“Bir hırsız yaratmak için,
bir sahip yaratın;
suç yaratmak istiyorsanız,
yasalar koyun.”
-Odo-

Anarşizm, her şeyden önce, bir bakış açısı, bir penceredir. Dünyaya iktidarın değil, özgürlüğün penceresinden bakmaktır. Anarşist filozoflar, sinemacılar ve edebiyatçılar bu bakış açısını daha anlaşılır kılmaya, güçlendirmeye ve genişletmeye katkı sağlar. Söz konusu düşünürler, iktidarı görebilmenin yollarını; onun özgürlükle bağlantılarını; onunla mücadelenin imkân ve imkânsızlıklarını anlamaya ve anlatmaya çalışır. Özgürlükçü bakış açısını kavradıktan sonra anarşizm, geliştirilebilir bir kabiliyet halini alır. Bu kabiliyet, yapı, pratik, söylem ve kurumlardaki iktidarı anlayabilme ve kavrayabilme kabiliyetidir. Okudukça, yaşadıkça, dinledikçe, konuştukça, izledikçe, gördükçe bu yetenek gelişir. Anarşizm aynı zamanda bir sorumluluk bilincidir; ağzımızdan çıkan her bir sözcükte bir iktidar unsuru olabileceğini bilmek ve bunun sorumluluğuyla yaşamaktır. Anarşizm, iktidarın değil, özgürlüğün dilini konuşmak; konuşmaya çalışmaktır. Ve nihayetinde anarşizm, özgürlükçü bir pencereden baktığımız Dünyada, anarşist yeteneklerimiz ölçüsünde, anarşist sorumluluklarımızın bilinciyle hareket etmek, “davranmaktır”. Dolayısıyla anarşizm devrimdir. Ancak bu devrim, Ursula K. Le Guin’in tabiriyle sonsuzdur, hiçbir zaman bitmez; çizgisel değil, döngüseldir. Devrim, kavramın etimolojik kökenine sadık kalacak olursak, devrimi dahi devirebilmektir. En küçük otoriterleşme ya da içe kapanma ihtimalini görüp onu alt etmek, sürekli mücadele etmektir. Sürekli yenilenmek, devinim halinde olmaktır. Bu süreç, tek tek bireylerden topluma ve hatta küresele kadar uzanır. Le Guin, Mülksüzler romanında kendi devrim yaklaşımını şiirsel bir dille ifade eder:

“Devrimi yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak… Devrim ya bireyin ruhundadır, ya da hiçbir yerde değildir. Eğer herhangi bir şekilde sonu var gibi görünüyorsa, gerçek anlamda hiç başlamayacaktır.”[1]

Ursula K. Le Guin, Mülksüzler’de yarattığı evrenle, anarşist bakış açısını yansıtır; anarşist yeteneklerimizi güçlendirir; anarşist sorumluluğumuzu bir kez daha kuvvetli bir şekilde yüzümüze vurur; bizi anarşist yaşamaya ve davranmaya çağırır. Le Guin’in, Taoizm[2], feminizm[3], ekolojizm[4] ve komünizm[5] gibi birçok farklı gelenek, felsefe ya da ideoloji ile de ilintili olan anarşizmi, Mülksüzler’de olaylar ve karakterler üzerinden işlenmiştir. Mülksüzler, Annares ve Urras olmak üzere iki kurgusal gezegende geçer. Her iki gezegen de birbirinin “ayı”, uydusudur. Urras, sınırlarla birbirinden ayrılmış ulus-devletlerin hâkim olduğu, erkek-egemen ve “mülkiyetçi” bir gezegendir. Romanda aktarılan periyottan 150-200 yıl önce Urras’ta, “Odo” öncülüğünde anarşist bir devrim olmuş ve devrimciler Annares’e yerleşmişlerdir. Annares’e yerleşildikten sonra Urras ile iletişim çok düşük bir düzeye indirilmiş; eski dünya ile bağlantısız olma yolu tercih edilmiştir. Annares, iklimi elverişsiz, geniş çöllerden oluşan, biyo-çeşitlilikten yoksun bir gezegendir. Le Guin’in kitabını “ikircikli bir ütopya” olarak nitelemesinin temel sebebi de budur. Zira “ütopya” akla toz pembe bir resim getirirken Annares bunun tam aksi, bereketsiz ve yaşamın zor olduğu bir gezegendir. Onu ütopya olmaya yaklaştıran ise üzerinde kurulan siyasal toplumdur. Annares’e ilk yerleşilen andan itibaren merkezsizleşme önemli bir öge olmuş, birbiriyle iletişim ve ulaşım ağlarıyla bağlanan küçük topluluklar temelinde, malların ve hizmetlerin istediği yere gidebildiği, yukarıdan aşağı olmayan, denetim merkezi ya da başkentin bulunmadığı bir organizasyon kurgulanmıştır. Annares cinsiyet ayrımı olmayan, eşitlikçi bir toplumdur. Annares’te özel mülkiyet de yoktur; kendi kendini besleyen bürokrasi aygıtına; lider, patron, devlet başkanı olmayı amaçlayan bireylerin hükmetme güdülerine hizmet edecek hiçbir kuruluş yoktur.[6] Peki mülkiyetin olmadığı, kaynakların son derece sınırlı olduğu, en temel tarım ürünlerinin dahi zor yetiştirildiği bir gezegende yaşam nasıl sürdürülmektedir?

Kapitalizmde çalışmanın karşılığı sahip olmaktır. Herkes daha çok paraya, daha büyük bir eve, daha iyi bir arabaya, daha yüksek teknolojili bir telefona sahip olmak için çalışır. Le Guin’in ütopyası olan Annares’te ise bireyler birbirlerine olan sorumlulukları nedeniyle çalışırlar. Son derece zor şartlarda yaşanan bir yerde, herkesin yaşamak için birbirine ihtiyacı vardır. Bireylerin birbirlerine olan sorumlulukları, aynı zamanda onların özgürlüklerinin de ön koşulur. Sorumluluklardan kaçılırsa özgürlüğün ve hatta yaşamın yitirileceği bir gezegendir Annares.[7] Le Guin’in “mülkiyet yoksa neden çalışılsın?” sorusuna bir diğer cevabı ise insanın çalışmak için doğal dürtüsü, inisiyatifi, kendiliğinden yaratıcı bir enerjisi olduğudur.[8] Dolayısıyla “çalışmak”, kapitalizmdeki dayatmacı ve sahip olma odaklı karakterinden farklı olarak Annares’te sorumluluk ve bireysel yaratıcılık temelli bir bağlamda anlaşılır. Annares’te, sahip olmanın suçundan, ekonomik yükünden arınmış bir çocuk, yapması gerekeni yapma iradesi ve bunu yaparken coşku duyma yeteneğiyle büyür.[9] Öyle ki, Annares’in dili Pravca’da, iş ve oyun aynı anlama gelmektedir. Pravca, statü kavramının, rütbelerin, rütbe yerine geçen terimlerin, geleneksel saygı belirten hitap şekillerinin de bulunmadığı bir dildir. Annares’in örgütlenmesi de böyle bir çalışma anlayışı üzerine inşa edilmiştir. Her bölgenin kendine has ürün ve kaynakları, denge gözetilmek suretiyle takas edilmektedir. İşlerin yürümesini kolaylaştıran, işbölümü ve malların dağıtımını eşgüdümleyen Abbenay ise Annares’in koordinasyon merkezidir. Dolayısıyla sorumluluklar da mallar da işbölümü ve paylaşıma dayalıdır. Annares’te hiçbir şey bireylerin değildir, kullanmak için vardır. Paylaşılmayan şey kullanılamaz da.[10]

Le Guin, eserini başkahramanı Shevek’in kişisel serüveni üzerine kurgulamıştır. Shevek, Annares’te doğmuş, yetenekli ve çalışkan bir fizikçidir.Yanında çalıştığı, öğrencisi olduğu Sabul ile başlarda iyi anlaşırlar. Sabul’un Urras ile fizik hususunda, sınırlı bir bağlantısı da vardır ve bu Shevek’e kendini geliştirme fırsatı sunar. Ancak Sabul’un, onun kendisini aşmaya başladığını anlaması, yeteneklerini ve çalışmalarını kıskanması, çalışmalarının yayınlanmasını engellemesi ile Shevek yeni arayışlar içerisine girer. Zira “uzayda sıçramayı mümkün kılacak” kuramını geliştirip –Urras da dâhil- herkesle paylaşmak istemektedir. Bu durum danışmanı Sabul’un yanında Annares halkından da büyük tepki alır. Annares halkı, yıllar önce bağlantıyı kestikleri “mülkiyetçi” Urras ile yeniden bağlantı kurmayı tehlikeli bulmaktadır. Gittikçe artan baskıya karşılık Shevek, planlarını Urras’la iletişimden de öteye taşır ve Urras’a gitmeye karar verir. Bunu öncelikle çalışmalarını paylaşmak için istemektedir. Zira Shevek’e göre özgürlük, gizlilikten çok açıklıkta yatar. Düşüncenin doğasında iletilmek, yazılmak, konuşulmak ve gerçekleştirilmek vardır. Düşünce çimen gibidir. Işığı arar kalabalıkları sever, melezlenmek içi can atar, üzerine basıldıkça daha iyi büyür.[11] Bunun yanında Shevek, Annares ile Urras arasında örülen iletişimsel duvarı da yıkmak istemektedir. Çünkü bütün duvarlar gibi bu duvar da ikiyüzlüdür. Annares halkı, zihinlerde ördüğü duvarla Urras’ı dışarıda bıraktığını düşünse de neyin içeride neyin dışarıda kaldığı, duvarın hangi yanından baktığınıza bağlıdır ve her şekilde içine kapanık, kaygılı, ötekileştirici ve sağlıksız bir durum yaratır.[12] Nihayetinde “duvarların yıkılmasını isteyen” Shevek muvaffak olur ve roman kahramanımızın, Annareslilerin protestoları eşliğinde, Urras’a giden gemi Dikkatli’ye binmesiyle başlar. Bundan sonra roman, Shevek’in Urras’ta yaşadıklarının anlatıldığı “Urras” ve onun Annares’te doğuşundan Urras’a gidişine uzanan süreci ele alan “Annares” başlıkları altında çifte anlatı şeklinde ilerler. Böylece Shevek karakterini, çocukluğundan itibaren tanıma fırsatı buluruz.

Shevek, Urras’ta A-İo ülkesine iner. Ona çalışması için iyi bir ortam sağlanır. Çalışmalarını okuduğu, faydalandığı, saygı duyduğu fizikçilerle görüşür. Dersler verir. Urras, kaynakların bol, biyo-çeşitliliğin fazla olduğu, yeşil ve bereketli bir gezegendir. Shevek başlarda Urras’taki zenginlikten etkilenir. Ancak yavaş yavaş mülkiyetçi toplumun olumsuzlarıyla karşılaşmaya başlayınca kahramanımızın Urras’a bakışı da değişmeye başlar. İnsanların nesnelere sahip olmaya dayalı ilişki biçimleri Shevek’i rahatsız eder. Romanda Shevek’in sözleriyle Urras’taki ahlakî durumun tasviri adeta burjuva ahlakının da bir tasviridir:

“Urras’ta doğru hareket etmenin, temiz bir yürekle hareket etmenin yolu yok. İçine kâr-zarar korkusu ve güç isteği girmeden yapabileceğiniz bir şey yok. Hanginizin diğerine üstün olduğunu bilmeden ya da kanıtlamadan bir başkasına günaydın diyemezsiniz. Diğer insanlara kardeş gibi davranamazsınız; onları kullanmanız ya da aldatmanız; onlara emretmeniz ya da itaat etmeniz gerek… Bizim (Annares’te) erkeklerimiz ve kadınlarımız özgürdür, hiçbir şeye sahip olmadıkları için özgürdürler. Siz sahipler ise sahiplisiniz. Hepiniz hapistesiniz. Herkes yalnız, tek başına, sahip olduğu yığınla birlikte. Hapiste yaşıyor, hapiste ölüyorsunuz. Gözlerinizle görebildiğiniz yalnızca bu- duvar, duvar.”[13]

Shevek’in ifadeleriyle “insanların yeterince şeye sahip olduklarında hapiste olmaya razı oldukları yer” olarak nitelenen A-İo ülkesi ile Le Guin’in ABD’yi kastettiği anlaşılmaktadır.[14] Zira kapitalist ülkelerin en “gelişmişi” A-İo’dur. Romanda Chifoilisk karakteriyle vücut bulan Thu Devleti ise SSCB’dir. Chifoilisk, Shevek’e kendi ülkesine gelmesini, Thu Devleti’nin de Odocu Hareketle aynı devrimin ürünü olduklarını söylediğinde Shevek ona, devletçi oldukları, A-İo’ya kıyasla çok daha merkeziyetçi olduklarını tek bir gücün her şeyi denetlediği bir sisteme; hükümet, yönetim, polis, ordu, eğitim, yasalar, ticaret, üretim ve para ekonomisine sahip olduklarını söyler. Gelip ülkesinde gerçek sosyalizmi görmesini isteyen Chifoilisk’e, “devrimi yarım bıraktıkları” suçlamasını yöneltir Shevek.[15] Böylece devrimin tehlikelerine, merkezileşme ve totaliterleşmeye karşı da bir uyarı yapar Le Guin. Bir diğer karakter Atro ise devleti ve kapitalizmi sosyal Darvinist argümanlarla açıklayanları seslendirir. Atro, varolmanın yasasının mücadele olduğunu; hayatın rekabet ve zayıf olanın elenmesi yoluyla işlediğini; hem bireysel hem de kolektif anlamda amansız bir savaşın yürüdüğü doğada en iyi olanın hayatta kaldığını belirterek Shevek’i daha “elitist” bir noktaya davet eder.[16]

Shevek, A-İo’luların kendisini yalnızca kuramını almak ve onu kendi hükümetlerinin çıkarları için kullanmak istedikleri için misafir ettiklerini idrak edince kaçar ve “devrimcilerin” yanına sığınır. Devrimin olabilirliğinin canlı bir kanıtı olan Shevek’in katılımıyla büyük bir moral desteğe kavuşan devrimciler, başkaldırıya girişirler ancak girişim A-İo hükümetinin kanlı müdahalesiyle sonuçlanır. Shevek kaçar ve Dünya’yı temsil ettiği anlaşılan “Arz” gezegeni elçiliğine sığınır. Arz Büyükelçisi Keng’in ifadeleriyle Le Guin,  Dünyanın geleceğiyle ilgili spekülatif bir tablo çizer:

“Arz’da hiçbir şey kalmayana kadar çoğaldık, tıkındık ve savaştık, sonra da öldük. Ne hırsımızı ne de şiddetimizi denetledik; uyum göstermedik. Kendimizi yok ettik. Ama önce dünyayı yok ettik. Benim dünyamda hiç orman kalmadı. Hava gri, gök gri, her zaman sıcak… Siz Odocular bir çölü seçtiniz; biz Arz’lılar bir çöl yarattık…”[17]

Shevek’in, Arz büyükelçisinden kuramını yayınlamasını istemesiyle amacını gerçekleştirdiği söylenebilir. Böylece kuram herkes için erişilebilir ve kullanılabilir olacak; bir kesimin, bir devletin ya da bir toplumun tekil çıkarına hizmet etmesi önlenecektir. Shevek’in Annares’e dönüş yolculuğunda son bulur roman. Annares’e Hain’li Ketho’yla birlikte inme kararı alınır ve Shevek bu sayede, insanlığı bölen duvarların yıkılması için bir adım daha atmış olacaktır. Annares’lilerin Shevek’in geri dönüşünü, dışarıdan birinin gelişini nasıl karşılayacakları ve sonrasında gelişecek olaylar ise okuyucunun hayal gücüne bırakılmıştır. Ancak Shevek’in gidişinin getirdiği tepkilerin, dönüşünde de var olacağı anlaşılmaktadır. Bu minvalde kahramanımızın Mülksüzler romanıyla yaratılan evrende, “duvarları yıkmak” için mücadeleye devam edeceğini söylemek yanlış olmayacaktır. Le Guin, kurguladığı ütopik siyasal toplumda dahi, mücadelenin gerekliliğinin altını çizmiştir. Zira gücün kurumsallaşması ve merkezileşmesi, sürekli olarak tetikte olunması, mücadele edilmesi gereken durumlardır. Arkadaşı Bedap’ın Shevek’e söyledikleri Annares’in “ikircikli bir ütopya” olmasının bir diğer nedenidir:

“Urras’ta azınlığın yönetimi var. Burada ise çoğunluğun yönetimi. Ama yine de bir yönetim! Toplumsal vicdan artık yaşayan bir şey değil, bir aygıt, bürokratlarca denetlenen bir iktidar aygıtı!… Odocu idealin merkez öğesi olan karmaşıklık, canlılık, icat etme ve inisiyatif özgürlüğünü, hepsini çöpe attık.”[18]

Shevek “anarşistlerden korkan bir anarşist topluma” dönüşmekte olan Annares’te, devrimi sürdürmeye çalışacaktır.[19] Zira yazara göre devrim bitmez. Le Guin’in devrimi, mülkiyetin reddiyle başlar. Zira mülk sahibi olmak, güvensizliklere ve endişelere karşı katı yasa ve düzen kavramlarına tutunmaya neden olur. Devlet gibi, gücün kurumsallaştığı ve merkezileştiği iktidar aygıtları da bu durumun sonucudur. “Ulusal sınırlara atfedilen gizemler” Le Guin’in mülkiyete yaklaşımıyla bulanıklaşmaktadır. Mülkiyetin olmadığı yerde devlet de varlığını sürdüremez. Devlet mitosunun ortadan kalkmasıyla toplum ve bireyin gerçek karşılıklılığı ve alışverişi açığa çıkar.[20] Bu noktada toplum dayanışmacı bir topluma doğru evrilmeye başlar. Anarşizm denildiğinde ilk zikredilen sorulardan biri olan “devlet yoksa düzen nasıl sağlanacak?” sorusunu da pas geçmemiştir Le Guin. Yemeğe gittiği Urraslı bir arkadaşının Annaresle ilgili sorduğu “insanları düzen içinde tutan ne, niye birbirlerini soyup öldürmüyorlar?” sorularına Shevek’in verdiği cevap tam olarak bununla ilgilidir:

“Hiç kimse çalınacak bir şeye sahip değil. Eğer bir şey istersen gidip depodan alabilirsin. Şiddete gelince, doğrusu bilemiyorum Oiie; durup dururken beni öldürür müydün? Eğer öldürmek isteseydin, buna karşı çıkarılan yasa seni engeller miydi? Zorlama düzeni sağlamanın bir yolu olabilir mi?”[21]

Ursula K. Le Guin’in Mülksüzler Romanı, anarşist edebiyatın başyapıtlarından biri haline gelmiştir. Laurence Davis’in de dediği gibi Mülksüzler, -eğer bir ütopya ise-, zaman-bağımsız ve erişilemez bir “mükemmeli” resmetmekten ziyade, özgür iradeyi ve yaratıcı eylemi ön plana çıkaran “devrimsel eleştirel bir perspektif” sunar ve yeni “imkânlılıklar” için alan açar. Le Guin eseriyle, tarihe dogmatik, mekanik ve nedenselci yaklaşan açıklamaları reddederek bireysel seçimin, ahlaki sorumluluğun ve kişisel yaratıcılığın tarihi değiştirme noktasındaki rolünü hatırlatır.[22] Jeff Shantz’a göre Mülksüzler, burjuva okuyucuların “keyifle” tükettikleri ana akım bir bilim-kurgu eseri olmanın ötesinde, rahatsız ederek ve karmaşık anarşist temalar sunarak zihni zorlayan bir metindir. Romanda, gücün ve mülkiyetin “gerekli” ya da “kaçınılmaz” unsurlar olmadığı açığa vurulmakta; bu unsurların insan yaratımı ve nihayetinde aktörlük meselesi olduğu gösterilmektedir.[23] Yazar, farklı karakterler üzerinden güç ve mülkiyet ile ilgili temel anlatıları yapısöküme uğratmış; iktidara ve iktidar yapılarına ışık tutmaya çalışmıştır. Bu anlamda Le Guin, “post-modern anarşizm”[24], “postanarşizm”[25] ya da “postyapısalcı anarşizm”[26] gibi yaklaşımlarla da yakınlaşmaktadır. Klasik anarşizmin “insan doğası” gibi özcü varsayımlarını reddeden; iktidarı, “devlet iktidarının” ötesinde, mülkiyet ilişkilerini, toplumsal cinsiyeti ve tarihi de dikkate alarak, daha geniş bir zeminde inceleyen; dil, bilgi ve iktidar arasındaki ilişkileri anlamayı hedefleyen bu yaklaşımların Le Guin’in anarşizmiyle benzeştiği de görülmektedir.[27]

Anarşizmi, “sürüldüğü kültürel gettodan kurtaran” Le Guin, anarşizmin iktidara ve mülkiyete bakışını, her yaş ve meslekten roman okuyucularına ulaştırarak anarşizmi entelektüel söylemin ana akımına yaklaştırmıştır.[28] Romanda anarşist temalar işlendiği gibi ünlü anarşistlere atıflar da yapılmıştır. Örneğin romanın kurgusal devrim önderi Odo, “nerede mülkiyet varsa orada hırsızlık vardır” diyerek Proudhon’a da gönderme yapar.[29] Mülkiyet, bireyler arasına nifak tohumlarını eken, onları birbirine düşman eden temel mesele olarak ele alınmıştır. Gücün kurumsallaştığı ve merkezileştiği hükümetler, mülkiyetçi sistemin gardiyanlarıdır. Bu sistemde bireyler de devlet aygıtının ögeleri olurlar ve hem başkalarını sömüren hem de başkalarınca sömürülen varlıklar haline gelirler. Le Guin’in mülkiyetçiliğe ve devlet-merkezliliğe karşı önerdiği devrim, sürekli bir devrimdir. Bu devrim şiddet içermez zira barışa ancak barış yoluyla ulaşılabilir. Yalnız adil eylemler adalet getirebilir. Bu anlamda araç aynı zamanda amaçtır. Özel mülkiyetin ve devletin ortadan kalktığı yerde dahi devrim bitmez. Zira güç her zaman kurumsallaşmaya ve merkezileşmeye eğilimlidir. Bu eğilimle mücadele edebilmek sürekli bir devrimi gerektirir. Le Guin, mülkiyetin ve devletin olmadığı Annares örneğiyle gösterir bu gerekliliği bizlere. Her sistemin kusurları ve eksiklikleri vardır ve olacaktır; sürekli bir devrim anlayışı bu yüzden gereklidir. Her sistem, organizasyon ya da örgütlenme otoriterleşmeye ve merkezileşmeye meyyaldir; sürekli yinelenecek devrim bu yüzden gereklidir. Nasıl ki birey olarak yükümlülüğümüz kendimizi sürekli yenilemek; ya da Foucault’nun ifadeleriyle “başlangıçta olmadığın insana dönüşmek” ise kolektif olarak da sürekli yenilenmeli, kontrol etmeli, yeniden ve yeniden “devrim” yapmalıyız.[30] Devrimi de sürekli “devirebilme” dirayetini gösteremiyorsak devrim başarısız olmuştur. Tarihte bürokrasiye, totaliterizme kurban olan devrimler bu durumu kanıtlar. Albert Camus, “devrim adına dünyayı yönetmeye kalkan düşüncelerin nasıl boyun eğiş ülküleri haline geldiklerinden” bahseder.[31] Bu yüzden içe kapanan, savunmaya geçen devrim, başarısız bir devrimdir. Ursula K. Le Guin, kendi ütopyasında dahi Shevek yoluyla devrimi yineler. Yazar, devrimin de anarşizmin de “yolda olmak” olduğunu, hepimize bir kez daha hatırlatmıştır.

 DİPNOTLAR

[1] Ursula K. Le Guin, Mülksüzler, çev. Levent Mollamustafaoğlu, Metis Yayınları, 2019, s. 256, 305.

[2] Le Guin’in anarşizmi, “kimin yönetimi sakinse ve dayatmacı değilse, onun halkı doğru ve dürüst olur; kimin yönetimi her şeye el atıp karıştırırsa, onun halkı hileci ve sahtekâr olur” diyen Lao Tzu’nun anti-otoriter Taocu öğretilerinden etkilenmiştir. İnsanlara ya da insanlığa yön vermeye çalışmanın beyhudeliğine vurgu yapılan Taocu felsefede, “Dünya ruhsal bir şeydir, düzletilmeye gelmez; onu düzelten bozar onu, onu sıkı tutmak isteyen kaybeder” mantığı hâkimdir ve baskıcı mantığın olumsuz sonuçları, “ne kadar çok yasa ve yasak çıkarsa, o kadar çoğalır hırsızlar ve haydutlar” gibi özdeyişlerle ifade edilmiştir. Lao Tzu, Tao Te Ching: Erdem Rehberi, çev. Kerem Çalışkan, Remzi Kitabevi, 2018.

[3] Le Guin’in feminizm anlayışı ile ilgili bilgi edinmek için bkz. Ursula K. Le Guin, Dünyanın Kıyısında Dans: Kelimeliler, Kadınlar, Mekânlar Üzerine Düşünceler, çev. Seda Ersavcı, İthaki Yayınları, 2018, s. 24-39.

[4] 1960’lar ve 70’lerde küresel gündemde ağırlığını artıran “kirlilik”, “ozon tabakasının kirlenmesi”, “küresel ısınma” gibi sorunlar Mülksüzler’de karşılık bulmuş; Le Guin, eko-politik olarak aynı şekilde devam edilmesi halinde neler olacağı hususunda kurgusal da olsa uyarılarda bulunmuştur romanında. Bkz. Chris Pak, Terraforming: Ecopolitical Transformations and Environmentalism in Science Fiction, Liverpool University Press, 2016, s. 128-130.

[5] Le Guin’in politik felsefesi komünizmle de diyalog halindedir. Öyle ki Mülksüzler, bir “anarşist komünizm” denemesi olarak da nitelenmiştir. Bkz. Laurence Davis, “Individual and Community”, Carl Levy and Matthew S. Adams (ed.), The Palgrave Handbook of Anarchism, Palgrave Macmillan, 2019, s. 61.

[6] Mülksüzler, s. 86.

[7] A.g.e., s. 44.

[8] A.g.e., s. 76.

[9] A.g.e., s. 212.

[10] A.g.e., s. 30.

[11] A.g.e., s. 67.

[12] A.g.e., s. 9.

[13] A.g.e., s. 294, 197.

[14] A.g.e., s. 121.

[15] A.g.e., s. 119-121.

[16] A.g.e., s. 125.

[17] A.g.e., s. 295.

[18] A.g.e., s. 153.

[19] A.g.e., s. 321.

[20] A.g.e., s. 283.

[21] A.g.e., s. 130.

[22] Laurence Davis, “The Dynamic and Revolutionary Utopia of Ursula K. Le Guin”, Laurence Davis and Peter Stillman (ed.), The New Utopian Politics of Ursula K. Le Guin’s The Dispossessed, Lexington Books, 2005.

[23] Jeff Shantz, Specters of Anarchy: Literature and the Anarchist Imagination, Algora Publishing, 2015.

[24] Lewis Call, Postmodern Anarchism, Lexington Books, 2003.

[25] Saul Newman, Postanarchism, Polity Press, 2016. Saul Newman’ın, “postanarşizmi” daha iyi anlamaya yardımcı olacak Türkçeye çevrilmiş bir eseri de bulunmaktadır. Bkz. Saul Newman, Bakunin’den Lacan’a: Anti-Otoriteryanizm ve İktidarın Altüst Oluşu, çev. Kürşat Kızıltuğ, Ayrıntı Yayınları, 2014.

[26] Todd May, The Political Philosophy of Poststructuralist Anarchism, Pennsylvania State University Press, 2005.

[27] Anarşizmi güncellemeye çalışan bu yaklaşımlarla ilgili kısa metinler de bulunmaktadır. Örnekler için bkz. Todd May, “Postyapısalcı Anarşizm Sahaya İniyor”, Siyahi Dergisi, No. 1, 2004; Saul Newman, “Postanarşizmin Siyaseti”, Siyahi Dergisi, No. 1, 2004. “Post” ön eklerine eleştirel yaklaşarak “yeni anarşizmi” kullanan Süreyyya Evren’in çalışması da incelenebilir. Bkz. Süreyyya Evren, “Seattle Sonrası On Yılın Ardından Bir Okuma: Yeni Anarşizm”, Birikim Dergisi, No: 264-265, 2011.

[28] Lewis Call, Ursula K. Le Guin’in Postmodern Anarşizmi, çev. Deniz Kurt, Sub Yayınları, 2017, s. 1.

[29] Pierre-Joseph Proudhon, Mülkiyet Nedir?, çev. Devrim Çetinkasap, İş Bankası Kültür Yayınları, 2018.

[30] Rux Martin, “Truth, Power, Self: An Interview with Michel Foucault”, Luther H. Martin v.d. (ed.), Technologies of the Self: A Seminar with Michel Foucault, The University of Massachusetts Press, 1988, s. 9.

[31] Albert Camus, Başkaldıran İnsan, Can Yayınları, 2014, s. 289.

KAYNAKÇA

CALL Lewis, Postmodern Anarchism, Lexington Books, 2003.

CALL Lewis, Ursula K. Le Guin’in Postmodern Anarşizmi, çev. Deniz Kurt, Sub Yayınları, 2017.

CAMUS Albert, Başkaldıran İnsan, Can Yayınları, 2014.

DAVIS Laurence, “The Dynamic and Revolutionary Utopia of Ursula K. Le Guin”, Laurence Davis and   Peter Stillman (ed.), The New Utopian Politics of Ursula K. Le Guin’s The Dispossessed, Lexington Books, 2005.

DAVIS Laurence, “Individual and Community”, Carl Levy and Matthew S. Adams (ed.), The Palgrave Handbook of Anarchism, Palgrave Macmillan, 2019.

EVREN Süreyyya, “Seattle Sonrası On Yılın Ardından Bir Okuma: Yeni Anarşizm”, Birikim Dergisi, No: 264-265, 2011.

LAO TZU, Tao Te Ching: Erdem Rehberi, çev. Kerem Çalışkan, Remzi Kitabevi, 2018.

LE GUIN, Ursula K., Mülksüzler, çev. Levent Mollamustafaoğlu, Metis Yayınları, 2019.

LE GUIN, Ursula K., Dünyanın Kıyısında Dans: Kelimeliler, Kadınlar, Mekânlar Üzerine Düşünceler, çev. Seda Ersavcı, İthaki Yayınları, 2018.

MARTIN Rux, “Truth, Power, Self: An Interview with Michel Foucault”, Luther H. Martin v.d. (ed.), Technologies of the Self: A Seminar with Michel Foucault, The University of Massachusetts Press, 1988.

MAY Todd, “Postyapısalcı Anarşizm Sahaya İniyor”, Siyahi Dergisi, No. 1, 2004.

MAY Todd, The Political Philosophy of Poststructuralist Anarchism, Pennsylvania State University Press, 2005.

NEWMAN Saul, “Postanarşizmin Siyaseti”, Siyahi Dergisi, No. 1, 2004.

NEWMAN Saul, Bakunin’den Lacan’a: Anti-Otoriteryanizm ve İktidarın Altüst Oluşu, çev. Kürşat Kızıltuğ, Ayrıntı Yayınları, 2014.

NEWMAN Saul, Postanarchism, Polity Press, 2016.

PAK Chris, Terraforming: Ecopolitical Transformations and Environmentalism in Science Fiction, Liverpool University Press, 2016.

PROUDHON Pierre-Joseph, Mülkiyet Nedir?, çev. Devrim Çetinkasap, İş Bankası Kültür Yayınları, 2018.

SHANTZ Jeff, Specters of Anarchy: Literature and the Anarchist Imagination, Algora Publishing, 2015.