Kapitalist bir toplumda ‘kamu’ fikri, bir yanıyla ekonomi ve politika arasında var olan ayrım içerisinde şekillenip; diğer yanıyla, politik alan içerisinde kurulan formel bir eşitliğe dayanmaktadır. Dolayısıyla, kamusallık için doğrudan bir ekonomik eşitlik gerekmez. Bunun yerine, tam da bu alanda mevcut olan eşitsizliklerden doğan sınıf çelişkisinin belli bir tarihsel momentte sabitlenmesi ile ortaya çıkar. Bu çelişkinin aldığı biçim, kimin ‘kamu’ya dahil edilip kimin edilmeyeceğini ve dolayısıyla oluşan formel eşitlikten kimin yararlanıp kimin yararlanamayacağının da belirleyicisidir.[1] Analize sınıf mücadelesinin dâhil edilmesi ile birlikte, kapitalist devlet de denklemin bir parçası haline gelir[2] ve devletin politika geliştirirken ne ölçüde ‘tarafsız’ olacağı, ortaya çıkan politikalardan kimin/ne ölçüde yararlanacağı oluşan kamu fikri içerisinde şekillenir.

Ne var ki, mutlak ve tarih-dışı bir kamu fikrinden söz etmek mümkün değildir. Emek-sermaye arasındaki güçler dengesinin değişmesiyle birlikte, mevcut olan kamu fikri de dönüşür. Belli bir kırılma anında[3], ikisi arasındaki ilişkinin aldığı biçim yeniden sabitlenir ve dolayısıyla ‘kamu’ bu ilişkilerin içinde yeni anlamını kazanır. Türkiye özelinde, 1980 sonrasında radikal biçimde dönüşen kamu politikaları da ancak bu genel çerçeveyle birlikte düşünüldüğünde anlam kazanır. Bu dönüşümün bir örneği ‘kamuya’ ait şeker fabrikalarının özelleştirilmesi politikasında bulunabilir. Bu bağlamda, dönemin Maliye Bakanı Naci Ağbal’ın sözleri oldukça dikkat çekicidir:

Hepimizin, milletin fabrikaları onlar. Alacaklar da bu milletin vatandaşları, yatırımcıları. […] Biz bunun için (şeker pancarı üreticileri için) şartnameye hüküm koyduk. Şeker pancarı üreticilerimiz bugün şeker fabrikalarıyla hangi sözleşmeleri varsa o sözleşmeler aynen devam edecek.[4]

Bakanın ifadesinde, üreticiler ve yatırımcılar arasındaki ikilik ile somutlaşan bu dönüşüm, Türkiye kırsalında hâkim olan üretim ilişkilerinin kazandığı iki farklı biçime ve dolayısıyla, devletin de mevcut ilişkilere müdahalesinin yollarının şekillendiği iki farklı döneme işaret etmektedir. Bunlardan ilki 1960-1980 arasını kapsayan tarımsal yapılarda küçük meta üretiminin hâkim olduğu kalkınmacı dönem ve ikincisi, 1980 sonrasını kapsayan küçük üreticiliğin çözünüp, kapitalist üretim biçiminin tarımsal yapılarda da genelleştiği neoliberal dönemdir. Kalkınmacı dönemde küçük üreticilerin dominasyonunda gelişen kamu yararı, yatırımcıları dışarıda bırakır. Bakanın sözleri de doğrudan bu noktaya müdahale edip 1980 sonrası silikleşen küçük üreticiliği dışlayan ve yatırımcıları içine alan yeni bir kamu fikri kurmayı amaçlar.

Bu çalışma, 1960’dan günümüze kadar uzanan bu süreci, şeker piyasasının dönüşümüne ve şeker pancarı üreticilerinin değişen sınıfsal pozisyonlarına odaklanarak tartışmaya çalışmaktadır. Kır-içi sınıf yapısının kavranabilmesi için, Alpullu Şeker Fabrikası’nın özelleştirilmesi örneği seçilmiş; bu bağlamda Alpullu Şeker Fabrikası için şeker pancarı üreten iki köyde, Büyükmandıra ve Pancarköy, Temmuz 2018 tarihinde iki hafta süreyle saha çalışması yürütülmüştür. Makalenin temel savı, 1980 sonrası dönemde kır-içi sınıfsal çeşitliliğin ve çelişkinin arttığı; bu çelişkinin bir ürünü olarak ‘küçük üreticilerin yararı’ndan ‘sermayedarların yararı’na doğru bir kayış yaşandığı ve emeği dışarıda bırakan bir kamu yararı fikrinin oluştuğudur.

Bu çalışma, üç ana bölümden oluşacaktır. İlk olarak devletin şeker piyasasındaki rolü, 1960-1980 arasını ve 1980 sonrasını kapsayacak biçimde kısa bir özetle anlatılacaktır. Ardından, 1980 sonrası dönemde sınıfsal çeşitlenmeyi ve çelişkiyi artıran iki temel etmen olarak değişen devlet politikalarından ve açılan borçlanma kanallarından söz edilecektir. Üçüncü ve son bölümde ise, Alpullu Şeker Fabrikası’nın özelleşmesi özelinde, farklı sınıfların verdiği tepkiler ve ‘halkın fabrikası’ algısından ‘sermayenin yatırım aracı’ algısına kayış ortaya konmaya çalışılacaktır.

Kalkınmacı Dönemden Neoliberalizme Devlet-Tarım İlişkisine Genel Bir Bakış

Türkiye’de ithal ikameciliğin ulusal birikim stratejisi olarak belirlendiği 1960-1980 yıllarını kapsayan kalkınmacı dönem boyunca, devlet-tarım ilişkisine iki temel eksende yaklaşmak mümkündür. İlki, 1960’larla beraber küresel ölçekte dönüşen ve Dünya Bankası gibi aktörlerin politikalarını da belirleyen ikili ekonomi kuramından küçük üreticiliği destekleyen ekonomi kuramına geçiştir. İkili ekonomi kuramı bağlamında, ülkelerin ekonomik ve sosyal kalkınmalarını sağlayabilmeleri için kırsal yapıların ve buradaki üretim ilişkilerinin çözünmesi ve endüstriyelleşmesi gerektiği savunulup tarımda büyük kapitalist çiftliklerin hakim olması yönünde politikalar geliştirilirken; yaşanan paradigma değişikliği ile birlikte üçüncü dünyada yaygın olan küçük üreticiliğin bilgi, beceri ve teknoloji bakımından yetersizliğinin giderilmesi ile birlikte uzun dönemli ekonomik büyüme öngörülür. Bu görüş, tarımda büyük işletmelerin verimliliğinin daha düşük olduğu çünkü küçük işletmelerin yoğun emek girdisi ile üretim yaptıkları ve bu sayede sermayeye gereksinimlerinin daha düşük olduğu iddiası ile desteklenmektedir.[5] Başka bir deyişle, 1960’lar ile birlikte küçük üreticiler, kapitalist gelişme karşısında bir engel olarak konumlandırılmaz, aksine kapitalizmle birlikte var olabilecek, tarımsal üretkenliği ve verimliliği artıracak üretim birimleri olarak algılanır. Dolayısıyla, bu dönemde devletler, küçük üreticiliği destekleyen, onların teknoloji ve bilgi eksikliklerini gideren politikalar geliştirmekle yükümlüdür[6].

İkinci olarak, bir yandan yüksek gümrük duvarları ve kotalarla korunan ulusal ekonominin talepleri tarım sektörü ile karşılanmakta, diğer yandan devlet yatırımları ile tarımın küresel piyasalar ile dikey entegrasyonu sağlanmaktadır.[7] Bu dönem boyunca devlet hem KİT’ler, satış kooperatifleri ve üretici kooperatifleri aracılığıyla doğrudan ekonomik bir aktör olmuş; hem de tarımsal altyapı hizmetleri, üreticilere sağladığı kredi, sübvansiyon, fiyat destekleme politikaları gibi yardımlarla üretim artırılmaya çalışılmıştır[8].  Türkiye özelinde, Devlet Planlama Teşkilatı’nın yayımladığı Birinci Beş Yıllık Kalkınma Raporu’nda 1960 sonrası yaşanan bu gelişmelere paralel olarak, “küçük üreticinin ekonomik gücünün artması ve kendi içinde teşkilatlanarak pazarla doğrudan temasını sağlayacak kurumların kurulması” temel amaç olarak saptanmış ve amacın gerçekleştirilebilmesi için küçük üreticiler ve tüketim merkezleri arasında aracılık eden tekellerin engellenip bu görevin devlet tarafından üstlenilmesi gerektiği vurgulanmıştır.[9]

1980’lerden itibaren yaşanan neoliberal dönüşümün devlet-tarım ilişkisinde yarattığı en büyük kırılma, devletin ekonomik alandan çekilmesi ve tarımın serbest yatırıma açılması ekseninde gerçekleşmiştir.[10]  Bir yandan KİT’lerin, kooperatiflerin ve devletin diğer piyasaya müdahale araçlarının tarımdaki rolü neoliberalizme uygun bir şekilde yeniden düzenlenmiş; diğer yandan kalkınmacı dönemin korumacı ulus-devlet sınırlarının ortadan kalkmasıyla beraber; ulusal tarım, gittikçe yoğunlaşan bir biçimde küresel meta zincirlerinin bir parçası haline gelmiştir. Buradaki bir diğer önemli nokta, devletlerin tarımsal ürün fiyatları üzerindeki belirlenim güçlerinin de ortadan kalkması ve Dünya Ticaret Örgütü (DTO) anlaşmaları bağlamında fiyatların serbest piyasa mekanizmalarınca belirlenmesi olarak özetlenebilir. Dolayısıyla neoliberal dönemde, devletin piyasayla kurduğu ilişki, sermaye sahiplerinin yatırım kanallarını açarken küçük üreticiliğin sürdürülebilirliğini büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır. Sermaye açısından, devletin tarım sektöründen çıkması öncelikle yeni yatırım kanallarının oluşması anlamına gelir. Bu noktada, küçük üreticiler artık ürünlerini devlet fabrikalarına değil doğrudan bireysel yatırımcılara satacak ve fiyat belirlenimi de üreticiler ile yatırımcılar arasında yapılan serbest sözleşmelerle sağlanacaktır.[11] Ayrıca tarımsal kredi sağlayan devlet kurumlarının dönüşmesi ile birlikte[12] küçük üreticiler sermaye ihtiyaçlarını karşılayacak görece güvenlikli kanallardan mahrum kalıp özel bankalar ile çalışmak zorunda kalmakta; bu da borçlandırma ilişkilerinin ilk halkasını oluşturmaktadır.

Türkiye’de şeker piyasasının neoliberal dönüşümü de yukarıda belirtilen genel çerçeve ile uyumludur. Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda[13] bu dönüşümün gerekliliği üç temel eksende savunulmuştur. İlk olarak, kota ve gümrük vergilerinin kalktığı küresel bir piyasada şeker pancarının şeker kamışı karşısında fiyat olarak rekabet gücünün bulunmadığı, dolayısıyla devlet sübvansiyonları olmadan ayakta kalamayacağı, yani Türkiye’deki şeker sektörünün kamu sektörüne doğrudan bağımlı olduğu, bir sorun olarak ortaya konmuştur. İkinci olarak, TürkŞeker piyasadaki dominasyonu ve verilen sübvansiyonların etkisiyle; ticari krediler kullanmak zorunda kalan ve küresel fiyatların baskısıyla rekabet etmeye çalışan özel şirketlere göre avantajlı durumdadır. Yani, adil rekabet şartları işlememektedir. Üçüncü olarak, şeker fabrikaları zaman içerisinde ekonomik rollerinin yanı sıra sosyal sorumluluklar da üstlenmiş, bölgesel kalkınma, işsizliğin azaltılması, göçün önlenmesi gibi politikalar çevresinde bir sosyal-politika aracına dönüşmüştür. Başka bir değişle, şeker fabrikaları zaman içerisinde ekonomik işlevlerini kaybetmişlerdir. Buradan çıkartılan sonuç, devlet şeker piyasasından uzaklaştırılmalı ve yalnızca rekabetçi bir atmosfer oluşturacak düzenlemeler yapmakla sorumlu olmalıdır. Bu bağlamda, neoliberal dönemde devlet, küçük üreticiler ve sermaye arasında, doğrudan sermayeye alan açmayı amaçlayan ve küçük üreticileri dışlayan pozisyonda konumlanmıştır.

Kır-İçi Değişen Sınıf Yapısı: Büyükmandıra ve Pancarköy Örnekleri

Makalenin bu bölümünde, Büyükmandıra ve Pancarköy örneklerinde kır içerisindeki sınıfsal farklılaşmalar ortaya koyulmaya çalışılacaktır. Köyler hakkında genel bilgilerin verilmesinin ardından; kişisel ve grup mülakatlarından elde edilen görüşmelere yer verilecek 1960’lardan günümüze yaşanan değişimin çiftçilerin hayatlarında yarattığı farklılaşmalar ve bu farklılaşmalara verdikleri tepkiler ile sınıfsal pozisyonları arasındaki ilişkiyi anlamak temel amaçtır.

Her iki köy de Alpullu Şeker Fabrikası’na yaklaşık olarak 4 km uzaklıkta bulunup, mülakat yapılan çiftçiler, pancar ekim sezonunun bitmesinin ardından yaygın eğilime uygun bir biçimde pancarı işlemek üzere fabrikada geçici işçi statüsünde çalışmış ve ek bir gelir elde etmişlerdir. Dolayısıyla fabrika ile kurdukları ikili bir bağ mevcuttur. Bir yanıyla pancar üreticisi olarak, fabrikaya satış yapan küçük üretici kimlikleri diğer yanıyla fabrikada çalışan işçi kimlikleri söz konusudur. Kurulan bu bağ, Büyükmandıralı bir çiftçinin gözünden şu şekilde aktarılmıştır:

Bu köyde neredeyse hepimiz fabrika emeklisiyiz. Fabrikayı tanımla bana tek kelimeyle desen iş derim. Öncelikle pancarımızı ekeriz, kendi toprağımızı işleriz. Sonra kampanya zamanı başladı mı, gider fabrikada muvakkat işçi oluruz. Pancarı fabrikaya teslim edip, sonrasında başlarız o fabrikada pancarı işlemeye, artık kaç ay sürerse. Orada çalıştıkça alırız maaşımızı. İkili idare ederdik anlayacağın. Hatta ne ikisi. Hayvanı da ekle sen ona. Üç ayrı kazancı bir araya getirip öyle yaşardık o zamanlar. Hem pancarla hayvan kazandırırdı hem de fabrika aylığımızı çıkartırdı.

Katılımcının vurguladığı üzere, hayvancılık büyük ölçüde pancar üretimine bağımlı bir şekilde gelişmiştir çünkü pancarın işlenmesinin ardından ortaya çıkan küspe gibi yan ürünler kupon karşılığında çiftçiye tekrar verilmiştir ve bu çiftçilerin hayvancılık için temel masraf kalemlerinden biri olan yem ihtiyaçlarını karşılaşmıştır. Bölgede 1990’lar ile başlayarak pancar tarımının bitme noktasına gelmesiyle birlikte, hayvancılık da sürdürülememiştir. Pancarköylü bir çiftçi bu ilişkiyi şu şekilde anlatmaktadır:

Pancar ekmeye devam etseydik, hayvanımız olurdu. Şimdi biliyor musun onun küspesiyle hayvan doyuruluyor, yemeği çıkıyor. Pancar olmadan, onun samanına para yetişmez. Hayvan olsaydı artısı ne olurdu? Peşin alırdık tohumumuzu, yazdırmazdık mahsul sonuna. Satardık bi’ tanesini, öderdik hemen. Mahsulü alınca yerine hayvanın yenisini koyardık.

Her iki köyde de göç diğer önemli bir olgudur. Bu durum doğrudan fabrikanın dönüşmesiyle açıklanmaktadır. 1990’lar ile birlikte değişen şeker politikası bölgede görünürlük kazanmış ve bu politikaların uygulayıcısı olarak fabrikanın da çiftçilerle kurduğu ilişkide radikal kırılmalar yaşanmıştır. Pancar alımında kota ve polar gibi uygulamalara geçilmesi, pancar üretiminin devam etmesini engellemiş ayrıca fabrikada iş bulma kanalları da daralmıştır. Dolayısıyla bir yandan bölgeler sürekli dış göç vermektedir ve diğer yandan genç nüfus yok denecek kadar azalmış durumdadır. Köy halkları ise iş bulmanın imkânsızlığı ve tarımın geçimlik sağlayamaması sebebiyle genç nüfusun Trakya bölgesinde yoğunlaşan cam, ilaç vb. sanayi fabrikalarında çalışmaya gitmek zorunda olduğu görüşündedirler.

Yine fabrikanın dönüşüme uğramasıyla birlikte toprak kayıpları ve borçlanmalar deneyimlenmeye başlamıştır. Bu durum Büyükmandıra için yaygın bir eğilimken; Pancarköy’de farklılık gösterir. Yaşanan dönüşümü Büyükmandıralı bir çiftçi şöyle özetlemektedir:

Ay sonu geldi mi, bir emekli maaşım var benim. Elde olan her şeyi satmışım. İki traktör vardı, o bile gitmiş. Önceleyin, işte 20 senesi var, kotayla başladı tabii. Biz pancarı ederinden satamamaya başladık. E satamayınca n’oldu? Mesela ben kredi çekmişim, borca girmişim, icara ekebileyim diye[14]. Kota bi’ geldi, pancar para getirmedi. Ödeyemedin mi sezon başında girdiğin borcu hasat sonuna? Borçları ödeyemedikçe, yavaş yavaş azaldı bizim tarlalar tabii. Bu sefer ne yapıyorsun, zaten az olan toprak daha da az kalınca yine icar almak için yine kredi çekiyorsun. En sonunda işin içinden hiç çıkamayıp elindeki iki traktöründen bile oluyorsun işte. Şimdi nasıl yaşıyorum? E fabrika sağ olsun, emekli maaşıyla yaşıyoruz.

Pancarköy’de ise Büyükmandıra’nın bu süreçte yaşadığı dönüşüm ve çiftçilerin deneyimlediği yoksullaşma ‘kişisel tercih’ler üzerinden açıklanmakta; kendi köylerinin özgünlüğü çalışkanlık, tutumluluk, değişen şartlara uyum sağlayabilmek ve başarılı öngörüler yapabilmek gibi yine ‘bireysel’ özellikler çerçevesinde değerlendirmektedir. Grup mülakatı esnasında varılan ortak fikirler şu şekilde dile getirilmiştir:

Baktık ki fabrika bozulmaya başlamış, eskisi gibi yürümüyor işler. İşte ne bileyim kotasıdır, kantarıdır, polarıdır uğraştırıyor bizi; ekelim istemiyorlar belli ki. E ne diye kavga edeceğiz koskoca fabrikayla. İnatlaşmadık biz, öyleyse başka şey ekeriz dedik. Belli nasıl olsa işin sonu. Daha eskidir bizim pancarı bırakmamız yani onlardan. Fakat Büyükmandıra’da eskiye döner sandılar. İyice batana kadar pancardan kazanırız sandılar. Bizim yaptığımızı yapmadılar onlar. E inatlaşınca pancarda, ne oldu tabii. Ödeyemez durumuna düştüler tabii borçlarını da.

Şimdi biliyor musun, Büyükmandıra’nın insanı eğlencesine düşkündür. Zaten meşhurdur o köy eğlenceleriyle. Güzel yaşadı onların hepsi. İyi de kazandılar, iyi de harcadılar zamanında. Bildiler parayla nasıl eğlenileceğini. Çarçur ettiler kazandıklarını demek istemiyorum da bizim insanımız gibi yapmadılar işte.

Görüldüğü üzere, Pancarköy ve Büyükmandıra arasında oluşan farklılıklar Pancarköylü çiftçiler tarafından neoliberal akıl içerisinden açıklanmaktadır. Çiftçiler yaşanan değişimi bireyler düzeyinde anlamlandırmakta, borçlanma bir başarısızlık olarak değerlendirilmekte, öte yandan tarımdaki piyasalaşma ile birlikte açılan kanallara yatırım yapmak, örneğin aşağıdaki alıntıda somutlaştığı biçimiyle tohum sektörüne girmek, ‘öngörü sahibi olmak’ gibi kişiyi yücelten sıfatlar ile birlikte anılmaktadır:

CTO Ekin Tarım var mesela. Bizim köylümüz, burada yaşıyor hala. Hemen hemen bizler kadar toprağı vardı sahibinin de en başta. Ama o büyüttü işi. […] Çocuklarından birini de ziraat mühendisi olacak şekilde okuttu. Şimdi çocukları da yanında, şirket kurdular ailecek. Bu küçük oğlan, ziraat mühendisi olan tohum işinden anlıyor, sertifikalı tohum satıyorlar bir yandan.

Hâlbuki neoliberal dönüşümün Pancarköy halkını Büyükmandıra’dakilerden daha az etkilemesinin ardında yapısal sebepler bulunmaktadır. Tarihsel olarak, Büyükmandıra çiftçileri, Pancarköy çiftçilerinden daha az toprak sahibi olagelmişlerdir. Büyükmandıra’da toprak az, nüfus yoğun[15] iken; Pancarköy’de durum tam tersi nüfus az ve toprak yoğundur. Temel üretim aracı olan toprakta oluşan bu farklılaşma, bir yandan neoliberal dönüşüm esnasında alınan sınıfsal pozisyonların da temel belirleyenidir. Pancarköy çiftçileri, toprak miktarının fazla olmasıyla bir üründen diğerine kolaylıkla geçebilmiş, ürün çeşitliliğini arttırabilmiş ve 2000 sonrasında devlet tarafından desteklenen diğer ürünlere yönelebilmişlerdir. Öte yandan, Büyükmandıra çiftçileri için pancar ekimi bir zorunluluk olmuştur çünkü küçük dönümlerde ekimi yapıldığı durumda buğday, kanola, Ayçiçek[16] gibi ürünler geçimliği sağlayamamaktadır. Görüldüğü üzere, yapılan tercihler, ‘pancarda inatlaşmak’ ya da rasyonel tercih yapabilmek gibi kişisel farklılaşmalardan değil zorunlulukların sonucunda oluşmuştur. Aşağıdaki alıntılardan ilki Büyükmandıralı, ikincisi ise Pancarköylü çiftçilerin grup mülakatları esnasındaki sözleridir:

Bizim buradaki en büyük sorunumuz toprak. Diğer köylerin toprağı var. Ne ekseler para kazanabiliyorlar. Buğday mesela, çok toprak ister. Ayçiçeği desen öyle. Bizim nüfusumuz çok, toprağımız az. Para etmesi için pancar ekmeye mecburuz. Pancarın getirisi iyi. Mesela benim on dönüm arazim kaldı. Eğer buğday ekersem, kazandırmaz. Diğerleri için de öyle. Pancar kendini döndürür, seneye de toprağımızı ekecek para bırakır elimize.

Kimse bize ‘bakın pancar ekmeyin, zarar edeceksiniz yakında’ demedi ki. Biz kendimiz karar verdik, oturup düşündük taşındık. Mesela ben 1985’te bıraktım ekmeyi. Tabii her birimizin oynar arasında bu zaman üç aşağı beş yukarı ama 90ların sonuna geldiğinde zaten bitmişti bizim için. Çekilmez bunun derdi dedim, başladım ayçiçeğine. Yağlı tohumlarla çalışmak daha kolaydı o zaman, ondan bıraktım. […] E herkes böyle yapabilirdi. Şimdi sen soruyorsun birisi neden borç batağında da siz iyisiniz. E sormak lazım onlara, niye bizim gibi yapmamışlar. Tercih meselesi demem o ki.

Çiftçilerin referanslarından da anlaşılabileceği üzere, üreticiler arasındaki farklılaşmalar 1990’lı yılların başlarından itibaren yoğunlaşmaktadır. Kalkınmacı dönem için bu farklılıkların henüz olgunlaşmadığını söylemek mümkündür çünkü bu dönemde tarımsal ilişkilerde küçük üreticilik desteklenmektedir. Bu dönemin özgünlüğü “iki üretim sürecinin, küçük meta üretimi ve toplumsal formasyon düzeyindeki kapitalist ilişkilerin, küçük meta üretim koşullarının denetlenmesi sürecinde birbirleriyle ilişkiye girmesidir.”[17] Küçük meta üretimi söz konusu olduğunda, üreticilerin sınıfsal pozisyonları[18] kapitalist sınıflar ile anlaşılamaz çünkü (1) aile-içi emek temelli olan bu üretim biçiminde emeğin metalaşması söz konusu değildir[19]; (2) toprak ile kurulan bağ, toprağın metalaşmasını engeller, toprak alınıp satılabilecek bir ‘şey’ olarak algılanmaz dolayısıyla miras yoluyla devredilir; yani alım- satım yaygın eğilim değildir, (3) emeğin yeniden üretimi için duyulan ihtiyaçlar, özellikle tüketim temelli ihtiyaçlar, yine geçimlik üretim içerisinde karşılanır ve bu sebeple metalaşma söz konusu değildir, (4) üretimin temel amacı kapitalist kar ve birikim güdüsü değil, geçimliği sürdürebilmektir.[20]

Röportajlar esnasında, 1990’lara kadar ekip-biçmeyi sürdürmüş, artık oldukça yaşlı olan bir çiftçiye hiç toprak satışı yapıp yapmadığı sorulduğunda, çiftçi bu sorunun sorulmasının ‘ayıp’ ve ‘onur kırıcı’ olduğunu düşünmüş çünkü toprak ile kurduğu bağın kendi varlığıyla ilgili olduğunu bu sebeple de bir ‘namus’ meselesi olarak değerlendirdiğini vurgulamıştır. Toprak, üzerinden kar sağlanan bir yatırım aracı olarak görülmez; aksine üreticiler ve toprak arasında organik bir bağ bulunmaktadır. Yine 1980’lere kadar, özellikle tüketim için duyulan ihtiyaçlar kendi üretimlerinden karşılanmıştır ve ‘market alışverişi’ için Lüleburgaz, Babaeski gibi şehirleşmiş bölgelere gitmek 1990’larda yaygınlaşan bir eğilim olmuştur.

Bernstein[21], küçük meta üreticilerinin sınıfsal pozisyonlarını sermaye ve emeğin sınıfsal pozisyonlarının bir kombinasyonu olarak tanımlamaktadır. Yani, üreticiler bir yandan kapitalist bir yandan da işçi gibi davranmaktadır çünkü bir yandan hem kendi üretim araçlarına sahiptirler hem de üretim araçlarına erişimde herhangi bir zorluk yaşamazlar, diğer yandan kendi emekleri üzerinden geçimliklerini sağlamaktadırlar ve bu sebeple sınıfsal pozisyonları, “abartılı kararsızlık formu” olarak ortaya çıkmaktadır. Ayrıca küçük meta üreticileri kendi içlerinde oldukça farklılaşırlar ve bu sebeple bir sosyal kategori olarak ele alınabilecek bütünlüklü bir yapıyı oluşturmazlar.[22] Dolayısıyla, “içinde bulundukları kapitalist ilişkileri denetleme mücadelesi veren bir sınıf olarak davranmazlar. Küçük meta üreticileri, sınıfsal temelde olmaktan daha çok, bireysel rasyonel işletmeler olarak çıkarları doğrultusunda hareket ve mücadele ederler.”[23] Örneğin, yukarıda bahsedildiği gibi 1985 senesinde pancar ekiminden vazgeçip alternatif ürünlere yönelmek bu bireysel mücadele temelinde anlam kazanır.

1980 öncesi, büyük ölçekli kapitalist yatırımların olmadığı ve küçük üreticilerin domine ettiği tarımsal üretimde, devlet politika geliştirirken küçük üreticilerin yararını güdecek şekilde davranmak durumundadır. Üreticilerin sermaye eksiklikleri verilen avanslar, pancar söküm paraları, tohum ve gübrenin sağlanması gibi yardımlarla devlet tarafından giderilir; üretici de kendi emeğini oraya koyarak şeker piyasasındaki tek girişimci olan devlete girdi sağlar. Fakat yapılan tarımsal desteklerle devlet, küçük meta üreticilerinin sermaye birikimi yapmasını amaçlamaz; daha ziyade kapitalist meta ilişkileriyle bütünleşmeleri sağlanır. Bu bütünleşme süreci, üreticinin sınıfsal pozisyonunda, bahsedilen kararsızlık formunun çözünüp emek-sermaye arasında hangi kutupta konumlanacağını belirler.

Yine 1980 öncesi dönemde, fabrikanın bütün üreticilere eşit mesafede konumlanması, devlet sübvansiyonlarının ve tarımsal kredilerin dağıtımında eşitliğin güdülmesi ve bireysel tercihlerin yapılabileceği serbest bir piyasanın olmaması, üreticilerin bütünleşme süreçleri arasında radikal farklılaşmaları engeller. Fakat 1980 sonrasında değişen devlet politikaları ve borçlandırma kanalları üreticiler arasında hızlı bir biçimde sınıfsal farklılaşmalara neden olur. Öncelikle, pancara polar ve kota sisteminin gelmesi; ardından da ürün desteğinden doğrudan gelir desteği sistemine geçilmesi fabrikanın ve devlet desteklerinin üreticiler karşısındaki ‘eşit’ mesafesini bozan politikalar olmuştur. Polar sistemi, şeker pancarının içerdiği şekere göre üreticiye ödeme yapılması anlamına gelir ve pancarın kaç polar olacağını belirleyen faktörlerden en önemlisi toprak kalitesidir. Burada, toprağı daha verimli (ya da bir üretim aracı olarak daha ‘değerli’) olan üreticiler ile olmayanların aldıkları ödemeler arasında radikal farklar oluşur. Kota sistemi ile fabrikanın kaç ton pancar alımı yapacağı ve çiftçi başına düşen pancar miktarı önceden belirlenir ve çiftçilerin üretimlerine sınırlama getirilir. Kota sınırlamasının gelmesi ile birlikte yukarıda da belirtildiği gibi toprakları büyük olan üreticiler başka ürünlere kayabilmişken; diğerleri borçlandırma kanallarına yönelmek zorunda kalmıştır. Borçların ödenebilmesi için toprakların satışa çıkarılması ve kredi borcunun ödenemeyip ipotek edilen toprağa bankaların el koyması Büyükmandıra için oldukça yaygın bir eğilimdir. Son olarak, ürün desteklerinin doğrudan gelir desteğine dönüştürülmesi ile küçük üreticiler için sonuç yine aynı olmuş; üretime başlamak için ihtiyaçları olan sermayeden mahrum kalmış, ya üretimden kopmuş ya da borçlandırma kanalları ile üretimi sürdürmüşlerdir. Fakat orta ve büyük ölçekli toprak sahiplerinin desteklerden aldığı pay ve desteklere erişimi kolaylaşmıştır.[24] Değişen tarım politikaları ve borçlandırma ilişkisini katılımcılardan biri şu şekilde açıklar:

Benim gençliğimde, fabrika ekelim diye her şeyi yaptı. Avansımızı verdi, pancar söküm zamanı söküm parası verdi, tohumu verdi, gübreyi verdi. Ne zaman ki bunlar geldi başa, fabrika bozulmaya başladı. Benim gençliğimde aldığımız ödemelerin hiçbirini göremez olduk. Çiftçilikte de her şey birbirine bağlıdır biliyor musun? Önce işler yürüsün diye hayvanları satmaya başladık. Bir yandan da işler güzelken çektiğim kredi var mesela benim. Gidip traktör almışım. Ödeme günü geldi mi yapacak bir şey yok, banka beklemez senin cebine para girmiş mi girmemiş mi. Diğer yandan artık avanstır filan yok tabii, e ne yapacaksın çekiyorsun kredi kartına gübrenidir, tohumunudur. Sonra çık çıkabilirsen işin içinden.

Küçük üreticiliğin iç-farklılaşması neoliberalleşme ile artıp daha da kırılgan bir hale gelirken, diğer yandan kapitalist üretim ilişkilerinin tamamen içselleştirildiği ve piyasa ile entegrasyonun sağlandığı Büyükmandıra ve Pancarköy örneklerinde pancar üretiminde küçük meta üretiminin devamlılığından bahsetmek mümkün değildir[25]. Öncelikle göç unsurunun oldukça etkili olduğu bu bölgede, aile temelli meta-dışı emeğin varlığından artık söz edilemez. Üretim çoğunlukla tarımsal makine ve bu makineleri kullanacak operatörün kiralanması suretiyle devam ettirilir. Toprağın metalaşması ile birlikte mevcut durumu iyileştirme ya da yatırım/büyüme amaçlı toprak alım/satımları gerçekleşir. Tüketim ihtiyaçları, 1990’larla itibaren marketten bağımsız düşünülemez ve son olarak, tarımsal üretimi devam ettirmenin altında yatan sebep geçimliği sağlamak değil, birikim yapmak olmuştur. Bir yandan, bahsedilen bölgedeki üreticilerin her birinin ücretli iş gücünden gelen ek tarım dışı gelirleri mevcuttur. Dolayısıyla geçimliklerine devam edebilecek maddi kazançları bulunmaktadır. Tarımdan sağlanan gelir ise hayat şartlarını iyileştirecek harcama kanallarında kullanılır. Pancarköy örneğinde, katılımcılardan biri tarıma devam etmesindeki sebebi kredi aldığı otomobilin taksitlerini ödeme ile açıklamış, taksitler bitince devam etmeyi düşünmediğini vurgulamıştır. Bir diğeri ise, şehirde olan iki çocuğu için ev aldığını, yine bu alımın kredi ile gerçekleştiğini, benzer biçimde kredi ödemeleri için tarımsal kazancını kullandığını belirtmiştir.

Dolayısıyla, küçük meta üretiminin özgünlüğü olarak görülen herhangi bir etmenden bahsetmek bu iki köyde de mümkün değildir. Diğer bir altı çizilmesi gereken nokta ise, üretim biçiminin yalnızca üretimin ‘nasıl’ yapıldığı ile ilgili olmadığı; aksine onun bir toplumsal ilişki formasyonu olduğudur.[26] Sonuç olarak, kapitalizmin neoliberal döneminde, Lenin’in öngörüsü gerçekleşmiş görünmektedir. Küçük üreticilik çözünmüş ve üreticiler de kapitalist sınıf ilişkilerine dâhil olmuşlardır. Pancarköy gibi orta ölçekli toprağa sahip olunan köylerde üreticiler, ya karlılık devam ettiği sürece kendi hesabına çalışan üreticiler ya da üretimin kar marjının düşük olması durumunda toprağını kiralayan toprak sahipleri olarak pozisyon almakta; toprak kaybı ile yüzleşmek zorunda kalan küçük toprak sahiplerinin yoğunlukta olduğu Büyükmandıra’da ise fabrikadan gelen emekli maaşlarının yetmemesi durumunda, çiftçiler ücretli iş gücü olmakla karşı karşıya kalmaktadırlar.[27] Bu sınıfsal yapı içerisinde, şeker rejiminin dönüşümünün son basamağı olan şeker fabrikalarının özelleşmesi, verilen tepkileri belirlemektedir.

Sonuç Yerine: Alpullu Şeker Fabrikası’nın Özelleşmesi Hayır mı Şer mi?

Makalenin bu bölümünde Alpullu Şeker Fabrikası’nın özelleştirilmesini mümkün kılan sınıfsal ittifaklar ele alınacaktır. Makale boyunca savunulan ana argüman, devletin politika yapma biçiminin ve uygulanan politikalardan kimin yararlanacağının ‘kendiliğinden’ belirlenmediği; aksine sınıfsal kompozisyon içerisinde sınıflar arasındaki mücadeleler ve uzlaşmalar ile şekillendiği olmuştur. Bu bağlamda, Alpullu Şeker Fabrikası özelinde somutlaşan politikaların temel etkileyenini ve etkilenenini oluşturan üreticilerin yoğunlaştığı iki köy, Büyükmandıra ve Pancarköy, inceleme nesnesi olarak seçilmiş ve ilk olarak 1960-1980 yıllarını kapsayan kalkınmacı dönemde bu köylerdeki sınıfsal kompozisyonun küçük meta üretimi içerisinde şekillendiği ortaya koyulmuştur. Fakat değişen politikalarda bu üretim biçiminin dönüştüğü ve çözündüğü dolayısıyla günümüzde köylerde kapitalist sınıfların şekillendiği iddia edilmiştir.

Günümüz sınıfsal kompozisyonunun önemli saç ayaklarından biri de neoliberal dönemde tarımın serbest yatırıma açılmasıyla birlikte bölgeye gelen uluslararası büyük sermayedir. Kırıklareli ovası ve Alpullu Şeker Fabrikası dönüşümü incelendiğinde bahsedilen büyük sermaye, küçük toprak sahibi olan üreticilerin borçlandırma kanalları ile kaybettikleri toprakları toplayan ve bölgedeki tek yatırımcı pozisyonunda olan, aynı zamanda Alpullu Şeker Fabrikası’nı da satın alan Binbirgıda Tarım Ürünleri Sanayi ve Ticaret A.Ş.’nin sahibi Nevzat Demir özelinde somutlaşmaktadır. Özel sermayenin bölgeye ilk girişi, yine Nevzat Demir’e ait olan Ziya Organik Tarım A.Ş.’nin TürkŞeker’e ait olan ve yerli tohum üretim merkezi olarak faaliyetteyken zarar yaptığı gerekçesiyle satışa çıkarılan Sarımsaklı Tarım İşletmesi’nin 2007 yılında satın alınmasıyla başlamıştır.[28]

Şirketin toprak toplama faaliyetleri de 2007 yılı itibariyle başlar. Röportajlar boyunca, katılımcılar, ortak bir biçimde şirketin faaliyet gösterdiği özellikle ilk senelerde üreticilerin topraklarına gerçek değerlerinin 2-3 katı arasında, kimsenin vermeyeceği teklifleri verdiğini ve bu sayede topraklarını satın aldığını; son yıllarda ise toprak toplamanın, çoğunlukla bankaların ipotek koyduğu toprakların satın alınması ya da borçlanıp toprağını satmak zorunda kalan üreticilere toprağın ancak ederi kadar para teklif edilmesi ile gerçekleştiğini vurgulamışlardır. 2018 yılına gelindiğinde, şirket bünyesine geçen toplam toprak miktarı şirket verilerine göre 140 bin dönümdür. Ziraat odaları ise esas miktarın 250 bin dönümden fazla olduğunu belirtir.[29] Dolayısıyla özelleştirme yönünde gelen baskının en önemli ayağını bölgeye bu denli uzun süreli ve büyük yatırımlar yapan büyük sermaye grubu oluşturmaktadır.

Bölgedeki diğer sermayeyi, oldukça lokal ve küçük ölçekli kalmış yukarıdaki röportajlarda da yer verilen CTO Ekin-Tarım Ürünleri oluşturur. Şirket esas olarak sertifikalı tohum üretmek ve yetiştirmek üzerine kurulmuştur ve henüz kurumsal bir yapı kazanmayıp, aile şirketi olarak faaliyet göstermektedir. Kurucusu aynı zamanda Pancarköylü bir çiftçidir ve tarıma da devam etmektedir. Ekim yapılan arazi çoğunlukla icar yoluyla artırılmaktadır ama toprak alımı da söz konusudur.[30] Köy halkı, CTO Ekin-Tarım kurucularının özelleştirmeye ve Ziya Organik Tarım’ın bölgedeki varlığına karşı olduklarını özellikle belirtmiştir. Bu karşı çıkış, Ziya Organik Tarım’ın sermaye olarak çok daha güçlü oluşu ve kendi köylüleri olan bu şirketin onlarla rekabet edebilirliğinin olmaması ile açıklanır.

Pancarköylü çiftçilerin özelleştirme karşısında aldığı durum ise oldukça çelişkilidir. Bir yandan katılımcıların şeker fabrikasından geçici işçi statüsü ile emekli olmaları, onlar ve fabrika arasında bir bağ yaratmıştır, fakat diğer yandan orta ölçekli toprak sahipleri olarak kolaylıkla buğday, ayçiçeği gibi ürünlere geçiş yapıp tarımsal faaliyetlerini sürdürebilmişlerdir. Bunun yanı sıra, civar köylerde küçük toprak sahibi üreticilerin karşı karşıya kaldığı yoksullaşmanın farkındadırlar ve bu üreticiler hem fabrikadan çalışma arkadaşları hem de köylerin birbirine yakınlığı sayesinde çiftçilikten de tanıdıklarıdır. Grup mülakatları sırasında, katılımcıların vardığı ortak sonuç şu şekilde özetlenebilir:

E tüm bu köyler yakın birbirine. Bir yandan herkes bilir birbirini. Hepimiz yedik o fabrikanın ekmeğini. İstemeyiz tabii fabrika kapansın. (Kapanmasının) Bize zararı yok, hele şu saatten sonra değişen olmaz bizim hayatımızdan ama başkalarına kötü oluyor. Elimizden gelen bir şey varsa, ne bileyim imza vermek olur, bilir misin imza toplamışlardı bir ara fabrika kapanmasın diye,[31] ne bileyim pancar ekmek olur yaparız. Ne kaybettirir ki bana birkaç dönüm kadar da pancar ekmek? Ama fabrikaya muhtaç olanlar da var. İşe yaramadı o ayrı. Satıldı sonuçta.

Fakat sözlü olarak dile getirilen dayanışma duygusundan ziyade acımaya yaklaşan bu tutum, ampirik verilerle desteklenememektedir. Kampanyanın başlatıldığı 2017 senesinde yalnızca 20 hane tarafından 425 dönüm alana pancar ekimi yapılmıştır. Dolayısıyla 1980 öncesinin orta köylüleri ve günümüzün kendi hesabına çalışan üreticileri açısından doğrudan bir özelleştirme karşıtlığı ya da özelleştirme savunuculuğu tespit etmek mümkün değildir. Fabrika işçiliği deneyimleri boyunca kurdukları ilişkiler her ne kadar onları özelleşmeyi reddetme yönünde konumlandırsa da bu durum bir eylemsellik kazanmamıştır.

Büyükmandıra’nın küçük toprak sahibi üreticileri açısından ise fabrika özelleştirilmesi ve büyük sermayenin bölgedeki varlığı tamamıyla reddedilmektedir. Üreticiler pancara muhtaç olduklarını, hayvancılığı bitirenin de pancarın bitmesi olduğunu ve pancarı ikame edebilecek herhangi bir ürünün var olmadığı konusunda hemfikirdirler. Çoğunun yüzleştiği toprak kayıpları ve genç nüfusun köyden uzaklaşmasıyla pancar ekimi 1990 öncesine ait bir anı olarak hatırlansa da fabrikanın ‘eski’ günlerine dönmesi ve yine üreticiye destek olacak politikalar geliştirmesi gerektiği üzerinde özellikle durulur. Bu sayede, çocuklarının da bölgede kalıp geçimlerini sağlayabilecekleri ve tarımın devam edebilmesinin tek yolunun fabrikanın ve dolayısıyla pancar üretimin yeniden canlandırılması gerektiği ortak kanaattir. Bir yandan topraklarını satın alan şirketin tekelci varlığı, duyulan nefretin doğrudan Ziya Organik Tarım’a yönlenmesine neden olur. Röportajlar boyunca, “soyguncu, düzenbaz, kurnaz” vb. gibi sıfatlarla şirketin bölgedeki faaliyetleri eleştirilmiştir. Katılımcılar ayrıca, şeker fabrikasının satışının tek kazananının yine bu şirket olduğunu; onun gücünün kendi taleplerini bastırdığını ki zaten toprak kayıplarıyla beraber bölge için artık önemli figürler olmadıklarını sıklıkla vurgularlar. Özelleştirmeye en şiddetli karşı çıkış 1980 öncesinin küçük köylüleri olan, günümüzde ise ya üretim araçlarından tamamen kopmuş ya da üretim araçları üzerindeki kontrol etme gücünü tamamen kaybetmiş, tek geçim kaynağı fabrika işçisi olarak hak kazandıkları emekli maaşından gelen kırsal proletarya diyebileceğimiz bu sınıftan gelmektedir. Katılımcılardan biri durumu şöyle özetlemektedir:

E bizim fabrikadan emekliliğimiz de olmasa? Nasıl yaşayacağız biz? Nereden kazanacağız? Pancar ekmeden olmuyor işte. Kazanamıyorsun diğerlerinden. Fabrikayı satmak demek bizi komple bitirmek demek. Zaten belliydi, fabrika vazgeçmişti bizden, 20 senesi var. Kota ne biçim iştir dedik, dinletemedik. Yavaş yavaş değişti her şey, işte buraya kadar geldi. Elimizden ne geliyorsa fazlasını yaptık sırf fabrikamız eskiye dönsün diye. E dinlerler mi bizi kızım orada kodamanlar bunlara para akıtırken? Şimdi o da satıldı gitti işte. O kadar kampanya düzenlendi, eylem yapıldı kaç bin kişilik.[32] Yok, duyuramadık sesimizi.

1980 öncesinde iki köy örneğinde de görülen küçük meta üreticiliğinin özgünlüğünden gelen, üreticilerin sınıfsal temelden çok bireysel hareket etmeleriyle beraber küçük üreticilik yararına olan tarım politikalarını koruyamamışlar ve neoliberal dönemde de kır içerisinde sınıfsal bütünlüğün olmamasıyla değişen politikalara ortak tepkiler gösterememişlerdir. Birbirlerine oldukça yakın olan ve doğrudan Alpullu Şeker Fabrikası aracılığıyla kapitalizmle entegrasyonu sağlanan Büyükmandıra ve Pancarköy’de iki farklı süreç deneyimlenmiştir. İlk örnekte, üreticiler özelleştirme karşıtı bir pozisyon alsalar bile yaşanan toprak kayıpları ve tarımsal üretimden kopmayla beraber oluşan yeni politikalara etki etme güçlerini kaybetmişlerdir. İkinci örnekte ise, üreticiler ve sermaye arasında doğrudan bir çelişki bulunmamaktadır çünkü sahip oldukları toprak miktarı varlıklarını sürdürebilmelerine imkân sağlamaktadır. Dolayısıyla satışa çıkarılan ‘kamu’ fabrikası söz konusu olduğunda, mevcut olan ilişkiler içerisinde birinci grup, bahsi geçen kamuya dâhil edilmeyecek kadar güçsüzdür. İkinci grup ise doğrudan kendi çıkarlarının etkilenmediği bir ortamda yaşanan değişikliklere kayıtsız kalmış, sermaye lehine oluşan yeni ‘kamu’ algısında yer alabilmek için herhangi bir mücadele içerisine girmemiştir.

Kapitalist devletin tarafsızlığının oldukça zayıfladığı ve doğrudan büyük sermaye lehine politikalar geliştirildiği bu ilişkiler ağı içerisinde, kamu fikrinden doğan formel eşitlikten ne ölçüde söz edilebilir? Küçük üreticilikle birlikte, kamu fikrinin de çözündüğünü ve kamu yararının bir meşruiyet zemini olarak varlığını kaybettiğini söylemek mümkün müdür? Elbette ki ekonomik eşitsizliklerin arttığı bir ortamda kurulan formel eşitlik düzeyinin de daha kırılgan bir hal aldığı ortadadır. Fakat, yine de bu sorulara tek ve kesin bir cevap vermek kolay değildir. Bir yanıyla, Shanin’in[33] çalışmalarında görülebilecek kır içerisindeki ilişkilere atfedilen “iktisadi olanı değil sosyal olanı ön plana çıkaran düşünme biçimiyle ‘irrasyonel’ olarak adlandırılan sosyo-kültürel bir düzenin varlığından” söz etmek günümüzde mümkün değildir. Bütün bir sosyo-kültürel yapının neoliberal rasyonelite içerisinden yeniden şekillenmesiyle kır içerisinde görece eşitlikçi bir fikirden tamamıyla kopulacağı söylenebilir. Diğer yanıyla, mevcut ilişkiler içerisinde emek sınıflarının vereceği toplumsal refleksler, sermaye karşısında alacağı tutumlar ve dolayısıyla sınıf çelişkisinin kazanacağı biçim mevcut meşruiyet kanallarını daima değişime zorlar. Dolayısıyla, günümüz Türkiye’sinde kamu politikası geliştirirken tarafsızlığını kaybetmiş gibi gözüken ve doğrudan sermaye çıkarlarını gözeten devlet, kır emekçilerinden gelecek baskı karşısında yeniden ‘tarafsız’ olmaya zorlanabilir.

DİPNOTLAR

[1] Gerstenberger, H (2007). Impersonal Power: History and Theory of the Bourgeois State. The Netherhands: Brill Publishing, s.670-674

[2] Bu çalışmada devlet, kapitalist toplum içindeki bütün iktidar ilişkilerinin yoğunlaştığı nihayi nokta olarak kavramsallaştırılmaktadır. Bknz. Wood, M.E (1995). Democracy Against Capitalism: Renewing Historical Materialism. Cambridge: Cambridge University Press, s.47

[3] Bu kırılma anları, Poulantzas’ın kavramsallaştırdığı ‘devlet krizi’ anlarına denk düşmektedir. Bknz. Poulantzas, N (2008). J. Martin (Ed), The Political Crisis and the Crisis of the State. The Poylantzas Reader: Marxism, Law and the State içerisinde, s.294-323

[4] Maliye Bakanı Ağbal’dan şeker fabrikaları açıklaması (2018, Mart 1), Evrensel, Erişim adresi https://www.evrensel.net/haber/346689/maliye-bakani-agbaldan-seker-fabrikalari-aciklamasi

[5] Aydın, Z (2018). Çağdaş Tarım Sorunu. Ankara: İmge Kitapevi, s. 298-300

[6] Şengül, H & Sarıbal, O (2013). Makro-Ekonomik Göstergelerle Türkiye Tarımı. N. Oral (Ed.), Türkiye’de Tarımın Ekonomi-Politiği 1923-2013, Bursa: Nota Bene Yayınları, s. 137

[7] Aydın, Z (2010). Neo-Liberal Transformation of Turkish Agriculture. Journal of Agrarian Change, 10:2, s. 149-187

[8] Oyan, O (2013). Tarımda IMF-DB Gözetiminde 2000’li Yıllar. N. Oral (Ed.), Türkiye’de Tarımın Ekonomi-Politiği 1923-2013, Bursa: Nota Bene Yayınları, s. 113-4

[9] T.C. Devlet Planlama Teşkilatı (1962). Uzun Vadeli Kalkınma Planı: Birinci Beş Yıllık (1963-1967) Kalkınma Planının Onaylandığına Dair        Karar. Erişim Adresi: https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/kanunlar_kararlar/kanuntbmmc046/karartbmmc04600001plan01.pdf

[10] McMichael, P (2013). Food Regşnes and Agrarian Questions. Kanada: Fernwood Publishing, s. 47

[11] Kıymaz, T (2002). Şeker Politikalarında Yeni Yönelimler ve Türkiye’nin Konumu. DPT Müsteşarlığı, İktisadi Sektörler ve Koordinasyon Genel Müdürlüğü, s. 68

[12] Olhan, E (2006). The Impacts of the Reforms: Impoverished Turkish Agriculture. Agricultural Journal, 1:2, s.43- 44

[13] DPT (2001). 8. Beş Yıllık Kankınma Planı, Gıda Sanayii Alt Komisyon Raporu, Şeker Sanayii Alt Komisyon Raporu (DPT: 2633- ÖİK: 641), s. 39-40, 60

[14] Şeker pancarının hangi bölgelere ekileceği her sezon yeniden belirlenmektedir. Burada ürünün özgünlüğü önemlidir. Toprak verimliliği açısından, ülke genelinde çoğunlukla 4 senede bir aynı toprağa ekilebilmektedir. Bknz. PankoBirlik (2018). Kamu Şeker Fabrikaları Özelleştirme Modeli: İşletme Hakkının Devri). Bu sebeple çiftçiler pancar ekebilmek için kendi toprakları dışında icar denilen kiralama usulü ile pancar ekim alanı olarak belirlenen çevre bölgelerde ekime devam eder. Dolayısıyla icar, pancar ekiminde bir tercih değil bir zorunluluktan ortaya çıkmaktadır.

[15] Bu nüfus yoğunluğunun sebebi, 1926, 1935 ve 1951 senelerinde köyün Balkan göçmenlerinin yerleştirildiği ana bölge olmasından kaynaklanmaktadır. Zaten bu nüfusun etkisiyle, Büyükmandıra 1955 senesinde belediye statüsü kazanır.

[16] Bu ürünlere, verilen desteğe göre bazen çeltik de eklenir. Desteğin yanı sıra ürün çeşitliliğini etkileyen bir diğer faktör de devlet alım garantisidir.

[17] Ecevit, M (1999). Kırsal Türkiye’nin Değişim Dinamikleri: Gökçeağaç Köyü Monografisi. Ankara: Kültür Bakanlığı, s. 242

[18] Hem tarımda hakim olan üretim biçimine hem de çiftçilerin sınıfsal pozisyonlarına dair oldukça geniş bir literatür mevcuttur. Kır ve köylülük sorununun literatürde ele alınış biçimlerinin kapsamlı bir incelemesi için Özuğurlu, M (2013). Küçük Köylülüğe Sermaye Kapalı: Türkiye’de Tarım Çalışmaları ve Köylülük Üzerine Gözlemler. 3. Baskı, Ankara: Nota Bene Yayınları.

[19] Pancar tarımının yaygın olduğu 1990 öncesi dönemde, pancarın oldukça emek-yoğun bir ürün olması ve makineleşmenin, özellikle de pancar söküm makinesinin yokluğu, ücretli emeğin kullanılmasını beraberinde getirmiştir. İhtiyaç duyulan ücretli emek, köylerdeki çitçilerin neredeyse eşit statüsünden dolayı özellikle Doğu ve Güneydoğu bölgelerinden gelen tarım işçilerinden karşılanır. Fakat üretimdeki asli unsur bu durumda da aile emeğidir ve ücretli emek yalnızca küçük meta üretiminin yeniden üretimi için kullanılan bir unsur olarak mevcuttur. Ayrıntılı açıklama için: Ecevit (age), s. 234-236; Boratav , K (2004). Tarımsal Yapılar ve Kapitalizm. 3. Baskı, Ankara: İmge Kitabevi, s.39-42

[20] Ecevit (age), s.247; Bernstein, H (2009). Tarımsal Değişimin Sınıfsal Dinamikleri, İstanbul: Yordam Kitap, 36-7

[21] Bernstein, H (2001). ‘The Peasantry’ in Global Capitalism: Who, Where and Why? Socialist Register, Vol 37, s. 25-51

[22] Bu farklılaşma, Lenin tarafından sermaye ve emek arasındaki sınıfsal pozisyonlarının hangi kutba yakınsadığı üzerinden küçük, orta ve büyük köylülük şeklinde tanımlanmıştır. Bu analizin detayları için Lenin, V.I (1964). The Development of Capitalism in Russia. Moskova: Progress Publishers

[23] Ecevit, s.233

[24] Öztürk, M (2012). Agriculture, Peasantry and Poverty in Turkey in the Neo-liberal Age. The Netherlands: Wageningen Academic Publishers, s. 96-8

[25] Bu, şeker pancarı üretiminde küçük meta üretiminin tamamıyla çözünüp kapitalist üretimin hâkim olduğu anlamına gelmemektedir. Kapitalist üretimle nasıl ve hangi yollar aracılığıyla bütünleşme meydana geldiği küçük meta üretiminin devamlılığı veya çözünmesi üzerinde belirleyendir. Bahsedilen bütünleşme ilişkisi oldukça zamansal ve mekânsal olduğundan, pancar üretimi için ya da onu da kapsayacak biçemde küçük meta üretimi için bir genelleme yapabilmek mümkün değildir.

[26] Wood, M.E (1995). Democracy Against Capitalism: Renewing Historical Materialism. Cambridge: Cambridge University Press, s.25-6

[27] Berstein, H (2003). Farewells to the Peasantry. Transformation Critical Perspectives on Southern Africa, 52:1, 1-19

[28] Bahadır Özgür, 27 Kasım 2018 tarihinde Gazete Duvar’da yayımlanan ‘Soğan Deposu Basanlar ve Ölü Canlar’ adlı köşe yazısında Nevzat Demir’e ait şirketlerin bölgedeki toprak toplama faaliyetlerini toprak rantı ekseninde değerlendirmiştir. Burhan Özalp, 20 Ağustos 2015 tarihinde haber.sol.org’da yayımlanan ‘Trakya’da Tarım Topraklarını Birileri Topluyor!” adlı yazısında yine bu ilişkiyi ortaya koymaktadır. 29 Eylül 2007 Tarihinde Gazete Trakya’da yayımlanan ’58 Milyon Dolar Neden Verildi?’ adlı haberde ise Nevzat Demir’in bölgedeki ilk faaliyetlerine yer verilmiştir.

[29] Özgür, B (2018, 27 Kasım). Soğan Deposu Basanlar ve Ölü Canlar. Gazete Duvar. Erişim adresi: https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/11/27/sogan-deposu-basanlar-ve-olu-canlar/

[30] Saha çalışması esnasında şirket kurucusu ailenin hiçbir ferdiyle röportaj yapılamamıştır. Bunun sebebi katılımcıların isteksizliğidir. Dolayısıyla aktarılan bilgiler, köy halkından toplanmıştır.

[31] 2017 senesinde Şeker-İş’in düzenlediği kampanyadan bahsedilmektedir.

[32] Alpullu Şeker Fabrikası’nın özelleştirilmesi kararının ardından Mart-2018 tarihinde Şeker-İş sendikası tarafından organize edilen yaklaşık 5000 kişinin katıldığı eylem kastedilmektedir.

[33] Shanin, T (1971). Peasantry: Delineation of a Sociological Concept and a Field of Study. European Journal of Sociology, 12, s. 289-300 ve Shanin, T (1966). The Peasatry as a Political Factor. The Sociological Review, 14:1, s.5-27