip olmayı amaçlayan, sahip olmayla ödüllendirilen bir zeki olma amacı şu anda hakim. Çalışkan olmanın, zeki olmanın sahip olma amacıyla gereğinden fazla kutsanmış olduğuna inanıyorum. Bu akıl yürütme biçiminin yerine merakla başlayan, iyilik ve yaratıcılık üzerinden devam eden ve anlamaktan doğan sevinçle sona eren bir zihin algoritmasının oluşmasının yaşamlarımızı daha sevinç dolu ve anlamlı hale getireceğine inanıyorum. Bu zihin algoritmasının oluşmasının ana öğesinin de merak olduğuna inanıyorum. Bakın, bizim Türkçemizde merakla ilişkili bir kitap yok. Çeviri kitaplar var ama Türkçe’de böyle bir kitap yok. Ben Bağlantısallık ve Yaşamdaşlık kitabımda buna bir bölüm ayırdım ama merak bundan fazlasını hak ediyor. Merakın nörobilim açısından nasıl bir zihin şekillendirici olduğunu aslında merak ediyorum. Ve bunun üzerinde çalışıyorum. Umarım yeniden evde artarda 4-5 hafta geçirmemi zorunlu kılan bir hastalanma dönemine ihtiyaç duymadan kafamda bu birikenleri kağıda dökebilirim.

Bu süreç içerisinde kitabın oluşmasında katkıları olan Meltem Bilikmen’e, Ayrıntı Yayınları’ndan İlbay Kahraman’a ve Gökçe Alper’e tekrar teşekkürlerimi sunarım. Onlar olmasaydı bu düşünceler bir kitap haline gelemezdi.