“Bizim mahalle o kadar güzel, o kadar düzgün bir mahalleydi ki karakol bizden hiçbir zaman şikayetçi olmadı. Bizim mahalle düzgün bir mahalleydi yani, kavga gürültü, olay olmazdı. Bizim mahalle, gerçekten yani, şey de olmasa okuma mevkisi olmasa da böyle hepsi temiz, düzgün bir aile. Herkes işinde gücünde, sabah işine gidip akşam evine gelip ailesiyle oturup sohbet eden, dürüst ailelerdi yani. Şu anda yani etrafımız kâğıtçılar da olsa ama gine de şurda 300 hane aynı bekliyoruz. Yani tam böyle canla başla mücadele eden insanlar.”

Yukarıdaki alıntı Dikmen Vadisi 5. etapta bir gecekonduda yaşayan ve büyükşehir belediyesinin tek taraflı ilan ettiği kentsel dönüşüm projesine karşı örgütlenen barınma hakkı mücadelesinin içinde yer alan Aysel’e ait[1]. Kendisiyle, 2015 yılı Şubat ayında doktora çalışmam kapsamında saha çalışması yaparken tanıştım ve derinlemesine mülakat yaptım. Aysel, 9 yıldır barınma hakkı mücadelesinin içinde yer almış bir figürdü, bu süreçte belediyenin tacizlerine, polis baskınlarına, ulaşım ve altyapı hizmetlerinin kesilmesi dolayısıyla çürüyen bir mahallede yaşamanın sıkıntılarına katlanmıştı, fakat barınma hakkı mücadelesine minnettardı da, ona hakkını aramayı öğrettiği için. ‘Sıradan, halktan insan’larken hakkını arayan insanlara nasıl dönüştüklerini anlattı. Kendisiyle, mahallesinde yaşayan komşularıyla gururluydu: hem ‘canla başla mücadele ettikleri’ için, hem de ‘işinde gücünde’, ‘kavga gürültü çıkarmayan’ insanlar oldukları için. Bu yazı, Türkiye’de kentsel dönüşüm üzerine düşünürken, Aysel’in sözlerindeki bu çelişki ve onu böyle bir manevra yapmaya iten gerilimin ne olduğuna dair bir cevap arayacak.

Kentsel dönüşüm, 2004 yılında ülke çapında resmi kent politikası ilan edildiğinden beri büyük vaatlerle tanıtımı yapılan ve herkesin davet edildiği, herkesin yararına olduğu iddia edilen bir kampanya olageldi. Bununla daha modern, estetik, sağlıklı, afetlere karşı dayanıklı, güvenli şehirler üretilecekti. Kentin tüm marazlarına karşı bir çözüm niteliğindeydi (İslam, 2010, s. 60) ve bu nedenle ülke çapında bir seferberlik vurgusuyla beraber reklamı yapılıyordu. Yalnızca Türkiye’ye özgü değildi kentsel dönüşüm hamleleri. ‘Neoliberalizmin kentleşmesi’ (Brenner and Theodore, 2002) söz konusuydu ve kentler piyasa temelli ekonomik büyüme ve seçkinci tüketim pratiklerinin mekanı olarak yeniden örgütleniyordu (s. 368). Konut fiyatlarının artması ile beraber mekansal ayrışma ve yerinden etme gibi sarsıcı toplumsal etkilerin yaratmasına rağmen ‘kentsel yenileme’, ‘yeniden canlandırma’, ‘rönesans’ gibi pozitif bir dil kullanılarak, tüm bu hamlelerin toplumda yukarıdan tabana doğru genişleyecek bir ekonomik büyüme ve canlanma başlatacağı iddia edildi (trickle-down effect). Bu dil, vaat edilen fırsatlara erişimin önündeki yapısal eşitsizlikleri görünmez kıldı ve kentsel dönüşüm politikalarını eleştirenleri geri kafalılıkla, ilerlemeyi istememekle yaftaladı ve susturdu (Paton, 2018, s. 923).

1980 sonrası sanayisizleşmenin etkileriyle eski üretici konumunu yitiren Glasgow’da (Partick mahallesi) yaşanan kentsel dönüşüm ve soylulaştırmayı işçi sınıfının perspektifinden değerlendirdiği çalışmasında Kirsteen Paton (2014) kentsel dönüşümün yalnızca mekanı değil insanları da dönüştürmeyi hedeflediğinden bahseder. Buna göre, mahallelerinin yanı başında yükselen orta sınıf konutları ve sosyal donatılar yalnızca kentsel araziden daha yüksek rant elde etmenin önünü açmaz. Aynı zamanda işçi sınıfı bireylerin tüketim ve orta sınıfa benzeme yönündeki arzu ve heveslerini kışkırtarak onları neoliberalizmin istediği tüketici/girişimci bireylere dönüştürme işlevi de görür. Sosyal konutlarda ve devlet yardımıyla yaşayan işçi sınıfının özel sektör tarafından üretilmiş evlere talip olmaları beklenir. Ne var ki bu bir paradoks doğurur (Paton, 2014, s. 155), çünkü kışkırtılan işçi sınıfı bireyler ev sahipliği ve benzeri teşvik edilen tüketim kalıplarına dahil olmak için gerekli maddi kaynaklardan yoksundurlar. Kentsel dönüşümün vaatler üzerine kurulu pozitif dili işçi sınıfının katılımını engelleyen yapısal eşitsizlikleri gizleyerek, onları geride kalanlar, becerememişler olarak damgalar. Benzer şekilde Uitermark vd. (2007) Rotterdam (Hollanda) örneğinde sosyal konutlar yerine üretilen karma konut projelerine (mixed-income communities) odaklanarak, işçi sınıfı bireylerin, bu yeni yerleşimlerde onlara rol model olacak orta sınıf bireylerle bir araya getirildiğinden ve bu şekilde ‘medenileştirilme’ye çalışıldığından bahseder. Buradan hareketle, kentsel dönüşümün yalnızca neoliberal kar mantığına göre ‘artık’ (surplus) addedilen mekanları kar getirecek şekilde imara açmaya değil aynı zamanda o mekanlarda yaşayan insanları da ‘soylulaştırmaya’ giriştiği çıkarımını yapar Paton (2018). Dolayısıyla kentsel dönüşümün toplumsal maliyeti yerinden etmeden (displacement) çok daha karmaşıktır.

Kentsel dönüşüm bir sınır çizme pratiğidir aslında, yalnızca fiziksel değil sembolik sınırların çizildiği bir süreçtir. Mekan yeniden üretilirken kentin ‘makbul’ sakininin kim olacağı, kimin içeriye alınıp kimin dışarıda kalacağına dair sınırlar yeniden belirlenir. İngiltere gibi ileri kapitalist ülkelerde bu sınır neoliberalizmin ilkeleri tarafından yeniden belirlenir, makbul kent sakini kendi refahından sorumlu, tüketici, ev sahibi bireydir. Bu sınırları Türkiye örneğinde düşünürken devletin kentsel dönüşümde oynadığı rolden bağımsız, yalnızca piyasanın taleplerine odaklanmak sürecin karmaşıklığını gizleyecektir.

Türkiye’de kentsel dönüşüm karlılık ilkesine göre kent arazisinin yeniden değerlendirilmesinin önünü açan kamusal aktörlerin karar aldığı, uyguladığı ve reklamını yaptığı bir kampanyadır. Dahası, merkezi devlet kurumları kentsel dönüşüm süreci boyunca gitgide yetkilerini genişletmiştir. Kentsel dönüşüm alanındaki çoğu yetki, başından beri merkezi kurumlar arası dağıtılmışsa da özellikle 2010 sonrası dönemde yaşanan ‘agresif yeniden merkezileşme (re-centralization)’ süreciyle yerel yönetimler neredeyse tamamen merkeze bağlanmıştır (Kuyucu, 2018, s. 1159). Buradan doğru, Eraydın ve Taşan-Kök (2013, s. 122) neoliberal kentsel dönüşümün, Türkiye’de yasal ve kurumsal düzenlemeler yoluyla gücün gitgide merkezde toplanmasına olanak verdiğinden söz eder.

Kentsel dönüşümün reklamı yapılırken de devlet aktörleri başroldedir ve bu dönüşümün gerekliliği savunulurken aynı zamanda bunun ancak geniş yetkilerle donatılmış devlet kurumları tarafından gerçekleştirilebilecek olduğunun da altı çizilir. Kentsel dönüşümün tanıtımı yapılırken, insanların daha iyisini isteme, daha konforlu konutlarda, daha modern kentlerde yaşamak yönündeki heves ve arzuları cesaretlendirilir. ‘İnşa edilecek şehirler, yeni konutlar, işyerleri, yaşam alanları, gelecekte yükseltilecek Türkiye’nin nüvesi olacak; yeni, estetik ve insanlara huzur veren mimari Türkiye’yi küreselleşen dünyaya entegre edecektir (AA, 2013). Tüm ülkeye refah ve ilerleme vaat eden bu dönüşüm kökten bir seferberlik ruhuyla hareket edilerek gerçekleştirilmelidir, (afet vs.) tehditler kapıdadır ve bu nedenle büyük ölçekli ve kapsamlı projeler hızlı bir şekilde, geniş yetkilerle donatılmış devlet aktörleri tarafından hızlıca gerçekleştirilmelidir.

Neoliberalizmin karlılık mantığı gereği kampanyanın ana hedeflerinden birisi gecekondu alanlarıdır ve devlet aktörleri ‘şehirlerimizi bir ur gibi saran gecekondu düzeni’ni ortadan kaldırmaya bu kez kararlıdır (sabah.com, 2006). Önerilen formül ise gecekondu sakinlerinin TOKİ tarafından inşa edilecek ‘modern’ toplu konut ünitelerine transfer etmektir. Böylece gecekonduda kira ödemeden yaşamış bireylerin devlet destekli kredilerle konut sahibi yapılıp neoliberal borç piyasasına entegrasyonu sağlanırken, gecekondu alanlarının formel kent stoğuna eklenip yeniden değerlendirilmesinin de önü açılır. Fakat burada söz konusu olan yalnızca ekonomik entegrasyon değildir, sembolik olarak da ‘henüz kentli olamamış’, bugüne kadar kent planlarından dışlanmış gecekondululara, meşru kent sakinliğine terfi etme sözü verilmektedir.

Erdoğan 2006 yılında toplanan 1. Konut Kurultayı’nda yaptığı konuşmasında şunları söylüyordu: ‘hak etmediği halde adeta oranın işgalcisi olan insanları, ikna yoluyla hem de yaptıkları yanlışlara rağmen enkaz bedeli vererek farklı yerde çağdaş ve modern konutlar içinde yer almalarına zemin hazırladık’ (Sabah, 2006, vurgu bana ait). Bir yandan önceki populist yaklaşımın aksine gecekondunun işgal olduğu tekrar vurgulayarak, gecekondu kriminalize ederken, öte yandan gecekondu sakinlerinin modern konutlarda yaşamaya ‘layık’ olduğunun altını çiciyor, onların da inşa edilecek yeni kentin parçası olacağının sözünü veriyordu.

Aslında burada değersizleştirme ve ‘daha iyiye layık görme’yi iç içe geçirerek, inşa edilecek yeni kentlerin ‘makbul’ sakininin kim olacağının sınırlarını çizer Erdoğan. Güçlü yetkilerle donatılmış ve hayırsever devlet aktörleri gecekondu sakinlerinin geçmişteki hatalarını affetmeye hazırdır. Bu dönüşüme destek vermeleri ve birlikte hareket etmeleri halinde gecekondulular hem daha ‘modern’ yaşam standartlarına kavuşacak hem de işgalci damgasından kurtulup yeni kentin meşru sakinleri olarak kabul edilecektir. Burada, toplumsal olarak dışlanmış ve marjinalize edilmiş grupların yalnızca formel ve ‘modern’ konut sahibi olma arzusunu değil, aynı zamanda devlete itaat etme arzusunu da kışkırtır.

Bu durum kentsel dönüşüm kampanyasının yeni bir ivme kazandığı 2011 yılı sonrası daha da görünür olmuştur. Kentsel dönüşümde hedeflenen noktaya gelinememiştir ve daha hızlı olunmalıdır. O yılki Konut Kurultayı’nda yaptığı konuşmada dönemin TOKİ başkanı Erdoğan Bayraktar kentsel dönüşümün bir ‘zaruret’ olduğundan bahseder. Buna göre, kentsel dönüşüm yalnızca binaları yenilemekten çok daha kapsamlıdır; ekonomiyi canlandırarak yoksulluk ve işsizliğin azaltılmasında, doğal alanların korunmasında, gecekondu alanlarını dönüştürerek gettolaşma ve illegal örgütlerin oluşmasını önlemede ve insanlara nitelikli koşullarda huzur ve mutluluk içinde yaşama olanağı sağlamada öenmli rol oynar. Bu yüzden bütüncül, kapsamlı bir devlet politikası haline gelmeli, daha hızlı şekilde uygulanmalıdır (ntv.com.tr, 2011). Bu konuşmadan kısa süre sonra çıkarılan Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun (Kanun No 6306) ile kentsel dönüşüm projelerinin uygulanmasını engellemek suç kapsamına alınır ve projelere hukuk yoluyla karşı çıkmanın önü kesilir. Devamında, kampanyanın başlangıcındaki ‘layık görme/teşvik etme’ temalı ve içerilmeye dönük vaatlerinin yanında, kimlerin Türkiye’nin yeni kentlerinde yerinin olmayacağına dair vurgular daha da güçlenir. Bu bağlamda, damgalama ve suçlamanın hedefi ‘bir işgal olarak gecekondu’dan, daha açık bir biçimde kentsel dönüşüm karşıtlığına dönüşür. Farklı gecekondu mahallelerinde örgütlenen ve meslek odaları, aktivistler ve çeşitli siyasi parti milletvekillerinden de destek gören barınma hakkı mücadelelerine verilen tepkiler, devletin gözünde makbul kent sakininin kim olduğuna dair sınırları göstermesi açısından önemlidir.

2013 yılı Şubat ayında İstanbul Büyükşehir Belediyesi deprem odaklı kentsel dönüşüm projeleri yıkım ve anahtar teslimi töreninde konuşan Erdoğan, kentsel dönüşümün cömert ve hedefteki gruplar da dahil olmak üzere herkesi kapsayan vaatlerini yineler: “Benim vatandaşım, benim İstanbullu kardeşim, en iyi konutlarda, en sağlıklı konutlarda, en sağlam konutlarda, korkmadan, tedirgin olmadan oturma, yaşama hakkına fazlasıyla sahiptir. Hiç kimsenin kümes gibi, kulübe gibi, derme çatma evlerde yaşamasına razı olamayız.” Dönüşümü tüm Türkiye için yaptıklarını hatırlattıktan sonra şöyle devam eder: “‘Evime Dokunma’ diyerek, yalanları, iftiraları yayarak, kimi mahalleleri galeyana getirerek, tahrik ederek, bu son derece önemli dönüşüm sürecini sekteye uğratmaya çalışıyorlar.” Bu dönüşüme karşı çıkanlar ‘ana muhalefet partisi’, ‘onun kol kola olduğu, işbirliği yaptığı marjinal sol örgütler ve terör örgütleri’dir. Bu yüzden kentsel dönüşüm daha da önem kazanır, çünkü yaptıkları sadece binaları yenilemek değil aynı zamanda ‘çürümüş’ bir sistemi ortadan kaldırmak ve herkese ‘insanca yaşama imkanı getirmektir’ (haberler.com, 2013).

Burada dikkat çekici nokta, kentsel dönüşüm karşıtı hareketlerin kriminalize edilmesi değil bu mücadeleleri yürüttüğü iddia edilen ‘terörist’ örgüt ve partilerle ‘insanca yaşamayı hak eden’ vatandaşlar arasında yapılan ayrımdır (Yardımcı, 2018, s. 106). Yüce gönüllü, hayırsever devletin temsilcisi, ‘masum’ gecekondu sakinine aslında hak ettiği ama yoksulu sömürme üzerine kurulu çürümüş politikalar yüzünden mahrum bırakıldığı koşulları sunmaya kadirdir ve isteklidir. Kentsel dönüşüm böylesi bir anlayışla hareket eden devletin liderliğinde, tüm toplumu refaha kavuşturacak bir hamledir. Devlet burada topluma yol gösteren, ‘ortak iyi’yi, kamu yararına olanı tek başına tayin eden ve hayata geçiren konumundadır. Kent sakinine verilen mesajsa buna itimat ve itaat ettiği sürece insanca yaşama koşullarına kavuşacağıdır. Böylesi önemli bir dönüşümü istemeyenler ve eleştirenler de ancak ülkenin ilerlemesini ve gelişmesini istemeyen, kendi partiküler ideolojik mücadelesi uğruna devletin erdemli vatandaşlarına hizmet etmesini engellemeye çalışan bireyler ve gruplardır. Tam da bu nedenle, vaat edilen refahtan, mülkten ve insanca yaşama imkanlarından dışlanmaları ve mahrum bırakılmaları meşrudur.

Bu mesaj, Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin 14-20 Kasım 2011 tarihli haftalık bülteninde Dikmen Vadisi sürecinin kent sakinlerine açıklandığı yazıda da tekrarlanmıştır. ‘İşte Dikmen Gerçeği’ başlığıyla çıkan sayıda, büyükşehir belediyesi vadideki projenin neden ilerlemediğinin iç yüzü hakkında kent sakinlerini aydınlatmaya girişir. ‘Belediyenin iyi niyetli tekliflerine’ karşılık vadide ‘ideolojik mücadele yürüten gruplar’ olduğundan bahsedilir ve dahası ‘gariban Dikmen halkının maalesef bu örgütlerin figüranı olarak kullanıldığı’ ifade edilir. Bu iki grup arasında yapılan ayrımda belediye yetkilileri, merkezi otoritenin sembolik sınır çizme pratiğini tekrar eder: gecekondu sakini belediyeyle el ele vermeye davet edilir, karşı çıkanlara ise Türk Ceza Kanunu maddelerinden alıntılarla sopa gösterilir. 9 yıldır barınma hakkı mücadelesi veren Aysel’in, kendisinin ve vadidekilerin ‘sıradan, halktan insanlar’ oldukları vurgusu bu bağlamda anlam kazanır, devlet politikalarına itimat ve itaat üzerinden çizilen içerilme sınırlarının tabanda yarattığı gerilimi açığa çıkarır.

Devlet politikaslarına itaate özendiren içerme ve dışlama mantığı, geçtiğimiz ay açıklanan kentsel dönüşüm stratejisi tanıtılırken de tekrar edilir. Yeni strateji ‘yerinde, gönüllü ve hızlı kentsel dönüşüm’e dayanır. Bu stratejiyi tanıtırken yaptığı konuşmada Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum şöyle der: ‘Benim bu koltukta otururken İstanbul için, ülkemiz için, kentsel dönüşüm için, vatandaşımızın sağlığı için doğru bir adım atıp atmadığım önemlidir… Ortak bir dille, ortak bir eylemle, siyaset üstü bir bakış açısıyla bunu inşallah başaracağız. Valimizle, belediye başkanlarımızla el ele vererek, vatandaşlarımızla bu kentsel dönüşüm sürecini tamamlayacağız’ (Gönel ve Türetken, 2020). Buradaki gönüllülük ilkesi kent sakininin rızasının alınması ve sürece katılımını değil, devlet politikalarıyla uyumlu hareket etme yönündeki hevesini ve arzusunu harekete geçirmeye dönüktür, çünkü bunu yapmayı reddettiğinde aslında ülke için adım atmayı reddediyordur, dolayısıyla bu uyum tablosunda yeri yoktur.

Dolayısıyla, kentsel dönüşüm kampanyası boyunca yalnızca kentteki fiziksel sınırlar yeniden çizilmez, aynı zamanda kentte barınması makbul olan ile aykırı olanın arasındaki sembolik sınırlar da yeniden belirlenir ve topluma nakledilir. Bunu belirleyen ilke hem sermayenin karlılık mantığı hem de gittikçe otoriterleşen devlet aktörlerinin itaatkarlık arayışıdır. Türkiye örneğinde kentsel dönüşüm, içerme ve dışlamanın eş zamanlı kullanılarak makbuliyet sınırının devlet otoritesine ve politikalarına itimat ve itaat üzerinden nasıl yeniden çizildiğini gösterir. Bu da kentsel dönüşümde devletin rolü ve bunun topluma maliyeti üzerine yeniden düşünmeyi gerektirir. Çünkü kentsel dönüşüm, yalnızca yasal ve kurumsal düzenlemeler ile gücün tek elde toplanması yoluyla değil, sembolik müzakerelerle de devletin toplumu refaha kavuşturmaktan sorumlu ana aktör olduğu nosyonunu dolaşıma sokarak ve itaatkarlığı teşvik ederek de otoriterleşmenin önünü açmaktadır.

DİPNOT

[1] Çalışma kapsamında tüm katılımcıların isimleri değiştirilmiştir.

KAYNAKÇA

Brenner, N. ve Theodore, N. (2002) “Cities and the Geographies of ‘Actually Existing Neoliberalism’”, Antipode, Cilt 34, Sayı 3, 349-379.

Eraydın, A. ve Taşan-Kök, T. (2013) “State Response to Contemporary Urban Movements in Turkey: A CriticalOverview of State Entrepreneurialism and Authoritarian Interventions”, Antipode, Cilt 46: Sayı 1, 110-129.

İslam, T. (2010) “Current Urban Discourse: Urban Transformation and Gentrification in Istanbul”, Architectural Design, s. 58-63.

Kuyucu, T. (2018) “Politics of urban regeneration in Turkey: Possibilities and limits of municipal regeneration initiatives in a highly centralized country”, Urban Geography, 39:8, 1152-1176.

Paton, K. (2014) Gentrification: A Working-Class Perspective, England: Ashgate.

Paton, K. (2018) “Beyond legacy: Backstage stigmatisation and ‘trickle-up’ politics of urban regeneration”, Sociological Review, Cilt. 66(4), 919–934.

Uitermark, J., Duyvendak, J. W., ve Kleinhans, R. (2007) “Gentrification as a governmental strategy: Social control and social cohesion in Hoogvliet, Rotterdam”. Environment and Planning A, Cilt: 39, 125–141.

Yardımcı, Ö. (2018) “Promises and Costs of Gentrification: The Case of Dikmen Valley”, Yayınlanmamış doktora tezi, Lancaster Üniversitesi.

Online Kaynaklar

aa.com.tr, (2013), Kentsel dönüşümü gerçekleştireceğiz, [Online] https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/kentsel-donusumu-gerceklestirecegiz/257995 [Son erişim: 04/03/2020]

Gönel, G. ve Türetken, M., (2020) Bakan Kurum: İstanbul’da riskli ve ağır hasarlı binaların yıkım sürecini hızla başlatıyoruz, [online] https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/bakan-kurum-istanbulda-riskli-ve-agir-hasarli-binalarin-yikim-surecini-hizla-baslatiyoruz/1740639 [Son erişim: 04/03/2020]

haberler.com (2013), Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Açıklaması, [online] https://www.haberler.com/basbakan-recep-tayyip-erdogan-aciklamasi-4361160-haberi/ [Son erişim: 04/03/2020]

İşte Dikmen Gerçeği, (2011) [Online] http://www.golbasisongaste.com/iste-dikmen-gercegi-4742h.htm, [Son erişim: 04/03/2020]

ntv.com.tr, (2011), Erdoğan: Hedefimizi gerçekleştiremedik, [online] https://www.ntv.com.tr/ekonomi/erdogan-hedefimizi-gerceklestiremedik,mxKs4sWi-UOxDkRZeZ186g [Son erişim: 04/03/2020]

Sabah.com (2006), ‘Şehri ur gibi sardılar niye zavallı oluyorlar’, [online] http://arsiv.sabah.com.tr/2006/04/09/eko106.html [Son erişim: 04/03/2020]