Dinçer Demirkent: Barış gazeteciliği kavramını tarif edebilir misiniz? Nasıl ortaya çıktı? İlkeleri nelerdir?

Sevda Alankuş: Barış gazeteciliğini, genel geçer gazeteciliğin habercilik ile ilgili kural, norm ve kodlarıyla, ideolojisine radikal müdahalede bulunan, ancak editöryel bir tercih haline getirildiğinde etkili biçimde uygulanabilir ve mevcut gazetecilik anlayışında değişiklik yaratabilir bir gazetecilik anlayışı ve pratiği olarak tarif edebilirim. Daha kitabi bir tanım isterseniz; barış gazeteciliğini Johan Galtung ile birlikte kuramlaştıran iki eski gazeteci/akademisyenin Jake Lynch ve Annabel McGoldrick’in Barış Gazeteciliği isimli kitaplarında verdikleri ve çok tekrarlanan tanımı tekrar hatırlatabilirim: “Barış Gazeteciliği, editörlerle habercilerin toplumdaki çatışmalara şiddet dışı yöntemlerle yaklaşılmasını sağlayacak ‘öyküleri’ seçip, haberleştirmek konusunda yaptıkları bir tercih…” Görüleceği üzere, tarifte iki vurgu var. Bir tanesi barış gazeteciliğinin bir tercih olduğunun altı çiziliyor… Diğer yandan ise çatışma konularına şiddet-dışı yöntemlerle yaklaşılmasını gerektiği vurgulanıyor.  Ancak bu ikinci vurgunun barış gazeteciliğinin sadece çatışma söz konusu olduğunda yapılabilecek ya da savaş gazeteciliğinin karşıtı gibi bir gazetecilik pratiği gibi algılanması tehlikesi yaratma ihtimali var. Bu nedenle, aslında barış gazeteciliğinin sınıflar, çıkarlar, cinsler, dinler, kuşaklar, kültürler arası iktidar/güç ilişkilerinden ibaret olan toplumsal-siyasal hayatın bütün haber değeri taşıyan durumları için uygulanabilir veya uygulanması gereken, bu arada elbette en fazla sıcak çatışmaya dönüşme ihtimali olan veya dönüşmüş durumlarda özellikle uygulanması gereken bir gazetecilik yaklaşımı ve pratiği olduğunun altını bir kez daha çizeyim. Sadece “pratik” demekle yetinmeyip, bir “yaklaşım” olduğu yolundaki ısrarımın nedeni ise; barış gazeteciliğinin –en azından benim izlediğim literatüre göre— mevcut gazetecilik anlayışını ve üzerine kurulmuş olduğu epistemolojik konumu sorguluyor olmasıyla ilgili, hatta genel geçer gazetecilik anlayışının etiğine felsefi olarak alternatif bir etik önermesi ile ilgili. Barış gazeteciliğini, bu arada elbette mevcut habercilik, gazetecilik anlayışından duyulan hoşnutsuzluk karşısında ortaya çıktı ve yine kanımca kendini sürekli geliştiren, geliştirmesi gereken bir arayış olarak görmek gerekiyor. Bu anlamda, “yurttaş (citizen) gazeteciliği”, “kamusal (public) gazetecilik”, “yeni gazetecilik”, “sorumlu (responsible) gazetecilik”, “gelişmeci (developmental) gazetecilik”, “çevreci gazetecilik” gibi arayışlardan bir tanesi, ancak bu sayılanlarla kıyaslandığında, yukarıda da altını çizdiğim gibi, genel geçer gazeteciliğe alternatif olmak iddiası daha kuvvetli. İlkelerine gelince bunun için Johan Galtung’un barış gazeteciliği ile savaş gazeteciliğini karşılaştıran tablosuna bakılabilir.  Bu tabloya göre,  Barış gazeteciliği, barış odaklı iken, savaş gazeteciliği, savaş şiddet odaklı; yani birincisi, çatışma konularına her iki tarafın kazanımları üzerinden yaklaşır, sorunu açık uzam, açık zamanda tartışırken, uzlaşmazlıkların nedenlerini  saydamlaştırırken, bütün tarafların sesini duyurmaya, öteki tarafla duygudaşlık kurmaya çalışırken, bütün tarafların insanlaştırır; bütün silahları olumsuzlaştırırken ayrıca herhangi bir savaş/şiddeti gerçekleşmeden önce önlemeye yönelik pro-aktif habercilik yaparken; savaş gazeteciliği  zafer kazanmaya yani mutlak bir kazanç ve kayba odaklı, sorunu kapalı uzam, kapalı zamanda tartışan, ilk taşı kim attığı üzerine odaklanan, öteki tarafı şeytanlaştıran, reaktif nitelikli yani, haber yapmak için şiddetin gerçeklemesini bekleyen hatta kışkırtan, şiddet ve silah tapınıcılığı yapan bir gazetecilik. İkinci olarak barış gazeteciliği, “olgusal gerçeklere” sadık habercilik yaparken, savaş gazeteciliği, taraflandığı güç merkezinin propagandasını yapmak üzerine kurulu… Üçüncü olarak, barış gazeteciliği sıradan insan odaklı iken, diğeri ekonomik, askeri, siyasal vb. seçkin odaklı bir gazetecilik. Başka ifadeyle, haber değeri ve kaynağı olarak bu ikincileri kullanan, onlara dayanan bir gazetecilik. Son olarak, yine BG çözüm odaklı iken, SG zafer odaklı bir gazetecilik… Bu arada bu sıraladıklarımdan, feminist medya eleştirisi ile kopukluğu yüzünden barış gazeteciliği literatüründe de yeterli ölçüde vurgulanmayan bir sonuç daha ortaya çıkıyor; aslında genel geçer gazetecilik ya da savaş gazeteciliği, erkek egemen bir dilin, söylemin, hayatı bilme ve anlatma biçiminin, başka ifadeyle belli bir epistemolojinin gazeteciliği. Buna karşılık barış gazeteciliği demin gerekli vurguyu yeterince yapmadığını söylediğim halde, savaş gazeteciliğinin bu dil, söylem ve epistemolojisini yerinden-ederek, yeniden tanımlamaya çalışan bir gazetecilik. Bu arada genel geçer gazeteciliğin erkek egemen bir bilme ve anlatma biçiminin sonucu olması da çok doğal. Bu noktada, mevcut gazetecilik mesleğinin profesyonel kodları haline gelmiş olan kural, norm ve etik, 19.yüzyılın sonlarından itibaren, yani kadınların haber odasından kovulduğu dönemlerden itibaren oluşmaya ve bir meslek ideolojisi haline gelmeye başladığını hatırlatmak gerek.

Dinçer Demirkent: Bu söyledikleriniz çerçevesinde Barış gazeteciliğini, savaş gazeteciliği ya da genel geçer gazetecilikle ilgili bütün bildiklerimizi unutmayı gerektiren yepyeni bir anlayış ve pratik olarak mı görmeliyiz?

Sevda Alankuş: Barış gazeteciliği ile savaş gazeteciliğini karşılaştıran benim de yukarıda açıklamaya çalıştığım bir tablosu var Johan Galtung’un. Bu tablo yine isimlerini andığım BBC kökenli iki akademisyen Lynch ve McGoldrick’in katkılarıyla geliştiriliyor ve bir çok yerde karşımıza çıkıyor. Ancak bu noktada bir düzeltme ya da açıklama yapmak gerek. Benim söylediklerimden de, bu tablolara bakıldığında görülenden de benim savaş gazeteciliğine eş tuttuğum genel geçer gazetecilik ile barış gazeteciliğinin birbirlerinden bütünüyle farklı bir karşıtlık içinde bulundukları sonucu çıkarılmamalı. Bu tabloları karşılaştırma yapmak, farklılıkları görmek için pedagojik amaçlarla kullanmalı, ama,  önerilenin genel geçer gazeteciliğe dair  bildiğimiz ne varsa unutulup, yepyeni bir şey icat edilmesi olarak görülmemeli…Bir örnek vereyim…Genel geçer gazetecilikte neyin haber olup olmayacağına ilişkin kurallara bakarsanız, bir olayın haber değeri taşıyabilmesi için, bir sıra dışılık taşıması, ünlülerle, kamuya mal olmuş kimselerle ilgili olması, güncellik taşıması vs. gibi koşullarla karşılaşıyorsunuz…Haber değerinin bu kadar dar tanınmasının sonucu ise, işte, sadece felaketlerin, çok ölümlü kazaların, cinayetlerin, şiddetin sonuçlarının haber yapılması… Neticede de, işte gündelik hayatın ritmini bozan savaş, şiddet karşısında bir sürece ve zamana yayılarak işleyen barışa ilişkin gelişmeler ya da barışın neden elzem olduğunu kanıtlayan gelişmeler haber değeri taşımıyor. Savaşın özneleri yani askeri, siyasi otoritelerin söyledikleri, yaptıkları haber değeri taşırken, savaştan hayatları en fazla zarar gören sıradan insanların tahrip olan hayatlarının, gündelik hayatın rutini içinde kaybettiklerinin, yani aslında şiddetin nesnelerinin, ölü ve yaralı sayılarını veren rakamlar dışında bahsi olmuyor. Aynı nedenle barışın öznelerinin sözleri ve yaptıkları da haber değeri taşımıyor… Bunun sonucunda  ise, mesela hemen hepsi erkek olan askeri, siyasi elitlerin söylemi egemen olurken, çoğu zaman barışın özneleri olarak kadınların sözünün marjinalleşiyor. O halde mevcut haber değeri tanımının değişerek genişlemesi gerekiyor.  Özetle barış gazeteciliği,  sadece savaşı ve zafer, şiddet, ya kazanmak ya kaybetmek ekseninde ve askeri siyasal seçkinleri haber kaynağı kılarak haberleştiren savaş gazeteciliğinin karşısında, savaşın haber değeri taşımadığını iddia etmiyor. Bir yandan savaşın savaş kışkırtıcılığı yapılmayacak şekilde, nedenlerin üzeri kapatılmadan, bütün tarafların görüşleri temsil edilerek, “bizim (melek) çocuklar-(şeytan) ötekiler” karşılığına düşmeden haber yapılması gerektiğini savunuyor, diğer yandan ise, barışın, barış çabalarının, bunun öznelerinin haber konusu, kaynağı olacak şekilde haber değeri taşıması gerektiğini savunuyor. Yani haberciliğe dair ne biliyorsak çöp sepetine atmayı değil, haber değeri, kaynağı, editöryal değerler arasında sayılan nesnellik, kesinlik, tarafsızlık gibi normların yeniden yorumlanarak tarif edilmelerini ve hayata geçirilmelerini savunuyor…

Dinçer Demirkent: Türkiye’de 35 yıldır süren savaşı ve bu savaş boyunca yürütülen basın faaliyetini düşündüğümüzde barış gazeteciliğinin örnekleri var mıdır? Bir gazetenin görsel tasarımından bir muhabirin haberine kadar bu pratiği bilinçli bir tercih olarak hangi düzeyde düşünebiliriz?

Sevda Alankuş: Maalesef Türkiye’de bir yandan şiddetin “sattığını” düşünen, diğer yandan “milli mesele” olarak görülen konularda ulusal reflekslerini hiç kaybetmeden yayın yapmaya devam eden den yaygın medyanın barış gazeteciliği gibi bir derdi yok. Aslında bu tablo Türkiye’ye özgü de değil.  Barış gazeteciliğinin editöryal bir seçim olduğunu söylemiştim… Mesela Türkiye’de siyasal iktidarın Kürt açılımı iktidar yanlısı medya tarafından heyecanla karşılandı, barış lafı ağızlardan düşürülmemeye başlandı. Ama buradaki editöryal seçim, tutarlı şekilde barıştan yana bir habercilik değil de, iktidar ne yaparsa ona destek vermek biçimindeki bir tercihle ya da zorunlulukla ilgiliydi. Nitekim, düne kadar, ülkenin bu en can alıcı sorunu konusunda en tahrik edici başlıkları atan gazeteler birden barış yanlısı kesilirlerken, dün “bebek katili” dediklerini, ismiyle anmaya başlarken, mesela önce bir Türk uçağının Suriye tarafından düşürülmesi söz konusu olduğunda, sonra da ‘misilleme” olarak bir Suriye helikopterinin ve uçağının düşürülmesi sırasında Suriye’ye karşı en ağır savaş kışkırtıcılığını yapan dillerine büründüler. Oysa barış gazeteciliği tutarlılık gerektirir, bütün biz-onlar anlatılarını arkada bırakmayı ve her zaman şiddet dışı çözümlerden yana olmayı gerektirir. Dolayısıyla maalesef barış gazeteciliğinin esas mecrası alternatif medya olmak durumunda. Bunun da örnekleri var. Bağımsız İletişim Ağı bunu kuruluşundan bu yana ve tutarlı biçimde, adını koyarak yapıyor. Diğer yandan mesela alternatif olmak iddiasındaki bazı diğer mecralar, yaygın medya haberciliğini yeniden üretmekten başka bir şey yapmayabiliyorlar. Bu arada elbette bu, yaygın medyada tutarlı biçimde barış gazeteciliği yapan —çok az olsa da— gazeteci bulunmadığı anlamına gelmiyor. Ancak işte onlar köşelerinde yalnız kalıyorlar. Oysa barış gazeteciliğinin editöryal tercih olmasının anlamı, gazetenin mizanpajından, seçilen fotoğraflara, haber kaynağı olarak başvurulanlara, haber değeri atfedilen konu ve kişilere, bunların hepsinin üstünde haberde kullanılan söyleme ve sözcük seçimlerine kadar her bir tercihin barıştan yana, şiddete karşı olması demek.  Ama bu o kadar zor ki. Bir örnek vereyim, Hürriyet gazetesi, kadına yönelik erkek şiddeti haberlerini bu konuda bir duyarlılık yaratmak için besbelli ki bir editöryal tercihle “aile içi şiddete son” logosu ile verirken, hemen yanı başındaki bir haberde kadını nesneleştiren hatta erkek şiddetini meşrulaştıran bir başka haberle karşılaştırılabiliyordu.

Dinçer Demirkent: Geçen yıl Aydın Doğan’ın kendi medya grubuna barış dilini kullanma yönündeki çağrısını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sevda Alankuş: Elbette çok önemli buluyorum. Bu bir editöryal tercihe işaret etmesi anlamında bir ilk. Ancak söylediğim gibi, barış gazeteciliği yapmak çok zor olmadığı halde, çok kolay da değil. Yüzlerce yıllık refleksler bir kenara atılarak haber yapılması gerekiyor.  Kendilerini en usta sayanlar dahil, bütün gazetecilerin genel geçer gazeteciliğin sorunlarını kabul edip, barış gazeteciliğine ihtiyaç olduğunu kabullenmesi ve kendi gazetecilik anlayışı ve pratikleri üzerine öz-eleştiride bulunmaları hatta eğitim almaları gerekiyor. Yoksa işte, Kürt sorunu konusunda ağır tahrik içeren başlıkları —şimdilik olduğunu düşündürecek şekilde— bir kenara bırakabiliyorsunuz ama başka bir “milli meselede” —diyelim Suriye ile ilişkiler konusunda— aynı reflekslerle en kışkırtıcı başlıkları atıp, haber yapabiliyorsunuz.

Dinçer Demirkent: Türkiye’de tapeler üzerinden basın üzerindeki baskının dehşet verici bir düzeyde olduğu ortaya çıktı. Barış dilini örgütlemeye, barışı örmeye çalışan birçok insanın bu süreçte içinden “umarım sürece zarar verecek bir kayıt ortaya çıkmaz” diye geçirdiğini de bir yandan tahmin ediyorum. Barış gazeteciliği kavramı etrafında düşünüldüğünde her şey açıklığıyla haber yapılabilir mi? Yapılmalı mı?

Sevda Alankuş: Bu önemli bir soru. Aklıma, BDP Heyeti Abdullah Öcalan ile görüştükten sonra, Milliyet gazetesi tarafından sızdırılan “İmralı tutanakları” geliyor. Önce şunu söyleyeyim, barış gazeteciliği şeffaflık gerektiren bir gazetecilik. Diğer yandan kamuoyundan bilgi saklanması, bilgilenme hakkının, iletişim özgürlüğünün çiğnenmesi demek. Yani İmralı’da neler konuşulduğunun bilinmesi elbette kamuoyunun hakkı. Ancak bu hak adına gazeteciliğin etik olmayan yöntemlerle ele geçirilen belgelere dayanarak yapılması derseniz, bu konuda kuşkularım olduğunu söylerim.  Tapeler meselesine gelince, durum daha da karışık.  Duyduklarımızı bu şekilde duymaktan utanarak, bilgilendik. Oysa iki yanlıştan bir doğru çıkmayacağını da bilmeliyiz. Çünkü  hem yasal olmayan dinlemelerle karşı karşıyayız (Başbakan dinleniyorsa hepimiz daha kolay dinleniriz) hem de büyük ölçüde de medya üzerine düşen olağan görevi yapmadığı için başka türlü hiç bir zaman bilgisine ulaşamayacağımız bilgilere böyle etik olmayan yollarla ulaşmış oluyoruz. Bu konunun çok boyutlu olarak tartışılması gerek. Özetle söylersem, barış gazeteciliği demokratik siyasal rejimlerin olmazsa olmazı niteliğindeki şeffaflıktan yana bir gazetecilik, ancak diğer yandan bu şeffaflık etik olmayan biçimde edinilmiş bilgilere, haber kaynaklarına dayanarak yapıldığında, kanımca barış gazeteciliği olmaktan çıkar.

Dinçer Demirkent: Öcalan ile görüşecek gazeteciler arasında adı geçen isimler, hükümeti hiçbir durumda eleştirmeyen isimler. Siyasal iktidarın barış adını verdiği bir şeyin propagandasıyla barış gazeteciliği hangi noktada ayrılır?

Sevda Alankuş: Bu da çok güzel bir soru ve aslında yukarıda dolaylı olarak cevap vermiştim. Bizde, yaygın medya ister hükümet yanlısı ister muhalifi olsun savaş gazeteciliği yapıyor.  Özellikle de “milli meseleler” denilen konularda bu böyle ve aralarında hiç bir fark yok. Bu yüzden de, Hükümet yanlısı gazetelerin Kürt açılımı konusundaki haberciliklerinin barış gazeteciliği ile uzaktan yakından ilgisi yok.  Söylediğiniz gibi onlar siyasal iktidarın politikalarının propagandasını yapıyorlar, konjonktüre göre de her an aşina olduğumuz haberciliklerine dönebilirler. Nitekim Kürt açılımı dışındaki konularda bunu sürdürüyorlar.  Hükümete muhalif olanlar ise, aslında hükümet yanlısı olanların bir parantez açar gibi yapmış göründükleri savaş gazeteciliğini yani en iyi bildikleri şeyi yapmayı sürdürüyorlar. Bu arada elbette, hükümet yanlısı medyanın propaganda nitelikli bile olsa, son zamanlarda Kürt sorunu konusunda yaptıkları haberciliğin barış sürecine hiç mi yararı olmadı diye bir soru akla gelebilir.  Kanımca bu bir propaganda gazeteciliği olmakla birlikte bir parça yararı oldu. En azından kamuoyunun barış yapma gerekliliği ile yüzleşmesi anlamında, şimdiye kadar kullanılan terminolojinin kısmen terk edilmesi anlamında, tabu olan şeylerin konuşulmaya başlanması anlamında, “öteki”nin söylediklerinin azıcık işitilebilir hale gelmesi anlamında. Ancak söylediğim gibi, sadece tutarlılık kalıcı zihniyet dönüşümüne yol açabilir ki, bu tutarlılığın varlığına dair hiç bir ipucu bulunmuyor.

Dinçer Demirkent: Berkin Elvan’ın ardından söyledikleriyle, Suriye’ye ilişkin söyledikleriyle, yurttaşların ‘bir kesimi’ne ilişkin suçlamalarıyla hemen her konuşmasında nefretini dışına taşıran ve kendisine karşı da yaygın bir nefret yaratan bir başbakan ve siyasal iktidar olduğunu görüyorum. Böyle bir ortamda barış dilini yaygınlaştırmak bakımından koşullarımızın değerlendirilmesini sunabilir misiniz?

Sevda Alankuş: İşte bu da cevaplanması zor bir soru. Elbette Kürt açılımını siyasal gündemine alan bir iktidarın, kendisine yarattığı diğer “ötekilere” yönelik olarak tekrarladığı ‘melek bizler-şeytan onlar’ karşıtlığının her gün yeniden üretildiği bir durumda, barış konusundaki samimiyeti de, niyeti de çok kuşkulu hale geliyor. Ancak bence başbakan bu nefret söyleminin baş müsebbibi değil. Sadece yüzyıllardır hesabını hiç vermeden, yaptıklarıyla hiç yüzleşmeden ve onlarla ilgili bir bedel ödemeyerek, hatta ödüllendirilerek “ötekisi” addettiklerine şiddet uygulamış, şiddeti kutsamış, son 30 yıldır ise bütünüyle şiddet sarmalına bürünmüş, onlarca fay hattı üzerinden “biz” ve “onlar” biçiminde parçalanmış bir ülkede, bu söylemin kendisine taraftar bulacağını biliyor ve bence de çok tehlikeli bir şey yapıyor. Bu ülkede yılda kaç kadının ve çocuğun erkekler tarafından öldürüldüğüne, taciz ve tecavüze uğradığına, istismar edildiğine dair rakamları biliyoruz, linç kültürünün nasıl yaygın olduğunu görüyor, “ötekinin” acısı karşısındaki duyarsızlığın ulaşmış olduğu çizgiye tanık oluyoruz.  Yani bu ülkenin şiddeti besleyen, koruyan, büyüten bir uzak ve yakın tarihi var ve bu tarihle yüzleşip, sorumluluk üstlenilmedikçe, her türden nefret söylemi için mümbit bir toprak olmaya devam edecek.

Söyleşi: Dinçer DEMİRKENT