Yirminci Yılında Adalet ve Kalkınma Partisi: Toplumsal Hareketten Makine Siyasetine

2001 yazı sonlarında kurulan Adalet ve Kalkınma Partisi[1] bugün Türkiye siyasetinin neredeyse yirmi yıllık bir aktörüdür. Partiden önceki Türkiye’yi şahsen tecrübe etmemiş ve oy verme yaşına gelmiş yeni bir kuşak bu süre zarfında yetişmiştir. Parti tek başına iktidarda kaldığı bu süre zarfında birçok bakımdan Türkiye toplumunu ve siyasetini dönüştürmüştür. Tüm bu yönleriyle dahi hikâyesi yeterince ilgi uyandırıcı bir hikâyedir. Ancak bu hikâye yirmi yıllık bir hikâye de değildir. Onlarca sene Türkiye’de parti sisteminin kıyılarında kalan bir siyasi hareketin seçim süreçleriyle hegemonik/egemen bir otoriter partiye (Magaloni 2006; Greene 2007) dönüşümünün hikâyesi olması nedeniyle de dikkat çekicidir. Katı bir ideolojinin ve inanmış bir destekçi ve seçmen kitlesinin yıllarca toplumsal ve siyasal alanda çeşitli baskılar karşısında ayakta tuttuğu bu hareket belirli bir tarihsel momentte kritik bir dönüşümden geçmiştir. Önce ikiye bölünmüş, sonra bir kanadı iktidara gelmiş ve sonrasında da kıyılarında yer aldığı demokratik nitelikleri tartışmalı bir sistemi hızlı sayılabilecek bir sürede iyiden iyiye otoriter bir yönetime dönüştürmüştür. Herhangi bir devrimci durumun etkisi ile oluşmayan, geniş doğal kaynaklara dayanan bir rantiye ekonomisi üzerinde yükselmeyen (Rusya ve Körfez monarşileri gibi) bu hızlı otoriterleşme vakası siyasal bilim bakımından da şüphesiz açıklanmaya muhtaç bir bulmacadır.[2]

Bu metinde yapmaya çalışacağım şey bu bulmacaya yönelik olarak örgütsel faillik merkezli bir açıklamayı,[3] son dönemlerdeki bazı gelişmeler ışığında tekrar yorumlayarak, kısaca aktarmaya çalışmak olacak. Örgütsel failliğe odaklanan bu yaklaşımın tercih edilmesinde parti üzerine literatürün kuramsal ve ampirik bakımdan bazı güçlü eğilimlerinin yol açtığı kültüralistik ve deterministik yaklaşımlardan uzaklaşma isteği de rol oynamaktadır. Partinin bu hegemonik statüsünü söylemsel, kültürel unsurların (İslamcılık/muhafazakarlık ve genel olarak dinsel siyaset ya da Tayyip Erdoğan’ın imajı), İslami burjuvazinin yükselişi ve genel olarak toplumsal değişmenin etkisi ve ekonomik krizlerin yarattığı bir sonuç olarak görmek son derece dezavantajlı koşullar (güçlü seküler seçkinlerin ve kurumların karşıtlığı, ekonomik kaynakların sınırlılığı vb.) içinden üretilen otoriter bir rejimi anlamayı güçleştirmektedir. Bir taraftan ideoloji ve kültür düzeyine fazlaca odaklanan diğer taraftan da siyasal iktisadi boyutun etkilerini ön plana çıkaran araştırmalar partinin yükselişinin yapısal koşullarını anlamamıza yardım ederken belirli momentlerde bu aynı koşulları paylaşan diğer benzer siyasal partilerin neden başarılı olamadığı sorusuna çoğu zaman yanıt vermeyi güçleştirmektedir. Zira bu tip analizler, genelde, parti-seçmen bağlarının ve siyasal seçkinlerin yönelimlerinin/tercihlerinin şekillendirdiği (hem parti içi ilişkileri düzenleyen hem de partiler arası ilişkilerde partileri konumlandıran) örgütsel failliği bir nedenden daha çok yapısal süreçlerin bir sonucu olarak ele almak eğilimindedirler. Burada yapmaya çalışacağım şey ise, şüphesiz yapısal süreçlerin de şekillendirdiği örgütsel faillik ve dönüşümlere kısaca bir göz atmak ve hem partinin hem de Türkiye siyasetinin 1980’lerden beri içinden geçtiği dönüşümü bu örgütsel değişim çerçevesinde okumak olacak.

Kökler: parti sisteminin bunalımı ve İslamcı bir kitle partisinin yükselişi[4]

Parti 2001’de kurulmasına karşın Türkiye siyasetini takip eden herkesin yakından bildiği gibi 1970’lerden beri parti sistemi içinde şu ya da bu şekilde var olan bir geleneğin son halkası olarak da görülmelidir. Milli Görüş geleneği, daha 1970’lerin başında Türkiye’nin yerleşik merkez sağ siyaset geleneğinden koparak takip eden on yıllar boyunca defalarca kapanıp yeniden açılan ve değişik adlarla ortaya çıkan bir dizi parti yaratmıştır. Bu noktada dikkat çekilmesi gereken durum, 1970’ler boyunca koalisyon hükümetleri içinde yer almasına rağmen, Milli Görüş geleneğinin partilerinin 1990’lara kadar katı bir İslamcı ideolojiye dayanan, sistemin çeperlerinde yer alana partiler olmaya devam etmiş olmalarıdır. Hem sekülarizm hem de piyasa ekonomisi konusundaki görüşleri Milli Görüş partilerini Türkiye’nin toplayıcı (catch-all) “millet partileri”nden (Wuthrich 2015) ve onların ideolojik ve programatik olarak muğlak platformlarından ayırmıştır. Milli Görüş partilerinin belirgin bir şekilde İslami olan söylem ve ideolojisi Türkiye’de seçmenin geniş ortalama gövdesinin eğilim ve beğenileriyle uzun yıllar örtüşmemiştir ve bu durum bu partilerin sistemin çeperlerinde kaldığı on yıllar boyunca seçim sonuçlarına da yansımıştır.

Ancak bu on yıllar boyunca daha sonra “parti”yi yaratacak olan Milli Görüş partileri, Duverger’nin (1974) tanımladığı şekliyle, belirli toplum kesimlerini ve onların sorunlarını temsil eden, ideolojinin ön planda olduğu, kaynaklar bakımından üye ve destekçilerinin bedensel ve mali katkıları ile yaşayan bir “kitle partisi” olarak ayakta kalmayı başarmıştır. Bu on yıllar, şüphesiz, partinin genetik yapısını (Panebienco 1988) derinden şekillendirmiştir. Milli Görüş geleneğinin yarattığı partiler belirli bir çekirdek üye tabakasının son derece derin bir sadakat ile ve bazı bedeller ödeyerek siyasi faaliyet sürdürmeyi göze aldıkları bir örgütlenme kültürünü zaman içinde yaratmışlardır. Özellikle 1990’larda, 12 Eylül darbesi ile Türkiye’de kitle çizgisini benimsemiş solun ezilmesinin ardından ortaya çıkan boşlukta Refah Partisi kent çeperlerinde bir sol kitle partisinin yapması gereken birçok şeyi yapmıştır. Mahallelerin, apartmanların, gecekonduların içine girmiş ve neoliberalizmin saldırısı ile yönsüzleşmiş büyük yoksul göçmen kitleleri “parti olarak” himaye etmiştir, bu kitlelerin toplumsal yaşamının bir parçası haline gelmiştir (White 2002). Bu noktada Milli Görüş’ün örgütlenme geleneğinin Türkiye’deki ana akım parti örgütlenmeleriyle olan farkı özenle vurgulanmalıdır: bir tarafta çeşitli yerel ve ulusal hamilerin yarattığı toplayıcı partiler varken bunların karşısında mali ve emek temelli kaynaklarını temel olarak sıradan üyelerin ideolojik sadakati sayesinde sağlayan bir kitle partisi vardır. 1980’lere gelindiğinde parti sisteminin bir kitle partisi olma potansiyeline sahip olabilecek olan soldaki aktörleri çeşitli biçimlerde ezildiğinde ve sistemin kıyılarına itildiğinde Refah Partisi, takip eden on yıllarda, çok önemli bir avantaja dönüşecek olan bir örgütsel kültürün tek taşıyıcısı olarak kalmıştır.

12 Eylül darbesinden sonraki süreçte de, Türkiye’nin merkezdeki partileri darbe öncesi süreçteki örgütsel alışkanlıkları devam ettirmişlerdir. Bu süreçteki, ANAP da dahil olmak üzere, birçok parti bütün millete hitap etme ve bütün milleti temsil etme iddiasında olan toplayıcı partiler olarak kalmışlardır. Esasında, bu partiler, 12 Eylül öncesi dönemin siyasi kültüründen çok ayrılmadan irili ufaklı bazı hamilerin/patronların kümelendiği oluşumlar olmaktan öteye geçememişlerdir. Ne var ki 1980’lerde, özellikle de ANAP’ın kısa bir dönem ustaca kullandığı siyasal pazarlama yöntemleri ve medya gittikçe daha belirgin bir şekilde parti rekabeti üzerinde etki göstermeye başlamıştır (Özbudun 2001). Yine de, siyasal pazarlamanın ön plana çıkması Türkiye’nin merkez partileri içindeki yaygın hami-yanaşma kültürünü değiştirmemiştir. Bilakis siyasal pazarlama (anketler, profesyonel kampanyalar vb.) bu kültüre eklemlenmiş ve daha iri kıyım sayılabilecek parti patronlarının kontrolüne girmiştir.

Ancak 1980’ler Türkiye’de hem kente göçün hızlandığı hem de neoliberalizmin yarattığı tahribatın toplumsal ilişkileri alt üst ettiği bir dönemdir de. Özellikle büyük kentlerin çeperlerinde yoksulluk ile mücadele eden kitlelerin genişlemesi bu süreçte yerleşik hami-yanaşma siyasetinin yetersizliklerinin daha da görünürleşmesine yol açmıştır. Yine de özellikle iktidar kaynaklarını da kullanarak medya ve profesyonel kampanyalar ile siyasal alanda tutunabilmek bu yerleşik hami-yanaşma siyasetine dayanan partiler için şüphesiz bir müddet daha mümkün olabilmiştir. Fakat 1990’ların ortalarına gelindiğinde bu tip örgütsel stratejilerin kifayetsizliği belirginleşmiştir. Refah Partisi’nin İstanbul Belediye Başkanlığı’nı temel olarak yaygın ve sadık bir taban örgütlenmesi ile kazanması bu koşullar altında mümkün olmuştur. Özbudun’un (2001) da işaret ettiği gibi, 1990’lar Türkiye’de merkez sağ ve sol partilerin hem söylemsel hem de örgütsel olarak bir buhran içine girmişlerdir. Eski yöntemlerin de (düşük eşgüdümlü hami-yanaşma siyaseti) yeni yöntemlerin de (medya ve siyasal pazarlama yöntemleri) artık iyiden iyiye kentleşmiş ancak hala yoksul bir seçmen yığını üzerinde hegemonik bir etki yaratmakta zorlanmaya başladığı bir dönemdir bu. Bu noktada ideolojik bir kitle partisi olarak Refah Partisi Türkiye’nin merkez partilerinin ve genel olarak parti sisteminin bunalımından faydalanarak hızla hegemonik bir konum edinmeye başlamıştır. Özellikle 1990’lar ile birlikte Refah Partisi’nin kazanmaya başladığı belediye başkanlıkları, başta Erdoğan olmak üzere, daha genç kuşaktan Refahlıları çok daha pragmatik bir yönelim içine sokmuştur. Bu belediye başkanlığı deneyimi Milli Görüş içindeki genç seçkinlerin daha büyük bir hegemonik etki yaratılabileceği yönündeki kanısını güçlendirmiştir ve bu da bir oranda belirli bir “seçkin güç siyaseti” ile iştigali ve partinin ideolojik kitle partisi niteliklerini yumuşatmayı gerektirmiştir. Aslında Milli Görüş hareketi genel olarak 1990’ların ikinci yarısı boyunca kapatma davalarına ve 28 Şubat sürecine de paralel bir ideolojik, örgütsel dönüşüm içine halihazırda girmiştir (Öniş 2001). Bu dönüşüm şüphesiz merkeze doğru bir yönelim içindeydi. Ancak açıktır ki bu dönüşüm Milli Görüş siyaseti içinde tamamlanamamıştır ve yeni muhafazakâr seçkinler için örgütsel ve söylemsel olarak mevcut koşullara “kazanan bir stratejik” yanıt verebilmek bir parti bölünmesi ile mümkün olabilmiştir. Zira 1990’larda Türkiye’nin merkezdeki partileri daha önceki on yıllardan kalma alışkanlıklar ile yeni kent yoksulluğunun yarattığı yeni seçim sosyolojisine ayak uyduramamıştır. Aynı on yılın ortaları itibariyle Refah Partisi’nin ideolojik kitle partisi modelinin de sınırlılıkları (temel olarak orta ve üst sınıflara ulaşmayı sağlayan medya imkânlarından ve profesyonel kampanya tekniklerinden yoksun olmak ve katı bir ideolojik pozisyonun seküler müesses nizamın hedefi haline gelmesi) partinin seçkinleri tarafından daha iyi anlaşılmaya başlanmıştır.

Yükseliş: sosyal hareket siyasal pazarlama ile buluşuyor

1990’larda Türkiye’nin müesses partilerinin ve parti sisteminin yaşadığı bunalım –ki bu bunalım 1990’ların sonlarına doğru bir askeri müdahaleyi de tetikleyen bir genel hegemonya ve parti sistemi krizi ve takip eden bir ekonomik krizle birlikte de seyretmiştir- 2000’lerin başında “parti”nin kurulması ile bir çözüm yoluna girmiştir. Parti, Türkiye’nin parti sisteminin ve mevcut partilerinin 1990’larda neoliberalizmin yarattığı tahribat ve dönüşüm karşısında yaşadığı kifayetsizliği ikili bir strateji ile çözmüştür. Bir taraftan kendinden önceki partileri süreç içerisinde çözen klasik hami-yanaşma kümelerine dayanan stratejiden uzaklaşmış ve sadık bir “teşkilat” ile seçmen ile mümkün olduğunca doğrudan bir ilişki kurmayı tercih etmiştir (ki bu zaten Milli Görüş geleneğinden miras alınan bir örgütsel kültürdür). Diğer taraftan da bu yaygın, dinamik ve sadık taban örgütlenmesini siyasal pazarlama teknikleri ve medya gücü ile desteklemiştir yukardan desteklemiştir. Bu noktada tabi ki partinin Gülen Cemaati ile işbirliğinin ve bu süreçteki gayrimeşru birçok uygulamanın seçkinler düzeyindeki mücadelelerde başarılı olunması bakımından yarattığı etkiye vurgu yapılmalıdır. Ancak partinin toplumsal alandaki hegemonyasını tesis eden stratejik yaklaşım çeşitli seçmen gruplarını ayrı ayrı hedefleyecek şekilde klasik bir kitle partisinin adanmış taban örgütlenmesi ile daha çok profesyonel seçim partilerinin kullandığı kamuoyu araştırmacıları, reklamcılar, halka ilişkiler uzmanları vb. gibi siyaset profesyoneli ekipleri bir araya getirerek melez bir örgütlenme yaratmasıdır. Süreç içerisinde bu melez örgütlenme iktidarın kaynaklarını da kullanarak Erdoğan’ın hem seçkinler düzeyindeki mücadelelerindeki rakiplerini alt etmesini sağlamıştır hem de yavaş yavaş yıllar içinde konvansiyonel medya üzerinde neredeyse tam bir kontrol oluşturmasını sağlamıştır. Bu noktadan sonra partinin benimsediği melez örgütlenme devlet aygıtları ile gittikçe daha ayrıcalıklı bir ilişki kurmaya ve bürokratikleşmeye başlamıştır.[5]

Bu bağlamda Erdoğan’ın bu hegemonik strateji içindeki rolüne kısaca değinmek yerinde olacaktır.[6] Zira partinin yarattığı otoriterliğin bir “tek adam sistemi” olarak okunması ve değerlendirilmesi, özellikle popüler yorumlarda sıkça karşılaşılan bir yaklaşımdır. Bu ideolojik karakteri belirsiz ve son derece keyfi yönelimler içinde olan, dolayısıyla “sultancı” (Linz 2017) eğilimler gösteren, otoriter rejimde Erdoğan şüphesiz kilit bir pozisyondadır ve ana karar verici olarak sorumluluk sahibi öznelerden biridir. Ancak tüm bu düzeneğin operasyonel bakımdan tek bir kişi sayesinde ayakta durduğunu ya da tek bir kişinin yaratısı olduğunu düşünmek hem partinin siyasal hegemonyasını inşa ettiği süreçteki hem de daha sonra gerçekleşen otoriter konsolidasyon sürecindeki kontrol ve yönlendirme dinamiklerinin örgütsel-eşgüdümlü içeriğini kavramayı güçleştirmektedir. Burada vurgulanması gereken noktalardan ilki partinin hegemonik-otoriter niteliğinin hiçbir surette Erdoğan’ın kişisel-entelektüel-ideolojik tesirinin yarattığı bir örgütsel ve toplumsal rıza sonucu oluşmadığıdır. Erdoğan, hiçbir zaman, entelektüel vasıflarıyla ön plana çıkmış bir siyasetçi olmamıştır ve partinin günümüzde yarattığı otoriterlik de yirminci yüzyılda dünyanın deneyimlediği karizmatik liderlikler altında inşa edilmiş otoriterliklere benzememektedir. Burada gördüğümüz manzara daha çok zaman içinde daha da tahkim edilmiş ve son derece merkeziyetçi/bürokratik bir klientelistik işleyişle kaynakların seçilmiş yandaşlara ve yoksul destekçilere seçim başarılarını sürdürecek şekilde tahsis edilmesine imkân tanıyan (White 2017; 2019; Çınar 2019) yaygın bir teşkilatlanmaya dayanan bir otoriterliktir.

Bu genel örgütsel mekanizma içinde Erdoğan’ın rolü temel tahsisat kararlarını vermek ve daha alt düzeydeki tahsisat kararlarını parti teşkilatı içindeki güvenilir yöneticilere devretmektir. Bütün bu mekanizmayı ve tahsisat süreçlerini dağılmayı engelleyecek şekilde önce yaratmak ve sonra da muhafaza etmek her şeyden önce çok yoğun bir örgüt inşası ve denetimi faaliyeti gerektirmektedir. Erdoğan’ın tüm siyasi hayatı boyunca temel olarak yaptığı şey de budur: “teşkilatçılık”. Erdoğan hala, hükümetteki yönetim sorumluluğuna karşın, ülkenin en ücra köşelerindeki il ve ilçelerin parti kongrelerini takip etmekte, kimilerine katılmakta, aday belirleme süreçlerini yakından takip etmekte ve tabiri caizse parti içinde bir mikro yönetim faaliyetini kuruluş aşamasından beri sürdürmektedir. Bu noktada Erdoğan’ın siyasetten başka –kısa dönemli ticari yöneticilik dışında- herhangi bir mesleki deneyimi olmadığına işaret edilmelidir. Erdoğan ne bir ideolog ne de siyasete sonradan atılmış başarılı bir iş adamıdır. Temel vasfı yetenekli bir kariyer siyasetçisi olmasıdır ve partinin teşkilatlanmasını belirleyen de Erdoğan’ın bu niteliğidir. Liderlik çalışmalarındaki bir temel ayrım (Burns 2010) ile anlatmak gerekirse o karizmatik-dönüştürücü bir liderden çok temel fonksiyonu kaynakların dağılımını kontrol etmek olan aracı-işlemsel (transactional) bir liderdir.

Ancak Erdoğan’ın teşkilatçılığının yanı sıra son derece telejenik ve günümüzde siyasetin gittikçe daha fazla medyalaşan doğasına uygun plastik yeteneklere sahip bir kariyer siyasetçisi olduğu da vurgulanmalıdır. Türkiye’de geniş seçmen kesimleri ile kurduğu popülist rabıta bu yönüne işaret etmektedir. Dolayısıyla, Erdoğan’ın entelektüel-akademik vasıflarının sınırlılığının rakipleri nezdinde stratejik zekâsını ve siyasal enerjisini gerçekçi bir şekilde görmeyi engelleyen dirençli bir yanılsamaya yol açtığını da bu fasılda vurgulamak gerekir. Erdoğan Türkiye’de kendisini önceleyen bir dizi iyi eğitimli ve prestijli mesleki arka plandan gelen Özal, Demirel, Erbakan gibi siyasetçilere benzemediği gibi küresel olarak yükselen “iş adamından siyasetçiye dönüşmüş” Berlusconi, Trump gibi popülist liderlere de benzememektedir. Bu tip figürlerden farklı olarak Erdoğan’ın “mesleği” siyasettir ve temel güç kaynağı –en azından siyaseten yerini sağlamlaştırana kadar- teşkilatlanma faaliyeti sırasında kendisini vaz geçilmez kılmak yönündeki çok boyutlu siyasal çabası (sık geziler, mitingler, parti içi mikro yönetim, partinin yerel örgütlerinin ve aday listelerinin bizzat tespiti vb.) olmuştur. Böyle olduğu oranda Erdoğan’ın temel “ustalığı” teşkilatlanma, kampanya yürütme, seçim koalisyonları oluşturma, seçimler için örgütü ve destekçileri mobilize etme, seçim günü sandıkların kontrolü vb. konularındadır ve bu yönüyle de en zayıfladığı düşünüldüğü anlarda dahi hiç hafife alınamayacak bir siyasal aktördür.

Bu kısmı toparlarken şu hususun altı tekrar çizilmelidir: partinin otoriter konumunu basitçe Erdoğan’ın imajı ve etkisinin bir sonucu değil Erdoğan ve milyonlarca üyeden ve yüzbinlerce aktivistten oluşan parti teşkilatı arasındaki özgül bir ilişkinin ürünü olarak anlamak gerekir. Bu ilişki ve melez örgütlenme yapısı ise hem Türkiye’de partilerin ve parti sisteminin 1990’larda yaşadığı buhrana etkili bir stratejik cevap oluşturmuştur hem de ülkenin 1980 sonrası yaşadığı dönüşüm sonucu ortaya çıkan toplumsal yapıya uygun bir örgütlenme dinamiği yaratmıştır. Ancak partinin iktidardaki konumu güçlendikçe ve parti Türkiye toplumunu dönüştürdükçe bu melez örgütlenmenin de bir buhran içine girdiği daha açık bir şekilde görülmektedir. Aşağıda kısaca bu buhranın bazı emareleri üzerinden partinin dönüşümüne göz atmaya çalışacağım.

Mülk: makine siyasetinin yükselişi ve yeni seçkinler

Parti iktidarda kaldığı ve ekonomik kaynaklar üzerindeki kontrolü arttığı oranda bu melez örgütlenmenin sadık ve dinamik bir taban örgütlenmesine dayanan yönünün zamanla enerjisini yitirmeye başladığı gözlemlenebilmektedir. 1990’ların hatıraları partinin iktidarı boyunca gittikçe silikleşmiştir ve ideolojik motivasyonların harekete geçirdiği parti kadrolarının katkılarını da iktidarda olmanın sağladığı büyük kaynaklara erişim ile dengelemek mümkün olabilmiştir. Bu süreçte partinin başta Doğan medyası olmak üzere 1990’ların ve 2000’lerin merkez medyası üzerinde neredeyse tam bir kontrol sağlamasının da bu melez örgütlenmenin kitle partisi yönüne olan ihtiyacı gittikçe daha azalttığı ileri sürülebilir. Ancak bu bazı popüler yorumlarda sıklıkla işaret edildiği gibi partinin bir örgütsel çözülme içinde olduğu şeklinde yorumlanmamalıdır. Parti örgütlerinde, Panebienco’nun işaret ettiği biçimiyle söylemek gerekirse, “kolektif teşviklerin” (collective incentives), ya da maddi olmayan motivasyonların rolünün azalması ile örgütsel gerileme aynı şey değildir. Makam, mevki, ekonomik imkânlar gibi maddi teşviklerin ön plana çıktığı dönemde de parti bürokratikleşerek de olsa belirli bir örgütsel dinamizmi koruyagelmiştir. Zira bu partinin hem kendi üyeleri hem de seçmenle kurduğu gittikçe artan klientelistik ilişkilerin de bir gereğidir. Belirli düzeyde bir örgütsel dinamizm ve rutinleşme olmadan partinin toplumun en ücra köşelerine kadar yaydığı klientelistik ilişkilerin hem merkezde Erdoğan’ın konumunu güçlendirecek şekilde hem de seçimlerde belirli bir seçmen desteğini süreklileştirecek şekilde muhafaza edilmesi imkânsız olacaktır. Dolayısıyla çeşitli yerel güç merkezlerinin kontrolü altına girmemiş, merkeziyetçi-bürokratik yönelimleri muhafaza eden ve belirli rutinleri olan bir klientelistik seçim makinesi olarak partinin işlevini göz ardı etmek mevcut otoriterliğin operasyonel boyutunu kavramayı güçleştirecektir.

Ancak bu bağlamda partinin benimsediği bürokratik klientelizmin tıkandığı noktalar olduğuna da işaret etmek gerekmektedir. Bu tıkanmanın nedenleri bir tarafta ekonomik genişleme ve daralmalar karşısında çok kırılgan olmasından diğer tarafta da dayandığı insan kaynağının yönelimlerinin yarattığı sınırlılıklarda yatmaktadır. Partinin benimsediği makine siyasetinin gerektirdiği kadrolar önceki dönemlerde yerleşik merkez sağ partilerin hami-yanaşma ilişkilerinin üzerine kurulu olduğu insan profilinden çok daha farklıdır. Birçok geleneksel simgesel, ekonomik ve kültürel kaynağın yeniden üretiminin yarattığı eski hami-yanaşma siyasetinin yerine bugün “parti”nin benimsediği bürokratik klientelizm gücün geleneksel ekonomik ve kültürel kaynaklarından büyük oranda faydalanmayan köksüz bir aracı tabakası yaratmış bulunmaktadır. Daha basit bir şekilde ifade etmek gerekirse, “parti”yle ilişki kurmadan önce toplumsal tabakalaşma bakımından hiçbir suretle etkili bir konumu olmayan (toplumsal, kültürel ve ekonomik sermayeleri son derece sınırlı) insanlar partinin klientelistik işleyişi çerçevesinde tuttukları pozisyon sayesinde çok kısa sürede ekonomik kaynaklara ve nüfuza erişmişlerdir. Bu yönüyle parti büyük -ancak çarpık- bir toplumsal mobilizasyon makinesi olarak da işlev görmüş ve hemen hemen her şeyini partiye borçlu ve dolayısıyla ne partiye ne de Erdoğan’a sadakatten başka opsiyonu olmayan yeni bir seçkin/aracı sınıfı yaratmıştır. Her ne kadar ilk bakışta bu hem parti liderliğinin (Erdoğan’ın ve yakın çevresinin) konumu hem de partinin seçimlerdeki başarıları için güvenilir, emin bir strateji gibi görünse de kendi içsel çelişkilerini üretmekten de bağımsız değildir. Bu yeni seçkin/aracı sınıfının parti açısından yarattığı ikili bir olumsuz etki olduğu açıktır: bunlardan ilki ekonomik kaynakların gelişmesi ve daralması karşısında partinin hegemonik konumunun gittikçe daha kırılgan hale gelmesidir. Bu şema içinde hem yeni seçkinler/aracıların hem de bu aracıların müşterisi (client) haline gelmiş kitlelerin sinizmi derinleşmekte ve bu kesimlerin durumu ve partiye bağlılığı kaynakların akışına son derece duyarlı bir hale gelmektedir.[7] Diğer taraftan hızla zenginleşen aracı sınıfı partinin klientelistik ağları içinde çeşitli gerekçeler ile yer alamayan toplum kesimlerinde güçlü bir öfkeyi beslemekte ve partinin 2000’lerde sahip olduğu rıza üretme kapasitesini büyük oranda azaltmaktadır.

Burada yakın zamanlarda çokça tartışılan Kürşat Ayvatoğlu vakasının bu noktaya kadar aktardığım dinamiği daha iyi açıklamak bakımından yararlı bir örnek olabileceğini düşünüyorum. Bilindiği üzere partinin genel merkezinde büro personeli olarak çalışan Ayvatoğlu’nun lüks bir araçta uyuşturucu kullanırken kaydedilmiş görüntüleri, muhtemelen dostlarıyla arasındaki bir husumet sonrasında ortaya çıkmış ve ardından kendisinin, başta İzmir milletvekili Hamza Dağ olmak üzere, birçok üst düzey partili ile fotoğrafları dolaşıma girmişti.[8] Ayvatoğlu önce kullandığı maddenin uyuşturucu değil “pudra şekeri” olduğunu iddia ederek vakanın sosyal medyada yaygın bir mizah konusuna dönüşmesine yol açmıştır. Ancak takip eden süreçte meselenin yalnızca uyuşturucu kullanımı ile ilgili değil 1993 yılında doğmuş olan Ayvatoğlu’nun partide siyasete girdiği 2014 sonrası yıllarda hızlıca büyük bir servete kavuşmasıyla ilgili olduğu daha iyi anlaşılmıştır. İsmail Saymaz’ın aktardığı bilgilere bakılacak olursa[9] endüstri meslek lisesinden terk Ayvatoğlu önce partinin Kastamonu Belediyesi’ni kazandığı dönemdeki belediye başkanının yanında seçim kampanyasını yürüterek işe başlamıştır. Kampanya sürecinde destek olduğu aday seçimi kazandıktan sonra da önce belediyede sözleşmeli işçi olarak, ardından da vekâleten belediyenin kültür ve turizm dairesine müdür olarak atanmıştır. Bu süreçte epey büyük bütçeleri olan kültür etkinliklerinin düzenlenmesinde kilit konumda olan Ayvatoğlu aileden gelen hatırı sayılır hiçbir simgesel, ekonomik ve kültürel kaynağa sahip olmamasına rağmen hızla zenginleşmiştir. Bu süreçte Ayvatoğlu’nun belediye bağlantılı işlerde partinin iş çevreleriyle yürüttüğü klientelistik ilişkilerde bir aracı işlevi ifa ettiğini düşünmeyi mümkün kılacak bazı veriler mevcuttur. Zira Ayvatoğlu’nun belediyede çalıştığı dönemlerde parti belediyesi bir dizi yolsuzluk suçlamasıyla karşı karşıya kalmıştır ve 2019 yılında da bu suçlamalar partinin Kastamonu Belediyesi’ni kaybetmesiyle sonuçlanmıştır.

Bu noktada Ayvatoğlu’nun bu usulsüzlüklerden/yolsuzluklardan tek başına faydalandığını düşünmek yanıltıcı olacaktır. Partinin kurduğu klientelistik ilişkiler üzerine bazı yakın tarihli önemli araştırmaların işaret ettiği gibi (Esen & Gümüşçü 2018; 2020; Çeviker-Gürakar 2016; Göçmen 2014; Lord 2018) Ayvatoğlu’nun içinde bulunduğu klientelistik ilişkilerin partiye yakın iş insanları, belediye başkanı, partiye yakın vakıflar, parti ve partili seçmen başta olmak üzere birçok başka ayakları da mevcut olmalıdır. Bu noktada Ayvatoğlu’nu partinin diğer aracı/seçkinlerinden ayırt eden nokta bu aracılık konumunun sağladığı kaynakları/ayrıcalıkları kullanırken tercih ettiği hedonist yönelim ve bunun bir parti içi ya da dostlar arası husumet sonrası bir skandala dönüşmesidir.[10] Şüphesiz partinin yarattığı yeni aracı/seçkin tabakanın mensupları bu yeni zenginliği ve gücü daha çok büyük oranda bir orta, orta-üst sınıf mantığı içinde kullanıyor olmalıdır (gayrimenkule çevirmek ve daha konvansiyonel gösterişçi tüketime yönelmek: Porsche yerine BMW gibi). Ancak Ayvatoğlu vakası ile bu diğer daha “mazbut” aracı/seçkinlerin kökenleri ve partinin makine siyaseti çerçevesinde oynadıkları rol bakımından şüphesiz bir örtüşme vardır: çoğunlukla herhangi bir kültürel, ekonomik, toplumsal sermayeye sahip olmayan toplumsal kesimlerden parti yeni bir siyasal seçkin sınıfı yaratmıştır.[11] Bu noktaya kadar olan kısımda işaret edildiği üzere, bu örgütsel gerçeklik, bir taraftan, görünüşteki sağlamlığına karşın (hiçbir kaynağa ve imkâna sahip olmayan kimselerin sadık, partiye bağlı siyasal ve ekonomik seçkinlere dönüştürülmesi) parti mensuplarının hatırı sayılır bir kısmı bakımından derin bir sinizmi (muhafazakâr/popülist söylem ile bağdaşması zor bir gösterişçi tüketim ve yaşam eğilimi) beslemektedir. Diğer taraftan aynı gerçeklik partinin yarattığı imkânlardan faydalanamayan ve bu düzenden zarar gören kesimler arasında da derin bir öfkeyi yaygınlaştırmaktadır. Sonuç kısmında bu tür bir siyasal manzara içinde muhalefetin konumu ve karşı karşıya olduğu stratejik ikilemler ve zorluklar konusuna kısaca değinerek tartışmayı toparlamaya gayret edeceğim.

Sonuç

Bu noktaya kadar açıklamaya çalıştığım makine siyaseti üzerine kurulu otoriterliğin kendisinin yarattığı sorunlar kadar bu rejimin dışladığı ve muhalefetin doğal destekçi kitlesi olarak görülebilecek toplum kesimlerinde yarattığı kendiliğinden eğilimler de demokratik bir muhalefetin yüzleşmek zorunda olduğu zorluklar arasındadır. Mevcut rejimin, temel olarak alt sınıflar ve yeni bir seçkin zümresi arasındaki popülist ve klientelistik bağlar ile inşa edilmiş, Gino Germani’nin deyişiyle (1978), bir “alt sınıflara yaslanan otoriterlik” olduğu vurgulanmalıdır. Bu rejimin yarattığı koalisyonlara –temel olarak etnik, dinsel ve mezhepsel nedenlerle- dâhil olamayan alt sınıflar ve daha çok da siyasal gerekçelerle uzak duran eğitimli ve seküler yönelimleri güçlü olan orta ve üst sınıflar arasında duyulan yaygın “öfke” ciddiyetle üzerinde durulması gereken bir meseledir. Bu alt sınıflar bakımından kimlik temelli şiddet yönelimlerini besleme ihtimali barındırırken orta ve üst sınıflarda göçmen ve yoksul karşıtlığı içeren anti-demokratik eğilimleri güçlendirmektedir. Özellikle orta ve üst sınıf kesimlerin, otoriterliğin hesabını partinin hami-patron konumundaki seçkinlerinden çok bu seçkinleri destekleyen yoksul kitlelere kesme eğilimi anti-demokratik yönelimleri güçlü bir anti-popülizme (Ostiguy 2017, Moffitt 2018, Stavrakakis & Katsembekis 2019) ve üst sınıf otoriterliğine yol açma ihtimalini barındırmaktadır. Bu hedefi şaşmış öfkenin nasıl demokratik bir kanala yönlendirilebileceği önümüzdeki yıllarda önemli bir mesele olarak muhalefetin karşısına çıkabilir.

Bu bağlamda Türkiye’de demokratik muhalefetin önünde temel olarak üç güzergâh bulunduğu düşünülebilir. Bu güzergâhlardan ilki ve en hızlı sonuç doğurma ihtimali olanı, “parti”nin benimsediğine benzer bir profesyonel siyaset yaklaşımını ve işletme benzeri örgütlenmeyi demokratik muhalefet içinde belirli bir odağın benimsemesi ve bu sayede kısa sürede partiyi dengeleyecek karşı-hegemonik bir merkezin Erdoğan benzeri bir siyasetçi etrafında yaratılmasıdır. Bu güzergâha girilmesinin iktidar değişikliği ile yaratacağı kısa vadeli değişim hissine karşın, “parti”ninkine benzer ve gücü yoğunlaştırmaya yönelik bir yukarıdan belirlenen “seçkin güç siyaseti”nin orta vadede benzer klientelistik ve otoriter stratejilere yönelmesi muhtemeldir. Bu tip bir durumda hemen yukarıda bahsedilen üst sınıf otoriterliğine yönelik eğilimlerin güçlenme riski de mevcuttur. Diğer taraftan geçici bir değişim havası sonrası bu tip bir yeni hegemonik merkezin Türkiye’nin siyasal kültürünün çarpık yönlerini de yeniden üretmesi güçlü bir olasılıktır.[12]

Demokratikleşmeyi daha emin bir şekilde sağlayacak olan diğer güzergâh ise “profesyonel siyaset” yoluyla uygulanacak, Gramsci’nin (2003) söyleyişiyle, bir “manevra savaşından” daha çok, programatik, bir sosyal hareket gibi örgütlenen, kimlikçi yönelimlerden kaçınan, gücü yayan, toplumsal güven[13] inşa eden bir “mevzi savaşı” modelidir. Bu şüphesiz uzun yıllara yayılacak olan bir örgütlenme, mobilizasyon ve demokratik koalisyon deneyimi sonrası başarıya ulaşabilecek bir tür stratejidir ancak tam da bu tip bir stratejinin Türkiye’nin siyasal kültürünü esaslı bir şekilde değiştirip demokratik kurumlar inşa etme şansı mevcuttur. Bu tip bir yaklaşımın zaman maliyeti de şüphesiz göz önünde bulundurulmalıdır zira Türkiye’nin, pandemiden sonra daha da belirginleşen küresel ölçekteki siyasal, ekonomik, kültürel dönüşümlere ayak uydurup uyduramamak gibi gerçek bir beka sorunu olduğu açıktır. 19. yüzyıl başına benzer şekilde, Türkiye, kendi yerel siyasi ve ekonomik sorunlarıyla boğuşurken iklim, teknoloji/biyo-teknoloji, bilişim ve ekonomi alanındaki büyük ve tehlikeli küresel dönüşümleri (Harari 2018; Wallace-Wells 2020, Zuboff 2018) ve bunların etkilerini siyasal, hukuksal, ekonomik, bilimsel ve eğitsel kurumlarıyla karşılayabilmekten çok uzaktadır. Türkiye toplumu 19. yüzyıldakine benzer ancak sonuçları daha da yıkıcı olabilecek bir ikinci periferileşme sürecine girme tehlikesi ile yüz yüzedir.

Bunun dışında, Türkiye’de parti sisteminin mevcut eğilimleri yeni bir fragmentasyon ihtimalini de ortaya koymaktadır. Tıpkı 1990’lardakine benzer şekilde sağda ve solda bölünmelerin hızlandığı ve bu ayrılan hareketlerin güçlendiği çoğulcu bir parti sisteminin oluşması da ihtimallerden biri olarak karşımızda durmaktadır. Bu tip bir durumun uzun vadeli türbülanslar yaratacağı açıktır ancak hemen yukarıdaki kısımda bahsedilen uzun erimli hegemonya mücadelesinin ve sonunda oluşabilecek demokratik kurumsallığın bu tip bir ortamda gelişme şansı daha yüksektir.

DİPNOTLAR

[1] Metnin kalan kısmında, Adalet ve Kalkınma Partisi’ni, hegemonik konumunu ve bu konum içinde örgütsel failliğinin önemini vurgulamak için, yalnızca “parti” olarak adlandıracağım.

[2] Partinin oluşturduğu bulmacayı bu şekilde formüle ettiğimiz bir çalışma için bkz. Somer & Baykan (2018).

[3] Bu örgütsel faillik merkezli açıklama için bkz. Baykan (2018).

[4] Parti öncesi döneme eğilen bu kısımda ortaya koyulan tezlerin ayrıntılı bir gösterimi için bkz. Baykan (2018, bölüm 2 ve bölüm 5)

[5] Bu noktada bazı muhalif siyasetçilerin ve yorumcuların “parti devleti” benzetmesinin yol açtığı bir yanlış anlamaya da işaret etmek isterim. Partinin devlet üzerindeki kontrolü çok güçlü olmakla birlikte parti ve devlet arasındaki ilişkinin ne resmi ne fiili düzeyde bir kaynaşma ilişkisi olmadığı açıktır. Bürokrasi ve devlet aygıtları içindeki personelin tutumu daha yaygın bir şekilde konformizm ve sinizmdir ve görünüşteki parti devleti imgesini yaratan da şüphesiz bu tip memuriyet tutumlarıdır. Devleti ne özerk bir yapı olarak görmek ne de bir aygıt ya da araç olarak görmek ampirik gerçeklikle bağdaşmaktadır. Devleti birleşik ve insicamlı bir aktör, bir parti devleti olarak takdim edip düşmanlaştırmak demokratik yönelimleri olan bir siyaset için yanlış bir tutumdur. Devletin, bir dizi başka alan yanında (toplumsal, kültürel, ekonomik vb.) ve onlarla ilişki içinde olan hegemonya mücadelesinin önemli bir “alanı/sahası” olarak görülmesi gerekir. Türkiye’de devlete ilişkin nüanslı tartışmalar içeren bir derleme için bkz. Aymes et al. (2016).

[6] Erdoğan’ın siyasal failliği ve parti içindeki konumuna ilişkin daha ayrıntılı bilgi için bkz. Baykan (2018, 4. Bölüm).

[7] Bu bağlamda Türkiye’de klientelistik ilişkilerin “moral ekonomisi” üzerine kısa bir not düşmek isterim. Her ne kadar iktidar partisi bakımından bu yeni aracı/seçkin tabakanın hatırı sayılır bir kısmı tarafından bu klientelistik ilişkilerin belirli bir sinizm ile birlikte yürütüldüğü düşünülebilirse de, bu tip ilişkiler içinde bulunan genel partili gövdenin (kaynak sağlayıcıları, aracılar ve desteklerden faydalanan seçmenler) bu ilişkileri meşrulaştıran yorumlama süreçleri dikkate alınmalıdır. Hem kaynakları sağlayan seçkinler hem de dağıtan aracı aktivist kitle kendilerini büyük oranda seçmenlerin acil ihtiyaçlarına çözüm buldukları bir hayır hasenat faaliyeti içinde görmektedir. Klientelistik ilişkilerin kaynaklarını sağlayan üst düzey siyasetçi ve iş adamı tabakası da iktidarın sağladığı ayrıcalıklar – ve kimi durumlarda bazı yolsuzluklar- ile edindikleri zenginliğin kefaretini yoksul kitlelere yardımlara dönüşen bağışlar yoluyla ödediklerini düşünmektedirler. Bu ilişkilerden yararlanan seçmenin büyük bir kesiminin ise acil sorunlarına çözüm bulan partiye minnet duyduğunu düşünmek yersiz olmayacaktır. Bu yönüyle klientelistik ilişkilerin direncinin bu, geniş anlamıyla, “ideolojik” boyuttan bağımsız düşünülmesi yanıltıcı olacaktır.

[8] https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-56552714 , erişim: 2.4.2021.

[9] Saymaz’ın konuyla ilgili araştırmalarını aktardığı bir yayın için bkz.: https://www.youtube.com/watch?v=d0UlJ6BIVPc&ab_channel=KRTkulturTV , erişim: 2.4.2021.

[10] Bu noktada partinin muhafazakâr/popülist söylemi ile çelişen hedonist yaşam tarzlarını benimseyen yeni aracı/seçkinlerin sayısının çok az olmadığını da vurgulamak gerekir. Ayvatoğlu’nun olay patlak verdikten sonra sosyal medya üzerinden yaptığı açıklama bu duruma işaret etmektedir: “Şu anda herkes bana söylenmesi gerek bütün kötü sözleri söyledi. Belki daha da söyleyecek. Oysa ki benim durumumda yüzlerce genç var, birçoğu nüfuzlu ailelerin çocukları. Benim gibi yolunu şaşırmış, bu dünyanın içinde savrulup duran birçok genç var.” Bkz. https://www.birgun.net/haber/kursat-ayvatoglu-ndan-aciklama-uyusturucu-kullandigini-itiraf-etti-pismanim-dedi-339183 , erişim: 2.4.2021.

[11] Bu noktada Ayvatoğlu’nun teşkil ettiği aşırı örneğe karşın toplumsal bakımdan daha “makbul” yükselme hikâyelerinin daha yaygın olabileceği de vurgulanmalıdır. Mesela İstanbul’un periferisinde çok çocuklu yoksul ve iyi eğitim alma olanağı olmamış ailelerden gelen, parti ağları içinde buldukları destekle üniversite okuyarak parti yöneticiliğine -ve belki bunun yanı sıra da belirli bir ekonomik sermayeye kavuşan- ve daha mazbut bir orta, orta-üst sınıf hayatına geçiş yapan aracı/seçkinler olduğu da düşünülmelidir.

[12] Burada, siyasal parti faaliyeti bakımından en temel meselelerden birinin, siyaseti meslek edinmiş bir kariyer siyasetçisi tabakasının Türkiye’nin neredeyse tüm partilerinde oynadıkları baskın rol ile ilişkili olduğuna işaret etmek isterim. Bu baskın rol, Türkiye toplumunun tarihsel olarak eğilimli olduğu değişen biçimler alan hami-yanaşma ilişkilerini yeniden üretmekte, siyasal seçkinleri güçlendirirken örgütlü toplumu ve liberal demokratik kurumsallığı zayıflatmaktadır. Sonuç olarak çağdaş bir demokraside olması gereken asil-vekil ilişkisinin yerine vekillerin “efendilere/patronlara” dönüştüğü ve seçmenin de, klientelistik ilişkiler içinde olsa da olmasa da, fiili ve sembolik bakımdan “yanaşma” konumuna indirgendiği bir ilişki biçimi oluşmaktadır. Cumhurbaşkanlığından daha alt düzeydeki vekillik, belediye başkanlığı vb. gibi konumlara kadar uzanan bir hatta siyasal seçkinlerin faydalandığı ayrıcalıklar ve bunların gösterişçi teşhiri karşısında geniş seçmen kitlelerinin yaşadığı güçsüzlük hissi bu ilişkinin sembolik boyutunu teşkil etmektedir. Örneğin hükümet yetkililerinin uzun konvoylarını ve alınan gösterişçi asayiş tedbirlerini klientelistik ilişkiler içine girse de girmese de her vatandaş kamusal alandaki gündelik rutini –polis eliyle- kesintiye uğratılarak beklemek zorundadır. Diğer taraftan, İYİ Partili Ağıralioğlu’nun esprili bir şekilde işaret ettiği gibi, mezar yeri bulmak için bile bir “referansa” ihtiyaç duyulması bu çarpık asil-vekil ilişkisinin fiili boyutunu teşkil etmektedir. Bkz. https://www.youtube.com/watch?v=fpOSD8Q_bIE&t=3s&ab_channel=196Sekiz , erişim: 5.4.2021. Dolayısıyla Türkiye’de siyasal kurumların reformu ile ilgili gündemlerin bir parçası muhakkak seçilmişler için dönem sınırlamaları ve siyasal seçkinleri, vekilleri ve yöneticileri “efendilere” dönüştüren kaynakların tahsisatı ile ilgili birçok ayrıcalığın ortadan kaldırılması olmalıdır.

[13] Türkiye’de yaygın genelleşmiş toplumsal güven eksikliğinin İslami kökenlerden gelen partileri nasıl avantajlı kıldığına dair önemli bir çalışma için bkz. Livny (2020). Genelleşmiş toplumsal güvenin eksik olduğu bağlamlarda partikülaristik/grup içi güven yaratan dindarlık –ve çeşitli cemaat ilişkileri- Livny’ye göre İslami hareketleri Müslüman çoğunluğa sahip toplumlarda seküler siyasal hareketler karşısında örgütlenme ve mobilizasyon bakımından daha avantajlı kılmaktadır. Ancak, bu durumun bedeli, partikülaristik güvenin sürdürülmesini sağlayan enformel ilişkilerden geniş toplum kesimlerinin dışlanması ve -bugün Türkiye’de yaşadığımız- özellikle muhafazakar olmayan toplum kesimleri tarafından deneyimlenen “yurttaşlık güvencelerinden yoksun hissetme hali” olarak ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla demokratik yönelimleri olan siyasal hareketlerin bir toplumsal hareket gibi örgütlenerek hem genelleşmiş güven inşa etmesi hem de genelleşmiş güven yerine partikülaristik güveni ikame eden –ve böylelikle genelleşmiş güvenin de altını oyan- enformel ilişki biçimlerini (klientelistik ağlar, dinsel cemaatler, hemşeri dayanışmaları vb.) hızla şeffaflaştırmak ve resmiyet dairesine sokmak gibi bir gündeme de sahip olması gerekir.

 

Kaynakça

Aymes, M., B. Gourisse ve E. Massicard (der.) (2016). Devlet Olma Zanaatı (Çev.: A. Berktay). İstanbul: İletişim.

Baykan, T. S. (2018). The Justice and Development Party in Turkey: Populism, Personalism, Organization. Cambridge: Cambridge University Press.

Burns, J. M. (2010). Leadership. New York: Harper Collins.

Çeviker-Gürakar, E. (2016). Politics of Favoritism in Public Procurement in Turkey. New York: Palgrave Macmillan.

Çınar, K. (2019). The Decline of Democracy in Turkey – A Comparative Study of Hegemonic Party Rule. London: Routledge.

Duverger, M. (1974). Siyasi Partiler (Çev.: Ergun Özbudun). Ankara: Bilgi Yayınevi.

Esen, B., & Gümüşçü, S. (2018). “Building a competitive authoritarian regime: State–business relations in the AKP’s Turkey”. Journal of Balkan and Near Eastern Studies20 (4), 349-372.

Esen, B., & Gümüşçü, S. (2020). “Why did Turkish democracy collapse? A political economy account of AKP’s authoritarianism”. Party Politics, doi: 1354068820923722; erişim: 1.12.2020.

Germani, G. (1978). Authoritarianism, Fascism and National Populism. New Brunswick & New Jersey: Transaction Books.

Gramsci, A. (2003). Hapishane Defterleri (Çev.: A. Cemgil). İstanbul: Belge.

Greene, K. F. (2007). Why Dominant Parties Lose: Mexico’s Democratization in Comparative Perspective. Cambridge: Cambridge University Press.

Göçmen, İ. (2014). “Religion, politics and social assistance in Turkey: The rise of religiously motivated associations”. Journal of European Social Policy24 (1), 92-103.

Harari, Y. N. (2018). 21. Yüzyıl için 21 Ders (Çev.: S. Siral). İstanbul: Kolektif.

Linz, J. L. (2017). Totaliter ve Otoriter Rejimler (Çev.: E. Özbudun). Ankara: Liberte.

Livny, A. (2020). Trust and the Islamic Advantage. Cambridge: Cambridge University Press.

Lord, C. (2018). Religious Politics in Turkey. Cambridge: Cambridge University Press.

Magaloni, B. (2006). Voting for Autocracy: Hegemonic Party Survival and Its Demise in Mexico. Cambridge: Cambridge University Press.

Moffitt, B. (2018). “The Populism/Anti-Populism Divide in Western Europe”. Democratic Theory, 5 (2), 1-16.

Ostiguy, P. (2017). ‘Populism: a Socio-cultural Approach’. İçinde P. Taggart et al. (der.), The Oxford Handbook of Populism, Oxford: Oxford University Press, s. 73-97.

Öniş, Z. (2001). “Political Islam at the Crossroads: From Hegemony to Coexistence”. Contemporary Politics, 7 (4), 281–298.

Özbudun, E. (2001). ‘The Institutional Decline of Parties in Turkey’, içinde L. Diamond ve R. Gunther (der.), Political Parties and Democracy, Baltimore: Johns Hopkins University Press, s. 238–265.

Panebianco, A. (1988). Political Parties: Organization and Power (Çev.: M. Silver). Cambridge: Cambridge University Press.

Somer, M. and T. S. Baykan (2018). ‘Hybrid Party Dilemmas and the Rise of Turkey’s AKP as a Dominant Party’. Koç Üniversitesi Araştırma Taslağı.

Stavrakakis, Y., & Katsambekis, G. (2019). “The populism/anti-populism frontier and its mediation in crisis-ridden Greece: from discursive divide to emerging cleavage?”. European Political Science, 18 (1), 37-52.

Wallace-Wells, D. (2020). Yaşanmaz Bir Dünya – Isınma Sonrasında Hayat (Çev.: E. Kılıç). İstanbul: Domingo.

White, J. B. (2002). Islamist Mobilization in Turkey: A Study in Vernacular Politics. Seattle: University of Washington Press.

White, J. B. (2015). “The Turkish Complex”. The American Interest10 (4), 15-23.

White, J. B. (2017). “Spindle Autocracy in the New Turkey”. The Brown Journal of World Affairs, 24 (1), 23-37.

Wuthrich, F. M. (2015). National Elections in Turkey. Syracuse: Syracuse University Press.

Zuboff, S. (2018). The Age of Survaillance Capitalism. New York: Public Affairs.