güç hak olduğu için, ülkede yasa yok;
aydınlık karanlık olduğu için, ülkede sevgi yok;
savaş savuşmak olduğu için, ülkede ün yok.
bir olması gereken iki olduğu için, ülke güçsüz;
iyilik kötülük olduğu için, ülke acımasız;
dost düşman olduğu için, ülke sevgisiz.
[Mina Urgan, İngiliz Edebiyatı Tarihi ]

Halk –burada halk ile kastettiğimiz çerçeve, döngüsel bir tarihçiliği kapsadığından ötürüdür ki köylü/yerleşik, konar-göçer, işçi-emekçi, küçük-burjuva, salt burjuva ve dahi lümpenproleterya gibi değişkenleri ihtiva eder– başkaldırışlarının çok yönlü ve hedef-güdümlü tavırlarının dolayımlı bir devingenlikle okunması pek önem arz etmektedir. Nitekim işlevsel, strüktürel ve teorik kurgulanımların sarıp sarmaladığı “toplum hareketleri” ayrıca Marksgil-Annales’ci sosyal evrenin vokabüler çekirdeği ile ‘açıklanabilir-kavranabilir’ mahiyeti haizdir. Lakin iki önemli çeperi sırtlanarak; a.) kompleks bir sınıfsavaşım lügatının riziko çıkarabilecek potansiyelini sıhhatli sevk edebilmek, b.) rölativist-sapmaların (agnostik algılanımın “doğru olan” şeye temasını kabul edersek) meşru yönteminden bilimsel metodolojiyi eksik tutmamak. Yükümüzün sentetik retoriğini yöntembilim ile dört ayağı mamur bir masada tartışabilirsek, ortak/karşıt-görüş odaklarına sunulabilecek bilgi/veri tesis edilebilir. Bu hususta, kanımızca pedagojik bir yeniden-üretim sıradanlığının tersine ulaşılıp sınıfsal devinimlerin kesif tozundan yükselen “ulus-ötesi” tabakalara dokunabilirsek, kendini önceleyen ve elbette sonralayan bireşimlere rastlayabiliriz. Bu noktada yaratılan (veya zaten “öylesine-varolmuş”) pratiklerin mekanizmaları, karşılaştırmalı bir serencamı muteber kılabildiğindendir: 19-20. yüzyılın görece seküler dünyasında vuku bulmuş isyanlardan[1], 16. yy.’a ve eğer istersek 13. asra bir ip gerebilmemiz mümkündür. Deneysel makalemizde, işte böyle bir komparatif teşebbüse girilecek ve gerek kapitalist Avrupa’da (ABD kombinezonu müdahil) gerekse de eski konjonktürde Osmanlı emperyalizmine tabi Afrika-Anadolu coğrafyasında öbeklenmiş; sosyo-iktisadi ayaklanmaları önceleyen sekülarite-dışı iki mesiyanik-mehdici harekatı kısaca mütalaa etmeyi deneyeceğiz.

Bundan ötürü faaliyetimiz iki şeyi önerecek, çerçevesini buna göre kuracak: 1.) İsyanların iştirakçi doğaları, Homo sapiens taksonomisinin güdüsel kodlarında saklanmakta ve kendini sürekli yeniden gerçekleştirmektedir. 2.) Modernite yaratımının peşinen likidasyona uğrattığı dini teşekküller ile ekonomi politiğin birlikte-yürüyebilirliği örneklenebilmektedir ve salt bir deterministik dogmadan söz etmek mümkün değildir. Çalışmanın ana yörüngesi, 1525’de Germen diyarında radikal-Reform takipçisi Thomas Müntzer tarafından örgütlenen küçük-burjuva ile köylülerin mücadelesine ve 1526-27’de Anadolu (Diyar-ı Rum) mıntıkasında Şah Kalender komutasındaki bir kısmı Kızılbaş-Alevi zümrelerden müteşekkil isyancılara yaklaşabilme gayesi üzerine yapılandırılmıştır. Çünkü söz konusu ilerleyişin kazanım sağlayabilecek diktesi; iki yıl kadar kısa bir süreyle Avrupa ve Anadolu’da kazan kaldırmışMüntzer-Kalender müşterek düalizmini geniş kolları arasına almak ile kalmıyor, XVI. yüzyılın ilk yarısına konumlanmış halleriyle, 1525-1527 imgelerini; geriye ve ileriye dönük incelemelere de gebe bırakıyor. Öyle ki, lafı geçenlerin doktrinel propagandalarına, hitap ettikleri geniş kitlelere, vadettikleri “kutlu ve mutlu” yaşam kodları ile dominant historiyografinin ağız birliği etmişçesine kurdukları dile getirilebilecek çözümleyici bir bakış; araştırmacıyı ve okuyucuyu içtimai “bu-dünya-sorunları” muhitine ayaklanmacı yığınlar ile birlikte getirivermektedir. Peki, amacımız doğrultusunda kuracağımız terkibatın kantitatif malzemeleri nelerdir ve nerelerde bulunurlar? Thomas Müntzer’in tüm ağırlığıyla tarihçinin üstüne çöken serüvenini teneffüs edebilmek için Friedrich Engels’in Köylüler Savaşı’nı (1850), Karl Kautsky’nin Communism in Central Europe in the Time of the Reformation (Reformasyon Vaktinde Orta Avrupa’da Komünizm) çalışmasını (1897), Franz Mehring’in Absolutism and Revolution in Germany 1525–1848 (Almanya’da Devrim ve Mutlakiyetçilik) kompozisyonunu, Maurice Pianzola’nın Thomas Münzer ve Köylüler Savaşı’nı (1958), Murray Bookchin’in The Third Revolution (Üçüncü Devrim) eserini (1996) kullanacağız. Şah Kalender içinse İmparatorluk metin-üreticileri (nam-i diğer vakanüvis) olan Kemalpaşazade, Lütfi Paşa, Matrakçı Nasuh, Celalzade, Gelibolulu Mustafa Ali, Şerefhan Bidlisi, Peçevi, Solakzade, Müneccimbaşı Ahmed Dede, Nişancı Mehmed Paşa’ya ve TSMA (Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi)’ya (Sayılanların çoğunluğu içinse Bibliyografya bölümünde belirtilecek Ü. Erkan’ın sıhhatli yapıtına da bakacağız.) başvuracağız. Unutulmamalıdır: Kaynak aralarına dizinlenmiş malumatlar gayet zengin bir monografiyi hak eden hususlar iken biz kısıtlı alanımız hasebiyle sadece sathi alakalardan dem vurabileceğiz.

Avrupa ve Anadolu’da İsyan İklimini Doğuran Amilller

“Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların zaruri neticesi bu!” Nazım’ın Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedrettin Destanı’nda mısra edilmiş bu lafz, Şeyh Bedreddin’in 1416’daki hurucuna binaen yazılmıştı. Buna rağmen ondan bir asır kadar sonra gerçekleşen ve bizim de inceleme derdine düştüğümüz kıyamlara fener tutabiliyor. Mevcut “zaruri neticeler” diktesi, tanrısal ilhamların masalsı çağına ait değiller. Eğer öyle oluvereydi, çağdaşlarının zevkle gerçekleştirdikleri gibi isyancı kütleleri “zındık, dinsiz, cani ve zırcahil yığınlar” biçemiyle simgelerdik[2]. Halbuki 19. yüzyılın bir dolu karamsar varoluş sancısından doğan materyalist tanrısız tarih usulü; önce Marksgil dokuyla ardından Annales ve akabindeki neo-Marksist dağarcık ile “etten kemikten insana dokunmak” maratonuna girdi. Eril hüviyetini takınan erkekliğin ‘ben yine önderim’ enerjisiyle tetiklense bile, “o iki adamı” nasıl oldu da bir araya getirebildik? Thomas Müntzer ile Şah Kalender’i ortak başlığa koyan sebepler her şeyden evvel metanın üretim-tüketim-musahiplik meselelerinde yatıyor ve dikkat edilecek olunursa, mezkur düşünsel inşalar ile katman problemleri, çoğunlukla bu maratonda ter dökenlerin ürünlerinde nefes alır. Durum hasebiyle, Öğütle’nin (2007: s. 1, 32-34) çarpıcı şekilde açıkladığı reel-politik zemine isnaden, sosyal tarihin “insanı hissetmek” kaygısına değer veriyoruz. Şimdi neşrimiz nedeniyle öncelikle Avrupa’nın Erken-Yeniçağı’na uzanacağız.

1525’te teolog T. Müntzer’in peşine takılmış binlerce alt-sınıfı üzen, sosyo-politik sıkıntılara sokan polemik yumakları neydi? 14 ve· 15. asrın Almanyası’na bakıldığında dar-feodal üretim ilişkilerinin yerini geniş imkanlı pazarların aldığını görüyor ve kentleşen sanayinin, artan üretimin ayrıca ticareti dönüştürdüğü de izleyebiliyoruz. Örneğin bir nebze bölgesel bile olsa, Hanse Birliği; kuzey Germen topraklarını Orta Çağ’ın dar statükosundan kurtarmıştı. Augsburg ile Nürnberg “zenginlik ve lüks” merkezleriyken ham madde çıkarımı gittikçe yükselmişti. Alman madencileri parmakla gösterilecek hale gelmişler, toprakların büyük yekunu ekine açılmıştı (Engels, 1978: s. 46-47; Mehring: 2003). Kautsky de Almanya’nın madencilik ve ticaret kapsamında büyüdüğünü aktarmaktadır (Kautsky, 2002). Mamafih 15. yüzyılın sonlarına doğru Hanse Birliği’nin dara düştüğünü, Polonya, İsveç, Danimarka, İngiltere ve Rusya gibi ülkelerin genişleme gösterirken (Öğütle, 2007: 23); İngiltere, İtalya ve Hollanda’ya göre geri kalan (Engels, 1978: s. 47) Almanya’nın her şeye rağmen dağınık popülasyonla yaşadığını, Orta Çağ’ın son dönem etmenleriyle hayat sürdüren dar şehirlerin var olduğunu biliyoruz. Ayrıca İngiltere ve Fransa’nın tersine Alman topraklarında, topyekun feodalitenin çözülüşüyle birlikte gelen ülke-içi birlik/beraberliğe rastlanmamakta ve feodal rabıtalar tükendikçe dönüşüm geçiren nev-zuhur bağımsız prensler gittikçe vassal statüsünden sıyrılmaktaydılar. Prensler yerel-imparatorlar gibi davranıyor, ordular kurup ve kendi çıkarlarına tesis edilmiş vergileri bir üst-denetim olmaksızın yürürlüğe geçirerek zenginleşiyorlardı. Yönetimleri de haliyle keyfiydi (Engels, 1978: s. 48-49; Mehring, 2003; Öğütle, 2007: s. 24). Kutsal Roma İmparatorluğu’nun –prenslikler manzumesinin– içinde bulunduğu bu şartlar, lordlar ve prensler öncülüğünde güç-istencini ve sonu gelmeyen arzuları yarattı. Dünya ticaretinin kudretini artırması, üst-egemen Avrupalıların doymaz bünyelerine (Mehring: 2003) olumlu bir katkısı olmuştu: Köylülerin geleneksel toprak anlayışlarına ters gelen, onların göreceli haklarına giderek daha zıt giden bir kalıplar spektrumunu kolayca köylülere kabul ettirebileceklerini düşünmeye başlayarak çeşitli faaliyetlere giriştiler. Yüksek-soylular, Roma hukukunun parametrelerini; köylülere işletmiş ve onların elindeki ortak kullanıma açık metaları deruhte etmişlerdi. Pagan popülizminden doğan alışkanlıklar, kanıksanmış amme efkarı, “kaderci ve boyun eğen” bu topluluğa bile ağırdı.

Feodalizmin yalpalaması, Kilise kurumunun yozlaşma batağında boğulmaya başlaması (Mehring, 2003), yarı-kabilevi konuşlanmış alt-serflik uzantısında köleliğe kayan bir tesiri doğurmuş ve gittikçe ümitsizlik bulutu karartmıştı. Köylüler, ortak otlaklarını kaybediyor; ihtiyaçlarını giderdikleri orman ürünlerinden uzaklaştırılıyor, temel-yaşam gerekliliklerini simetrik platformda sağlayamıyordu; ayrıca keyfi hapse tıkmalar ve ödenmesi güç öşürler cabasıydı. Soyluların alt-sınıflara olan sorumluluklarını unutması, ejderhayı gıdıklayıcı bir hareket olarak ekmeklerini elinden alması, yıkımın ilk kıvılcımları kızarttı (Bookchin, 2011: s. 67-68). İşte bu yüzdendir: Engels, meşhur Köylüler Savaşı’nda (1978: s. 57) onları “Sonuncusu dışında bütün bu sınıfların altında ulusun büyük sömürülen kitlesi bulunuyordu: Köylüler. Prensler, memurlar, soylular, rahipler, patriciler ve burjuvalar gibi toplumsal tabakaların bütün yapısı onların üzerine yükleniyordu. İster bir prense, ister bir imparatorluk baronuna, bir piskoposa, bir manastıra ya da bir kente ait olsun, köylüye her yerde bir nesne, bir büyükbaş hayvan gibi ve hatta daha kötü davranılırdı.” teşkiliyle tasvir etmişti.

1526-27’de özgül bir Kalenderi/Haydari şeyhi (babası) olan Şah Kalender’in huzuruna niyaz eyleyen ağırlığı Türkmen timarlı (ya da “dirlik”) sipahiler ve Kızılbaş-Alevi cemaatleri neyden mustaripti? Osmanlı İmparatorluk emperyalizminin 16. yüzyılda gittikçe yeşerdiğini ve dolayısıyla halkı üzerinde kendine-yarayan baskı pratikleri –ki bu Devlet’in beklenir bir doğallığıdır.– geliştirdiğini biliyoruz. Kendi deyimiyle “heretik-sapkın inançlı” zümrelerin sosyal tarihini yazmaya adanmış A. Y. Ocak’ın efektif savına göre; özellikle Orta Anadolu’da kümelenmiş konar-göçerler, kimi yerleşik öbekler ve timarlı sipahiler sosyo-politik/ekonomik sebeplerin sarmaladığı bir kara-evrende derde düşmüş; yerli-burjuvazinin baskı ve idari basiretsizliğinde türdeş kaygılar çeperine girmişlerdi. 15. asrın son yarımında çoğalan Osmanlı merkeziyetçiliğinin ücrayı saran görkemli kolonyalizmi, 13. yüzyıldan beri aşağı-yukarı benzer iktisadi şerait çerçevesinde yaşayan reaya (yahut modern-literatürün söylediği üzere ‘ön-proleter köylü ve konar/göçerler’) sınıfını çok-yönlü özümlemişti. Konar-göçer ve pek çok tarafıyla coşkun-hipertimik olan “yere göğe sığmaz/arsız” Türkmenler, Osmanlı’nın zikri geçen tekdüze ve kendineci-kapalı makro bilançosundan ziyadesiyle rahatsızlık duydular. Tıpkı Avrupa’daki Alman muhayyel dostları köylüler gibi benliklerini sınırlandırılmış hissettiler, ülke kuran-yıkanlardı ve İmparatorluk; onları yerleşik hayatı geçirerek –Devlet’in bir diğer doğallığı.– vergi-tahsil düzenine sokmak istemekteydi. Bir kısmı devşirme yöntemiyle yetkilendirilmiş yerli-işbirlikçi yöneticilerin çıkarcı garanticilikleri, Türkmenleri yıldırdı. Toprak-bağımlı çiftçi köylüler, Orta Anadolu coğrafyasında verimli mahsul alamamaktaydı; nüfus dikey yönde ilerliyor, araziden elde edilen ürün kursakları doyurmuyordu. Köylünün kapısını sertçe tıklatan yüzü, okuyucu aklına çizmeye çalışsın: Ahça talep eden vergi tahsildarları. Timarlı sipahilerin, bilhassa diğer sancaklara nazaran daha küçük dilimli toprakları çekip-çevirdiği Bozok Sancağı’nda, stresin ve dar-üretimin yol açtığı bir memnuniyetsizlik kol geziyordu. Emir-kullarının rüşvetçiliği bir başka problemdi (Ocak, 2016: s. 74-76). Genel perspektifin dışında, Şah Kalender’in özel teşebbüsüne baktığımızda burada da ekonomi politiğin dolambaçlı tortularını tadabiliyoruz. Baştaki soruya yine dönelim: “Tımarlı sipahiler ve Kızılbaş-Alevi cemaatleri neyden mustaripti?”

I. Süleyman’ın –nam-ı diğer Kanuni– Mohaç seferinde olduğu bir sürede (Akdağ, 1995: s. 118) devcileyin gerilim celb eden ayaklanmaya katılım, Celalzade tarafından şöyle nakledilir: “Fesadın ekseri Zülkadirlu taifesi olub mukaddemen ol memleketler Türkman elinden feth olunduk da taife-i mezburenin tımarları ve dirlikleri alınub havas-ı hümayun için zabt evbaş-ı memleket esbab-ı maaşdan mahrum olmagın bi‟z-zaruri fesada ikdam ve mübaşeret eylemüşlerdir.” (Erkan, 2016: s. 321-322). Gelibolulu Mustafa Ali’de tıpkı Celalzade’nin üslubuyla timarlı sipahilerin mağdur edildiğinden bahsetmektedir: “Vilayet-i Türkman feth-i padişah-ı cihanla saadet nişan oldukta çok kimesnenin tımarları alınmışdı ve dirlikleri gidüp iflasta kalmışlardı.” (Erkan, 2016: s. 322). Müneccimbaşı Ahmed Dede’nin tanıklığıyla fazlasıyla zenginleşen mağduriyet ayrıntısı da yine aynı probleme temas etmektedir: “Dulkadıroğularından çoğu onun tarafına geçtiler. Çünkü Ferhad Paşa, Şehsuvaroğlu Ali Bey’i öldürüp, ocağını da söndürünce, Sultan’a, Dulkadıroğularından tımarın kaldırılmasını ve bütün tımarların hazine-i hümayuna devrini arzetmişti. Süleyman Han da bu eyaleti miri mukataata ilave etmişlerdi. Bu yüzden tımarları ellerinden alınan Dulkadıroğuları intikam almak için fırsat kolluyorlardı. Kalender isyan edince ona katıldılar.” (Müneccimbaşı Ahmed Dede, s. 527)

Timarlı sipahileri devindiren etmenlerin ötesinde, Kızılbaş-Alevi topluluğunun evliya-veli kılgılarını depreştiren Şah Kalender’in yanında yer aldıklarını gayet iyi biliyoruz. Kalender’in dizinde sadece küçük-burjuvaların olmadığı açıktır. Teçhizatlı, kılıçları bileylenmiş sipahilere nazaran ona daha içten bağlı Kızılbaş-Aleviler; bilhassa Safevi İmparatorluk emperyalizminin 16. yüzyılda kurduğu kolonyal tutkularla çevrelenerek gittikçe gerilla ahvaline vasıl olmuş, Şah Kalender’i de önceleyen pek çok isyana –aşağıda temas edeceğiz– katılmalarıyla beraber, son esaslı başkaldırışlarında Kalender ile birlikteydiler. Ne için? 16. yüzyıl bir bakıma merkezi tatbiki Osmanlı için “mecburi” kılarken; egemen kurguların mutedil inancını yani Sünni-Hanefi genel-kabulünü heybesine doldurdu. Erken-Yeniçağ’da Müftü Hamza, Şemseddin Ahmed (Kemalpaşazade) ve Ebussuud Efendi’nin de destekleriyle (Yıldırım, 2008: s. 339) bilahare kuvvetlenen Sünni-Hanefi algı (Akdağ, 1979: s. 466-467), gayr-i müteşerri Kızılbaş-Alevilerce davetkar karşılanmadı. Özellikle Sünni-Hanefi yargı kollarının Kızılbaşları katletmesiyle (Yıldırım, 2018: s. 39-42), yabancılaştıkları Osmanlı’dan aşamalı-kopuşlarla gittikçe terörize olan cevval isyancılar haline geldiler. Burada Kızılbaş-Alevi farklılaşmasını ayrıntılarıyla ele alamayız nitekim bunun çok uzun bir süreyi kapsadığını (Yıldırım, 2017: s. 71-141) ve II. Mehmed’in –nam-ı diğer Fatih– kul sistemini dominantlaştırmasıyla (Akdağ, 1979: s. 156-160; Ocak, 2016: s. 36-49) perçinlendiğini zihnimizde tutmalıyız. Tüm sayılanların yanında Kızılbaş-Aleviler, tıpkı Germen köylüleri gibi potansiyel suçlu-kimlikli idiler. S. Savaş’ın Osmanlı ana-kaynaklarından derleyerek çözümlediği bir dizi belge –görev suiistimalleri, suçlamalar, iftiralar, komplolar ve daha nicesi– (Savaş, 2018: s. 86-90) buna istidlal edebilir. Ki bu vesikalar, özellikle 16. yüzyılda dönemin üst-yapısının (Osmanlı), odağa aldığımız Kızılbaş-Alevilere ne denli ileriye giden bir kıskaç oluşturduğunun tartışma götürmez kanıtlarıdır.[3]

Velhasıl strüktürün marjinalize biçeme bürüdüğü ezen-ezilen berkimesi, aralarında turnusol kağıdı işlevi gören farklı karşı-refleksler ile dönülemez bir yolu açtı. Analitik bir bakış bize şunu gösteriyor: Germen mıntıkasındaki başkaldırılar, ağırlıkla 14. yüzyıl dolayında köylü isyanları yaşayan İngiltere ve Fransa’ya nazaran daha geç bir devirde, 16. asırda canlandı. İngiltere ve Fransa; serfliğin derece derece ortadan silinmesi, kır-kent iş-bölümlenmesinin keskinleşmesi, coğrafi keşifler ve merkantilist tavırlarla Batı Avrupa’nın endüstriyel cazibeleri oldu. Bu durumda Almanya; Batı’nın hammadde deposu haline gelmiş, yerel Alman senyörler ve Doğu Avrupa’nın kilit egemenleri o ana kadar serfliği pek az yaşamış alt-sınıfa bağımlılık parametreleri uygulamaya başlamıştı, bu köylüleri çileden çıkardı (STMA, 1988: s. 2618-19). Keza ekonomi-politik umdelerin özümleyici açmazlarını Diyar-ı Rum’da reel-siyasal tabana oturtmak için verilerimiz mevcuttur. 1243’teki Moğol istilasından II. Bayezid’e kadar geçen vakitte Anadolu’da çiftbozanlık hep olagelmiş, 16. yüzyılın başlangıcıyla beraber artış göstermiştir. II. Bayezid’in din yaşantısına önem vererek ülkeyi ihmal etmesine binaen üst-kademe devletlülerin rüşvetçiliğe başlaması, yetkilerini zulme yöneltmeleri, dirliklerin timarlı sipahilere gerektiği biçimde dağıtılmaması gibi sebeplerce gerginlik tırmandı. I. Selim’in babasını devirerek taht-ı riyasete ulaşması da problemleri çözmemiş, iktisadi atmosfer çift-bozanların keşmekeşi; vergi-toplayıcıların adaletsiz tutumlarıyla bulanıklaşmış, nihayetinde I. Süleyman padişahlığa gelince, gelir-darlığına çare bulabilmek gayesiyle timarlı sipahilerin ve köylü-çiftçilerin aleyhine teşebbüste bulunmuş; bu da faide getirmemiştir (Akdağ, 1995: s. 115-120).

İlahi İhtilalciliğin Ortak Tabiatı yahut “Lahmuke Lahmi” Cemaatlerinin Önderleri

Thomas Müntzer ile Şah Kalender’in kişiliklerindeki müşterek referansların tespitine çalışmak, bizim tahayyülümüze direkt; 16. asırda Safevi İranı’ndan Anadolu’ya sokulan Şia-formlu Buyruk elyazmalarını davet ediyor. Kızılbaş-Alevilerin kutsal din kitapları olan Buyruklar, Muhammed-Ali birlikteliğinin batıni mistisizmle harmanlanmış kolektif cevherini en derin yoğunlukla yüklenirler. Hikaye edilene göre: Muhammed bir minbere geçerek Ali’yi yanına çağırır –sadeleştiriyoruz– ve onun elinden tutarak “Ben kimin efendisiysem, Ali’de onun efendisidir.” der. Ardından Ali’yi kendisi için musahip (kardeş) kılar. Ali yine bu anlarda Cebrail’in Cennet’ten indirdiği gömleği giyiverir. Muhammed bunun üstüne: “Lahmuke lahmi, cismuke cismi, demuke demi, ruhuke ruhi.” (Etin etim, bedenin bedenim, kanın kanım, ruhun ruhumdur.) diyerek Ali’nin libasının içine girer. Bu birleşme aşamalı gelişir, en sonunda ikisi de “bir başta ve bir tende” vücudlaşırlar (Kaplan, 2012: s. 295-297). Artık Muhammed ve Ali yoktur, Muhammed-Ali vardır. Bu akide bizi heyecanlandırmalıdır. Çünkü Türklerden nefret ettiği belli olan Müntzer’in[4] bil(e)mediği ama bizim apaçık seyredebildiğimiz realite, mesiyanik-mehdici iki halk kurtuluş hareketinin birkaç yıl sapmayla, aralarında binlerce kilometre olmasına rağmen müşterek motiflerle mevcudiyete ulaşmasıdır. İsyankar cemaatlerin tarafımızca inşa olunagelen iskeletine atlamadan evvel Thomas Müntzer ile Şah Kalender’e yoğunlaşmalıyız.

Hem Şah Kalender’in hem de Thomas Müntzer’in hafıza çekirdeğini dinamitleyen bazı ilk-hatıralara sahibiz. Müntzer’in doğumu 1488 (Tommaso La Rocca, 2010: s. xlv), 1490 ile 1493 yıllarına işaretleniyor (Kautsky, 2002; Mehring: 2003; Pianzola, 2005: s. 30). Kalender’in 1476’da dünyaya geldiği tahmin ediliyor (Özmen, 1998: s. 23; Erkan, 2016: 326-327). Çok küçükken babasının Stolberg –ki burada gözlerini açmıştı– kontunca katledildiğini ve dolayısıyla yetim kaldığını bildiğimiz (Pianzola, 2005: s. 29) Müntzer, eğitimine çok önem vermişti. İlk gençlik yıllarında Stolberg ile Quedlinburg’daki manastırda okuduktan sonra Leipzeig Üniversitesi’ne girdi. Pianzola, onun Latince dilbilgisi, mantık, matematik, uzay bilim ve müzik eğitimi gördüğünü belirtmektedir. Şahsına özgü mistik arzularını dindiremeyen Müntzer, Tanrı’nın ne’liğine dair ilk sorularını da o vakit dilimlerinde sormaya başlamıştır. 1512 yılında yeni bir üniversitede ders alabilmek için Saksonya dolaylarına gider. Araştırmalarının derinleşmesine binaen: “Hiçbir keşiş, hiçbir köy papazı, hiçbir rahip gerçek din konusunda beni bilgilendirmedi.” düsturuyla, dağdağalı Roma Kilisesi’nin sunduğu Hristiyanlık mefhumundan soyutlanmaya başlar. Süreç içerisinde yükselttiği İbranice ve Yunanca bilgisiyle dikkat çeken Müntzer, 1525’de Frankenhausen Savaşı sonrasında öldürülene kadar, Bedreddin Simavi gibi dini-bilim gezileri yaptığı da ayrıntılarıyla kaydedilmiştir. Ona bir süre sonra Halle’de yardımcı öğretmenken rastlıyoruz (Pianzola, 2005: s. 31-34). Engels’in periferik bildirisine göre de, Halle’de mesiyanik alt-yapısını[5] güdülüyordu: “Esas olarak Orta Çağ gizemcilerini, özellikle de Kalabriyalı Joachim’in İsa’nın yeniden yeryüzüne inip bin yıl egemen olacağından söz eden yazılarını inceliyordu. Bu yazarın bildirdiği ve betimlediği bin yıllık krallığın, yozlaşmış kilisenin ve ·bozulmuş dünyanın mahkum edilmesi saati, Reform ve dönemin genel hareketliliğiyle gelmiş gibi göründü Münzer’e.” İlginçtir, 1519’da ise Leipzeig’deki bir basımevinde çalışmaya başlar, bu iş ilgi alanlarının menziline girmeyen eserleri de görmesini sağlayacaktır. Buradayken Martin Luther ile de –hiçbir zaman birbirlerini çok sev(e)mediler– yakınlaşacaktır (Pianzola, 2005: s. 38-41. Ayrıca benzer anlatımlar için bkz. Kautsky, 2002; Mehring: 2003).

Müntzer’in binyılcı-mileneryan mistisizmi (STMA, 1988: s. 2619; Bookchin, 2011: s. 76; Öğütle, 2007: s. 18-20), 1520’de Zwickau’ya görevli olarak gelmesiyle daha da gelişir. Zwickau sahasında madenlerle kodamanlaşan bir burjuva-soylu sınıfı bulunmakta ve aynı zamanda kötü şartlardaki dokumacılar, işçiler, madenciler kömür solumaktaydı. Bölgede Taboritler ve Anabaptistler bile kümelenmekteydi (Kautsky, 2002) ve “Tanrı krallığının yeryüzünde kuruluşu” meselesiyle ilgilenmekteydiler. Müntzer onlarla sohbet ettiği gibi şehir burjuvalarıyla da ilişkiye girmekten çekinmedi, ama giderek alt-grupların, Nikolaus Storch gibilerinin güvenini kazanırken yüksek-bağlantıları kayboldu. Müntzer, 1521’de Zatec’e gelmiş Prag havalisine seslenmeye başlamıştı. Burada Jean Hus yandaşlarıyla da tanışırken, vaazlarında “Fakat Tanrı yakında güçlü öfkesini üzerlerine boşaltacak… Günahın yağı tepeden tırnağa damla damla akacak.” diyordu, söylemindeki radikalleşme ayan beyan ortadaydı. Mesiyanik tınıların kulağı kanatacak kadar güçlü bir titreşimini de yine bu diyarlarda iken bir manifestosunda geçen şu nidalarla yaptı: “Ancak, dostlarım, sevininiz. Bölgeniz hasat için olgunlaşmakta. Gökyüzünden her şeye karşılık büyük bir bedel için çağrı aldım. Hasarı biçmek için orağımı bileyliyorum. Ey sevgili Bohemyalı kardeşlerim, ağzım gerçeği haykırıyor; lanetlediğim zındıkların maskelerini indirmeye ve ışıltılı ülkenizden yok etmeye geldim.” Müntzer’i biraz vakit geçince Tirol’da karşılıyoruz. 1523’de Thüringen dolaylarındaydı ve durmaksızın Allstedt’e geçmişti. Muntazaman klerikal jargonlar üretip, gizli bir savaşın dinamitini sararken (Pianzola, 2005: s. 48-69) “Omnia sunt communia” yani “bütün mallar müşterek tutulmalıdır” önermesiyle (Alberto Toscono, 2010: s. xiii) kalabalıkları kendisine çekiyordu.

Şah Kalender’in tasavvufi manzaralar gemisinde yüzdüğünü ve almaşık bir Kalenderi/Haydari yüksek-dervişi olduğunu rahatlıkla belirtebiliriz. Hatta Thomas Müntzer’in nispeten formel bir eğitim alabilmesinin yanında, o da dini görgüsünü muhtemelen tekke, bir bakıma da babalar-dedeler (Abdalan-ı Rum) mentorluğunda iştikak etmiştir. Hacı Bektaş-ı Veli’nin soyundan geldiği söylenegelen Kalender’in (Celalzade, Peçevi ve Solakzade’den naklen Erkan, 2016: s. 324-326; Matrakçı Nasuh, s. 355; Şerefhan Bidlisi, s. 172; Peçevi, s. 33; Müneccimbaşı Ahmed Dede, s. 526; Nişancı Mehmed Paşa, s. 200; İnalcık, 2003: s. 203) gençlik yıllarını eğitim amacıyla okumakla geçirdiğini (Özmen, 1998: s. 23), eserlerinin çağdaş küreye değin taammüm edebilmesinden anlıyoruz. Şah Kalender’in ilim irfan bağıntılı batıni okuma-öğrenme kaygısı, Thomas Müntzer’in sürekli yer değiştirerek peşinden koştuğu tanrısal bilginin mahiyetine erişme duygusuyla ortaktır. Örneğin şu şiirlere bakabiliriz ki: Şah Kalender, günümüze kadar gelen aşağıdaki dizelerde ruhani-öğrenimi kutsamakta, irfansız geçen bir ömrü bomboş bulmaktadır.

Dilberin vechine Bismillah oku
Gör bu hüsn-i hulku sunu-ullah oku
Çehre-i ruhsaresin Seb’ulmesan
Allemel-esma Kelamullah oku
Ver salevat görse aynın aynım
Kaşların hem kudret-i Allah oku
Ol beyan-ı beyyinat-ı zat-ı Hak
Suret-i insandır eyvallah oku
Ger dilersen ehli-i naci olmağa
Geç bu kesretten kitabullah oku
Harf- ı nutka Cavidan’dan al sebak
Asl u fer’i nakş-ı Arşullah oku
Fa ü dad ü lamdan iste Rabbini
Ey Kalender ilm-i ehlullah oku” (Özmen, 1998: s. 29)

“…Kim ki hemdem olmadı irfan ile
Geçti anın sohbeti ömrü telef…” (Özmen, 1998: s.30; ilaveten bkz. Erkan, 2016: s. 328)

Şah Kalender Çelebi’nin 1476’dan 1526’ya kadar sükun olduğunu ve Alevi-Bektaşi kültür dairesinde serbest-pedagojik değerleri sindire sindire yüklendiğini tahmin edebiliriz. Çünkü Engels’in isabetli şekilde Müntzer’de bulabildiği mesihçi-panteist (Müntzer, İncil’in tekil vahiy mecrası olduğunu reddediyor, bilişsel aklı öne çıkarıyor, İncil’deki Kutsal Ruh’un canlılarla bulunduğu iddia ediyor ve cennet ile cehennemin dünya-yaşantısında aranması gerektiğini salık veriyordu.) dokular (Engels, 1978: s. 77-78), Şah Kalender’in şiarında “elbette coğrafyaya özgü biriciklikleriyle” capcanlıdır:

Dün gece seyrimde batın yüzünde
Hünkar Hacı Bektaş Veli’yi gördüm
Elif taç başında nikap yüzünde
Aslı imam nesli Ali’yi gördüm/
Geçti seccadeye oturdu kendi oturdu
Cemali nurundan çırağ uyandı
İşaret eyledi sakiler sundu
Bize Hak’tan gelen doluyu gördüm/
Kalender Abdal’ım koymuşum seri
Şükür kurban kestim gördüm didarı
Erenler serveri, gerçekler eri
Sultan Hacı Bektaş Veli’yi gördüm” (Özmen, 1998: s. 26; Erkan, 2016: s. 327).

Şah Kalender, Kızılbaş-Alevi geleneğinden beklenen bir şekilde burada vahdet-i vücud ilkelerince hareket etmekte ve hulul-tenasüh inancını yansıtacak tüm-tanrıcı algılar vermektedir. Zaten Şah Kalender’i önceleyen isyanların içeriği de sosyo-dini anlamda mesiyanik-mehdici/panteist dokular taşır.

1525-1527 Kıyamları Sırasında ve Arifesinde Sarmaşık Kökler

Thomas Müntzer ile Şah Kalender’i önceleyen, onunla birlikte uygulanan inançsal kırılma ve bireşim sahaları vardır. Müntzer’in Almanya’daki seyahatlerine anlam-katan şey de, yanlarına gittiği madenci, köylü, küçük burjuvaların bir şekilde geçmişte yaşanan gerek inanç gerek inanç-dışı halk ayaklanmalarıyla iletişime geçmesiydi. Ya cedleri bu isyanlarda bulunmuşlardı ya da kendileri, herhangi bir yakınları. Sözü edilen harekatların ayrıntılı bir listesini çıkarmak zor olacağı gibi, birbiriyle eşgüdümlü devinen veya biri biterken diğeri başlayan Müntzer vaktindeki ayaklanmaları en genel hatlarıyla 3’e bölebiliriz (Bookchin, 2011: s. 67-68). 1524’ten bir zaman önce başlayan, 1526’yı da aşan ayaklanmalardan –yani Müntzer-çevresinde gelişen çatışmaların da içinde bulunduğu– ilki Kara Orman ve Yukarı Swabia’da çıkmış ve 1524-1525 kıskacında sona ermişti. İkinci mücadele Württemberg ve Franconia’da ateşlenmiş ve 1525 Nisanı’nda iyice şiddetlenmiştir. Üçüncü başkaldırı ise Müntzer’in de bir ara bulunduğu Thuringia (Thuringe)’de alevlenmiş, 1525’in Mayıs ayında bastırılmıştı (Bookchin, 2011: s. 76-78). Bu ayaklanmaların en genel içeriği demokratik bir haklar mücadelesi şeklinde hüviyet kazanan On İki Madde’dir. Müntzer’in Engels’in genç-Hegelci Zimmermann’dan alarak sürdürdüğü (Engels, 1978: s. 114) yanlışa göre On İki Madde’yi Müntzer yazmıştır. Halbuki Öğütle, bu maddelerin kürkçü kalfası Sébastian Lotzer tarafından kaleme alındığını belirtmektedir (Öğütle, 2007: s. 28). Esasında kimin nerede-nasıl yazdığından bağımsız olarak bu maddeler, Müntzer’i geniş halde kucaklar. Çünkü şu ana kadar bahsedilen sosyo-politik meselelerin özü, bu maddelerin arasına sıkışmıştır. Söz konusu deklarasyonun mimarisine dair fikir edinebilmek için bir kısmını aktarıyoruz: “1.) İlkin, artık kendimize bir rahip seçme ve tercih etme hak ve yetkimiz olsun, aynı zamanda eğer bu kişi gerektiği gibi hareket etmiyor ise, ona işten el çektirme gücümüz de olsun; bu bizim hepimizin mütevazı isteği ve ricası, ortak arzusudur. Bizim tarafımızdan seçilen bu aynı rahip, bize kutsal İncil’in saflığını bozmadan, anlaşılacak biçimde, hiçbir yargı veya insan buyruğu eklemeden vaaz vermelidir. 2.) Mademki yasal aşar Eski Ahit’te mevcuttur ve Yenisi de bunu onaylamıştır, öyleyse biz bu yasal aşarı gerektiği gibi ödemek istiyoruz. Yani, Tanrı ‘ya vermemiz gerektiği gibi, onun temsilcisi olan; İncil’i anlaşılır bir biçimde aktaran bir rahibe vermek istiyoruz. Bundan sonra aşarın, bir komün tarafından belirlenmiş namuslu adamlar tarafından alınıp, toplanmasını arzu ediyoruz. 3.) Şimdiye kadar bizleri köle olarak kullanmak alışkanlık olmuştu. Utanılacak şey, merhamet! Çünkü çoban olduğu kadar en büyük efendimiz olan İsa, bizi değerli kanıyla istisnasız olarak özgürlüğümüze kavuşturdu. Öyleyse, İncil’e göre özgürüz ve gerçekten özgür olmak istiyoruz. 4.) Şu ana kadar köylülere otlaktan hayvan, akarsudan balık, havadan kuş yakalamak yasaktı. Bu bize adaletsiz, bencilce, insanların kardeşliğine ve Tanrı kelamına ters düşen bir davranış olarak görünüyor. 5.) İşte ormanlarla ilgili taleplerimiz: Efendilerimiz kendi büyükleri tarafından kendilerine bırakılan ormanlarımıza sahip çıkmışlar ve ormana ihtiyacı olan köylü değerinin iki katını ödemek zorunda bırakılmıştır. Öyleyse kiliseye bağlı veya laik efendilerimizce, yasaya uygun bir biçimde edinilmeyen bu ormanlar komünün malı olarak geri verilmelidir. Komündeki herkes ısınmak ve ev inşa etmek için buradan serbestçe odun alabilmeli, fakat ormanların kelleşmesini önlemek için, bu işi komün tarafından seçilenlerin gözü önünde yapmalıdır. 6.) Her geçen gün daha fazlasıyla ve daha içerikli bir şekilde bize zorla kabul ettirilen angaryalardan acı acı şikayetçiyiz. Atalarımız zamanında olduğu gibi, Tanrı kelamına göre, bize daha anlayışlı davranılmasını ve artık, bu derece ezmemelerini istiyoruz. 7.) Artık efendilerimizin bize zorla yaptırdıkları işlerle üzülmek istemiyoruz. Toprak kiraladığımızda, sözleşmelerle toprağın efendisi olmak istiyoruz. 8.) Çoğu topraktan alınan, toprak sahibinin efendisine ödemek zorunda olduğu vergilerin ağırlığından yakınıyoruz. Efendiler şerefli insanların hakemliğini kabul etsinler ve bu vergiyi insaflı bir şekilde azaltsınlar ki, köylüler boşuna çalışmış olmasın, çünkü her işçinin ücret almaya hakkı vardır. 9.) Adaletin taraflı uygulanmasından ve durmadan cezalar üzerine yeni düzenlemeler getirilmesinden şikayetçiyiz. Kimse kayırılmasın ve eski yönetmeliğe bağlı kalınsın. 10.) Bazı efendilerin gayri meşru bir şekilde sahip çıktıkları toprak ve otlaklar hakkında; bunlar için düzenlenmiş bir satış belgesi olmadığı takdirde, komüne iade edilmeli. 11.) Vefat durumunda ödenen verginin tamamen yürürlükten kaldırılmasını istiyoruz. 12.) On ikinci ve sonuncu olarak, eğer bu maddelerden biri veya birkaçı İncil ile ters düşüyorsa (biz bunu düşünmüyoruz ve aksi takdirde ispatlanması gerekir), peşin peşin biz bunlardan vazgeçeriz.” (On İki Madde’nin tam metni için bkz. Pianzola, 2005: s. 135-139; ayrıca bkz. Engels, 1978: s. 117; Mehring: 2003; Bookchin, 2011: s. 79-82; Öğütle, 2007: s. 28)

“On İki Madde” köylülerin hayallerini vurguluyordu. Toplumun alt-kesimine hitap eden bir yanı vardı, dokunduğu hususlar soyluların canını yakıyordu. Okuyucu şöyle sormalı: Her şey 1524’lerde başlayıp birkaç yıl sürüp bitti mi, öncesinde bir şey var mıydı? Elbette var: 1476’da –Şah Kalender’in doğduğunu tahmin ettiğimiz yılda– Hans Böheim, tanrısal esinler aldığını söyleyerek Bakire Meryem’i gördüğünü duyurmuş ve tıpkı Anadolu’da rastladığımız Kızılbaş-Alevi Türkmen şeyhleri gibi bir riyazat hayatı yaşamaya başlamıştı. Kısa sürede onun yaşadığı Niklashausen, müritleriyle doldu. Halkı mesiyanik bir şekilde örgütlüyordu: “Bütün senyör hakları, yükümlülükler, angaryalar, gümrükler, vergiler ve diğer haraçlar sonsuza dek kaldırılacak ve ormanlar, ırmaklar, otlaklar her yerde özgür olacaklardı.” (Engels, 1978: s. 87-88). Hans Böheim’in vaazlarına ilişkin tutulan bir kayıtta muhteva hakkında şunlar söylenmektedir: “Bundan sonra ne prenslerin, ne imparatorların, ne de ruhban sınıfa ait başka güçlerin var olabileceğini, bütün bunların ortadan kalkacağını; insanların birbirleriyle kardeş olacağını; herkesin ekmeğini çalışarak kazanmak zorunda kalacağını ve kimsenin komşusundan daha fazlasına sahip olmayacağını; bütün haraçlar, kişisel vergiler, angaryalar, gümrükler, genel vergiler, aşarlar ve malla ödenen ayakbastı vergilerinin ortadan kaldırılarak artık uygulanmayacaklarını; aynı şekilde, baltalıkların, suların, kaynakların ve otlakların ve diğer bu tür yerlerin hepsinin ortak kullanım alanları olmaları gerektiğini belirtiyordu.” (Pianzola, 2005: s. 15). Nihayetinde başarısız oldu ve yakıldı (Engels, 1978: s. 89). Mezkur mistik peygamber sonrasındaysa, inançsal olmasa da Bundschuhhareketi baş gösterdi. Adını köylülerin ayakkabısından alan namı geçen ayaklanmalar dizisi, hayat pahalılığı nedeniyle Alsas’da patlak verdi ve oradan dış-bükey yayılıma nail oldu. Başat istekleri, rahiplerin haksız kazançlarının kısıtlanması, papaz sayılarının sınırlandırılması, rahip mahkemelerinin kaldırılması ve türlü vergilerin derdest edilmesi gibi revizyonist taleplerdi. 1493’te Bundschuh önderleri, manastırları ele geçirmek ve kent-soylu zenginlerin varlıklarına el koymak için harekete geçti ama komplolar başlamadan öğrenildi ve engellendi. 1500’lere gelindiğinde Bundschuh tekrardan atağa kalktı. Bir süre sonra onları Yoksul-Fakir Konrad ve Joss Fritz fermantasyonuyla bilebiliyoruz. 1514’te Württemberg Dükalığı’nda yine isyana kalkışmışlardır (Engels, 1978: s. 89-100; Pianzola, 2005: s. 22-28; Bookchin, 2011: s. 69-72).

Germen yeşilliklerinde –‘kana bulanmış topraklarında’ mı demeli?– nasıl Thomas Müntzer’i ve onu da aşan (Öğütle, 2007: s. 30) Köylüler Savaşı’nın öncüllerini bulabiliyorsak, değişmeksizin Şah Kalender’de de monolitik bir tavrın süreğenliğine denk geliyoruz. Dini-ihtiva olmaksızın, Osmanlı’ya ilk –16. yüzyılı başlangıç sayarsak– tepkiler; Avrupa’daki benzerleriyle denk sürelerde başlamış ve gelişerek sürmüştü. R. Yıldırım’ın (2017: s. 304) ve Erkan’ın (2016: s. 117) belirttiğine göre 1500-1501 yılındaki Karaman Ayaklanması; vergi problemleri, timarların yeterli geliri sağlayamaması gibi nedenlerce çıkmıştı. Karamanoğlu Mustafa Başkaldırışı’nın ardından, memnuniyetsiz isyancılar yine 1510-1511’da Şahkulu önderliğinde, 1512’de Nur Ali Halife öncülüğünde, 1519’da Bozoklu Şeyh Celal, 1526’da Süklün ve Baba Zünnun ve yine aynı yılda Donuzoğlan ve Beyce, Zünnunoğlu Halil liderliğinde (Donuzoğlan’ın akabinde Mustafaoğlu Veli Halife’nin Kıyamı) meydanlarda betimlenmektedir (Çok geniş spektrumlu bir anlatım için bkz. Erkan, 2016: s. 112-319). Thomas Müntzer’in mesiyanik öncülü Hans Böheim, nasıl Alman topraklarında devrimci bir sembolizmi kuruyorsa; Anadolu’da da Şah Kalender’i çevreleyen sosyo-politik kıskacın mehdici tezahürü sadece onunla hudut bulmamıştır.

Örneğin Kalender’in öncüllerinden Şahkulu Baba Tekelü, Antalya’da 1510-1511’de henüz I. Selim Osmanlı tahtına oturmadan evvel II. Bayezid’in kadük idaresinde isyan etmiş, uzun uğraşlarla durdurulabilmişti (Haniwaldanus Anonimi, s. 47-53; Lütfi Paşa, s. 108-109; Matrakçı Nasuh, s. 295-296; Şerefhan Bidlisi, s. 147; Müneccimbaşı Ahmed Dede, s. 427-432; Nişancı Mehmed Paşa; s. 156). Şahkulu, kısa sürede etrafına toplanan alt-sınıfa kendisine gökten bir kılıç indiğini; bütün yeryüzünün yönetiminin şahsında toplandığını ve Osmanlı’nın hükmünün bittiğini salık vermiştir. O, müritlerine büyük bir refah-mutluluk vaadinde bulunmuştu (Haniwaldanus Anonimi, s. 47-49). Yine Şeyh Celal, 1519’da I. Selim ölmeden bir sene evvel (Lütfi Paşa, s. 242; Matrakçı Nasuh, s. 354) huruç etmiş, Tokat’ın Turhal mıntıkasında faaliyetlerine başlayarak mehdici söylemler geliştirmişti (Müneccimbaşı Ahmed Dede, s. 498; İdris-i Bitlisi, Solakzade, Celalzade ve Hoca Sadeddin Efendi’den naklen Erkan, 2016: s. 233). Kurtuluşçu hareketlerin tümü de alt-sınıfın aleyhine mağlup bitmişti. Kızılbaş-Alevi zümreleri önceleyen sosyo-politik –ayrıca dini– savaşımlarının Anadolu’daki birincisi Babai İsyanı; 1239-40’lı yıllardan 16. yüzyıla, zaten bu çevrelerde bir ayaklanma damarı biçemiyle atmaktaydı. Safevi keşmekeşinin de yarattığı bir atmosferde konar-göçer Türkmenler (Etrak Ulusu) – Kürtler (Ekrad Ulusu), yerleşik köylüler ve timarlı sipahiler (bir başka deyişle yerel-işbirlikçi burjuvalar) yukarıda anlatılan haksızlıklar, yetersizlikler nedeniyle bu isyanlara gayet dahildiler.

Beklenmeyen “Hüsran” ve Erken-Yeniçağ’ın Halk Hareketlerinin Sonuçsuzluğu Üzerine Bir “Sonuç Yerine”:

İmanlıların tümü bir arada bulunuyor, her şeyi ortaklaşa kullanıyorlardı. Mallarını mülklerini satıyor ve bunun parasını herkese ihtiyacına göre dağıtıyorlardı.” (Elçilerin İşleri 44:45) Bugün elimizde kaydı yok ama Thomas Müntzer, İncil’deki bu yerin altını çok kalın hatlarla çizmiş olmalı. Çünkü 1523’te Allstedt’e gelerek “Krallar ve prensler seçilmişlere karşı birleştiler. Fakat onların birliğini kırmak istiyoruz ve onların yüklerini daha fazla taşımak istemiyoruz.” demesindeki angaje tavırla uyumludur. 1524’e yaklaşıldığında mesiyanizmini tetikleyen kıyamet alametleri vakıa geliyordu. Su baskınları, salgınlar, yangınlar ve acıtıcı felaketler bekleniyordu fakat Müntzer, İsa’nın yeryüzü krallığını kurma için vaazlarına devam ediyordu. Egemen-güçlerin onu asmasından evvel şiddetli cümlelerle seslendi, halka: “Çünkü dağdan kopan kaya büyümüştür. Zavallı dinsiz cahiller ve köylüler bunu sizden daha iyi görüyorlar. Evet, Tanrı’ya şükür, bu kaya o kadar büyüdü ki, siz İncil’in hizmetinde olursanız kurtulacaksınız, fakat sizi başka efendiler veya komşularınız izlemek isteseler, bu efendiler günlerini görecekler ve kendilerini halk tarafından kovulmuş bulacaklardır.” (Pianzola, 2005: s. 86). Papaz Müntzer’in Alman toplumuna verdiği sözü tutup tutmadığı anlayabilmemiz için onu son durağı Frankenhausen’e getirmeliyiz. Thomas Müntzer. Tanrı’nın krallığının yeryüzündeki göksel peygamberi, beraberindeki sekiz bin (Engels 1978: s.146) kişiyle buradaydı; Landgrav Philippe’in güçleri beş binini biçti, Muntzer o sırada gökteki ‘başarılarını getirecek’ rengarenk gökkuşağını gösteriyordu. İşkencelere uğradı. 27 Mayıs 1525 tarihinde son nefesini vermek üzere olan devrimci peygamberin başı kesildi (Tommaso La Rocca, 2010: s. xlviii) ve yaramaz köylüler bir daha arsızlık yapmasın diye bedeni Mulhausen’de asıldı (Pianzola, 2005: s. 192-198).

Şah Kalender’in mehdici karakterine değinen tek vakanüvis olan Solakzade’ye (Erkan, 2016, s. 323) göre: “Kalender nam gümrah Işık namında bazı bed mezheblerin ve divane meşreblerin iğvasıyla başına nice müfsidler aşırub ve mehdi-i zamanım deyu kenduyi halkın diline düşürüb alemler kaldırub ve tabl ve nakkareler çaldırub yürüdü.” Kalender mehdi-i zaman karizmasıyla etrafına bir ara yirmi-otuz bine kadar yaklaşan bir tabaka meydana getirdi (Peçevi, s. 34; Müneccimbaşı Ahmed Dede, s. 527). Dizine niyaz edenler, “Şah Kalender yoluna elbette kellemizi feda ederiz.” diyorlardı (Gelibolulu Mustafa Ali’den naklen Erkan, 2016: s. 322). Uzatmaya lüzum olmaksızın, söyleyelim: Kalender, hiç tanımadığı diğer ortağı gibi yenildi. 1526-1527’de Müntzer öleli çok az olmuşken bir başka “kurtarıcı” yahut deyişin öteki lafzıyla ‘eliyle gökkuşağını gösteren kutlu kişi’ I. Süleyman’ın veziri İbrahim’in diplomatik manevralarıyla alt edildi (Akdağ, 1995: s. 119-120; İnalcık, 2003: s. 203), başı yukarıdaki radikal-Reformist gibi kesildi (Lütfi Paşa, s. 121; Şerefhan Bidlisi, s. 172; Müneccimbaşı Ahmed Dede, s. 527; Nişancı Mehmed Paşa, s. 200). Müntzer’in düşlerinin yıkılmasına binaen kaçıp saklandığını biliyoruz (Pianzola, 2005: s. 195). Şah Kalender’in Safevi diyarına kaçma tehlikesine karşılık TSMA, nr. E. 6369’a göre Osmanlı kuvvetleri çeşitli önlemler almayı denemişti (Erkan, 2016: s. 329-330; İnalcık’ın Tahmasb I. faktörü hakkındaki görüşü için bkz. 2009: s. 179).

İsyanlar neden başarısız –muvaffakiyet elzem miydi– oldu? Bu sorunun cevabı çok-türlü konjonktürel üsluplarla verilebilir. Şu ana kadar yaptığımız analizlerin açıkça sunduğu üzere, müsellah halk kuvvetlerinin fazlasıyla-savunmacı ve gerilla-türü mücadele eksenleri, içinde bulundukları ahvalden çıkmalarına yardımcı olmamaktadır. Öyle ki herhangi kişinin “Anadolu’dan veya Avrupa’dan bir ayaklanma örneği göster.” dileğine verilebilecek ilk yanıtlardan birisi, iç-dış bükeyleriyle mercek altına aldığımız söz konusu isyanlarken; ne bir kesin başarıdan ne de bir kümülatif değerlerin direktiflerini çizebilecek örnekten bahsedebiliyoruz. Bu nedenle oturaklı bir programdan müstağni ve kanıksanmış binlerce yıllık kolonyal-sömürü polemiğinin bazen tansiyon artırıcı etkisi dışında, çoğunlukla suskunca oturan dünya halklarının tarihindeki çentiklerden olan Thomas Müntzer ve Kalender Şah, dahil oldukları çağdaş 16. yüzyıl paternalizmi çerçevesinde değerlendirilebilir. Mamafih mezkurların ilkinin Hristiyanlık camiasının, diğerinin de İslamiyet inanç-pratiklerinin müdavimi olduğunu asla aklımızdan çıkarmamalıyız. Elbette sosyolojik skalada bir nomotetik geçerlilik çizilebilirse de –ki bizim amacımız da bir noktada budur–, her şeye rağmen Germen ve Diyar-ı Rum toplumlarının özgül idiyografik retoriğini satır altlarında yaşatmak gereklidir. Çalışmamız, şimdilik böyle bir ayrımı olanca kuvvetiyle sunmaktan acizdir ki, böyle bir amaç gütmedik ve süreç içerisinde yapılması gerektiğini de belirtelim. Post-modern dünyanın henüz kurulmadığı, tekçi ulusal simetrinin epistemolojik reflektif-eğilimlerinin tahakkümünün bulunmadığı –veya popülist pratiklerinin henüz yetiştiği– Erken-Yeniçağ’a, indirgemeci davranmadan bir soru öbeği oku doğrultulmalıdır; balık avının serbestliği için dağlara çıkanlar yahut topraklarının verimsizliği hasebiyle kavga edenler fersiz gözleriyle etrafı kolaçan etmeseydi, acaba şimdi nasıl bir yerde –geçmişten geleceğe bir ‘gelişim’ dikotomisi varsa eğer– yaşardık? Okuyucuya yönelttiğimiz söz konusu sual, şimdilik çalışmanın sonudur.

DİPNOTLAR

[1] Halk hareketlerinin Orta-Yeni Çağlar’da büründüğü statüko, en veciz ifadeyle dinidir (STMA, 1988: s. 2619). Doğruluğu aşikar ki, Thomas Müntzer ve Şah Kalender, tüm sosyo-politik amaçlarını; karizmalarını kurabildikleri dini-inançlar platformundan edinmişlerdi. Fakat özellikle, 19-20. asrın materyalist “bu-dünyacı” hareketleri, gerilla teşekkülleri, politik ve askeri örgütler; dini motiflerin gittikçe azaldığı, uhreviliğin kapalı ya da açık açık kınandığı-terk edildiği bir değerler manzumesinin üzerinde pratikleşiyorlar. 1800’lerden günümüze Kuzey Amerika’daki Siyahi cevherleri (Frederick Douglass, Martin Luther King, Jr., El-Hacc Malik el-Şahbaz vs.), Güney-Latin Amerika’daki Simón Bolívar ve Emiliano Zapata’nın gelenekleri üzerine bina edilen FARC ile EZLN (Zapatistalar) gibi örgütler veya Avrupa’da 1820’lerde dinamitlenen, 1848 ve 1871’de taçlanan dip-seslerde muhayyel tınılar neredeyse duyulmazlar. Yahut Anadolu’ya yaklaşalım, Osmanlı’dan Fransa’ya bir emperyal-değişim yaşayan Kuzey Afrika ülkesi Cezayir’in ikinci sömürgeci efendisi Fransa’ya karşı verdiği bağımsızlık mücadelesindeki (1954-1962) ana-söylem (İbrahim Frantz Fanon’nun kalbinde can bulan.); Üçüncü Dünya’nın başkaldırış yörüngesinde açıklanabilmektedir. İllaki, saydıklarımızın –hatta çok daha fazlası olan sayamadıklarımızın–, bir kısmının öyle veya böyle Hristiyan, Müslüman, ateist-deist olacağı malumdur. Nitekim burada bu mevzuyu katılım gösterdikleri hareketlerin benliklerini sunuş kaygılarıyla ele alırsak, dinin ikinci planda durduğu; sosyo-ekonomik güdülerin başat-majör polarizasyonda bulunduğu görülecektir.

[2] 16. yüzyıl Reform Avrupası’nda ya da temerküz bulmuş İmparatorluk (Osmanlı) Anadolusunda alt-sınıfın temsili dönem kaynaklarında berraktır. Birazını örneklem perspektifi için nakledeceğimiz bu numuneler, tarihin üvey evlatlarını (Öğütle, 2007: s. 1) üst-dilin tuvalinden tasvir ediyor. Örneğin, burjuva-revizyonist Martin Luther’in (Mehring: 2003) ve yakın iş-ahbabı Philip Melanchthon’un (Kautsky, 2002); Germen Köylü Savaşları’nın historiyografisine sundukları katkı, Thomas Müntzer’in sonraki yüzyıllarda sokulacağı karakter kodlarının ilk ürünlerindendir (Öğütle, 2007: s. 3-7). Alelhusus Luther’in aralarına fazlaca zaman koymayarak yayımladığı kimi manifestolar (Bookchin, 2011: s. 89), Osmanlı vakanüvislerinin kendi kötü/şeytan-adamı Şah Kalender’e tevcih edecekleri ideolojik libasları hatırlatır. İlk tepkiselliğinde gayet yıkıcı olan Luther, süreç akabinde mutedilleşerek On İki Madde’yi ilan eden köylü-sınıfına “cani sahte peygamberlere” (yani Müntzer ve cemaatine) uymamalarını salık vermiş; egemen-despotizmin zulmüne Hristiyan’ca bir çilecilikle boyun eğmelerini istemişti (Engels, 1978: s. 67-72; Pianzola, 2005: s. 139-154). Ahvalin durulmak yerine daha da kaynaması üzerine, Luther-Melanchthon geleneği “Şeytanlar şahı” açmazıyla tanımladığı (Öğütle, 2007: s. 31) Müntzer’i ve beraberindeki isyancıları tamamıyla lanetlemiştir. Öyle ki, M. Luther “Soyguncu Katil Köylü Sürülerine Karşı” başlıklı neşrinde, onları ölüme mahkum etti: “…Güç kullanarak, iyi niyetlerini unutarak yağmalıyorlar ve kudurmuş köpekler gibi hareket ediyorlar. Sahtekarlıkları ve İncil adına sundukları on iki maddenin ne kadar katıksız bir yalan olduğu iyice görülüyor. Kısacası, bu tamamladıkları iş, şeytanın ve de özellikle yağmaya, cinayete, kan akıtmaya teşvik için, Mulhausen’de hüküm süren baş şeytanın işi. İsa’nın şeytandan bahsederken dediği gibi (Jean, 8, 44), baştan beri katildi… Gizlice ve herkesin gözü önünde, kudurmuş köpekleri gebertir gibi bunları parça parça etmeli! İşte bunun için aziz efendilerim, onların kafalarını kopartın, boğun… Vurmayan vurulur ve tüm memleket de onunla birlikte… Savaşta telef olursanız, ölmüş değil aziz olmuş sayılırsınız! Çünkü İncil’e (Romalılar 13, 5 ve devamı) itaat ederek, sevgi uğruna, geleceğinizi cehennemden ve şeytanın pençelerinden korumak için öleceksiniz.” (Engels, 1978: s. 72; Pianzola, 2005: s. 168; Bookchin, 2011: s. 89). Martin Luther’in sözcülüğünü yaptığı üst/egemen dilin vülgarize ahkamı, Osmanlı emperyalizminin finanse ettiği metin-üreticilerinin lügatinde mevcuttur. Bu noktada Lütfi Paşa (s. 265) Şah Kalender’i “hayli fitne fesad idüb” teşkiliyle suçlamış, etkisindeki kişilere “müfsidler” demiş, Matrakçı Nasuh (s. 355) “fitne” çıkaranlara “ehl-i fesad” portresi çizmiş “müfsidler” biçemiyle sunmuştu. Peçevi, (s. 34-35) “bed-mezhepli” “eşkıyaları” aforoz ederek “harici” bellemişti; ki, Müneccimbaşı Ahmed Dede, (s. 526-527) “dini bozuk fesad halkının eşkıyalığını” belirten bir başka vakanüvisti.

[3] Müftü Hamza, Kemalpaşazade ve Ebussuud’un, Kızılbaş-Alevi cemaat-klanlarını “rafızi, zındık, kafir ve mülhid” şeklinde adlandırarak (Terimlerin Anadolu’daki anlam ve serencamı için bkz. Ocak, 2016: s. 251-263); onların baştan sona tasfiye edilmesine fetvalarla dini bir sebep yaratmalarının (Yıldırım, 2008: s. 38, 319-20, 508-10, 530-33, 540-49) meyvesi, Osmanlı emperyalizmi nezdince özellikle 16. yüzyılın ikinci yarısıyla birlikte fazlaca yenmiştir. Tesis olunan siyasa ile Kızılbaş-Aleviler, gerek incelediğimiz isyan noktasında (Şah Kalender) gerekse de sonraki süreçte caydırıcı cezalara çarptırılmışlardır. Kızılbaş-Aleviler, toplumsal bir tepkiye yol açmamak için doğrudan katledilmemişler; haramilik, hırsızlık, adam öldürme ve haydutluk gibi hayali-sebeplerce tutuklanarak gerekli görüldüğü takdirde haklarından gelinmiştir. İnfazların çeşidi zengin bulunmakla beraber Osmanlı din-i devleti, Mühimme kayıtlarının topyekununa bakılırsa Kızılbaş-Alevilere yönelttiği takibat, teftiş, ele geçirme ve cezalandırma sürecinde belirli hukuki düzeni izlemiş ve faaliyetlerinin kaydını tutmuştur. Bu noktada sürgün, hapis, kürek ve siyaset etme –öldürme– nev’i infazların yanı sıra nispeten daha yoğun yargılar da bulunmaktadır. Örneğin, 14 Eylül 1568 tarihli BA.MD.7/754/2067’de Budaközü Kazası’nda (Amasya) Safevi-bağlantılı Süleyman Fakih, Kızılırmak’a atılarak boğdurulmuştur. Yine BA.MD.25/324/2983’te bildirilene göre halkça Koyun Baba namıyla maruf Bünyad adındaki bir “mülhid” At Meydanı’nda recm edilmiştir (Savaş, 2018: s. 70-86; belgelerin tıpkıbasımı için sırasıyla bkz. s. 239, 251).

[4] Türkler ibaresiyle kavranması gereken şey Osmanlı’dır. Sünni İslam’ın en muazzam temsilcisi konumuyla 16. yüzyıl büyük Osmanlısı, takdir edilecektir ki Avrupa tarafından antipatiyle karşılanıyor, Hristiyanlığın önündeki engellerden biri olarak görülüyordu. Müntzer bundan gayrı bir telakki üretmiş değildir. Bkz. Ernest de Mansfeld’e yazdığı mektupta (Pianzola, 2005: s. 78) toplum-dışılarına onları eklemiştir: “Sadece Hıristiyanlığın önünde değil, Türklerin, paganların ve Yahudilerin önünde de, size zeka yoksunu diyeceğim…” Türklerin, pagan “kafirlerin” ve cüzzamlı Yahudilerin karşısında bir “Hristiyan’a” hakaret etmenin ağırlığını Müntzer, pekiyi açıklar. Martin Lüther’in de görüşleri Müntzer’den bu noktada ayrılmaz (Pianzola, 2005: s. 146), “Souabe Köylülerinin On İki Maddesine ve İnsan Öldürme Zihniyetine ve de Kışkırtılan Diğer Köylülerin Yağmalarına Karşı Yanıt Olarak, Barışa Çağrı” yazısında: “Eğer yaşadığı topraklarda düzen ve barış istiyorlarsa, Paganların, Türklerin ve Yahudilerin bile uymak zorunda oldukları kural budur. Hıristiyan olmayı bırakın, öyleyse siz Paganlar ve Türklerden daha kötüsünüz.” der. Söylemlerin, bir türlü tanımlamayan yabancıya karşı kurulan kendiliğinden bir pratik olduğu unutulmamalıdır.

[5] Bu dinamik fikirler, Engels’in de aktaracağı üzere Joaquim de Fiore tarafından harlandı. O, İncil’den yola çıkarak dünya tarihini üçe ayırmıştı. Mesiyanik bir imtisal dökümüyle üçüncü dönem, insanın dünyanın sonuna kadar ruha göre yaşayacağı bir süreçti. İleri okuma için bkz. (Pianzola, 2005: s. 43).

KAYNAKÇA

Akdağ, Mustafa, Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası “Celali İsyanları”, Cem Yayınevi, İstanbul, Eylül 1995.

Akdağ, Mustafa, Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi (Cilt II – 1453-1559), Tekin Yayınevi 2. Baskı, Ankara, Ekim 1979.

Bookchin, Murray, Devrimci Halk Hareketleri Tarihi, çev. Sezgin Ata, Dipnot Yayınları, 2. Baskı, Ankara, 2017.

Engels, Friedrich, Köylüler Savaşı, çev. Oktay Gönensin, Payel Yayınları, 2. Baskı, 1978.

Erkan, Ümit, 16. Yüzyılda Osmanlı’da Kızılbaş Ayaklanmaları, Araştırma Yayınları, 1. Baskı Ankara, Eylül 2016.

İnalcık, Halil, Devlet-i ‘Aliyye Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar – I, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 27. Baskı, İstanbul, Ağustos 2009.

İnalcık, Halil, Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300-1600), çev. Ruşen Sezer, Yapı Kredi Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, Mayıs 2003.

Kaplan, Doğan, Yazılı Kaynaklarına Göre Alevilik, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 4. Baskı, Ankara, Aralık 2012.

Kautsky, Karl, ‘The German Reformation and Thomas Münzer’ içinde Communism in Central Europe in the Time of the Reformation, London, 1897. (https://www.marxists.org/archive/kautsky/1897/europe/index.htm | Erişim tarihi: 10.11.2019)

Kreutel, Richard F., Haniwaldanus Anonimi’ne Göre Sultan Bayezid-i Veli (1481-1512), çev. Necdet Öztürk, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul, 1997.

Lütfi Paşa, Tevarih-i Al-i Osman, çev. Kayhan Atik, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2001.

Matrakçı Nasuh, Tarih-i Al-i Osman, yay. haz. Göker İnan, Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yay., 1. Baskı, İstanbul, 2019.

Mehring, Franz, Absolutism and Revolution in Germany (1525–1848), 1910, (https://www.marxists.org/archive/mehring/1910/absrev/index.htm | Erişim tarihi: 10.11.2019)

Müneccimbaşı Ahmed Dede, Sahaif-ü’l-ahbar fi Vekayiʿi’l-aʿsar (İkinci Cilt), Arapçadan çev. İsmail Erünsal, Tercüman (1001 Temel Eser), İstanbul, 1974.

Nişancı Mehmed Paşa, Hadisat, yay. haz. Enver Yaşarbaş, Kamer Neşriyat ve Dağıtım, İstanbul, 1983.

Ocak, Ahmet Yaşar, Yeniçağlar Anadolu’sunda İslam’ın Ayak İzleri: Osmanlı Dönemi Makaleler-Araştırmalar, Kitap Yayınevi, 3. Baskı, İstanbul, Eylül 2016.

Öğütle, Vefa Saygın, Köylüler Savaşı ve Thomas Münzer Tarihyazımında Temel Gelenekler ve Marksist Yol İzleri, Praksis, Ankara, 2007, s. 1-35.

Özmen, İsmail, Alevi – Bektaşi Şiirleri Antolojisi Cilt: II (16. Yüzyıl), T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1998.

Peçevi, Peçevi Tarihi (46b -80a Metin, Dizin, Özel Adlar Sözlüğü), yay. haz. Bihter Gürışık, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, İstanbul, 2005.

Pianzola, Maurice, Thomas Münzer ve Köylüler Savaşı, çev. Jale Reyhan İdemen, Evrensel Basım Yayın, 1.Baskı, İstanbul, Ekim 2005.

Savaş, Saim, XVI. Asırda Anadolu’da Alevilik, TTK Yayınları, 2. Baskı, Ankara, 2018.

Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi (STMA), “Köylü Ayaklanmaları”, Cilt: 8, İletişim Yayınları, İstanbul, 1988.

Şerefhan Bidlisi, Şerefname (Osmanlı-İran Tarihi), Arapçadan çev. Mehmet Emin Bozarslan, Ant Yayınları, İstanbul, 1971.

Tommaso La Rocca ve Alberto Toscono içinde Wu Ming, Thomas Müntzer Sermon To The Princes, çev. Michael G. Baylor, Verso, London, 2010.

Urgan, Mina, İngiliz Edebiyatı Tarihi, YKY, 6. Baskı, İstanbul, Mart 2010.

Yıldırım, Rıza, Aleviliğin Doğuşu: Kızılbaş Sufiliğinin Toplumsal ve Siyasal Temelleri (1300-1501), çev. Barış Yıldırım, İletişim Yayınları, 1.Baskı, İstanbul, 2017.

Yıldırım, Rıza, Geleneksel Alevilik: İnanç, İbadet, Kurumlar, Toplumsal Yapı, Kolektif Bellek, İletişim Yayınları, 2.Baskı, İstanbul, 2018.

Yıldırım, Rıza, Turkomans Between Two Empires: The Origins of The Qizilbash Identity in Anatolia (1447-1514), The Institute of Economics and Social Sciences of Bilkent University, Ankara, 2008.