Cezasızlık en genel tanımıyla, bir suçun failinin suçlanmasına, soruşturulmasına, yargılanmasına ve suçlu bulunduğu takdirde uygun bir cezaya mahkûm edilmesine, mağdurun uğradığı zararın ise telafisine imkân veren etkili bir adli takibatın yokluğunu ifade eder. [1] Failden hukuk önünde hesap sorulamaması, kayıtsızlık, zafiyet, ihmal ya da hesap sormaya yönelik siyasi iradenin yokluğu gibi sebeplerin yol açtığı fiili (de facto) cezasızlık rejiminden kaynaklanabilir; olağan yargılama düzenini askıya almayı ya da ortadan kaldırmayı amaçlayan, genel veya özel af, geriye dönük yargı muafiyeti benzeri yasal (de jure) düzenlemelerin yön verdiği bilinçli bir politikanın[2] sonucu da olabilir. Bu yollarla kurulan cezasızlık rejimi, sadece işlenen suçun ve onun yol açtığı haksızlığın hukuki tanımadan ve yaptırımdan muaf tutulmasına sebep olmaz; aynı zamanda çoğunlukla, haksızlığa dair gerçeğin de örtbas ve inkâr edilmesine yol açar.

Türkiye’nin hukuk pratiğinde cezasızlık, mevzuatın her daim kapı araladığı bir şey olmakla birlikte, esas olarak yasanın keyfi yorumlanması ve uygulanmasına dayanan bir yargı zafiyeti ya da devlet aklının şekillendirdiği ideolojik yargı icraatı ekseninde gündeme geldi. Cezasızlık özellikle toplumsal davalarda, faili tespit etmeye yönelik etkili bir soruşturma yürütmekten kaçınma, suçu örtbas etme, suç oluşturan fiili hatalı niteleme, suçun ağırlığıyla orantısız ceza verme, verilen cezayı infaz etmeme gibi bilinçli tercihlerin şekillendirdiği bir yargı politikası olarak karşımıza çıkıyor.

1980 darbesi döneminde işlenen hukuk dışı infazların ve işkencenin faili konumundaki kolluk görevlilerinin yargılanmasına izin verilmemesi ya da görevden el çektirilmeksizin hafif cezalara çarptırılmaları, bu cezaların ertelenmesi ve infaz edilmemesi, AİHM kararlarına “fiili cezasızlık” örnekleri olarak geçmişti.[3] 1990’larda Kürt coğrafyasında olağanüstü hal rejimi altında işlenen zorla kaybetmeler ve hukuk dışı infazlarla ilgili olarak ise Mahkeme, yargı aktörlerinin, soruşturmayı sürüncemede bırakarak zamanaşımına sürükleme stratejisine dayanan hareketsizliğini, failler için cezasızlık sonucunu doğuran “yargısal direnç” olarak tanımladı.[4] Yargının, iyimser bir hesaplamayla dahi otuz yılı bulan bu direnci nedeniyle, 80’li ve 90’lı yıllarda işlenen devlet destekli suçlar hakkında açılan ceza soruşturmaları zamanaşımından birer birer kapatıldı. 2000’lerin sonunda AKP hükümetinin “Beyaz Toros” dönemiyle hesaplaşma söylemini siyasi retoriğe dönüştürmesinin ardından, bir dönem kamuoyunda yüzleşme davaları olarak anılan, 90’lı yılların siyasi cinayetlerinden sorumlu tutulan üst düzey askeri yetkililerin, korucuların, itirafçıların ve askerlerin yargılandığı az sayıda dava zamanaşımı ve beraatla sonuçlandı. Maraş, Çorum, Sivas katliamlarının failleri, azmettiricileri ve seyirci kalarak katliama ortak olan devlet görevlileri hiçbir zaman layığıyla sorumlu tutulmadı. Bir dönemin faillerine ödenen cezasızlık diyeti, bugün kurulan yeni iktidar ittifakında rol alan siyasi aktörlerin gücünü ve pozisyonunu tahkim etmekte etkili oldu. Bu etkiyi görmek için, emniyet müdürü, içişleri bakanı ve adalet bakanı olarak OHAL döneminin etkili siyasi figürlerinden biri olan, Ankara JİTEM davasının yakın zamanda beraat etmiş sanığı Mehmet Ağar’ın bugünkü siyasi pozisyonuna bakmak yeterli olacaktır.[5]

Cezasızlığın en önemli sonuçlarından biri, faillere sağladığı korumayla şiddeti kuralsızlaştırıp yeniden üretmek ve sürekli kılmaktır. Devlet şiddeti söz konusu olduğunda, geçmişte işlenen suçların faillerinden hesap sorulmaması, bugün denetimsiz bir alan, âdeta hukuki bir kara delik yaratır ve aynı suçların daha pervasız biçimde işlenmesi için uygun ortamı sağlar. Siyasi iktidar değişse de, devlet aklının devamlılığı ve onun ürünü olan cezasızlık rejimi, dünün iyi bilinen faillerinin, bugün merkezi ve yerel iktidar yapılarına entegre edilerek yeniden işlevlendirilmesini sağlar. Faillere hem geçmişte, hem de bugün revize edilmiş savaş konsepti içinde işledikleri suçlar için dokunulmazlık zırhı oluşturulması, savaşın, dönüşen amaç ve biçimleriyle sürdürülebilir kılınmasında önemli rol oynar.[6]

Toplumsal inkârdan ve şiddeti meşrulaştıran politik kültürden beslenen cezasızlık, Türkiye’de sadece silahlı çatışma ya da askeri yönetim gölgesindeki “olağanüstü dönem”ler için değil; aynı şekilde, kolluğun “olağan” dönemde işlediği ağır hak ihlalleri için de yaygın ve sistematik bir uygulama. Cezasızlık benzer biçimde, devletin koruma ve denetleme yükümlülüğünü yerine getirmemesi nedeniyle yaşanan -kaza görünümlü- katliamlar, linç ve pogromlar, iş cinayetleri, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet, ırkçılık, dini, etnik, kültürel ayrımcılık ve LGBTI+’ları hedef alan nefret suçları söz konusu olduğunda da kurumsallaşmış bir yargı politikası olarak karşımıza çıkıyor. Bu politika, yargısal süreçler içinde çoklukla, meşru müdafaa hakkı, haksız tahrik uygulaması, iyi hal indirimi, cezanın paraya çevrilmesi/infazının ertelenmesi, hükmün açıklanmasının geri bırakılması, zamanaşımına sürükleme, delil yetersizliğinden beraat gibi adli stratejiler aracılığıyla inşa ediliyor.

Bununla birlikte, kesintisiz bir olağanüstü hal olarak tarif edebileceğimiz son beş yıl içinde peş peşe çıkarılan yasalar ve OHAL KHK’leriyle birlikte, Türkiye’de -hukukun pek çok alanında olduğu gibi- cezasızlık rejimi de köklü bir yapısal dönüşüme uğradı. Otoriterleşmenin hız kazandığı, kuvvetler ayrılığı fiilen lağvedilerek devlet iktidarının tek makamda ve kişide toplandığı bu dönemde, cezasızlık yargı eliyle yaratılan bir koruma olmanın ötesine geçti ve hukuki denetimden muaf kılınmış yürütme imtiyazını muhafaza etmeye yönelik yasama politikasıyla, aktif olarak tahkim edilen bir yapıya dönüştü. Cezasızlığın yasal zemininin giderek genişlediği ve güçlendiği bu son dönemin ilk uğrağı, 2015-2016 yıllarında, birden fazla ilde ilan edilen süresiz ve kesintisiz sokağa çıkma yasaklarının hemen sonrasına denk geliyor.

Anayasasızlaşan Olağanüstü Hal

2015-2016 yılları arasında ilan edilen sokağa çıkma yasakları sırasında yürütülen operasyonlarda, denetimsiz ve orantısız askeri güç kullanımı nedeniyle binlerce insanın yaşama ve vücut bütünlüğü hakkı ihlal edildi. Sivillerin yaşamını hedef alan öldürme eylemlerinin yanı sıra, işkencenin teşhiri, ev içi ve özel alanların talan edilmesi, duvarlara cinsiyetçi ve ırkçı yazılar yazılması, yatak odalarının, kadınların özel eşyalarının ve fotoğraflarının tahrip edilmesi gibi pornografik biçimlerde sergilenen militarist şiddet, 90’larda işlenen suçlar için yaratılan sistemik cezasızlıktan besleniyordu. Nitekim sokağa çıkma yasağı sırasında işlenen yaşama hakkı ihlalleriyle ilgili başlatılan soruşturmaların önemli bir kısmı da delil yetersizliği ve “meşru müdafaa” gibi gerekçelerle takipsizlikle sonuçlandırıldı.[7]

Yıkıcı şiddetin bu denli pervasızca sergilenebilmesi elbette sokağa çıkma yasaklarının ilan edilme usûlüyle de yakından ilgiliydi. Sokağa çıkma yasağı ilanının esasen bir yetki gaspına dayandığı ve hukuka aykırı olduğu, gerek hukukçular gerekse uluslararası kuruluşlar tarafından çokça dile getirildi.[8] Yasak ilanı Anayasa’da öngörülen olağanüstü hal ilanı usûlüne başvurulmadan, sokağa çıkma yasağı ilan etme yetkisinin açıkça düzenlenmediği İl İdaresi Kanunu’nun 11(c) maddesinin geniş ve keyfi yorumuna dayandırılmıştı.[9] Yasaklar ilan edilirken anayasal usûllerin hangi amaçla saf dışı bırakıldığı sorusunun cevabı, operasyonlar sırasında kullanılan orantısız, tahripkâr askeri güçle doğrudan bağlantılı görünüyor. Olağanüstü hal ilanına ilişkin anayasal rejim, yetkili mercileri, uygulanacak tedbirleri ve yetkili merciler arasındaki işbirliği esaslarını açıkça saptamıştır. Oysa süresiz, ucu açık ve kesintisiz biçimde sokağa çıkma yasağı ilan edilen ilçe ve bölgelerde askeri güçler ile sivil otoriteler ve olağan kolluk kuvvetleri arasındaki iş bölümü ve işbirliği, yasal çerçevesi önceden belirlenmemiş, şeffaf olmayan, sınırları tümüyle muğlak bir zeminde hayata geçirildi.[10]

Askeri güçlerin şehir merkezlerinde operasyon düzenlemesi ve buna yönelik sokağa çıkma yasağı ilan edilmesi, Anayasa’nın 15. maddesinin belirlediği normatif çerçeve içinde, ancak usûlüne uygun ilan edilmiş bir olağanüstü hal veya sıkıyönetim kapsamında mümkünken, bu usûl izlenmeden, olağan dönemde yeni savaş tekniklerinin kullanıldığı bir istisna rejimi yaratıldı. Göztepe’nin “olağanüstü rejimin anayasızlaştırılması” olarak adlandırdığı[11], yürütmenin olağanüstü yetkileri hiçbir yasal ve anayasal denetime tabi olmaksızın kullandığı bu kural dışılık rejiminde, kendini hukukla bağlı saymayan yeni aktörler türedi. Sokağa çıkma yasakları sırasında duvarlara yazdıkları ırkçı ve cinsiyetçi yazıların altına üç hilallı imzalarını atmaktan çekinmeyen, kendilerini “Esedullah timi” olarak adlandıran[12], bölgede âdeta intikam timi gibi hareket eden askerî birimler ortaya çıktı. Bu timlerin hangi kolluk birimi içinde yer aldıkları, kimin komutası altında oldukları, kamu gücünü hangi yetkilendirmeyle kullandıkları bir muamma olarak kaldı. “Bölgede yeni bir JİTEM örgütü mü faaliyete geçti?’ sorusunu akla getiren bu denetimsiz silahlı güçler hakkında HDP ve CHP milletvekilleri tarafından Meclise sunulan araştırma ve soru önergeleri[13] de cevapsız bırakıldı.

Yasakların sona ermesinin ardından kabul edilen 6722 sayılı Kanun’la[14] birlikte ise, olağanüstü hali olağan dönemde yerleşik hale getirmeye yönelik önemli bir hukuki adım atıldı. Kanun aynı zamanda, “terörle mücadele” kapsamında işlenen devlet suçlarının ve insan hakları ihlallerinin faillerinden yargı önünde hesap sorulmasını da son derece zorlaştıran normatif bir düzenin temelini attı. Kanun’un 12. maddesi, 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu’nun 11. maddesine önemli eklemeler yaptı. Daha önce 1996 yılında İl İdaresi Kanunu’nun 11. maddesinin (d) fıkrasında yapılan değişiklikle, valilere ilde çıkabilecek olaylara müdahale etmek üzere askeri kuvvet ve kolluk kuvveti görevlendirme yetkisinin kapsamı genişletilmiş ve sivil otoritenin yetkili olması gereken olağan dönemde askeri komutaya geniş yetkiler tanınmıştı. Kanunun gerekçesine göre eklenen hükmün amacı, “ülkemizin Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde geçerli olan olağanüstü halin kaldırılması durumunda doğacak boşluğun doldurulması”ydı.

Muhalefet milletvekilleri, düzenlemenin iptali için Anayasa Mahkemesi’ne yaptıkları başvuruda bu hususa dikkat çekerek, yasayla birlikte “olağanüstü halin daraltılması veya tamamen ortadan kaldırılması adı altında, tüm yurtta, kalıcı ve sürekli olarak olağanüstü halin ilan edildiğini” ileri sürdüler: Ancak olağanüstü yönetim biçimlerinde uygulanabileceği kabul edilen kurallar, olağan dönemde de uygulanabilir hale getiriliyor; olağanüstü hal rejimi, olağan durumlarda da geçerli kılınarak istisna olmaktan çıkarılıyor; kalıcılaştırılıyordu.[15]

2016 yılında işte bu maddeye bir fıkra eklendi. 11. maddenin yeni (j) fıkrasına göre, daha önce sadece valilere tanınmış olan, olağan dönemde ilde askeri kuvvet görevlendirme yetkisi, bu kez belirli bir ille sınırlı olmaksızın, ülkenin tamamında geçerli olmak üzere yürütmenin başına, cumhurbaşkanına verildi.[16] Cumhurbaşkanına, Anayasa’da öngörülen usûller uyarınca olağanüstü hal ya da sıkıyönetim ilan etmeye ihtiyaç duymadan, terörle mücadele adına ülkenin her yerinde orduyu görevlendirme yetkisi verilmesi, şüphesiz olağan dönemde istisna rejimini yerleştirmeyi amaçlıyor. Üstelik bu kapsamda başlatılan askeri operasyonların sevk ve idaresi, etkili bir sivil denetim olmadan neredeyse tümüyle askeri komutaya bırakılıyor; -olağan koşullarda ancak hakim kararıyla ya da gecikmesinde sakınca bulunan hallerde savcı kararıyla yapılabilen- konut, işyeri ve kapalı mekânlarda arama yapma gibi çok geniş yetkiler de askeri komutaya devrediliyor.[17]

Daimi Savaş Düzeni ve Egemen Cezasızlık

Düzenlemenin en vahim yanı ise, terörle mücadelenin kaçınılmaz bedeli olarak sunulan insan hakları ihlallerinin sorumluları için, aşılması çok güç, neredeyse mutlak bir cezasızlık zırhı örmesi. Kanun, TSK personelinin “terörle mücadele faaliyetleri” sebebiyle işlediği iddia edilen suçları “askeri suç” kabul ediyor ve bu suçlar için soruşturma başlatılmasını yürütmenin iznine bağlıyor.[18] TSK personeli dışındaki kamu görevlilerinin görev ve faaliyetleri sebebiyle işledikleri iddia edilen suçlarla ilgili olarak ise, Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun hükümlerinin uygulanacağı öngörülüyor. Bununla birlikte normal şartlarda, kanunlardaki özel hükümlerin yetki vermesi halinde, Cumhuriyet savcısının kamu görevlileri hakkında doğrudan soruşturma başlatması mümkün. Oysa Kanun, “terörle mücadele” söz konusu olduğunda, bu hallerde dahi kamu görevlileri hakkında izin alınmadan soruşturma başlatılamayacağını düzenliyor.[19] Bu hükmün meali, savcının doğrudan soruşturma başlatabilmesini gerektiren ağır suçların, örneğin izin şartının istisnası olan işkence ve neticesi sebebiyle ağırlaşmış işkence suçunun[20] dahi bundan sonra izin almadan, doğrudan soruşturulamayacak olmasıdır. Uluslararası hukukta emredici biçimde yasaklanmış olan işkencenin, “terörle mücadele” bağlamında işlendiğinde yürütmeden izin alınmadan soruşturulamaması, hesap verebilirliğin alanının ne denli daraltıldığını gösteriyor.

İl İdaresi Kanunu’nun 11. maddesine 2016 yılında yapılan eklemeler bununla da sınırlı değil: “Terörle mücadele” kapsamında işlenen suçlar için asker ve sivil kişiler hakkında, soruşturma izni alınana dek yakalama, gözaltı ve tutuklama tedbirlerine başvurulması da artık imkânsız. Bu ise, işlenen suçların delillerinin de kolaylıkla karartılabilmesi anlamına geliyor. Ayrıca Kanun, terörle mücadele kapsamında hareket eden tüm kamu görevlilerinin işlem ve faaliyetlerinden kaynaklanan zararlar için tazminat davalarının da ancak devlete karşı açılabilmesini öngörüyor.

Üstelik (j) fıkrasının getirdiği tüm bu güvencelerle donatılmış yasal zırhtan geçici köy korucuları ile gönüllü korucuların ve valilik talebiyle görevlendirilen TSK personelinin de yararlanması öngörülüyor. Türkiye’de paramiliter bir örgütlenme olarak koruculuk uygulamasının karanlık geçmişini unutmak mümkün değil.[21] 2016-2018 yılları arasında çıkarılan OHAL düzenlemeleriyle yapısında ciddi değişikliğe gidilen koruculuk, “güvenlik koruculuğu” adı altında kalıcı bir silahlı güce dönüştü ve kurumsallaştı.[22] Korucu alımlarının yeniden hız kazandığı son dönemde[23], bu paramiliter yapının yararlanacağı güçlendirilmiş yargısal korumanın ne denli büyük bir cezasızlık riski yarattığını görebiliriz.

Nihayet İl İdaresi Kanunu’na eklenen geçici bir maddeyle, cezasızlık etkisi açısından belki de en vahim eşik de aşılmış oldu: Geçici 5. madde, aynı yasal/yargısal korumalardan, geçmişte Vali tarafından ve Emniyet Teşkilatı Kanunu’na göre görevlendirilmiş askeri/sivil personelin, korucuların ve diğer tüm kamu görevlilerinin de yararlanmasını öngörüyor. Böylece, örneğin 2015-2016 arasında ilan edilen sokağa çıkma yasakları sırasında işlenen, -çok sayıda ulusal ve uluslararası hak örgütünün belgelediği[24]– silah kullanma yetkisinin aşılarak orantısız güç kullanımı sonucu yaşama son verme, yaralama, hukuk dışı infaz, işkence ve kötü muamele vakaları ile nefret suçları için de cezasızlığı geriye dönük olarak tahkim edecek normatif bir düzen inşa edilmiş oldu. Yasanın bu şekilde terörle mücadele politikasına yön veren siyasi aktörlere -diğer bir deyişle yürütme imtiyazını kullananlara- ve bu politikaların uygulayıcılarına, yargılanma ihtimaline karşı hem geçmiş hem de gelecekte geçerli olmak üzere yasal bir zırh ördüğünü söylemek abartılı olmaz. Düzenleme, sorumlulardan yargı önünde hesap sorulmasını yürütmenin iznine bağlayarak yargının görece özerkliğini ortadan kaldırıyor. Böylece, zaten “terörle mücadele” kılıfıyla meşrulaştırılmasına alışık olduğumuz hak ihlallerini cezalandırmak neredeyse imkânsız hale geliyor. Kanun sadece olağanüstü rejim yetkilerini olağan dönemde kalıcılaştırmakla kalmıyor; getirdiği yargı bağışıklığına yakın korumayla, aynı zamanda hukuka aykırı devlet gücü kullanımının denetimi bakımından olağan yargı rejimini askıya alan bir istisna rejimi de yaratıyor.

Hukuka aykırı filler için âdeta bir koruma kalkanı yaratan düzenlemenin siyasi amacını, yasa tasarısının Meclis’te görüşüldüğü sırada Milli Savunma Bakanı’nın sarf ettiği şu sözlerde okumak mümkün: “ (…) her sabah şehit olacağını, o ihtimali göze alarak bu mücadeleyi yürüten Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarımızın yarın herhangi bir haksız, yersiz ve mesnetsiz ithamla karşı karşıya kalmamaları için bunlara hukuki güvence getirmek.”[25] Yasanın uluslararası hukuka, Anayasa’ya ve evrensel hukuk ilkelerine aykırılığını ortaya koyacak pek çok argüman öne sürülebilir. Fakat bunun ötesinde, hiç tereddütsüz kalıcı olağanüstü hal olarak adlandırabileceğimiz rejimin alametlerinden birine dönüşen bu proaktif cezasızlığın politik işlevi üzerine biraz daha ayrıntılı düşünmekte fayda var.

“Terörle mücadele” ya da “terörle topyekûn savaş” konseptinin merkezinde, düşmana karşı sürekli teyakkuzda olmayı gerektiren kalıcı bir istisna halinin üretilmesi yer alır.[26] Bu süreğen seferberlik hali, hesap verebilirliği sağlamayı amaçlayan olağan mekanizmalarıyla verili hukuk düzeninin, olağanüstü durumun gerektirdiği acil, zorunlu müdahaleleri gerçekleştirmeye uygun ve yeterli olmadığı iddiasını yayar. Teröre karşı savaşın yönetimi ve düşmanı yok edecek etkililikte sürdürülmesi, hukukun geri çekildiği gri alanlara ihtiyaç duyar. Sıklıkla dikkat çekildiği üzere, istisna halinin sadece totaliter yönetimlerin değil, demokratik rejimlerin de “yeni normali” haline geldiği ve hâkim yönetim tekniğine dönüştüğü günümüzde[27], cezasızlık siyasi iktidarın olağanüstü hali sürekli yeniden üretebilmek için ihtiyaç duyduğu “hukuki boşluğu” yaratmakta önemli rol oynar. Bu yönüyle politik olarak cezasızlığın önemli işlevlerinden biri, teröre karşı bitmeyen savaşı meşrulaştırmak ve sürdürülebilir kılmak için elverişli zemini ve koşulları oluşturmaktır.[28] O elverişli zemin, savaşta işlenen insan hakları ihlallerinin hesabının sorulmamasıdır. Bu açıdan, savaşın sürdürülebilmesi için gerekli olan istisnai yönetim, istisnanın içinde işleyeceği cezasızlık rejiminin güçlendirilmesinden ayrı düşünülemez.

Sokağa çıkma yasakları sırasında uygulananlara benzer savaş tekniklerinin kalıcı hale gelmesi, ancak savaşın aktörlerinden hesap sorulamayacak bir ortamın yaratılmasıyla mümkün. 2016 yılında yürürlüğe giren yasa, ceza hukukunun ilkelerini, standartlarını ve usûllerini aşındırarak, böylesi bir dokunulmazlığı geriye dönük biçimde inşa etmeyi amaçlıyor. Geçmişe dönük hukuki denetim alanını kapatan, gelecekte işlenmesi muhtemel hak ihlalleri için de yasal bariyer ören buna benzer cezasızlık düzenlemeleri, devlet şiddetini hukuk eliyle “absorbe ederek”, “teröre karşı savaş” konseptinin yeniden üretilmesine ve sürdürülmesine imkân verir. Böylece, her şeye rağmen hukuku uyguladığını öne sürerken, dışarıda uluslararası hukuku göz ardı eden, içeride ise kalıcı bir istisna hali yaratan şiddet rejimi varlığını sürdürebilir.[29]

Terörle mücadele ve kolluğun güç kullanımını düzenleyen mevzuat halihazırda cezasızlığı yeterince desteklerken[30], 2016’da kabul edilen yasayla birlikte, Welch’in ifadesiyle, pekâlâ bir tür “egemen cezasızlığın” (sovereign impunity)[31] inşa edildiğini söyleyebiliriz. Welch bu kavramı, özellikle 11 Eylül saldırıları sonrasında küresel ölçekte tedavüle giren güvenlik paradigmasının yol açtığı sosyo-hukuki fenomeni anlamlandırmak için kullanır. Bu bağlamda egemen cezasızlık, sırtını saldırgan bir yürütme imtiyazına yaslayan devlet ajanlarının tümüyle yasanın denetim alanı dışında hareket edebilmelerini ve her türden hukuki/cezai takibatla işbirliği yapmayı reddedebilmelerini ifade eder. Welch’e göre egemen cezasızlık, doğasına içkin olan hesap vermezlik nedeniyle, teröre karşı savaş kisvesi altında işlenen devlet suçlarının temel kaynağını oluşturur; bir yandan devlet aktörlerine ve operatörlerine yargısal bağışıklık sağlarken, diğer yandan mağdurlar için mümkün olan tüm adalet ve tazmin yollarını da ortadan kaldırır.[32]

2016 yılında çıkarılan yasa da, “terörle mücadele”de işlenmiş ve işlenmesi muhtemel suçların soruşturulmasını son derece güç hale getirerek, aynı zamanda bu suçların hangi koşullarda işlendiğine, arkasında hangi güç odaklarının olduğuna dair hakikatin açığa çıkarılmasını ve mağdurların adalet talebinin karşılanmasını da imkânsız hale getiriyor. Türkiye’de egemen cezasızlığın yasal zeminini hazırlayan böylesi vahim bir düzenlemenin, ana muhalefet partisi CHP’nin tam desteğiyle yasalaştığını da unutmamak gerek. Bu tehlikeli mutabakat, “ulusal güvenlik” mevzu bahis olduğunda, devlet suçlarına tanınan cezasızlığı ehven-i şer kabul eden siyasi kültürün etkisinin ne kadar geniş olduğunu gösteriyor.

Çoğunluk Tahakkümüne Yasal Koruma Zırhı

Yakın dönemde buna benzer bir diğer egemen cezasızlık örneği, 15 Temmuz 2016 tarihli darbe teşebbüsünün ardından ilan edilen olağanüstü hal kapsamında çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerle hayata geçirildi. Yasama erkini fiilen tek başına kullanan yürütmenin, parlamentoyu saf dışı bırakarak, anayasal denetimden geçmeksizin yürürlüğe soktuğu, -OHAL’in kaldırılmasından sonra Meclis’in onayından geçen- yasa gücünde kararnameler, sadece temel hak ve özgürlükler alanında ağır sınırlamalara gitmekle kalmadı; aynı zamanda, yasalar üzerinde de kapsamlı ve kalıcı yapısal değişiklikler yaptı.[33] Bu değişikliklerin bir kısmı doğrudan hesap verebilirlik alanıyla ilişkiliydi.

İlk olarak, darbe teşebbüsünden hemen sonra kabul edilen 667 ve 668 sayılı KHK’lerle, darbe teşebbüsü ve terör eylemlerinin bastırılması kapsamında karar alan ve görev üstlenen kişiler ile OHAL KHK’leri kapsamında karar alan ve görev yerine getiren kişilerin, bu kapsamdaki görev ve fiilleri nedeniyle hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluğunun doğmayacağı hükme bağlandı. [34] Böylece OHAL kapsamında görev üstlenen/yetki kullanan siyasi ve idari aktörler için genel bir sorumsuzluk hali yaratılmış oldu. Bu hükümler daha sonra, ilgili KHK’lerin TBMM tarafından onaylanmasıyla birlikte kalıcı hale geldi.[35] OHAL’i kalıcı bir rejime dönüştürmekte kararlı olan Hükümet, kamu görevlilerinin terör örgütlerine üye veya bunlarla iltisaklı ya da irtibatlı oldukları gerekçesiyle çalıştıkları kamu kurumlarından ihraç edilmelerini, OHAL’in kaldırılmasını izleyen üç yıl boyunca mümkün kılan düzenlemeyi 2018 yılında Meclis’ten geçirdi.[36] Elbette bu kanunda da, ihraç kararlarına imza atan kurum yöneticilerini günün birinde hesap verme ihtimaline karşı sorumluluktan kurtarmak unutulmamıştı. Olağan dönemde geçerli olan tüm idari usûlleri ve kanuni güvenceleri saf dışı bırakarak ihraç kararlarına imza atan kamu görevlileri hakkında, bu işlemler nedeniyle adli ve idari soruşturma/kovuşturma başlatılması yine yürütmenin iznine tabi kılındı.[37]

Pozitif hukuk penceresinden bakıldığında, kamu görevlilerinin darbe teşebbüsü ve terör eylemlerinin bastırılmasıkapsamındaki karar, işlem ve eylemlerine karşı yargı yolunu kapatmanın, Anayasa’nın 36 ve 40. maddelerinde güvenceye alınan hak arama özgürlüğünü; Anayasa ile tanınmış hak ve hürriyetleri ihlal edilen herkesin, yetkili makama geciktirilmeden başvurma imkânının sağlanmasını isteme hakkını ve kişinin, resmi görevliler tarafından yapılan haksız işlemler sonucu uğradığı zararın kanuna göre devlet tarafından tazmin edilmesini isteme hakkını ciddi biçimde tahrip ettiğini görmek zor değil.[38]

Siyasi iktidar bununla da yetinmeyerek, hukuki muafiyetin kapsamını hiçbir kamusal sıfatı ve işlevi bulunmayan sivilleri de kapsayacak şekilde genişletti. Tüm bu düzenlemeler arasında kamuoyunda en çok tepkiye yol açan, 6755 sayılı Kanun’un 37. maddesine yapılan eklemeyle, “resmi bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın 15.7.2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden kişiler”in hukuki ve cezai sorumluluğunun kaldırılması oldu.

Bugüne dek ilk kez siviller lehine bir sorumsuzluk rejimi tesis eden hükümdeki, “darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması” ifadesinin muazzam bir muğlaklık alanı açtığını görmek için hukukçu olmaya dahi gerek yok. Hangi fiillerin darbe teşebbüsünün devamı niteliğinde kabul edileceğine; bu belirlemeyi yapmaya kimin yetkili olduğuna; bastırma eyleminin icrasında hangi araçların kullanılmasına izin verildiğine ilişkin belirsizliğin yarattığı bu tehlikeli gri bölge, çoğunluğun sırtını “beka siyasetine” dayayan şiddeti için denetim dışı bir alan bırakıyor. Sivillere, darbe teşebbüsünün bastırılması için yetki verilmesi dahi başlı başına vahimken, bunun da ötesine geçilerek, iktidarın icraatına karşı çıkan hemen her muhalif düşünce ve eylemi “terör” yaftasıyla kriminalize etmenin ve siyasi muhalefeti linç çağrılarıyla bastırmanın önü açılıyor. İlgili KHK’nin Meclis’te onaylanmasıyla birlikte kalıcı hale gelen bu cezasızlık düzenlemesi, “öfkeli kalabalıklara” yasanın ve yargının denetiminden tümüyle muaf kılınmış, zamansal ve mekânsal olarak sınırları belirsiz bir şiddet iktidarı veriyor. Karşı karşıya olduğumuz, iktidarın denetimsizliği bizatihi yasanın parçası haline getirerek inşa ettiği “kanun hükmünde bir cezasızlık” örneğidir.

Yaratılan bu sorumsuzluk halinin, ulusal güvenlik ve terörle mücadele politikalarının daimi yakıtı olan dost/düşman karşıtlığını[39] ve kutuplaştırıcı nefreti kışkırtma işlevi gördüğünü; iktidarın bununla, çoğunluk şiddetine ve tahakkümüne darbe almaz bir koruma zırhı örmeyi amaçladığını görmek zor değil. Her ne kadar genellikle silme, gizleme, örtbas etme stratejileri üzerinden işlese de siyasi iktidar, bazı -özellikle de belirgin bir yönetememe krizi içine girdiği- koşullarda devletin ve yasanın partizan doğasını ifşa etmekten özellikle haz duyar.[40] Cezasızlığı rejim karşıtlarına yönelebilecek çoğunluk şiddeti için açık bir siyasi manifestoya dönüştüren bu düzenleme de, kuşkusuz, hukukun partizan doğasını gizlemeye dahi ihtiyaç duyulmayan yeni bir döneme işaret ediyor.

15 Temmuz’un kursaklarında kaldığını, cephanelerinin ve ölüm listelerinin hazır olduğunu duyuranların, televizyon ekranlarında “elli kişiyi götürme” planları yaptıklarını ilan edenlerin[41], muhalif kadınları tecavüzle tehdit etmekten çekinmeyenlerin, kişi ve kurumlara JİTEM hesaplarından tehdit mesajları gönderenlerin pervasızlığını, cezasızlığın yasa eliyle tahkiminden bağımsız düşünmek mümkün mü? OHAL sırasında yeniden hortlayan, bugün artık sistematik hale gelen gözaltında işkence[42], 90’ları hatırlatacak biçimde siyah transporter ile insan kaçırma ve zorla kaybetme vakaları[43], mezarlıkların tahribi gibi tezahürlerle artan devlet şiddetinin gücünü yasal sütunları güçlendirilmiş cezasızlıktan almadığını söyleyebilir miyiz? Aylar boyu süren işkence altında zorla tutulma iddialarının araştırılması için Mecliste verilen araştırma önergeleri, içeriğinde “kaba ve yaralayıcı ifadeler” bulunduğu gerekçesiyle iade edilir; Meclis İnsan Hakları Komisyonu ve diğer insan hakları kurumları tümüyle işlevsiz kalırken[44], güvenlik güçleri hiç çekince duymadan suç işleyebiliyor ve görevlerine devam edebiliyorlar. 2019’da Urfa Halfeti’de gözaltına alınan 51 kişinin günlerce, cinsel şiddet dahil, kesintisiz biçimde ağır işkenceye maruz bırakılması bunun örneklerinden biri. [45]Polis şiddetine verilen bu açık çek ve norma dönüşen cezasızlık, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’nde olduğu gibi kayda alınan ve sosyal medyada övgülerle paylaşılan işkencenin[46], artık gizlemeye dahi gerek duyulmayan bir yönetim tekniği olarak yerleştiğini gösteriyor.

Cezasızlığa COVID Kılıfı: Yeni İnfaz Düzenlemesi

COVID-19 salgını nedeniyle bugün yeniden içine sokulduğumuz olağanüstü halde, polis şiddetinin ve kötü muamelenin ülkenin hemen her yerinde sokağa taştığını ve genelleştiğini gözlemlemek mümkün. Salgın hastalığın siyasi iktidarlar tarafından otoriter politikaları güçlendirmek için küresel ölçekte araçsallaştırıldığı bir dönemde, Türkiye’de de temel hak ve özgürlükler ağır bir abluka altında. Çok sayıda yurttaş, bir güvenlik sorunu olarak ele alınan salgınla mücadeleye yönelik tedbirlere uymadığı gerekçesiyle, kolluk güçlerinin keyfi muamelesine ve orantısız güç kullanımına maruz kalmaya devam ediyor.[47]

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ise, işkence iddialarını dile getirenleri “zihniyeti çürümüşler” sözleriyle hedef almaktan geri durmadı ve Bursa’da bir kavgayı ayırmaya çalıştığı sırada hayatını kaybeden polis memurunun ölümünden şu sözlerle hak savunucularını sorumlu tuttu: “En başarılı dönemini geçiren polisimizi bir haftadır hedef gösterenler, mutlu musunuz…” İşkence karşıtlarına polise yönelik şiddetin asıl sorumlusu olarak parmak sallayan siyasi iktidar, kolluğun hukuka aykırı güç kullanımını eleştirenleri marjinalleştirme çabasıyla, güvenlik politikalarına ve polislik uygulamalarına muhalefet edenleri susturmayı amaçlıyor.

İşkencecileri cezalandırmak yerine, işkenceye ve cezasızlık politikalarına itiraz edenlerin sesinin kısılmaya çalışıldığı böyle bir dönemde, görünüşte COVID-19 salgının cezaevlerinde yol açtığı sağlık tehdidini de ortadan kaldırmayı amaçlayan; gören gözler için ise üstü kapalı bir af düzenlemesi olduğu apaçık bir yasa kabul edildi. Nisan ayında yürürlüğe giren 7242 sayılı Kanun[48], -cezalarla ve cezaların infazıyla ilgili getirdiği pek çok değişikliğin yanı sıra- koşullu salıverme oranlarını ve denetimli serbestlik sürelerini yeniden düzenledi; böylece yaklaşık doksan bin mahkûmun tahliyesinin yolunu açtı.

Hükümlüler için erken şartlı salıverilme imkânı getiren kanun[49], salgın hastalık tehdidiyle burun buruna olan tutukluları ise tümüyle görmezden geldi. Cezaevinde yüzlerce ağır hasta mahpus olmasına rağmen, infaz indiriminden yararlanabilecekleri belirlerken mahpusların sağlık durumu, yaşlılık, ağır hastalık gibi risk faktörlerini dikkate almak yerine, suç kategorilerini esas alan bir düzenlemeye gidildi. Bir son dakika rötuşuyla yasaya eklenen Milli İstihbarat Kanunu kapsamına giren suçlardan mahkûm edilenlerle birlikte, devlet güvenliğine karşı suçlar ile terör suçlarından hüküm giyen yetişkinler ve çocuklar da infaz indiriminin kapsamı dışında bırakıldı.[50] Böylece avantajlı infaz koşullarından yararlanamayacak geniş bir suç tipi ve mahkûm kategorisi yaratıldı. Kanun tutukluları dışarıda bırakarak, hükümlüler arasında ise suç ve suçlu tipine göre hiçbir haklı sebebe dayanmayan bir ayrıma giderek, sadece yasa önünde eşitlik ilkesini ihlal etmekle kalmadı; aynı zamanda siyasi suçlardan hüküm giyenleri ve iktidara muhalif düşünceleri nedeniyle terör torbasına koyularak hapsedilenleri cezalandırmanın da aracına dönüştü.

Ayrıca İnfaz Kanunu’na eklenen geçici bir maddeyle[51], bu kanunda düzenlenen bir yıllık denetimli serbestlik süresinin, 30.3.2020 tarihinden önce işlenen suçlar için bir defaya mahsus olmak üzere üç yıl olarak uygulanması düzenlendi. Diğer bir deyişle bu düzenlemeye göre, -kanunun istisna olarak kabul ettiği suçlardan mahkûm olanlar dışında-[52], cezaevinde cezasının infazının tamamlanmasına üç yıl veya daha az süre kalan mahkûmların hemen tahliye edilmesinin önü açıldı; cezasının infazının tamamlanmasına üç yıldan daha fazla süre kalan mahkûmların infaz süresinden ise üç yıl düşürüldü.[53] Elbette yine, terör suçları ile millete ve devlete karşı suçlardan hüküm giyenler bu indirimden muaf tutuldular. Bu hükmün, istisnaları belirlerken suçun niteliğini ve yol açtığı haksızlığın ağırlığını gözetmemesi ve taşıdığı diğer koşullar nedeniyle bir özel af niteliğinde olduğu sıklıkla dile getirildi.[54]

Bu yazının konusu bakımından ise, yeni infaz düzenlemesinin sağladığı koşullu salıverme ve denetimli serbestlik avantajları, kamu görevlileri ve güvenlik güçlerinin işlediği suçlar için cezasızlığı daha da güçlendirme tehlikesi taşıdığı için özellikle önem taşıyor. Kanun, infaz indiriminden istisna tutulan suçlar arasında kasten öldürme, neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama, işkence ve eziyete de yer vermiş durumda.[55] Bir an için bu istisnalar, güvenlik güçlerinin sebep olduğu ağır insan hakları ihlallerinin de indirim kapsamı dışında bırakıldığı izlenimi uyandırsa da, gerçek bu değil! Çünkü Türkiye’de sebep olduğu yaşama hakkı ihlali veya kötü muamele nedeniyle hakkında soruşturma başlatılabilen az sayıda kamu görevlisinin eylemi, daha az cezayı gerektiren suçlar kapsamında “taksirle ölüme sebep olma”, “zor kullanma yetkisine ilişkin sınırın aşılması” veya “kasten yaralama” olarak vasıflandırılıyor. Özellikle işkence oluşturan fiilin daha az cezayı gerektiren, sonuçları bakımından daha hafif bir suç olan kasten yaralama olarak nitelendirildiği, bu şekilde işkence faillerine dolaylı cezasızlık sağlanan yerleşik bir yargı pratiğinden bahsediyoruz.[56]

Öte yandan, kasten yaralama sonucu ölüme neden olma da, yaşama hakkını hedef alan ağır bir suç olmasına rağmen infaz indiriminin istisnaları arasında sayılmış değil. Daha somut olarak söyleyecek olursak, infaz indirimi sayesinde Ali İsmail Korkmaz’ı döverek öldürdükleri için kasten yaralama sonucu ölüme sebep olmaktan ceza alan polisler; Abdullah Cömert’in, Dilek Doğan’ın ölümüne sebep oldukları için bilinçli taksirle ölüme sebep olmaktan hüküm giyen polisler, -iyi hal indirimiyle zaten kuşa dönmüş olan- cezalarının çok az bir kısmını çektikten sonra özgürlüklerine kavuşabilecekler. Hatta bu suçlar nedeniyle altı yıl veya daha az ceza alan kolluk güçleri cezaevine dahi girmeyecekler. Benzer şekilde, dur ihtarına uyulmadığı gerekçesiyle orantısız güç kullanarak ölüme sebebiyet verdikleri için mahkûm edilen güvenlik güçleri de çok kısa bir süre sonra serbest kalabilecekler.[57] Yakın tarihli bir örnekte, Diyarbakır’da 2017 Newroz kutlamaları sırasında Kemal Kurkut’u sırtından vurarak öldüren polisin yargılandığı davanın son duruşmasında Cumhuriyet savcısı, polisin bilinçli taksirle ölüme sebep olmaktan 3 yıldan 9 yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılmasını istedi.[58] Yeni infaz düzenlemesine göre, Kemal Kurkut’u vuran polis üst sınırdan cezalandırılsa dahi sadece 1.5 yıl cezaevinde kaldıktan sonra tahliye edilebilecek.

Kısacası, bilhassa failleri kamu görevlileri olan suçlar bakımından ceza adaletinin caydırıcılığını ortadan kaldıran ve yaşama hakkının korunmasına yönelik hukuki güvenceleri zayıflatan bu yasa açık bir cezasızlık düzenlemesi niteliğinde. Düzenlemenin Meclis’te yasalaşmasının ardından, 90’lı yıllarda mafya-siyaset ilişkilerinin odağında olan, organize suç örgütü yöneticisi olarak mahkûm edilmiş isimlerin de birer birer tahliye edildiğini; hatta Meclis’e teşekkür ziyaretlerine gittiğini gördük. Soma, Ermenek maden faciaları, Çorlu ve Ankara tren kazaları, Aladağ yurt yangını gibi kitlesel facialardaki ihmalleri nedeniyle taksirle ölüme sebep olmaktan mahkûm olma ihtimali olanlar da infaz indiriminden yararlanacaklar arasında; aynı şekilde, insan ticareti, göçmen kaçakçılığı gibi ağır ceza gerektiren suçlardan mahkûm olanlar da. Kadına yönelik şiddet faillerinin ise, infaz düzenlemesinin sunduğu bu bulunmaz fırsattan, yarım bıraktıkları işi tamamlamak için yararlandıklarına dair haberlere her gün bir yenisi ekleniyor.[59] Toplumsal cinsiyete dayalı şiddet faillerinin, şiddete maruz kalma riski altında olanlar için hiçbir önlem alınmadan salıverilmesi, bu kişilerin yaşama hakkına yönelik ağır tehdit oluşturuyor.

Tüm bu düzenlemelere baktığımızda, Türkiye’de, son örneğine infaz düzenlemesinde tanık olduğumuz, cezasızlığı kurumsallaştırmayı amaçlayan bir yasama politikasının süreklilik kazandığını görebiliriz. Bugüne dek geleneksel olarak normatif düzenin yarattığı elverişli zeminde yargı eliyle, suçun inkârı, sorumluluğun perdelenmesi ve şiddetin yaptırımsız bırakılması yoluyla fiili olarak inşa edilen cezasızlık, siyasi iktidarın yürüttüğü, sertleşen otoriterleşmenin bir parçası olan agresif yasama politikasının perçinlediği kanuni bir çerçeveye kavuşmuş oldu. Son dönemde çıkarılan kanunlar ve kanun hükmünde kararnamelerle, cezasızlığın herhangi bir perdeleme ve meşrulaştırma çabasına gerek kalmaksızın bizatihi yasa eliyle aktif biçimde inşa edildiğini ve kurumsallaştığını söylemek abartılı olmaz. Adaletin yasa eliyle ilga edildiği bu yeni dönem, şüphesiz cezasızlığa karşı mücadele araçlarını ve stratejilerini de yeniden düşünmeyi zorunlu hale getiriyor.

DİPNOTLAR

[1] Bkz.: United Nations Commission on Human Rights, Report of the Independent Expert to Update the Set of Principles to Combat Impunity; Addendum, “Updated Set of Principles for the Protection and Promotion of Human Rights through Action to Combat Impunity”, 8.2.2005, E/CN.4/2005/102/Add.1

[2] Stanley Cohen, “State Crimes of Previous Regimes: Knowledge, Accountability and the Policing of the Past”, Law & Social Inquiry, Vol. 20, No. 1, s. 28.

[3] Bkz.: AİHM, Teren Aksakal/Türkiye, B. No. 51967/99,11.9.2007, para. 99.

[4] Bkz.: AİHM, Tuna ve Diğerleri/Türkiye, B. No. 22339/03, 19.1.2010, para. 75.

[5]Bkz.: Özlem Akarsu Çelik, “Bir Örnek Olay ve Mehmet Ağar”, Gazete Duvar, https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2019/12/24/bir-ornek-olay-ve-mehmet-agar/.

[6] Bunun çarpıcı bir örneği, 90’lı yıllarda Mardin Derik’te, komutası altında on üç kişinin zorla kaybedilmesi ve öldürülmesi nedeniyle yargılanan Musa Çitil’in 2015’te beraat ettikten sonra, önce Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanlığı’na, daha sonra ise Jandarma Genel Komutan Yardımcılığı’na atanmasıdır. Çitil, sokağa çıkma yasağı ilan edilen Sur’da yürütülen ve onlarca sivilin hayatını kaybettiği askeri operasyonun da komutasında yer almıştı.

[7] Takipsizlik kararı çoğunlukla, gizli tanık beyanı doğrultusunda, yaşamını kaybeden kişinin silahlı örgüt üyesi olduğu ve kolluk güçleriyle silahlı çatışmaya girdiği sırada meşru müdafaa neticesinde yaşamını kaybettiği kanaatine dayandırıldı. Bkz.: https://www.evrensel.net/haber/334226/cizre-bodrumlarina-takipsizlik-ustune-takipsizlik Son olarak çok yakın bir tarihte, 2016 yılında İdil’de sokağa çıkma yasağı sırasında öldürülen 13 yaşındaki Fatma Elarslan’ın, gizli tanık ifadesi doğrultusunda, güvenlik güçlerine karşı silahlı faaliyet gösterdiği sırada öldürüldüğü sonucuna ulaşan Savcılık, Elarslan’ın öldürülmesi hakkında yürütülen soruşturmada takipsizlik kararı verdi. Bkz.: https://gazetekarinca.com/2020/07/idilde-13-yasindaki-fatmanin-oldurulmesi-hukuka-uygun-goruldu/

[8] Artuk Ardıçoğlu, “Hukuka Uygun Olmayan Sokağa Çıkma Yasağı Hukuka Aykırı Mıdır ?”, 27.11.2015, Birikim Dergisi,https://www.birikimdergisi.com/guncel/7331/hukuka-uygun-olmayan-sokaga-cikma-yasagi-hukuka-aykiri-midir; Kemal Gözler, “1982 Anayasası Hâlâ Yürürlükte mi ? Anayasasızlaştırma Üzerine Bir Deneme”, 5.5.2016, www.anayasa.gen.tr/anayasasizlastirma.pdf. [8]Avrupa Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu’nun (Venedik Komisyonu) sokağa çıkma yasaklarının hukuki dayanaktan yoksun olduğu yönündeki görüşü için bkz.: European Commission for Democracy Through Law (Venice Commission) (2016), “Turkey – Opinion on the Legal Framework Governing Curfews”, Opinion n° 842/2016 Adopted by the Venice Commission at its 107th Plenary Session, Venice, 10-11.6.2016, Strasbourg.

[9] Sokağa çıkma yasaklarının sona ermesinden iki yıl sonra, 25.7.2018 tarihinde kabul edilen 7145 sayılı Kanun’un İl İdaresi Kanunu’nun 11(c) maddesine yaptığı eklemeyle bu yetki Valilere açıkça tanındı. Bkz.: Bazı Kanun ve Kanun hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına dair Kanun, Kanun No. 7145, R.G Tarih/Sayı: 31.7.2018/30495, https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2018/07/20180731-1.htm

[10] Ece Göztepe, “The Permanency of the State of Emergency in Turkey: The Rise of a Constituent Power or Only a New Quality of the State?”, Zeitschrift für Politikwissenschaft, 28, no. 4 (2018), s. 529.

[11] Ibid.

[12] Bkz.: https://www.birgun.net/haber/esedullah-timi-ile-ilgili-vahim-iddialar-ankara-ya-baglilar-95315; https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/esedullah-tim-yeniden-hortladi-sosyal-medya-onlari-konusuyor-418709

[13] Bkz.: https://www.cnnturk.com/turkiye/idris-baluken-esedullah-timini-sordu; Bkz. ayrıca:

https://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/tutanak_g_sd.birlesim_baslangic?P4=22535&P5=H&page1=20&page2=20

[14] Bkz.: Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına dair Kanun, Kanun No. 6722, R.G. Tarih-Sayı: 14.7.2016/29770.

[15] AYM, E. 1996/68, K. 1999/1, R.G. Tarih-Sayı: 6.1.1999/24292, Bkz.: İptal ve yürürlüğün durdurulması istemlerinin gerekçesi. AYM yasa değişikliğini büyük ölçüde Anayasa’ya uygun buldu. AYM’nin karar gerekçesine göre: “İptali istenen kurallar, olağan dönemlerde kamu düzeni ve kamu güvenliği yönünden tehlike oluşturan olayların önlenmesi amacıyla, görülen hizmetin niteliğinin gerektirdiği sınırlar içinde kalmak koşuluyla ve geçici olarak güvenlik güçleri ve askeri birliklerin görev alanlarına ilişkin düzenlemeler içermektedir. Bu kuralların demokratik toplum düzeninin gereklerine de aykırı olduğu ileri sürülemez.” AYM, sadece 11. maddenin (d) fıkrasının ikinci paragrafında, vali tarafından askerî birliklerden yardım istenmesi durumunda, yardıma gelen askerî birliğin görevde kalış süresinin, görevlendirilen askeri birliğin komutanı tarafından belirleneceğini öngören hükmün Anayasa’ya aykırı olduğuna karar verdi. AYM’ye göre bu sürenin olağan dönemde ilin genel idaresinden ve asayişinden sorumlu olan vali tarafından belirlenmesi zorunludur.

[16] İl İdaresi Kanunu’nun 11. maddenin (j) fıkrasına göre, “genel kolluk kuvvetlerinin imkân ve kabiliyetlerini aşan durumlarda, terörle mücadele için gerekli olması veya terör eylemlerinin kamu düzenini ciddi şekilde bozması hâlinde, İçişleri Bakanlığının teklifi üzerine Cumhurbaşkanı kararıyla Türk Silahlı Kuvvetleri görevlendirilebilir.”

[17] İl İdaresi Kanunu’nun 11. maddesinin (j) fıkrasının beşinci bendine göre: “Bu fıkra kapsamında icra edilen operasyonlarda gecikmesinde sakınca bulunan hallerde güvenlik kuvvetlerinin elinden kaçmakta olan kişilerin izlenirken girdikleri konuta, işyerine veya kamuya açık olmayan kapalı alanlar ile bunların eklentilerine can veya mal güvenliğinin sağlanması ya da kişinin yakalanması amacına münhasır olmak üzere, yetkili birlik komutanının yazılı emriyle girilebilir. Birlik komutanının kararı yirmi dört saat içinde hakim onayına sunulur. ”

[18] İl İdaresi Kanunu’nun 11. maddesinin (j) fıkrasının altıncı bendine göre: “Bu fıkra kapsamındaki görevler yerine getirilirken görevin niteliğinden doğan veya görevle ilgili olmak şartıyla görevin ifası sırasında işlendiği iddia olunan suçlardan dolayı: a) Adli yargının görevine girdiğinden bahisle asker kişiler hakkında soruşturma yapılması; Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanları için Başbakanın, diğer personel için Milli Savunma Bakanının, Jandarma Genel Komutanı ve Sahil Güvenlik Komutanı ile bu komutanlıklardaki diğer personel için İçişleri Bakanının iznine tabidir. ”

[19] İl İdaresi Kanunu’nun 11. maddesinin (j) fıkrasının beşinci bendi, bu hallerde soruşturma başlatılabilmesini, İçişleri Bakanlığı ve bağlı kuruluşlarının merkez teşkilatlarında görevli olanlar ile valiler için İçişleri Bakanının; bölge veya ilde görevli olanlar ile kaymakamlar için valinin; ilçede görevli olanlar için kaymakamın izin vermesine bağlıyor.

[20] Bkz.: Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun’un 2. maddesi.

[21] Bkz.: İnsan Hakları Derneği, Ocak 1990-Mart 2009 Döneminde Köy Korucuları Tarafından Gerçekleştirilen İnsan Hakları İhlallerine İlişkin Özel Rapor, 2009, s.2. http://www.ihd.org.tr/images/pdf/ ; bkz. ayrıca: GÖÇ-DER, Türkiye’de Koruculuk Sistemi: Zorunlu Göç ve Geri Dönüşler, 2013, https://hakikatadalethafiza.org/wp-content/uploads/2015/02/Goc-Der_Koruculuk-Raporu_2013.pdf

[22] Bkz.: OHAL’de kabul edilen 674 sayılı KHK, md. 21; 676 sayılı KHK md. 8-9; 678 sayılı KHK, md. 1; 6758 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanun, md. 21, md. 24; 680 sayılı KHK, md. 22. Son olarak 694 sayılı KHK’nın 1. maddesiyle, güvenlik korucuları ve gönüllü güvenlik korucularının terörle mücadele görevi sırasında işledikleri iddia edilen suçlardan dolayı yapılan soruşturma ve kovuşturmalarda belirledikleri en fazla üç avukatın ücretinin İçişleri Bakanlığı bütçesine konacak ödenekten valilerce karşılanacağı düzenlendi.

[23]Bkz.: https://www.haberturk.com/gundem/haber/1313328-5-bin-yeni-korucu-alinacak; http://www.gapgundemi.com/haber-10_bin_koy_korucusu_alinacak-22270.html ; https://www.takvim.com.tr/memurlar/2019/03/14/25-bin-korucu-ne-zaman-alinacak-2019-25-bin-korucu-alimi-son-dakika-basvuru-sartlari-kosullari-nedir

[24] Sokağa çıkma yasakları sırasında yaşanan hak ihlallerine ilişkin raporlar için bkz.: Hakikat Adalet Hafıza, https://hakikatadalethafiza.org/kaynak_tipi/sokaga-cikma-yasaklari-uzerine-raporlar/.

[25]Bkz.: TBMM Genel Kurul Tutanağı 26. Dönem 1. Yasama Yılı, 105. Birleşim, 22.06.2016,https://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/tutanak_g_sd.birlesim_baslangic?P4=22671&P5=H&PAGE1=1&PAGE2=100

[26] Iavor Rangelov, Marika Theros, “Political Functions of Impunity in the War on Terror: Evidence from Afghanistan”, Journal of Human Rights, 2019, 18 (4), s. 406.

[27] Bkz.: Giorgio Agamben, İstisna Hali, (Çev.) Kemal Atakay, Otonom Yayıncılık, İstanbul, 2006, s. 15; Ryan Alford, Permenant State of Emergency Unchecked Executive Power and the Demise of the Rule of Law, McGill-Queen’s University Press, 2017.

[28] Rangelov, Theros, op. cit., s. 414.

[29] Agamben, op. cit., s. 103.

[30] Bkz.: Öznur Sevdiren, Türkiye’nin Cezasızlık Mevzuatı, Hakikat Adalet Hafıza Merkezi, İstanbul, 2015. 18.6.2020 tarihinde yürürlüğe giren, bekçilere arama ve Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu kapsamında zor ve silah kullanma yetkisi veren Çarşı ve Mahalle Bekçileri Kanunu da buna eklenebilir.

[31] Michael Welch, Crimes of Power, States of Impunity, The U.S. Response to Terror, Rutgers University Press, New Brunswick, New Jersey, and London, 2009, s. 160.

[32] Michael Welch, “Sovereign Impunity in America’s War on Terror: Examining Reconfigured Power and the Absence of Accountability”, Crime, Law and Social Change (2007) 47, s. 139, Bkz. ayrıca: Welch, States of Impunity, s 161.

[33] Bkz.: İsmet Akça, Süreyya Algül, Hülya Dinçer, Erhan Keleşoğlu, Barış Alp Özden, Olağanlaşan OHAL: KHK’ların Yasal Mevzuat Üzerindeki Etkileri, Heinrich Böll Stiftung, https://olaganlasanohal.com/files/olaganlasan_ohal.pdf

[34] Bkz. 667 sayılı KHK, md. 9. Ve 668 sayılı KHK, md. 37. Daha sonra Meclis’te onaylanarak 7075 sayılı Kanun’a dönüşen 690 sayılı KHK’nın 52. maddesi de, OHAL tedbirlerini incelemek için kurulan OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu üyelerinin de görevleri kapsamındaki karar, görev ve fiillerine ilişkin hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluklarının olmadığını düzenledi.

[35] Bkz.: Olağanüstü Hal Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanun, Kanun No. 6749, md. 9, R.G. Tarih-Sayı: 29.10.2016/29872; Olağanüstü Hal Kapsamında Alınması Gerekli Tedbirler ile Bazı Kurum ve Kuruluşlara Dair Düzenleme Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanun, Kanun No. 6755, md. 37, R.G. Tarih-Sayı: 24.11.2016/29898.

[36] Bkz.: Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, Kanun No. 7145, R.G. Tarih-Sayı: 31.7.2018/30495.

[37] Bkz.: 7145 sayılı Kanun’un 375 sayılı KHK’ya Geçici 35. madde ekleyen 26. maddesi. Geçici md. 35 (f)’ye göre: Bu maddenin (A), (B) ve (D) fıkraları kapsamındaki görevler yerine getirilirken görevin niteliğinden doğan veya görevle ilgili olmak şartıyla görevin ifası sırasında işlendiği iddia olunan suçlardan dolayı kamu görevlileri hakkında adli ve idari soruşturma ve kovuşturma yapılması ilgisine göre ilgili bakan, Cumhurbaşkanı veya yetkilendireceği Cumhurbaşkanı yardımcısının iznine tabidir.

[38] Bununla birlikte Anayasa Mahkemesi, CHP milletvekillerinin yaptığı iptal başvurusu üzerine, “6749 sayılı Kanun’un 9. maddesinin, hukuka aykırı, haksız fiil veya suç işleme görev veya yetkisi vermediğine; haksız fiil veya suç teşkil eden eylemler için bir yargılama engeli getirmediğine” karar verdi. AYM, kuralın düzenlenmesi ihtiyacını, olağanüstü halde alınması gereken tedbirlerin uygulanması hususunda endişe ve tereddüt duyulmaması; görevlilerin çalışmalarında başarılı olmaları, çekinmeden görev yapmaları ve bu suretle bir an önce olağan döneme geçilmesi olarak açıkladı. Bkz.: AYM, E. 2016/205, K. 2019/63, 24.7.2019, para. 134-136. Avrupa Demokrasinin Hukuk Yoluyla Korunması Komisyonu (Venedik Komisyonu) ise 2016 yılında yayınladığı görüşte, KHK’ler eliyle yaratılan sorumsuzluk rejimiyle ilgili şu tespiti yapmıştı: “Bu madde özellikle cezai sorumsuzluk hali açısından çok tehlikeli bir mesaj göndermektedir. Bu sorumsuzluk, KHK’lerin, Ceza Kanunu kapsamında aksi halde suç olarak nitelendirilecek bazı eylemlere doğrudan izin ve emir verdiğini veyahut da en azından görevlerini yerine getirirken suç işleyenlerin cezalandırılmayacaklarını ima ettiği şeklinde anlaşılabilir. Ayrıca bu sorumsuzluk hali, çeşitli devlet kurumları ve memurlarına KHK’lerle verilen geniş kapsamlı takdir yetkileri kapsamında yapılan işlemlerden doğan sorumluluğun kaldırılması olarak da görülebilir. (…) Son olarak bu hüküm, kişilerin şahsına yönelik cezai sorumsuzluk hali olarak şahıslara, açıkça yetkileri dışında hareket etmiş veya sınırlanamaz insan hakları yükümlülüklerini ihlal etmiş olsalar bile, dokunulmazlık veriyormuş gibi görülebilir. Maksat bu olmasa bile, bu şekilde algılanması mümkündür. KHK’lerle alınan tedbirlerin bazılarının, olağanüstü halin bitmesinden sonra da alınması beklendiğine göre, sorumsuzluk hali Türk hukuk düzeninin kalıcı bir özelliği haline gelebilir ki, bu da şüphesi kabul edilemez bir sonuçtur.” Bkz.: European Commission for Democracy Through Law (Venice Commission), “Turkey – Opinion on emergency decree laws nos. 667-676 adopted following the attempted coup of 15 July 2016”, Opinion n° 865/2016 Adopted by the Venice Commission at its 109th Plenary Session (Venice, 9-10 December 2016), para. 95-100. Komisyon’un görüşünün Türkçesi için: https://www.venice.coe.int/webforms/documents/default.aspx?pdffile=CDL-AD(2016)037-tur

[39] Rangelov, Theros, op. cit., s. 409.

[40] Moyukh Chatterjee, “The Impunity Effect: Majoritarian Rule, Everyday Legality, and State Formation in India”, American Ethnologist, Vol. 44, No. 1, s. 128.

[41] Bu açıklamanın ardından RTÜK Başkanı, “Darbeyi övenlerin karşısında söylenenleri biz cezalandırmak gibi bir pozisyonda değiliz.” açıklaması yaptı ve verilecek yaptırımın darbe sevicileri sevindirmemesi gerektiğini söyledi. Bkz.: https://tele1.com.tr/rtuk-baskani-sahin-sevda-noyana-sahip-cikti-ulke-tvye-agir-ceza-verip-darbecileri-sevindirmeyiz-164591/ Tepkilerin ardından RTÜK, “toplumun kin ve düşmanlığa tahrik edildiği; toplumda nefret duyguları oluşturulduğu” gerekçesiyle yayını yapan Ülke TV’ye üç kez program durdurma cezası verdi. Bkz.: https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-52773487

[42] İnsan hakları örgütleri yakın zaman önce yaptıkları ortak açıklamada, OHAL ile başlayan ve son yıllarda giderek artarak devam eden gözaltında işkence ve kötü muamelenin artık sistematik bir hal aldığına dikkat çekti. Bkz.: İnsan Hakları Örgütleri Ortak Açıklaması, “İşkence İstisnası Olmayan, İnsanlığa Karşı bir Suçtur ve Mutlak Olarak Yasaktır! ”, https://tihv.org.tr/basin-aciklamalari/ortak-aciklama-iskence-istisnasi-olmayan-insanliga-karsi-bir-suctur-ve-mutlak-olarak-yasaktir/ Ankara Barosu da hazırladığı raporla Ankara Emniyet Müdürlüğü’nde eski Dışişleri personeline uygulanana ağır işkence iddialarını doğruladı. Bkz.: http://www.ankarabarosu.org.tr/HaberDuyuru.aspx?BASIN_ACIKLAMASI&=3099

[43] OHAL ilanından beri bugüne dek yirmi dokuz kişinin bu şekilde kaçırıldığı ve zorla alıkoyulduğu tespit edildi. Bkz.: https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2020/05/30/gergerlioglu-beyaz-torosa-laf-etmek-kolay-peki-ya-siyah-transporter/. Hak İnisiyatifi’nin 2016 yılı sonrası kamu görevlileri tarafından yasadışı alıkonulma iddialarına ilişkin hazırladığı rapor için bkz.: http://hakinisiyatifi.org/wp-content/uploads/2019/06/Hak%C4%B0nisiyatifi.2019Al%C4%B1konulma%C4%B0ddialar%C4%B1Raporu.pdf DHKP-C üyesi olmakla suçlanan, Lübnan Havaalanı’nda gözaltına alındıktan sonra kaçırılarak özel bir uçakla Türkiye’ye getirildiği iddia edilen Ayten Öztürk çıkarıldığı mahkemede, altı ay boyunca Ankara’da gizli bir resmi dairenin işkencehane olarak kullanılan bodrumunda aralıksız işkenceye maruz kaldığını anlattı. Öztürk’ün anlattıkları, tutuklanmadan önce aynı şekilde kaçırılarak dokuz ay boyunca işkenceye maruz kaldığını duruşmadaki ifadesinde anlatan Gökhan Türkmen’in yaşadıklarıyla örtüşüyor. Bkz.: Gökçer Tahincioğlu, “İki Ayten Tek Devlet”, T24, https://t24.com.tr/yazarlar/gokcer-tahincioglu-yuzlesme/iki-ayten-tek-devlet,22834; https://artigercek.com/haberler/kacirilan-turkmen-yasadiklarini-mahkemede-acikladi-271-gun-iskence-gordum. Human Rights Watch, 2017’den beri incelediği on altı zorla kaybetme vakasıyla ilgili veri paylaştığı ve devleti bu vakaları titizlikle soruşturmaya davet ettiği bir açıklama yayınladı. Bkz.: Human Rights Watch, “Türkiye’de Zorla Kaybetme Vakaları ve İşkence, https://www.hrw.org/tr/news/2020/04/29/341339

[44] Bkz.: https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2019/12/14/omer-faruk-gergerlioglu-makata-cop-sokulmasi-kibarca-nasil-anlatilir/

[45] https://t24.com.tr/haber/urfa-barosu-ndan-halfeti-ve-oncesine-dair-rapor-cinsel-iskence-filistin-askisi-ve-cocuklarda-travma,824388

[46] Bkz.: https://gazetekarinca.com/2020/06/emniyette-iskence-fotograflar-paylasildi-barolardan-tepki/ İç işleri Bakanlığı ise olayla ilgili olarak, işkenceye uğradığı iddia edilen kişinin güvenlik görevlilerine saldırması nedeniyle fiziksel güç kullanılarak kontrol altına alındığını ileri süren, işkenceye sıfır tolerans gösterildiğini vurgulayan ve işkence iddialarını dile getirenleri provokatörlükle suçlayan bir açıklama yayınladı. Açıklama için bkz.: https://twitter.com/ismailcatakli/status/1267369842438483968/photo/1

İşkenceyi belgelediği iddia edilen fotoğrafı kimin ne amaçla çektiği ve paylaştığı; fotoğrafın bir milletvekili danışmanı tarafından neden övgüyle dolaşıma sokulduğu soruları ise açıklamada cevaplanmadı.

[47] Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın, Türkiye’de ilk vakanın ortaya çıktığı 11 Mart 2020 ile 10 Mayıs 2020 tarihleri arasındaki dönemde COVID-19 salgını sürecindeki hak ihlalleri raporuna göre, ilan edilen sokağa çıkma yasağı, diğer tedbir ve kısıtlamalara uymadıkları gerekçesiyle 58’i polis/bekçi tarafından, 3’ü belediye zabıtaları tarafından olmak üzere toplam 61 kişi şiddete/işkence ve kötü muameleye maruz kaldı; 2 kişi ise maruz kaldığı şiddet sonucunda hastaneye kaldırıldı. Bkz.: TİHV, Türkiye’de İlk Vakanın Tespit Edildiği 11 Mart- 10 Mayıs 2020 Tarihleri Arasında Yaşanan COVID-19 Salgını ile İlişkili Hak İhlalleri Raporu, s. 8. https://tihv.org.tr/wp-content/uploads/2020/05/Tu%CC%88rkiyeCovidHakI%CC%87hlalleriSON.pdf İnsan Hakları Derneği’nin verilerine göre ise, 1 Mart 2020-30 Mayıs 2020 tarihleri arasında kolluk güçlerinin açtığı ateş sonucu en az 2 kişi yaşamını yitirdi; 126’sı gözaltı merkezlerinde, 70’i gözaltı merkezi dışındaki yerlerde olmak üzere toplam 196 kişi kolluk güçlerinin fiziksel şiddetine, işkence ve diğer kötü muamele uygulamasına maruz kaldı. Bkz.: https://tihv.org.tr/basin-aciklamalari/turkiye-insan-haklari-vakfi-ve-insan-haklari-dernegi-siddete-karsi-tutum-belgesi/

[48] Bkz.: Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapan Kanun, Kanun no. 7242, R.G. Tarih/Sayı: 15.4.2020-31100.

[49] Hükümlünün hapis cezasının bir bölümünü iyi halli olarak cezaevinde geçirdikten sonra cezasının kalan kısmının cezaevi dışında denetim altında infaz edilmesine imkân veren koşullu salıverme, eskiden 5275 sayılı Kanun’a göre, hükümlünün almış olduğu cezanın 2/3’ünü iyi halli olarak cezaevinde geçirmiş olması şartına bağlıydı. Yeni düzenlemeyle birlikte bu süre -istisnalar hariç olmak üzere- hükmedilen cezanın ½’sine indirildi. Bkz.: 7242 sayılı Kanun’un 48. maddesi.

[50] Erken koşullu salıverilme imkânının istisnaları için bkz.: 7242 sayılı Kanun’un 48 (1) ve 65. maddeleri.

[51] Bkz.: 7242 sayılı Kanun’un 52. maddesiyle Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’a eklenen Geçici 6. madde.

[52] Bu suçlar Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un Geçici 6. maddesinde şu şekilde belirlenmiş durumda: “kasten öldürme, üstsoya, altsoya, eşe veya kardeşe ya da beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı işlenen kasten yaralama ve neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama, işkence ve eziyet suçları ile cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçlar, özel hayata ve hayatın gizli alanına karşı suçlar uyuşturucu imal ve ticareti suçları ile İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar ve terör suçları”.

[53] Buna göre, İnfaz Kanunu’na eklenen Geçici 6. madde, koşullu salıverilme oranlarında yapılan değişiklikle birlikte uygulandığında, 30.3.2020 tarihinden önce işlenen suçlardan altı yıl ve daha az hapis cezasına mahkûm olan bir kişi cezaevine hiç girmeyecektir.

[54] Bkz.: Adem Sözüer, İzzet Özgenç, Mahmut Koca, “Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi”nin Değerlendirilmesi”, https://cdn.istanbul.edu.tr/FileHandler2.ashx?f=i%CC%87nfaz-kanunu-deg%CC%86is%CC%A7iklik-teklifi-deg%CC%86erlendirmesi-(2020.04.06).pdf

[55] Bunlarla birlikte infaz indirimi kapsamı dışında tutulan diğer suçlar için bkz.: 7242 sayılı Kanun’un 48. maddesinin 1. fıkrası.

[56] Bu yargı politikası hakkında bkz.: Aysun Koç, Hülya Üçpınar, Nazan Sakallı, Nergiz Tuba Ataş, İşkenceye Açık Kapılar Mevzuat ve Uygulama Çerçevesinde Cezasızlık Olgusunun Değerlendirilmesi, TİHV Yayınları, İzmir, 2009, ss. 66-83.

[57] Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2012 yılında, bu suçun hukuki nitelendirmesinin olası kastla öldürmek değil; neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama olduğuna hükmetti. Bkz.: Yargıtay Ceza Genel Kurulu, E. 2011/840, K. 2012/214, 5.6.2012.

[58] Bkz.: https://www.failibelli.org/kemal-kurkutu-olduren-polise-silah-kullanirken-asiriliga-kacmaktan-ceza-istendi/

[59] Bkz. örneğin: https://www.demokrathaber.org/guncel/diyarbakir-daki-kadin-cinayeti-nurcan-polat-i-infaz-h129344.html

Kaynakça:

Agamben, Giorgio, İstisna Hali, (Çev.) Kemal Atakay, Otonom Yayıncılık, İstanbul, 2006.

Alford, Ryan, Permenant State of Emergency: Unchecked Executive Power and the Demise of the Rule of Law, McGill-Queen’s University Press, 2017.

Akça, İsmet, Algül, Süreyya, Dinçer, Hülya, Keleşoğlu, Erhan, Özden, Barış Alp, Olağanlaşan OHAL: KHK’ların Yasal Mevzuat Üzerindeki Etkileri, Heinrich Böll Stiftung, https://olaganlasanohal.com/files/olaganlasan_ohal.pdf

Ardıçoğlu, Artuk, “Hukuka Uygun Olmayan Sokağa Çıkma Yasağı Hukuka Aykırı Mıdır?”, 27.11.2015, Birikim Dergisi, https://www.birikimdergisi.com/guncel/7331/hukuka-uygun-olmayan-sokaga-cikma-yasagi-hukuka-aykiri-midir

Chatterjee, Moyukh, “The Impunity Effect: Majoritarian Rule, Everyday Legality, and State Formation in India”, American Ethnologist, Vol. 44 (1), ss. 118-130.

Cohen, Stanley, “State Crimes of Previous Regimes: Knowledge, Accountability and the Policing of the Past”, Law & Social Inquiry, Vol. 20, No. 1, ss. 7-50.

Çelik, Özlem Akarsu, “Bir Örnek Olay ve Mehmet Ağar”, Gazete Duvar, https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2019/12/24/bir-ornek-olay-ve-mehmet-agar/

European Commission for Democracy Through Law (Venice Commission), “Turkey – Opinion on the Legal Framework Governing Curfews”, Opinion n° 842/2016 Adopted by the Venice Commission at its 107th Plenary Session, (Venice, 10-11.6.2016).

European Commission for Democracy Through Law (Venice Commission), “Turkey – Opinion on Emergency Decree Laws nos. 667-676 adopted following the attempted coup of 15 July 2016”, Opinion n° 865/2016 Adopted by the Venice Commission at its 109th Plenary Session (Venice, 9-10 December 2016).

Gözler, Kemal, “1982 Anayasası Hâlâ Yürürlükte mi ? Anayasasızlaştırma Üzerine Bir Deneme”, 5.5.2016, www.anayasa.gen.tr/anayasasizlastirma.pdf

Göztepe, Ece, “The Permanency of the State of Emergency in Turkey: The Rise of a Constituent Power or Only a New Quality of the State?”, Zeitschrift für Politikwissenschaft, 28, no. 4 (2018), ss. 521-534.

Koç, Aysun, Üçpınar, Hülya, Sakallı, Nazan, Ataş, Nergiz Tuba, İşkenceye Açık Kapılar Mevzuat ve Uygulama Çerçevesinde Cezasızlık Olgusunun Değerlendirilmesi, TİHV Yayınları, İzmir, 2009.

Rangelov, Iavor, Theros, Marika, “Political Functions of Impunity in the War on Terror: Evidence from Afghanistan”, Journal of Human Rights, 2019, 18:4, ss. 403-418.

Sevdiren, Öznur, Türkiye’nin Cezasızlık Mevzuatı, Hakikat Adalet Hafıza Merkezi, İstanbul, 2015.

Sözüer, Adem, Özgenç, İzzet, Koca, Mahmut, “Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi”nin Değerlendirilmesi”, https://cdn.istanbul.edu.tr/FileHandler2.ashx?f=i%CC%87nfaz-kanunu-deg%CC%86is%CC%A7iklik-teklifi-deg%CC%86erlendirmesi-(2020.04.06).pdf

Tahincioğlu, Gökçer, “İki Ayten Tek Devlet”, T24, https://t24.com.tr/yazarlar/gokcer-tahincioglu-yuzlesme/iki-ayten-tek-devlet,22834

Welch, Michael, Crimes of Power, States of impunity, The U.S. Response to Terror, Rutgers University Press, New Brunswick, New Jersey, and London, 2009.

Welch, Michael, “Sovereign Impunity in America’s War on Terror: Examining Reconfigured Power and the Absence of Accountability”, Crime, Law and Social Change (2007) 47 (3), ss. 135-150. 

Raporlar:

GÖÇ-DER, Türkiye’de Koruculuk Sistemi: Zorunlu Göç ve Geri Dönüşler, 2013, https://hakikatadalethafiza.org/wp-content/uploads/2015/02/Goc-Der_Koruculuk-Raporu_2013.pdf

Hak İnisiyatifi, 2016 Yılı Sonrası Kamu Görevlileri Tarafından Yasadışı Alıkonulma İddialarına İlişkin İnceleme ve Araştırma Raporu, 2019, http://hakinisiyatifi.org/wp-content/uploads/2019/06/Hak%C4%B0nisiyatifi.2019Al%C4%B1konulma%C4%B0ddialar%C4%B1Raporu.pdf

Hakikat Adalet Hafıza, https://hakikatadalethafiza.org/kaynak_tipi/sokaga-cikma-yasaklari-uzerine-raporlar/

Human Rights Watch, “Türkiye’de Zorla Kaybetme Vakaları ve İşkence”, 2020, https://www.hrw.org/tr/news/2020/04/29/341339

İnsan Hakları Derneği, Ocak 1990-Mart 2009 Döneminde Köy Korucuları Tarafından Gerçekleştirilen İnsan Hakları İhlallerine İlişkin Özel Rapor, 2009, http://www.ihd.org.tr/images/pdf/

TİHV, Türkiye’de İlk Vakanın Tespit Edildiği 11 Mart- 10 Mayıs 2020 Tarihleri Arasında Yaşanan COVID-19 Salgını ile İlişkili Hak İhlalleri Raporu, https://tihv.org.tr/wp-content/uploads/2020/05/Tu%CC%88rkiyeCovidHakI%CC%87hlalleriSON.pdf

Kararlar:

AİHM, Teren Aksakal/Türkiye, Başvuru No. 51967/99, 11.9.2007

AİHM, Tuna ve Diğerleri/Türkiye, B. No. 22339/03, 19.1.2010

AYM, Esas Sayısı: 1996/68, Karar Sayısı: 1999/1, R.G. Tarih-Sayı: 6.1.1999/24292

AYM, E. 2016/205, K. 2019/63, 24.7.2019, R.G. Tarih-Sayı:31.10.2019/30934

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, E. 2011/840, K. 2012/214, 5.6.2012