5 yıllık bir yargılama sürecinin ardından 7 Ekim 2020 tarihinde Yunanistan Mahkemeleri tarihi bir karar verdi. Irkçı Altın Şafak Partisi’ni bir suç örgütü olarak niteleyen karar ile birlikte partinin lideri Nikolaos Michaloliakos da dahil olmak üzere pek çok parti üyesi tutuklandı.

Bu olumlu gelişmeye rağmen Altın Şafak Partisi’nin faal olduğu dönemde Yunanistan toplumu üzerinde derin bir yara bıraktığını söylemek mümkün. Altın Şafak doğrudan Nazi Almanyası’ndan ilham alan şiddet yanlısı, neo-nazi, göçmen karşıtı, anti-Semitik, anti-komünist, aşırı milliyetçi ve ırkçı (özellikle Türk karşıtı) bir siyasal hareketti. 1980’li yıllarda ortaya çıktı ve 1967 cuntasının destekçileri arasında destek buldu. Neredeyse yirmi yıl boyunca marjinal fakat büyümesine devam eden şiddet yanlısı bir akım olarak var oldu. Kamuoyu önüne ilk kez açıktan neo-nazi eğilimleri olan bir dergi ile 1980 yılında çıktı. 1987 yılında militan bir hareket olarak aktivitelerine devam etti ve 1994 yılında ilk kez bir siyasal parti olarak seçimlere katıldı. Bu ilk döneminde ideolojik olarak “düşman” gördüklerine yöneltilen saldırılar ve göçmen karşıtı, aşırı milliyetçi retoriğinin yaygınlaşması ile uğraştı. Toplumun dikkatini 1990’larda “Makedonya Cumhuriyeti”ne dair isim tartışması ve sonrasında Türkiye ile yaşanan Kardak/Imia krizi sırasında takındığı radikal tavır ile çekti. Kardak krizinin yaşandığı gece düşen Yunan askeri helikopterinde ölen askerleri anmak için her yıl düzenlenen tören Altın Şafak’ın her seferinde daha fazla katılımcı ile görünür olduğu kamusal bir ana dönüştü.

Altın Şafak 2000’lerin ortalarından itibaren şiddet eğilimlerini güçlendirdi. Organize güçler ile göçmenlere düzenli saldırılar düzenlediler. İdeolojik rakipleri olarak gördükleri grupları, – solculardan liberallere, LGBT bireylerden “milli” çıkarlara “ihanet” ettiğini düşündükleri herkese – terörize ettiler. Yunanistan’da yaşanan mali krizin etkileri ile birlikte tüm Yunan sağ siyasetinde göçmenleri suçlamanın yaygınlaşması, Altın Şafak’ın şiddet içeren eylemlerinin kendisine olan desteği arttırdığı inancını doğurdu. 2010 yılında Altın Şafak lideri Nikolaos Michaloliakos Atina Belediyesi meclisinde bir koltuk kazandı. Takip eden yıllarda 2012 ve 2015 seçimlerinde parti dikkat çekici oy oranları ile ( %6 ile %7 arasında değişen) ülke meclisinde temsil edildi ve 2019 yılında yapılan ve %3 seçim barajını kılpayı kaçırdığı seçimlere kadar 8 yıl mecliste var oldu.

Altın Şafak kaynaklı şiddet eylemleri Yunanistan’daki toplumsal hayatı neredeyse on yıl boyunca meşgul etti ve fakat devlet yetkilileri uzunca bir süre bunu bir sorun olarak görmediler. Altın Şafak üyelerinin dahil olduğu 60 kadar şiddet eylemi hakkında yasal soruşturma başlatılmış olsa bile yetkililer bu şiddet eylemleri ile parti arasındaki bağı kurmamakta direndi. 2013 yılı Eylül ayında ilerici gençlik arasında popüler bir figür olan, anti-faşist hiphop şarkıcısı ve söz yazarı, etnik olarak Yunan Pavlos Fyssas’ın bir Altın Şafak saldırısı sonucu bıçakla öldürülmesinin ardından bu durum değişti. Bu olaydan sonra Altın Şafak’ın suç teşkil eden eylemleri göz önüne çıktı. 20 Nisan 2015 yılında başlayan ve 450 duruşma boyunca süren yargılamanın ardından mahkeme ilk aşama kararını verdi.

Mahkemenin kararı Yunanistan’daki bozuk demokratik düzen için bir umut haline geldi ve güncel zamanların Nurnberg Duruşması olarak adlandırıldı. Sonuç olarak Altın Şafak’ın Avrupa’daki pek çok milliyetçi / faşist grup tarafından bir başarı hikayesi olarak görüldüğü söylenebilir. Partinin ayrımcı siyasal pratikleri Avrupa’daki ve Türkiye’deki pek çok aşırı sağ siyasal hareket ilham kaynağı oldu.

Yalnızca faşizm karşıtı mücadele için değil aynı zamanda demokrasi mücadelesi için de bir umut duygusu olarak tarif ettiğimiz ve tüm dünya için olduğu gibi Türkiye için de yankıları olan bu süreci Eleni Takou ile konuşacağız. Eleni, bir sivil toplum aktivisti olarak göçmen hakları ve insan hakları alanında sürdürdüğü mücadelenin yanı sıra Irkçı Şiddet Kayıt Ağı’nın koordinatörü ve bu kimliği ile Altın Şafak davasının önemli tanıklarından biriydi.

LEONİDAS KARAKATSANİS: Eleni şimdi bir adım geriye atıp Altın Şafak yargılamasının başladığı dönemi konuşalım. Kendi yazılarımda 2010’lu yıllarda hem Yunanistan’ın hem de Türkiye’nin farklı türdeki krizler nedeniyle demokrasilerine dair büyük bir tehdit altında olduklarını belirttim. Birçokları bu argümanımı aşırı buldu. ( özellikle de Yunanistan’a göre Türkiye’de demokrasinin daha zayıf olduğu bilinmesine rağmen böyle bir karşılaştırma yapmamı kabul etmediler). Fakat şimdi Altın Şafak yargılanmasının tamamlanmasını ardından bu hareketin Yunanistan demokrasisine yönelttiği tehditin ne kadar ciddi olduğunu biliyoruz. Sen bu düşünceye katılıyor musun ve eğer katılıyorsan yargılama süreci bu fikri nasıl destekledi?

Eleni Takou

ELENİ TAKOU: Altın Şafak’ın iktidara gelmesi – akla gelebilecek her türlü sonuçları ile – 2010’ların ortalarında gerçek bir tehlike olarak karşımızdaydı. Altın Şafak’ın muhafazakar bir koalisyonun ortağı olması açıkça tartışıldı. Bunu mümkün kılan ise aşırı sağın anaakımlaştırılması oldu. Anaakım medyanın çoğunluğunun Altın Şafak’a uzun süreler vererek işledikleri suçları aklaması ya da daha “ciddi” bir Altın Şafak ( diğer sağcılar ile birlikte ülkeyi yönetebilecek olan) ile daha “radikal” ve “saldırgan” kesim ( zaman içinde yokolması beklenen) ayrım yapması ile bu sürecin temellerini attı.

Bu süreci (Altın Şafak’ın kolayca anaakımlaştırılması) anlamak için başka bir aşırı sağ parti olan Halkçı-Ortodoks Alarm Partisi (LAOS) daha erken tarihli ani yükselişine bakmamız gerek. LAOS, 2007 yılında meclise girmiş ve iki yıl sonra Yunanistan’da yaşanan ekonomik krizin ardından kurulan kemer sıkmacı koalisyonun dönemin iki büyük partisi sağcı Yeni Demokrasi Partisi ve merkez-sol PASOK ile birlikte ortağı olmuştu. Her ne kadar LAOS ve Altın Şafak arasında doğrudan bir bağlantıdan söz edemesek de bildiğimiz kadarıyla siyasal düzeyde bir çok ilişkiyi görmek mümkün. 2007 yılında LAOS meclise girdiğinde Altın Şafak’ın radikal tarafını göz önüne çıkarmaya başlamasının işaretlerini görmeye başladık. Milli takım destekçisi taraftar grupları “Galazia Stratia” ( Mavi Ordu) ilk kez bu yıl bir milli maçta milli marş esnasında Nazi selamını kullandı. 2008 yılında Altın Şafak üyeleri, Atina’da bir anarşist merkez olan “antoipnia” ya bıçaklı saldırıda bulundular ve saldırganların “Altın Şafak’tan selamlar” diye bağırdığı biliniyor.

LEONİDAS KARAKATSANİS: Bütün bu eylemler gizlenme ihtiyacı duymadan, açık bir şekilde gerçekleşti değil mi? Aslında bu nokta geçmişte yaşananlar ile 2000’li yıllarda yaşananlar arasındaki farkı da ortaya çıkarıyor. 1998 yılında üniversite öğrencisi Dimitris Kousiris’e Altın Şafak üyelerince gerçekleştirilen ve neredeyse ölümle sonuçlanan kaza sonrası parti daha düşük bir profil izlemeye kadar vermiş ve saldırganlar yıllarca yargılanmamak için saklanmışlardı. 2009 yılında ise görünen oydu ki Altın Şafak Partisi için şiddet gizli saklı başvurulan bir şey değil doğrudan kendilerini takdim etmelerinin bir aracı olmuştu.

ELENİ TAKOU: Evet ve 2009 yılı için bir dönüm noktasıydı denilebilir. Henüz o dönemde Irkçı Şiddet Kayıt Ağı’nı kurmamıştık (2011 yılında kuruldu) fakat doğrudan Altın Şafak üyelerince göçmenlere karşı gerçekleştirilen saldırıların sayısında bir artış olduğunun farkındaydık. Atina’da geceleri rastgele hedef aldıkları kişilere yaptıkları saldırılar kadar Müslümanların bir mescidinin yakılması veya mültecilerin kalması için bir işgal binası olarak kullanılan eski İstinaf Mahkemesi binasına yapılan saldırılar gibi planlı saldırılarda gerçekleştirmekteydiler.

2010 yılında ise Altın Şafak lideri Michalolakis’in Atina Belediyesi meclisine üye olarak seçilmesiyle beraber LAOS ile birlikte başlayan ve Altın Şafak’ın çok daha radikal tavrına doğru genişleyerek devam eden aşırı sağın anaakımlaştırılması çabasının başarıya ulaşmaya başladığını görmeye başladık.

O günden bugüne ve özellikle 2011 yılının başından itibaren Irkçı Şiddet Kayıt Ağı ile şahit olduğumuz tamamen kontrolden çıkmış bir durumun varlığıydı. Kontrolden çıkmıştı çünkü saldırgan gruplar son derece pervasızca davranıyorlar ve ceza almaktan korkmuyorlardı. Şiddet kayıtlarını tutan bir kuruluşun direktörü olarak benim bile yabancılara açıklarken zorlandığım bir tablo vardı önümüzde. Nasıl anlatabilirim? Görünüşlerinden dolayı sıkça saldırıların hedefi olan Pakistanlı ve Bangladeşli göçmenler eğer uğradıkları saldırı için şikayette bulunurlarsa kendileri tutuklanmaktaydı. Ya da gerekli göçmenlik kağıtlarına sahip olmadıkları için sınırdışı edilme riski ile karşı karşıya kalmaktaydılar. Kendi kayıtlarımızda Altın Şafak üyelerince dövülen ya da bıçaklı saldırıya uğrayan pek çok göçmenin saldırı esnasında yakınlarda olan polislerin müdahale etmediğini anlattığı gördük. Elbette polisin bu tavrı yüzünden o dönem Altın Şafak tarafından gerçekleştirilen saldırılara dair kanıtların pek çoğu kaybolmaktaydı. Polisler saldırının amacını araştırmak, saldırı bölgesindeki kameraları kontrol etmek ve olay yeri inceleme yapmak gibi sorumluluklarını yerine getirmiyorlardı. Yargı sürecinin de yapması gerekenleri yaptığını söyleyemeyiz. Çeşitli saldırılar arasındaki bağlantıları bulmak ya da polisi işini yapmaya zorlamak gibi. Bana göre bu yargı içinde göçmenlerin hayatına değer vermeyen bir tür kurumsal ırkçılık kaynaklıydı.

Bugünden o döneme baktığımızda, her ne kadar yargılama sonucu içimizi umutla dolduran önemli bir karar çıkmış ve bazı önemli sorumlular ceza almış olsa bile devlet aygıtı içerisinde bütün bu saldırıları benimseyen ve destekleyen unsurların sorumluluğunun açığa çıktığını söyleyemeyiz. Onların rolü olmadan bütün yaşananlar mümkün olamazdı.

LEONİDAS KARAKATSANİS: Bu yaşananların Altın Şafak üyelerinde emniyet güçlerini kontrol ettikleri algısını güçlendirdiğini söyleyebiliriz değil mi? Mahkeme sırasında ortaya çıkan vurucu bir şeyi hatırlamamız lazım. Pavlos Fyssas’ın katili Yiorgos Roupakias, bıçaklamanın ardından olay yerinde gözaltına alınmış ve polis merkezine götürülmekteyken araç içindeki polis memuruna “Evet, ben yaptım. Fakat kimseye söyleme. Ben de sizdenim.” demişti. Şaşıran polis memurunun açıklaması için “Biz kimiz?” diye sorması üzerine Roupakis “Altın Şafak” cevabını vermişti. Polis memuru bu olayı mahkemede bir tanık olarak anlattı.

ELENİ TAKOU: Evet, tam da öyle oldu. Fakat hatırlamamız gerek ki katil Roupakias polis merkezine götürüldükten sonra bir saat boyunca elleri kelepçelenmeden bir odada cep telefonu ile yalnız bırakıldı. Bu süre içerisinde partiden kişiler ile gerekli görüşmeleri yapmasına müsade edildi. Elinde bıçakla yakalanmış bir katil olmasına rağmen! Fakat dediğin doğru, Altın Şafak’ın nasıl hissettiğinden bağımsız olarak işini yapmaya çalışan polisler vardı. Fakat işin yapmaya çalışan polisler bile cezasızlık ikliminden ve hükümet tarafından siyasi bir irade gösterilmemesinden dolayı işlerini yaparken korku duymaktaydılar.

Altın Şafak şiddetinin ilk “Yunan” kurbanı olan Pavlos Fyssas cinayetinin ardından bir siyasi irade ortaya çıkmaya başladı. Çünkü devlet aygıtı bu dönemde işlerin kontrolden çıkabileceğini farketti. Ve bu “kontrolden çıkma” meselesi bir “karanlık nokta olarak, senin konuşmamızın başında demokrasimizin ne kadar tehdit altında olduğuna dikkat çekmene dair ikinci vurgumu hatırlattı. Bir karanlık nokta diyorum çünkü bilmemiz mümkün değil ve fakat bazı çıkarımlar yapabiliriz. Açıklamak gerekirse; Altın Şafak üyelerince gerçekleştirilen saldırılarda kullanılan belirli silahlar vardı. Örneğin; bıçak, sopa, muşta gibi. Mahkeme de ortaya çıkan bilgilere göre ise Altın Şafak üyelerinin taarruz tüfekleri, otomatik ağır silahlar ve askeri ekipmanlar ile gayri nizami savaş talimi yaptığıydı. Fakat bu silahlar saldırılarda hiç kullanılmamıştı.

Özetlersek, şahit olduğumuz hikayenin bir kısmı sokaklarda gördüğümüz saldırılar ve bu saldırılar ile devlet aygıtı arasındaki kirli bağlantılardı, ki bu kendi başına ciddi bir problem oluşturmaktaydı. Hikayenin diğer yüzü ise Altın Şafak’ın izin verildiğinde neler yapmaya hazır olduklarıydı.

LEONİDAS KARAKATSANİS: Tekrar yargılama sürecine dönersek. Sürece dair kendi deneyimini paylaşabilir misin?

ELENİ TAKOU: Yargılamaya dair pek çok şey söylemek mümkün. Öncelikle istisnai bir şekilde uzun sürdüğünü ve siyasal önemine rağmen çok absürd koşullarda yapıldığını söylemek isterim. Kış aylarında ısıtması olmayan bir duruşma salonunda donacak kadar üşüdüğümüzü hatırlıyorum. Davalılardan hiçbirinin davanın sonlarına doğru cezalarında indirim istemek için yalvardıkları kısımlar dışında yargılamanın tümüne katılmadıklarını da söylemek isterim.

Benim için dikkat çekici olan bir başka şey ise davalı avukatlarını durumuydu. Sistemli bir savunma sunulmasını beklerken avukatların da Altın Şafak partisinin siyasi karakterine benzer bir şekilde kaba ve mafyavari bir üslup ile savunma gerçekleştirdiklerini gördük. Özellikle de bu saldırgan tavırların şiddet olaylarının ilk elden tanıklarına yönelmişti. Örneğin, Altın Şafak liderinin avukatı, benim sunduğum 2013 yılına dair rapora itiraz ederek o yıl içerisinde gerçekleştirilen saldırıların “yalnızca” 30’unun Altın Şafak ile ilgili olduğunu iddia etti. Kendisine 30 ölümcül bıçaklı saldırının göz ardı edilemeyecek kadar fazla olduğunu ve tam da bu yüzden yargılanıyor olduklarını söyledim.

En çetrefilli ve zorlayıcı kısım ise “suç örgütü” iddiasını ispat etmek oldu. Çünkü yargılama konusu olan yalnızca üç olay vardı. Pavlos Fyssas cinayeti, 2012 yılında evlerinde saldırıya uğrayan dört Mısırlı balıkçı ve 2013 yılında Yunanistan Komünist Partili sendikacılara gerçekleştirilen saldırı. Yani “suç örgütü” suçlaması için bir davacı ortalıkta yoktu. Bunun ispatı davacı avukatları ve biz tanıklara düştü. Benim ve bir çok başkasının orada olma sebebi, Altın Şafak’ın bir suç örgütü olduğunu ispat etmekti. Elbette işin yapma konusunda oldukça gönülsüz olan bir savcı ile bu ispat işi olduğundan bile zor hale geldi.

LEONİDAS KARAKATSANİS: Evet, savcının Ekim ayında yargılama sürecinin sonuna gelmişken tüm hukuk çevrelerini şok edecek şekilde “suç örgütü” suçlamasını düşürmeyi ve yalnızca alt derece üyeleri belirli saldırılar için cezalandırmayı teklif ettiğini burada okuyuculara hatırlatmamız gerekiyor. Sen ifaden sırasında onunla karşılaştın mı?

ELENİ TAKOU: Kısa ama anlamlı bir karşılaşmamız oldu. Altın Şafak’ın ırkçı saldırılarına dair raporları paylaştıktan sonra, bana “Çalıştığınız kurum Yunanlara yapılan ırkçı saldırıları da kaydediyor mu?” diye sordu. Gülmemek için kendimi zor tutarak “Evet, Yunan vatandaşı olan Çingenelere ve yine Yunan vatandaşı olan LGBT bireylere olan saldırıları kaydediyoruz.” dedim. Tabii ki bu onun istediği cevap değildi. Benim hayır dememi bekliyordu ve sonrasında göçmenlerin de Yunanlara karşı pek çok saldırısı olduğundan bahsedecekti.

LEONİDAS KARAKATSANİS: Bu yargılamayı ve çıkan olumlu kararı mümkün kılan bir diğer konuya geçmek istiyorum. Sivil toplum, anti-faşist mücadele ve devlet arasındaki ilişkiler. Yargılamanın sonucunu anlamak için bu ilişkilerin önem taşıdığını düşünüyorum. Bu düşüncemin nedeni özellikle yargılama sırasında ve öncesinde pek çok toplumsal hareket temelli inisiyatifin ve STK’larda dahil olmak üzere sivil toplumun örgütlü güçlerinin Altın Şafak ideolojisinin yayılması ve saldığı korkunun engellenmesi için ne kadar önemli olduğunu görmüş olmamız. Bu noktayı önemsiyorum çünkü geçmişte yaşananlar ile iki noktada farklılaştığını düşünüyorum. Bir taraftan Yunanistan’da STK’ların saplantılı bir şekilde “siyasetten” uzak durmaya çalışarak insan hakları ve göç gibi meselelere yoğunlaşmasına dair çok da haksız olmayan bir eleştiri vardı. Çünkü bu tavırları önemli meseleler ortaya çıktığında işlevsiz kalmalarına ya da meseleleri yalnızca idari ya da yönetimsel yöntemler ile çözmeye çalışmalarına neden oluyordu. Örnek olarak, göç üzerine çalışan STK’ların ilgilendikleri sorunlar konusunda devletin eksikliklerini sorunlaştıran ve bu konuda devlet ile yüzleşen tavırlar almak yerine devletin eksikliklerini kapatan bir yol izlemeleri söylenebilir. Diğer yandan “anti-faşist” hareketin geçmişte “faşistleri sokakta ezmeliyiz” gibi militan bir tavır takındığı ve fakat sonunda tüm sokakların Altın Şafak tarafından kontrol edildiği bir durumla karşılaştığımız gerçeği var. Sen son yıllarda yaşanan değişimi nasıl yorumluyorsun?

ELENİ TAKOU: 7 Ekim’de açıklanan karara faşizme karşı bir “zafer” niteliği kazandıran özelliği çok çeşitli grupların ve insanların zorlu mücadeleler sonucu farklılıklarını bir kenara bırakarak yaptıkları işbirliğinin bir sonucu olmasıdır. Radikal soldan anarşist gruplara, merkezdeki liberallerden bazı liberal sağ kişilere kadar farklı özneler bu konu hakkında birlikte hareket etmeleri gereğini hissettiler. Bu çok mutluluk verici bir durumdu. Lakin bu yaşananların bir izi kalacak mı emin değilim. Çünkü özellikle kurumsal bir perspektiften ve hükümetle ilişki halinde göç üzerine çalışan STK’ların tekrar bir apolitik tavır takındıklarını görmek mümkün. Fakat sınırların kalktığı bir an vardı ve bu çok mutlu bir andı.

Örnek olarak Altın Şafak saldırılarının sayıca en yüksek olduğu dönemden (2011-2013) hemen önce 2010 yılında kurduğumuz Irkçı Şiddet Kayıt Ağı’nı verebiliriz. Bu ağ içerisinde Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR), Yunanistan İnsan Hakları Milli Komisyonu gibi büyük kurumsal aktörler; Dünya Doktorları, ARSIS, PRAKSIS gibi büyük STK’lar; Af Örgütü Yunanistan Şubesi, İnsan Hakları için Helen Cemiyeti gibi daha küçük ama eleştirel kuruluşlar, Göçmen ve Mülteci Hakları için Avukatlar ve Toplumsal ve Siyasal Haklar Ağı gibi sesi daha çok çıkanlar topluluklar ve elbette göçmenlerin kendi kuruluşları vardı. Özellikle saldırıların zirve noktasına ulaştıkları 2011 ve 2013 yılları arasında şahit olduğumuz şey tüm bu kuruluşların durumun ciddiyetinin farkında olması, işbirliğinin önemini anlaması ve birlikte çalışmaları oldu. Pek çok vakada bunu gözlemleyebildik. Örneğin hep ön saflarda çalışan Dünya Doktorları gönüllüleri ırkçı bir saldırı olduğundan şüphelendiklerinde bize ilettiler. Büyük STK’ların üst düzey temsilcilerinin birlik içerisinde yer alması ve çok daha küçük topluluklar ile birlikte çalışması bu durumun bir başka göstergesiydi. Geçmişte hiç bu kadar iyi çalışan bir sisteme şahit olmamıştım. Tanımlama, kayıt altına alma, baskı grupları oluşturma ve bunu her seferinde tekrarlama. Hak savunuculuğu için neredeyse ders kitabı niteliğinde bir örnekti. Elbette bunda konjonktürün etkisi vardı fakat biraraya gelen kuruluşların o dönemki çalışanları da bunu mümkün kılan bir başka faktördü. Sonuç olarak Altın Şafak partisinin bir suç örgütü olduğu ve yapılan saldırıların muhtelif vakalar olmadığını ispatlamak için bu işbirliğinin katkısı son derece önemli oldu.

LEONİDAS KARAKATSANİS: Altın Şafak Gözlem İnisiyatifi de benzer nitelikteydi değil mi? STK’lar, inisiyatifler ve kolektiflerin işbirliği ile yargılama sürecini gözlemleme, raporlama ve kayıt altına alma ve bunu hem Yunanca hem de İngilizce dillerinde yapmak için kuruldu. 450 duruşmanın her birine katıldılar. Anaakım medyanın göz ardı ettiği ve senin de bahsettiğin gibi devlet aygıtının ciddiye almamakta ısrar ettiği bir süreçte tüm bu eksiklikleri kapatmaya çalıştılar.

ELENİ TAKOU: Evet, daha evvelden kurulmuş bağlantılar ve yapılmış işbirlikleri sonucu olarak ortaya çıkmış bu fikir gerçekten muhteşemdi. Altın Şafak Gözlem İnisiyatifi’nin yaptığı yalnızca mahkeme sürecinin kaydını tutmak değil dünya anti-faşist hareketi için değer biçilemez bir tarihi kaydı tutmak oldu. Ve senin de belirttiğin gibi hem devletin hem de medyanın boşluğunu doldurdular.

Ve bu noktada devletin rolüne tekrar bakabiliriz. Çünkü eğer yargılama sürecinde beceriksiz bir devlete şahit olduysak (doğru düzgün bir duruşma salonu sağlayamadılar ), Altın Şafak saldırılarının zirve yaptığı dönemde işini yapmayan bir devlet görmüştük. Çünkü az evvel konuştuğumuz gibi bazı durumlarda Altn Şafak ile devlet görevlileri işbirliği halindeydi. Bu bahsettiğim dönemde devlet kuruluşları ile bu alanda çalışan STK’lar arasındaki ilişkiler en kötü noktadaydı. Paradigmatik bir örnek anlatabilirim. Samaras’ın koalisyon hükümeti zamanı, hükümetin kötü şöhretli genel sekreteri Panagiotis Baltakos (iddianameden sonra Altın Şafak ile kapı arkası görüşmeler yapmış olduğu bilinen) ırkçı saldırılara dair hazırladığımız ve kendisine İnsan Hakları Ulusal Komisyonu Başkanı tarafından sunulan raporları incelemeyi reddeti. Komisyon üyesine umarsızca “biz bu işlerle ilgilenmiyoruz.” dedi.

LEONİDAS KARAKATSANİS: Yani devletin muhafazakar tavrı benimseyip bu konuda radikal bir çizgi tutturması bu alanda çalışan sivil toplum aktörlerinin daha politik bir hat izlemesine neden oldu. Anaakım ile daha eleştirel, sesi çıkan ve özerk aktörler bir araya gelebildiler. Çünkü devlet hepsinin karşısındaydı.

ELENİ TAKOU: Evet, böylelikle durum ve taraflar netleşmiş oldu. Devleti yeniden kazanmanın gerekliliği ortaya çıktı.

LEONİDAS KARAKATSANİS: Peki sivil toplumun daha radikal ve daha kurumsal kanatlarının farklı stratejileri arasındaki köprüler nasıl kuruldu? Bir başka deyişle “faşizmi sokakta ezmek” ve “faşizmi mahkemede yargılamak” gibi iki farklı düşünce nasıl ortak bir zeminde hareket imkanı buldu?

ELENİ TAKOU: Öyle söyleyebilirim ki yargılama sürecinin kendisi radikal gruplar için bir tür durulma safhasına dönüştü. Kamuoyunu Altın Şafak etkisinden kurtarmak için mücadele eden geniş antifaşist birlik de bunun yansıması oldu. Fakat daha geniş politik çerçeveden bakınca özellikle sosyal medyada halen, bence patriyarkal olan, “hadi bakalım sokaklarda kim daha güçlü” iddiasına rastlamak mümkün. Bu üstesinden gelinememiş bir çelişki. Mahkeme kararının açıklanacağı gün adliye dışında yapılan büyük buluşma sırasında da buna şahit olduk. Korku yıllarının geride kaldığını gösteren büyük bir kalabalık beklenmedik şekilde biraraya gelmişti. Karar açıklanır açıklanmaz duyduğumuz ilk slogan ise “Faşist köpekler darağacı yaklaştı” oldu.

Bu noktada söylemeliyiz ki tabanda özerk ve radikal denilebilecek gruplar tarafından yapılan işler son derece önemliydi. Yaptıkları bence anlamsız meydan okumalar bunun üstünü örtemez. Irkçı saldırıların hedefi olanlara yaptıkları yardımlar ve insanları bize yönlendirmeleri çok kıymetliydi. Örneğin KEERFA ( Irkçı ve Faşist Tehdite Karşı Birlik Hareketi) zaman zaman göçmenlerin saldırılara karşı daha militan bir meydan okuma yapmalarını öneriyordu. Ben insanları tehlikeye atacak bir yöntem olmasından dolayı bu önerilerini tasvip etmesem de onlar bile günün sonunda koruma ağının bir parçası oldular ve ırkçı şiddetin mağdurlarının görünür olmasına destek oldular. Böyle önemli işler Girit, Kavala ve Larissa gibi pek çok yerelde kendiliğinden yapıldı.

LEONİDAS KARAKATSANİS: Elbette yerel düzeyde başka çareleri olmadığı için pek çok grup daha militan bir meşru müdafaa stratejisi izlemek zorunda kaldı değil mi? Fakat burada sorun bu tür bir karşılaşmanın tam da Altın Şafak’ın istediği gibi bir “iç savaş” görünümü yaratması ve sonunda yine onların istediği gibi devletin gelip bu kavgaya Altın Şafak lehine müdahale edecek olmasıydı.

ELENİ TAKOU: Evet, bu noktada ben de STK’lar ve bugün geldikleri nokta hakkında bir özeleştiri yapılması gerektiğini söyleyebilirim. Radikal anti-faşist hareket ve bu hareketin kitle ile kurduğu ilişkinin başarısı hakkında şüphelerimizi dile getirebiliriz elbette fakat bu çok uzun bir tartışma.

LEONİDAS KARAKATSANİS: Yeni bir dönem başlatan mahkeme kararına dönüp onunla söyleşimizi bitirecek olursak. Bu karardan sonra en azından bir süre boyunca neonazi örgütlerin “anaakım” içerisinde kolaylıkla yer bulamayacağını ve yeniden siyasal ve kurumsal olarak aşırı uca itileceğini söyleyebiliriz. Ama her ne kadar suçlar cezalandırılmış ve failleri cezaevine konulmuş olsada Yunanistan’da Altın Şafak ideolojinin sonunun geldiğini söylemek mümkün değil. Bir yandan hala emniyet güçleri içerisinde örgütlü oldukları söylenebilir. 2020 yılı Mayıs ayında Erdoğan rejimi tarafından tahrik edilen mülteci krizine Yunanistan devletinin nasıl karşılık verdiğine bakmak bu anlamda önemli. Sınırın Evros/Meriç bölgesi silahsız mültecilere karşı tamamen askerileştirildi ve bu sınır güvenliğini sağlama sürecine bir takım kendinden menkul paramiliter gruplar da dahil oldu. Sen de bu konuda şu anda çalıştığın HumanRights 360 kuruluşu ile birlikte çalışmalarda bulundun ve bir rapor hazırlandı. Diğer yandan Altın Şafak’ın mirasçıları var ve bu gruplar yeni dönemin şartlarına uygun bir biçimde kendilerini örgütlemeye çalışacaklar. Yine senin çalıştığın kuruluşun raporundan alıntıyla söylersem “Altın Şafak davası sonrası dağılan eski faşist grupların yerine gelen yeni gruplar” olduğunu görüyoruz. Bütün bunlar göz önüne alındığında şimdi ne yapmalıyız?

ELENİ TAKOU: Olumlu yönünden başlarsak, devlet tarafında yargılamanın başlangıcından itibaren, 2014 yılında çıkan ırkçılık karşıtı yasa gibi bazı pozitif yasal gelişmeler olduğunu söyleyebiliriz. Aynı zamanda polisin de özellikle ırkçılık motivasyonu ile işlenen suçlara dair bazı pratiklerini düzeltmek zorunda kaldığı söylenebilir. Şu anda düzenli olarak raporlar düzenliyorlar ve emniyet içerisinde bu konuda duyarlılık sahibi insanların çalıştığı bazı kısımlar yalnızca bu suçların takibini yapmak ile görevli. Bu kadarı bile büyük bir değişiklik anlamına geliyor. Öte yandan sıralama da aşağılara indikçe eski sorunların tekrarlandığını görmekteyiz. Sokaktaki polisler ya da özel kuvvetler gibi ön cephedeki kadrolar hala bu açıdan sorunlu; aşırı sağ ve ırkçı fikirlerin buralardan tamamen temizlendiğini söylemek mümkün değil. Yine yargı tarafında hala o karanlık yıllarda Altın Şafak’ın suçlarının nasıl cezasız kaldığına dair bir sorgulama yapılması gerekliliği sürmekte. Yargılama sırasında savcının durumu da bunun bir yansımasıydı. Neyse ki artık yargı içerisindeki eleştirel sesler geçmişte olduğu gibi korkmadan itirazlarını yükseltebiliyor. Yargılamanın yardımcı savcısının daha ağır cezalar talebiyle yargılama boyunca itirazlarını dile getirmiş olması bu açıdan olumlu bir adım.

Belki de Altın Şafak’ın bıraktığı en kötü ve kalıcı etki göç konusunda yapılan kamusal tartışmalar üzerindeki izi olacak. Bence bu iz Altın Şafak’ın takipçisi Combat 18, Kripteia vb. gibi yeni grupların ortaya çıkmasından daha tehlikeli. Bu tür grupların operasyonel becerileri yok. Çünkü Altın Şafak’ın örgütsel kapasitesini oluşturan yurt içi ve yurt dışı kaynaklı pek çok kaynak kesilmiş durumda.

Şimdi şahit olduğumuz ise Altın Şafak’ın desteği ve organizasyonel kapasitesi olmadan sağda solda kendiliğinden ortaya çıkan göçmen karşıtı saldırılar. Midilli (Lesvos) adasına yanaşan göçmen botlarına gösterilen saldırgan tepkiler ve göçmenler ile dayanışma yapılarına yöneltilen saldırılarda bunu gördük. Son olarak ise seçilmiş belediye başkanının da katıldığı ve mülteci çocuklarının Kamena Vourla’da yer alan bir kimsesiz çocuklar birimine taşınmasına dair protestolarda yine böyle bir tepkiye şahit olduk.

Ayrıca şimdiki hükümetin ve kendisini Avrupa Birliği standartlarını takip eden bir liberal siyasetçi gibi sunmaya çalışan Başbakan Kyriakos Mitsotakis’in ikili konuşmalarında da bunu saptamak mümkün. Mitsotakis başbakanlığında sınırların tamamen silahlandırılmasına tam da senin yukarıda bahsettiğin biçimiyle tanık olduk; güvenlik güçleri tarafından hem karada hem de denizde göçmen teknelerinin yanaşmasına engel olmaya yönelik kurumsal olmayan ve gizli pratiklerin de yoğunlaşmasına tanık olduk.

LEONİDAS KARAKATSANİS: Öyleyse gelecekte bizi bekleyen asıl zorluğun ne olduğunu konuşmuş olduk. Bu sefer Altın Şafak bir parti olarak ana akıma dahil olamayacak fakat onun pratikleri ve söylemleri ortalarda olmaya devam edecek. Yunanistan’da şu anki duruma göre Altın Şafak siyasal alandan silindi ama siyasal ve kurumsal sınırlar öylesine bir noktaya itildi ki Altın Şafak’ın söylemleri hala serbestçe dolaşabilmekte.

ELENİ TAKOU: Evet, asıl zorluk tam da bu. Altın Şafak’ın güçlenmeye başladığı yıllarda da benzer bir durum yaşanmıştı. En azından şimdi daha olgun bir kurumsal çerçevemiz var, yasal olarak elimizde önemli araçlar var ve toplum düzeyinde bu tür eğilimler ile başetmek için daha deneyimliyiz. En önemlisi de kolay kolay izi silinemeyecek ve emsal teşkil edecek bir mahkeme kararımız var. Bu kararı mücadele etmeye ve çalışmaya devam etmek için bir tür oksijen desteği olarak görebiliriz.

Çeviri ve Katkı: Onur YILDIZ


Eleni Takou HumanRights360 (https://www.humanrights360.org/) isimli STK’nin kurucularından biri ve halen direktör yardımcısıdır. Birçok STK’nın savunuculuk ve proje alanlarında tecrübesi olan Eleni Takou, 2015 yılında Göç Politikaları Bakanlığında müsteşar olarak çalıştı. 2011-2015 arası Irkçı Şiddet Gözlem Ağı’nın koordinatörüydü. Vasilis Papastergiou ile Yunanistan’da Göç Hakkında Direngen Mitler isimli kitabı (Yunanca) yazdı. Ilektra Aleksandρoulou ile XthemOut – Irkçılık Şiddetinin Kara Haritasi isimli derleme kitabı (Yunanca-İngilizce) hazırladı.

Leonidas Karakatsanis İngiltere’de Essex Üniversitesi’nde tamamladığı doktora çalışmaları sırasında Türk-Yunan ilişkileri, milliyetçilik, azınlık hakları ve göçmenlik meseleleri üzerinde çalışmalarda bulundu. 2012-2019 arasında British Institute at Ankara şubesinde ilk olarak araştırmacı sonra direktör yardımcısı olarak çalıştı. Routledge yayınlarından çıkan Turkish-Greek Relations: Rapprochment, Civil Society and the Politics of Friendship (Türk-Yunan İlişkileri: Yakınlaşma, Sivil Toplum ve Dostluk Siyaseti) isimli bir kitabı bulunmaktadır. Yine Routledge için Nikos Papadogiannis ile Politics of Culture in Turkey, Greece and Cyprus: Performing the Left since the sixties (Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs’ta Kültür ve politika: Altmışlardan itibaren Sol’u Sahnelemek) isimli derleme kitabı hazırladı.