Bene qui latuit, bene vixit/İyi gizlenen, iyi yaşadı
Ovidius

Uzun bir süredir zaten bir gösteri toplumu olan Türkiye, nihayet bu yolda dönüşümünü tamamlayarak gerçek bir kanaat toplumu haline de geldi. Herkesin bir kanaat taşıyıcısı olduğu, kanaatler etrafında siyasal kutuplaşmasının sürekli kışkırtıldığı, öfke, hınç ve nefret gibi güçlü ama pasifleştirici duyguların siyasal imgeler ile kanaatleri mütemadiyen birbirine perçinlediği ve entelektüelin asli görevinin de kanaatleri üretmek ve onaylamak haline geldiği bir dönemden geçiyoruz. Gündelik hayatımızdan derslerimize, sosyal dünyadan televizyona her yerden sökün eden bu “kanaatpeverlik” seline kapılmak yerine, kanaatlerle mesafelenmek hiç de düşünüldüğü kadar kolay değil; çünkü kanaatler sadece kısmi fikir taşıyıcısı olarak, bir kimlik beyanı olarak ya da görüş ilanı olarak ortaya çıkmıyorlar. Ulus Baker’in bilgelik dolu Kanaatlerden İmajlara kitabında belirttiği gibi, kanaatler tam da grup oluşumlarıyla iç içe geçtiği, arkalarında bir güç yatırımı olduğu ve hem sosyal bilimlerde hem de siyasal bakış açılarımızda yegâne düşünme ve görme biçimimiz haline gelmeye başladığı için, düşünce dünyamızı tümüyle kaplıyor. Bu kanaatlerle karşılaşmalarımız aynı zamanda, siyasal, sosyal ve de duygulanımsal bir boyut da içerdiğinden dolayı, hakim “kanaatperverlik” ile biraz olsun mesafelenmek için, Ulus Baker’in ifade ettiği gibi yeniden ve yeniden sormak ve anlamaya çalışmak durumundayız: “Ne tür kuvvetler bizi gazetedeki şöylesi bir makaleye, bir siyasi parti liderinin böylesi bir konuşmasına, öylesi bir metnin “tutucu” veya “devrimci”, “ilerici” veya “gerici” olduğuna inanmaya zorlamaktadır.”.[1]

Türkiye’nin bir kanaatler toplumu olma vasfını perçinleyen pek çok etken var ve bu etkenler uzun bir tarihe sahip. Fakat AKP’nin artan baskıları sonucu “kanaatler alanı”nın geçirmeye başladığı köklü dönüşüm; entelektüelin bu alanın icracısı olarak kazandığı yeni işlevler ve başta sosyal medya olmak üzere kanaatlerin ifşa olunduğu forumların çoğalmasıyla birlikte ortaya çıkan şiddetli toplumsal-siyasal kutuplaşma, bizleri kanaat endüstrisinin, onun kanaat teknisyenlerinin ve işlevsel entelektüellerinin, duygular, kanaatler ve tek yönlü siyasal tahayyülün Türkiye siyasetinde oynamaya başladığı hâkim rolü nasıl biçimlendirdiğini, siyasal grup oluşum dinamiklerini nasıl ve hangi yollarla harekete geçirdiğini bir kez daha sorgulamaya itiyor.[2] Bu teknikerlik hali ilk elde düşünüldüğü gibi, sadece AKP ve onun kanaatler alanındaki savunucularıyla da sınırlı değil. Kanaatler ve grup inşası arasında tesis edilen güçlü bağ, kanaatler alanı ve kanaat endüstrisi arasındaki iç içe geçme, medyanın gerçekliğin inşasında oynamaya başladığı özgül rol ve entelektüelin bu bağlamda geçirmeye başladığı dönüşüm, hiç kuşku yok ki sadece Türkiye’ye de özgü değil. Fakat muadilleriyle kıyaslandığında, Türkiye’nin kanaatlar alanının ve kendini onun içerisinde, ona eklenerek, ondan beslenerek var eden entelektüelinin, diğer örneklere nazaran kendisine has bir özgüllük içerdiğini görmek ve bu özgüllüğün giderek otoriterleşen siyasal hayatımız, gün geçtikçe daha da çölleşen memleketin düşünsel atmosferi ve süratle sönükleşerek iktidar sarmalına yakalanan muhalif eylem biçimlerimiz açısından neye tekabül ettiğine daha yakından bakmamız ve başka tür görme, bilme ve olma imkânlarının yeniden soruşturmamız gerekiyor. Yükselen ve giderek yerleşikleşen kanaat toplumu, rant, şöhret ve zenginlik peşinde, reaksiyonerlik matrisinde konumlanacağı yeri gözeterek bir hınç örgütleyicisi gibi iş gören, basmakalıp kanaatleri işleyerek onları grubun dünya anlayışına vakit geçirmeksizin raptiyeleyen, derin düşüncenin karşısında anlık reaksiyon ve duyguları yücelten, olumsuzlama karşısında iktidarla mutlak uyumu teşvik eden, sözün özü, muhalifliğin değil düşkün bir iktidar havariliğinin bedenleşmesi olan bir entelektüel kişiliği de beraberinde yaratıyor. Bu işlevsel entelektüelin karşısında ise, hakikat rejimini değiştirmeye çabalayan, sosyalistinden liberaline farklı siyasal ideolojilerden, post-kolonyal bakış açıcından post-yapısalcına kadar farklı akademik geleneklerden beslenen ve eleştirel bir tutum geliştirmeye çalışan pek çok muhalif düşünür var.

Fakat bu farklı bakış açıları arasında bile yer yer kanaatlerin bir hakikat statüsü edindiğini, otoriter siyasal imajların tahayyül biçimlerini tahakküm altına aldığını ve reaktif duyguların iktidara ve diğer muhaliflere yönelik temel duygulanım tarzı haline geldiğini söylemek mümkün. Bu bağlamda iktidar ve onun teknikerlerinin sığlığı kadar, muhalif ve eleştirel entelektüellerin kanaatler dünyası tarafından yutulması da alternatif bir siyasal görüş, bakış açısı ve yaklaşım geliştirilmesine engel oluyor. Herhangi bir fikrin, araştırmanın, çalışmanın bu kanaatperver ortamda bir değer kazanması; ancak bir kanaat haline dönüşmesi ve grup oluşumunda işlevsel hale gelmesiyle mümkün oluyor. Sonuç olarak, iktidarın şiddetli baskısı altında şekillenen grup oluşum dinamikleri, geçmişten devralınan şablonlar ve siyasal geleneklerle de birleşerek, özellikle sol çevreler söz konusu olduğunda, kanaatler oluşturma ve ifade etme yönünde motive olmuş, ancak bir kanaatin taşıyıcısı ve ifadelendiricisi olduğu ölçüde sözünü değerli kılabilen bir muhalif entelektüel tarzının oluşumunu teşvik ediyor. İşin daha ilginç olan tarafı, sol cenahta muhalif kanaatler üretimi ve “organik aydın” olma tarzlarının, bir sosyo-psikolojik tip olarak muhalif entelektüelin ortamı olan üniversitenin sorunlarıyla iç içe geçerek, ortaya tümüyle narsist bir kişilik çıkarması.[3] Sol cenahta, akademik konforundan vazgeçmeksizin tanınma arayışında olan ve bu eksende grubun kimliğini olumlayıcı kanaatleri, grubu kuran temel duyguları ve tahayyül tarzlarını ayakta tutmakla görevli kılınmış bir narsist kişilik olarak muhalif entelektüelliği kışkırtan güçlü bir grup dinamiği var.[4] Kanaatlerine, grubuna ve kendine sevdalı narsistik bir kanaat teknikeri olarak sol entelektüel kişiliğin inşasıyla, narsistik bir biçim içerisinde tabii grup oluşumunun iç içe geçmesi, yaşadığımız düşünce fukaralığının belki de en önemli kaynaklarından da bir tanesi.[5]

Bu yüzden,  bu muhalif oluş biçimi ile olabildiğince mesafelenip, onu kendi içimizde kat edip yeniden ve yeniden sormamız gerekiyor:  Gerçekten bu kanaat toplumuna ve onun tarafından, Deleuze’ün ve Guattari’nin deyişiyle tabii grup oluşumunu perçinleyen duyguların kışkırtılmasına, sadece bu tabii grup kimliğini kendinde cisimleştiren imgelerin, siyasal tahayyül biçimlerinin ve kanaatlerin dolaşımına izin veren yapısına ve grup kimliğini doğrulayıcı kanaatlerinin “hakikat” mertebesine yükseltimesi dışında gerçekliğin soruşturulmasına izin vermeyen tutumuna ne ölçüde mesafelenebiliyoruz? Eğer bunu başaramıyor, onun parçası olurken kendimizi ve bu gerçeği eleştirel düşüncenin süzgecinden geçiremiyor, sözün özü, onunla demokratik bir biçimde muarızlaşamıyorsak, bunun sosyo-psikolojik dinamikleri ve kanaat toplumunu basitçe bir özne mertebesine yükselterek oluşumundaki sorumluluğumuzdan kurtulamayacağımız siyasal ve entelektüel sonuçları nelerdir? Bir başka deyişle, hem hâkim siyasal parti hem de muarızları açısından, farklı formlar içerisinde ve yoğunluklarda da olsa, bu kanaat toplumunu bu kadar cezbedici, baştan çıkarıcı ve massedici kılan nedir ve bu hal beraberinde bizler için kendinle, bilgiyle, toplumla ve hakikatle nasıl bir ilişkileniş, konumlanış ve kendini otoriter güçlere terk ediş getirmektedir?

Spinoza, kanaatlerin zorunlu bir yanılsama olduğunu düşünüyordu ve kuramında kanaatler, insanın tahayyül gücü ve duygular arasında güçlü bir bağ kurmaktaydı. Bir kanaat her zaman beraberinde bedenin şu ya da bu yönde bir duygulanımını, onun kudret artışı ya da azalması doğrultusunda bir halden bir başka hale geçişini, etkinliğinin artışını ya da azalışını getirmekteydi.[6] Spinoza’nın kanaatlere dair görüşleri etrafında düşündüğümüzde göreceğimiz gibi, kanaatler basitçe bir fikrin ifadesinden, bir görüşün serimlenmesinden, bir duygunun açımlanmasından her zaman fazla bir şeydir. Bu nedenle mesele bulaşıcı, üretken ve aynı zaman da duygularla ilgili bir yöne sahip olan kanaatlerin basitçe reddedilmesi değil, aynı zamanda onlara içkin olan kapasitelerin soruşturulmasıdır.[7] Kanaatler doğrudan bedende var olan kudretle ve kendini kurumlarda geçekleştiren iktidarla bağlantılı olduğu kadar, onları sarmalayan duygu, imge ve kavrayışlarla da iç içedir. Merkezinde sözün, bu söze eşlik eden duyguların ve imgelerin yer aldığı bir eylem biçimi ve iktidar tarzı olarak kanaatlerin üretimi ve dolaşımı, demokrasiyle doğrudan ilişkilidir ve kanaatin demokrasi açısından temel rolü, sadece iktidarın meşrulaştırılmasındaki işlevine indirgenemez. Bu anlamda kanaat-bilgi ikiliğinden hareketle kanaatleri tümüyle itibarsızlaştırma çabası, kanaatlerin demokrasiler ve muktedir bedenler yaratılması açısından oynadığı kurucu rolü ıskalamaktadır.

Liberal kuram açısından kanaatlerin ifadesi, bu ifadenin koşullarının teminat altına alınması, hükümetlerin kanaatlere yanıt verebilir kılınması kritik bir önemdedir.[8] Fakat liberal kuram, bir forum da dile getirilen kanaati sadece ifadeler alanıyla ve iktidarın denetimiyle sınırlandırmak yoluyla, onun doğrudan iktidarın kuruluşu, paylaşımıyla ve siyasal bir bedenin inşasıyla ilgili olan yönünü göz ardı ediyor. Kanaatlerin üretimi, doğrudan iktidarın ve siyasal alanın kurulma biçimiyle, siyasal öznelliklerin inşa edilme tarzıyla ve bir toplumda hâkim olan hakikat rejimiyle ve bu rejime müdahale olanaklarıyla ilişkili olarak anlaşılmalıdır. Bu bağlamda yukarıda değindiğimiz kanaat toplumu ifadesi, kanaatin kamunun tek mukayese standart” haline gelişine, kanaat alanının bu alanda konumlanan elitler, kurumlar ve kanaat teknikerleri tarafından tek biçimlileştirilmesine ve hakikatin tümüyle kanaatlere ve bunlara içkin olan duygu ve imge setlerine indirgenmesine işaret ediyor.[9] Bu kanaatler alanın, burada etkin olan entelektüelin ve kanaatler alanı ile gruplar arasındaki ilişkilerin güçlü bir dönüşümden geçtiği zamanlardayız.[10]

Özellikle Türkiye’de, liderin kişiliğinde ve karizmasında tecessüm edecek plebisiter bir rejimini yolunu yapan, reaktif, milliyetçi ve otoriter bir popülizm, bazı kanaatleri halkın bir kısmının ya da çoğunluğun kanaatleri olarak inşa ederken, bu kanaatleri bir hakikat düzeyine yükseltiyor.[11] Bu bağlamda AKP’nin yanında yer alan kanaat teknikerleri ve medya kuruluşları, Kabataş yalanından başka pek çok meseleye kadar, gerçeğin yeniden kurulması, çarpıtılması ve bu yeniden kurulan gerçeğin bir kanaat olarak dolaşıma sokulması işini üstleniyorlar. Toplumda yaygınlaştırdıkları kanaatleri egemenin iradesiyle özdeşleş kılarken, genelleştirdikleri kanaatleri siyasal iktidarın meşruiyet kaynağı haline getiriyor ve kanaat üretim koşullarının iktidarın siyasal amaçları doğrultusunda zapturapt altına alınması sürecinde özgül bir rol oynuyorlar. Bu bağlamda gücün, sembollerin ve reaktif duyguların kurucu rol oynadığı Türkiye siyasetinde, siyasal grupların oluşumu açısından kritik rolü olan kanaat bloklarının inşa edilmesini ve siyasal grupların bu kanaat blokları ve onlara tekabül eden duygulanım tarzları üzerinden kurulmasını teşvik ediyorlar; çünkü kanaatler niteliği itibariyle grup oluşumuyla ilişkili. Baker’in belirttiği gibi, “nihayet kanaat bireyi düşüncesinin efendisi ve öznesine, bir grubun mensubuna dönüştüren şeydir. ..hiçbir şekilde bireysel kanaat olamaz. Kanaat, grup tek bir gerçek kişiden oluşsa dahi, bir grup mensubu olarak özne haline gelmenin edimsel yoludur.”.[12] Tam da bu hakikatin, yani kanaatlerin günümüzde grup oluşumuyla olan asli bağının, bugün karşıt kanaat bloklarının inşasının siyasal kutuplaşmanın temel zeminini oluşturduğu gerçeğinin ve kanaatlerin ve bu kanaatleri harekete geçirdiği hınç, öfke ve mağdur edilmişlik gibi duyguların, lider ile takipçileri arasındaki özdeşleşmenin temel harcı olduğunun çok iyi farkında olan bu işlevsel entelektüeller, mütemadiyen bu basmakalıp kanaatler yığınını hem sanal hem de yazılı ve görsel medyada dolaşımda tutuyorlar. Kendi inşa ettikleri kanaat bloklarına yönelik her türlü eleştiriyi bu kanaatlerin taşıyıcısının varlığına yönelik bir müdahale, dolayısıyla bu kanaatlere yönelik her tür itirazı bu kanaatlerin taşıyıcılarının varoluşunun reddinin bir devamı olarak sunarken, en ufağından en büyüğüne kanaat blokları arasındaki her tür karşılaşmayı bir dost-düşman karşılaşmasına çevirmeye çabalıyorlar.

Yaygın bir kanaat endüstrisi tarafından kışkırtılan ve desteklenen, reaktiflik ve tabii grup inşası üzerine kurulu bu girişim, muarızlarını da bir tür çoğunluk-azınlık oyunu içinde bir kanaat bloğu inşa etmeye, bu kanaatler etrafında kimliklenmeye ve harekete geçirdiği hınç, nefret ve öfke gibi olumsuz duygular etrafında kendini kurmaya doğru zorluyor. Bu kanaat endüstrisi yazılı basın içerisinde olduğu kadar ve hatta ondan daha yaygın bir biçimde, artık mikro düzeyde de kanaatlerin arzularla buluşmasını sağlayan sanal dünya, yani internet tarafından kendisine sağlanan, iktidarın işleyişini mikro düzeye taşıyan alt-kesitlere sahip. Kanaatler alanı,  bu anlamda merkezsiz ama hiyerarşik karakterde, bitişik, sürekli ve sınırsız olan bu ağlarla toplumun tüm sathına yayılıyor. Bu anlamda kanaat endüstrisi ona bitişik altkesitlerinde yorum yapanlar, “hem bir arzu” “hem de “bir” iktidar figürü” olarak, bu endüstrinin kanaatlerinin yaygınlık kazanmasını, kurucu duygulanım biçimleri doğrultusunda grup kimliklerinin oluşmasını, arzuların kanaatlerle buluşarak hâkim iktidarın her yerde anda mevcut hale gelmesini sağlıyorlar. Parçası olduğumuz bu sanal dünya, grup kimliklerinin yaşam tarzları üzerinden kuruluşu için yeni bir alan açtığı gibi, bu yolda beğenilerin sergilenmesi ve toplumsal sınıflar arası farkların inşası için de özgül bir uzam sunarak, duyguların, tutkuların ve kanaatlerin, grup oluşumunda ve yeni kitle oluş biçimlerinde özgül bir rol oynamasını olanaklı kılıyor.

Manipülasyon, çarpıtma ve “düşkünlük” üreticisi olarak kanaat endüstrisi, siyasal olarak mevcut iktidarın kurucu aklını ve duygulanım tarzını, “siber kutuplaşma” yoluyla sanal dünyadan televizyon ekranına, gazete köşesi yorumlarından eğlence hayatına her yere taşıyarak, siyasal alanı tehditkar bir düşman ve tehdit edilen bir benlik imgesinden beslenen paranoyaya, hınç siyasetine ve narsistik mağduriyet tahayyüllerine boğuyor. Sonuçları itibariyle baktığımızda siyasal aklın reaktif duygulara demirlenmesine, hergünkülüğün vasatlığının ve ortalamanın bir adım ötesine geçemeyen, unutmanın kudretine sarınmış bir gündelik kavrayışa ve sadece kendisini değil muarızlarını da içine çeken bir “akıl tutulması”na yol açıyor.[13] Aslında Türkiye siyasetinin içinden geçmekte olduğu şiddetli güç siyaseti, devlet iktidarının restorasyonu ve devlet aklının yeniden tesis edilmesi süreciyle beraber, daha da şiddetlenen ve muktedirler açısından acilyet arzeden kanaatler ve grup oluşumu arasındaki bu kurucu bağ, sadece müesses nizamın neferleri açısından değil, haklar ve özgürlükler bağlamında ona muhalif bir yerde konumlananlar açısından da entelektüelin grup oluşumları tarafından tümüyle massedilmesine yol açıyor. Bu tür bir muhalif entelektüel oluşun içerisinde iktidarın işleyiş tarzlarını görmek için, iktidarın ne yaptığını kavramak önemli olduğunu kadar, onun bizler üzerinde bıraktığı izlere, damgalara, duygulara da yoğunlaşmamız gerekiyor.

Düşüncenin değerinin belirlendiği, entelektüelin yazı, eser ve sözüyle mütemadiyen çağrı çıkardığı, herkesin konuşmak zorunda olduğu bir kanaat ifşa alanı olarak sanal dünyanın yükselişiyle birlikte, yukarıda vurguladığım hakikat daha da perçinlendi.[14] Düşüncenin icra ve üretim koşullarının bu dönüşümü, iktidarın muhaliflerine yönelik yükselen şiddeti, siyasal alanı reaktif duygularla, dışlama ve baskı pratikleriyle doldurarak her tür muhalefeti sönümlendirme çabasıyla birleştiğinde, hem muhalif grup oluşumunu hem de entelektüelin bu bağlamdaki konumunu derinden dönüştürmeye başladı. Şiddetli bir baskı altında olduğu için enerjisinin hemen hemen tümünü kendini muhafaza etmeye ve hayatta kalmaya yönelten ve iktidar karşısında kendi kimliğine daha da sarılmak zorunda kalan etnik, dini, cinsiyet yönelimli gruplar, “dışarıya açılmaya ve yenilikçi sözcelem ve kolektif bileşim biçimleri” ni geliştirmeye” giderek daha da fazla kapanıyorlar. Bu son derece anlaşılabilir bir şey. Fakat bu kapanma sürecinde entelektüeller de  özgül ve kritik bir rol oynuyor. Bizzat bu grupların içinde konumlanarak, hem gurubu eritmeye ve yok etmeye yönelen iktidara hem de gurubun devamlılığını temsil eden örgütsel yapılara karşı eleştirel bir tavır geliştiren hemen herkese karşı, reaktif duyguları harekete geçiren bu yeni “organik” entelektüeller, grubu düşman dışarıya karşı kanaatler alanında savunurken, aslında muhalefet ettikleri zemine onu yeniden rapt ediyor. Bir başka ifadeyle, yaşama tarzı farklılıklarından etnik kimliklere, cinsel yönelimlerden dinsel kimlik farklılıklarına, iktidar karşısında grup oluşumunu, “düşman olarak tanımlanan bir dışarıya karşı tutarlılığı” korumak üzerine kurulu olan, “molar örgütlenme tarzları” düzeyine taşıyorlar.  Vurgulamak isteğim Kürt sorunundan Alevi meselesine, LGBTİ’den feminist harekete, entelektüellerin yakıcı buldukları meselelerde tavır ve konum alması ya da spesifik bir entelektüel olarak bu meseleler de söz üreterek, kendini bu grupların sorunları etrafında var etmesi değil kuşkusuz. Sorun, bu var edişin, bu söz üretiş tarzının, Deleuze’ün ve Guattari’nin ifade ettiği gibi, iktidarın baskısı altında giderek grubun “ölümünü göze alan”, grubu dışarıya “maruz bırakan” ve onu bir özne grup statüsüne yükselten bir yerden değil, giderek daha da fazla reaktif duygulardan, grubun varlığının sürekliliğine yönelik kanaatlerin dolaşımından ve siyasal imgelerin üretiminden, yani grubun dışarıya tümüyle kapatılmasından hareketle kurulmaya başlanmasından kaynaklanıyor.

İktidar tarafından hâkim kılınmaya çalışılan, dindar Sünni Türklüğün bir siyasal grup olarak inşası ve tahkimi doğrultusunda manipüle edilmiş ve çarpıtılmış kanaatlerin üretim ve dolaşımına dayalı hakikat rejimine ve muhalif entelektüelin iktidarın baskısına karşı giderek grup oluşumunu molar düzeyde bir savunma hattında reaktif duygular ekseninde kurarak, onu bütünüyle dışarı kapatma tehlikesine karşı ne yapabiliriz? Bu muhalif entelektüel yeri geldiğinde sözün “gerçek” sahibini hatırlatan bir post-kolonyalist eleştirmen, yeri geldiğinde iktidarın terimlerine saplanmış kibirli bir liberal, yeri geldiğinde ise orta sınıf kimlik şovu yapan bir Ortodoks Marksist olarak, iktidarın, sömürünün, eşitsizliğin teşhiri adına bize sınırlarımızı ve parçası olduğumuz iktidar düzeneği içindeki yerimizi gösteriyor ve kanaat toplumunun kurucu ilkelerinden vazgeçmeksizin yeni türde bir hakikat rejimi kurmaya yöneliyor. Yukarıda bahsettiğimiz grupların hiçbirinin tabii ya da özne gruplar olduğunu söyleyecek bir konumda değiliz;  fakat bu reaksiyoner yeni “organik aydın”ların, en temelde parçası oldukları grupları tabiileştirici bir yönde iş gördüklerini söylemek mümkün görünüyor. Peki, kanaat endüstrisi vasıtasıyla belirli bir siyasal özneyi tahkim etmeğe çalışan baskıcı siyasal mantığa ve entelektüelin reaktif duyma, görme ve olma biçimleri tarafından tümüyle yutularak bir tabiiyet üreticisine dönüşmesine karşı ne yapabiliriz? En kötü durumda iktidarın düşkün bir havarisi olarak kanaat teknikerine dönüşen, en iyi durumda ise muhalif kanaat bloklarının üreticisi olmaktan öteye geçemeyen bir işlevsel entelektüele dönüşmekten kendimizi nasıl sakınabilir ve özgürlükçü ve eşitlikçi oluş biçimlerinin, bu kanaatlerin tahakkümüne karşı kaçış hatlarının önünü nasıl açabiliriz?  Yoksa kendine bir hakikat arayıcısı, memuru ve bekçisi olarak rol biçen, gerçeğin çölünde yalnız bir şekilde hakikati arayan evrensel entelektüele bir dönüş mü yapmalıyız?

Foucault, evrenselliğin bilinçli gelişkin biçiminin taşıyıcısı olan evrensel entelektüelin yerini, “spesifik sektörlerde, kendi yaşam ya da çalışma koşullarının onları konumlandırdığı noktalarda (konut, hastane, tımarhane, laboratuvar, üniversite, aile ve cinsel ilişkiler)” bilgi üreten ve “bir siyasileşme olanağından bir başkasına enlemesine bağlar kurma olanağı”na sahip spesifik entelektüelin aldığını belirtmekteydi.[15]  Bu spesifik entelektüel iktidarın eleştirisinde yatay ağların nasıl işlediğini gözler önüne sermekle beraber, konjonktürel mücadeleler düzeyinde kalma tehlikesini de içerisinde barındırmaktaydı. Fakat bu yeni entelektüel, günümüz toplumlarının hakikat rejimlerinin sarsılarak, yeni bir hakikat rejimini oluşturmanın önünü de açabilirdi. Sonuç olarak Foucault’ya göre, “entelektüel için temel siyasi sorun, bilimle ilintili olan ideolojik içerikleri eleştirmek ya da kendi bilim pratiğine doğru bir ideolojinin eşlik etmesini sağlamak değil; yeni bir hakikat siyaseti oluşturmanın mümkün olup olmadığını bilmektir. Sorun insanların bilincini ya da kafalarında olanı değil; hakikati üreten siyasi, ekonomik ve kurumsal rejimi değiştirmektir.[16] Hakikatleri çarpıtılmış ve manipüle edilmiş kanaatlere ve bu kanaatleri de grup oluşumunu merkezine yerleştiren kanaat endüstrisine karşı kuşkusuz spesifik entelektüelin oynayacağı önemli bir rol var; fakat entelektüelin bu kanaatler, reaktif duygular ve narsistik imgeler tarafından tümüyle massedilmeye başladığı ve grup oluşumlarını ardından tabii kılıcı bir yere doğru sürüklediği bir momentte, bakış açılarını yeniden inşa etmek, değerleri yeniden değerlendirmek ve kolektif oluş imkanlarının önünü açmak için yeni türde bir entelektüel oluşa ihtiyacımız var gibi görünüyor.

Bu kanaat toplumunun hakikat rejimini yerinden edecek entelektüel figürü, kendi ayrıcalıklı konumunun farkında olmaksızın  hepimizin bilinci ve vicdanı olma yükünü sırtlanarak evrensele seslenen, bu yolda eşitsizlik, özgürlük, adalet gibi evrensel ilkeleri şeyleştiren, duyarlı ama apolitik saf bilge ya da Türkiye’de örneklerine bolca rastladığımızı gibi, temel siyasal çatışmalardan uzak durmak adına meta anlatılara sarılarak kendi orta sınıf kimlik siyasetinin üzerini örterek proleteryayı ruhsuz bedensiz boş bir anlatıya, sömürüyü dünyasız, soyut-yapısal bir ilkeye indirgeyen, akademi içerisindeki ayrıcalıklı kültürel-sosyal pozisyonunu tahkim etmek için kendi yaldızlanmış politik imgesine sıkı sıkıya sarılan bir radikal konformist ve yahut iktidara karşı çıkarken onun reaktif oluş sarmalına yakalanmış, iktidarı teşhir ederken bile iktidar tesis eden, kendini kimin kimler adına konuşabileceğinin kanaatler düzenini yaymakla, sözün “gerçek sahibi”ni herkese yeniden hatırlatmakla yükümlü kılmış, dolayısıyla seslendiği grupları peşi sıra molar tabiiyet düzeneğine doğru sürükleyen hınçlı muarız, son olarak da bizlere iktidar karşısında bir şey yapamayacağımızı mütemadiyen hatırlatan ve iktidarın sarsılmazlığını onaylamak için her daim onun yanı başında boy gösteren bilgili sinik değildir.[17] İktidarın kanaatler ve duygular düzenini yeniden üreten, bir sosyo-psikolojik tip olarak her yerde boy gösteren bu entelektüel oluş tarzlarına karşı,  “kendi dayanıksız cemaatinin kıyısında ya da uzağında” konumlanarak, “bambaşka bir potansiyel topluluğu ortaya çıkarmak, başka bir bilincin ve başka bir duyarlılığın araçlarını oluşturmak için” cesaret göstererek, “kendi azgelişmişlik noktasına, kendi taşra ağzına, kendi üçüncü dünyasına, kendi çölüne” doğru yol alan, kendi dili ve grubu içinde yabancı olmayı üstlenebilmiş bir minör entelektüel olmaya çabalamak gerekiyor.[18]

Bununla kastettiğim, entelektüelin hakikat adına bir yalnızlığa ve fildişi kuleye çekilmesi değil. Hiç kuşku yok ki ruhu bu iktidar düzeneğince örselenmiş ve kara vicdan tarafından teslim alınmışlar, tıpkı Kafka’ya yaptıkları gibi minör entelektüelin neşesini ve onun kat ettiği eşiklerdeki ve yoğunluklardaki çoğul oluşu göremez ve onu bireysellikle, apolitiklikle ve yalnızlıkla suçlamaya devam edebilirler. Minör entelektüellik, düşünüldüğünün tam aksine, kanaat blokları ve onlara eşlik eden tahayyül biçimlerini yerinden etmek için entelektüelin seslendirdiği ve sözünü parçası kıldığı her bireysel sorunun başından itibaren siyasal olası, dile getirdiği her unsurun kolektif bir değer taşıması, onun majör bir dilin minör kullanımlarını üstlendiği bir bakış açısını örebilmesi ve mevcut iktidar düzeneğine karşı kaçış hatlarını keşfederek, bu yolda tekilin içinde çoğul oluşun yollarını, sabit kimliklere karşı yeni grup oluşumlarının önünü açacak çapraz siyasal toplumsal bağları bulabilmesi anlamına geliyor. Deleuze ve Guattari, bu tür bir entelektüeli sabit kimliklerin ötesine geçerek hayvan oluşa, kadın oluşa, eskimo oluşa çağrı çıkaran minör edebiyat içerisinde buluyorlardı. Deleuze’e göre, hayvan oluş ya da eskimo oluş kendini hayvan ya da eskimo sanmak, “onu taklik etmek, onu yüklenmek, (onun) gibi yapmak değildir. Bir “arasında” ve “içinde” olma hali”dir.[19] Bir tür ayırtedilemezlik hali yaratabilme, algılanamaz oluşa çekilme, kendi sınıfına, kendi cinsiyetine ve çoğunluğuna ihanet ederek yeni yaşam olanakları yaratabilmektir.[20] Deleuze’ün ifadesiyle minör oluş, “kendini hayvan sanmak değil, vücudun insani organlaşmasını bozmak, herkesin kendisine ait bölgeleri ve o bölgelerde bulunan grupları, toplulukları, türleri keşfetmesiyle, bedenin şu ya da bu yeğinlik bölgesini keşfetmek”tir.[21] Minör entelektüel, aslında majör dilin içerisinde minör bir kullanımı devreye sokarak, simgesel yapıyı parçalayarak, gruplar açısından bir tür heterojenleştirici rol oynar ve homojen olduğu düşünülen kimlik ve kanaatleri yerinden eder.[22]

Minörlük, karşılıklı bir oluşu oluşturan yoğunluk devrelerini ortaya çıkararak, insanın kendi üzerinde başka yollarla onlarınkine (hayvan, kadın, eskimo) benzer etkiler elde edebilmesini, farklı bir yoğunluk düzeyi üretebilmesini ve bir dönüşüm başlatabilmesini ifade eder. Mesele sabit konumlar ve özler varsayımından hareketle iktidarı teşhir etmek, kendini alttan alta kendi başına konuşamayanın sözcüsü konumuna yükselterek, onun sözünü yüceltir görünürken kendi pozisyonu narsistik biçimde doğrulamak değildir. Mesele, sayılarla hiçbir ilgisi olmayan majör dilin içindeki azınlık oluşları harekete geçirmek, “belirli bir dil, ilişki, pratik ve dil karşısında nereye konumlandığımız ve bu konumla ne yaptığımız sorunudur.[23] Normun eleştirisini verirken yeni ikilikler ihdas etmek yerine, deneyimi sarsacak, ahlaki kodları yerinden edecek, değerleri yeniden değerlendirerek kaçış hatlarını kuran yeni bir duygulanım, ilişki ve değişim tarzı üretebilmektir. Bu bağlamda düşünürlerin örnek olarak verdiği, “hayvan-oluş, tam da hareket etmek, bütün olumluluğu içinde kaçış çizgisini çizmek, bir eşiği aşmak, yalnızca kendileri için değer taşıyan yoğunluklar sürekliliğine ulaşmak; biçimlenmemiş bir maddenin, yersizyurtsuzlaştırılmış akımların, gösteren-dışı göstergelerin yararına, bütün biçimlerin ve “gösteren”, gösterilen bütün anlamlandırmaların çözüldüğü katışıksız bir yoğunluklar dünyası bulmak” demektir.[24]

Bu açıklamaların yukarıda ele aldığımız kanaat endüstrisiyle, grup inşasıyla ve işlevsel entelektüellikle ne alakası var denebilir. Oysa doğrudan ve fazlasıyla ilişkililer.  Bu kanaatler toplumunu, onun içerisindeki kanaat bloklarının ve duygu demetlerinin sırtı sıvazlanacak basit bir taşıyıcısı veya onun muhalif ya da taraf ağlarının içinde konumlanmış “bizim çocuklardan biri” olarak değil, tam da kendi topluluğunun kıyısına yerleşerek, yazarların insan hayvan arasındaki ilişki örneğinde olduğunu vurguladığı gibi, her şeyin bir dönüşüm olduğu anları, sabit gibi görünen kimliklerin birbirine dayattığı yersizyurtsuzlaşma biçimlerini keşfederek, bu sabit görünen kimliklerin nasıl birbirlerine içkin olduklarını, birbirlerini hızlandırdıklarını ve birbirlerini eşiklerden aşırdığını göstererek sarsabiliriz.[25] Tam da hâkim erkeklik biçimini yerinden edecek, onun içerisinde her daim işleyen, ona mütemadiyen çıkışlar ve kaçış hatları açan “kadın oluş”ları,  etnik bir kimlik olarak hâkim Türk imgesini mütemadiyen dönüştüren ve onu yersizyurtsuzlaştıran “Kürt oluş”ları ve bu aynı devre içerisinde sabit bir kadın kimliği ve sabit bir Kürt kimliği inşasını da olanaksızlaştıran, bizlerin içerisine tıkıldığı çekmecelerden çıkarak farklı kimlikleri, oluş biçimlerini, onlara ait yoğunlukları deneyimlememizi mümkün kılabilecek olan dönüşümleri yaşamamızı sağlayacak olan bir minör entelektüel konumunu üretmek, bizleri farklı bir noktaya, farklı bir benlik, kimlik ve topluluk tahayyülüne de götürecektir.

Bu tür bir konumlanış, bu kimlikleri bir ikilik içerisine hapsetmek yerine, onları bir sürekli dönüşüm haline getiren ilişkilenmeleri keşfettiğimizi de sağlayacaktır. Bugün, iktidar tarafından kendi yaramıza, kendi kimliğimize, kendi dert bildiğimize fazlaca inanan ve kendimize ve “ötekilere” sürekli bizi kuran sınırları hatırlatan bir hali benimsemeye zorlanıyoruz. Çoğunlukla da iktidarın bu zorlanımını aşacak yolları ve halleri kanaatler alanında bulamıyoruz. Bu bulamayış, kimliklerimizden, yaralarımızdan, dertlerimizden değil, onlarla kurduğumuz ilişkiden, onları kuran duygu yoğunluklarını sabitleme biçimimizden ve onlar karşısında konumlanma biçimimizden kaynaklanıyor. Sözün özü, Deleuze’ün belirttiği gibi, “sorun hiçbir zaman şu ya da bu ayrı grubun doğasından ibaret değildir. Şu ya da bu şeyin (eşcinsellik, uyuşturucu, vs.) yarattığı etkilerin her zaman başka yollarla yaratılabileceği çapraz (transversal) ilişkilerden ibarettir. “Ben şuyum, ben buyum” diye düşünenlere ve ayrıca bunu psikanalitik bir biçimde düşünenlere (çocuklarına ya da yazgılarına gönderme) karşı belirsiz, şüpheli sözlerle düşünmek gerekir.”.[26]  Ancak bu yolla, yani çapraz ilişkileri açığa çıkararak, sarsılmaz gibi görünen ve giderek güçlenen bu kanaat toplumunun hakikat rejimini ve onun bizleri de içine çeken tabii grup oluşumu dinamiklerini dönüştürebilir ve “bütün mercileri sorgulayan bir mikro-siyaset, bir arzu siyaseti” üretmenin yeni yollarını bularak (Deleuze ve Guattari, 2015: 94), “bir öz, bir temel ya da bir neden tarafından zorunlu kılın”mamış bir özgürlük deneyimine, hem kendimiz hem de seslendiklerimiz için kapıyı aralayabiliriz.[27] Belki bu şekilde, iktidarın baskısının şiddetinin hiç olmadığı kadar arttığı bu dönemde, kanaatler havuzunda geçirdiğimiz bu sözüm ona kendinden aşırı memnun hayatlarla da mesafelenip, nadir olanı ve söylenmeye değer olanı üretmek ve bu kanaat toplumunu sarmalayan tahakküm rejimine bir son vermek için, yeni türde bilme, görme, olma ve beraber yapma biçimlerini hayata geçirerek, tam da Deleuze’un bize yazılarında sürekli çağrısını çıkardığı şeyi yapabilir, bu kanaat havuzunda başkalarının rüyalarını görmeye artık bir son verebiliriz.

 

DİPNOTLAR

[1] Bkz., Ulus Baker, Kanaatlerden İmajlara, Duygular Sosyolojisine Doğru, İstanbul: Birikim Kitapları, sf. 43.

[2] Kanaat teknisyenlerinin bu bağlamda nasıl çalıştığı konusunda kapsamlı bir analiz için bkz. H. Bahadır Türk, “AKP ve Kanaat Teknisyenleri”, Birikim, sayı 276, Nisan 2012.

[3] Guattari’nin mükemmelen belirttiği gibi, “üniversite sorunu –ki bunu Mayıs 68’de kesinlikle gördük– öğrencilere ve hocalara ait değil; bilginin aktarılmasını, yöneticilerin yetiştirilmesini, kitlelerin arzusunu, sanayinin taleplerini ve nihayet üniversite ortamında bir araya gelmesi muhtemel her şeyi içermesi bakımından, toplumun tamamının sorunu”dur. Bkz., Guattari, “Kapitalist Uyuşturucuların En Âlâsı”, http://www.e-skop.com/skopbulten/kapitalist-uyusturucularin-en-%C3%A2l%C3%A2si/2279, Üniversite, muhaliflik ve iktidar üzerine yine bkz., Z. Yılmaz, 2015. “Bir Meslek Olarak İtaaat ve Üniversite”, Ayrıntı Dergi, http://ayrintidergi.com.tr/bir-meslek-olarak-itaat-ve-universite/.

[4]Bu bağlamda dikkati çekmeye çalıştığım şey, birey grup ikiliğinden hareketle bireyselliğin ortadan kalması ve birey olarak entelektüelin tümüyle grup tarafından yutulması değil. Birey ve onun benliği, en başından itibaren onu kat eden yoğunluklar, yeğinlikler ve ilişkilerden oluşan, Guattari’nin deyişiyle, bir grubpüskül’dür (küçük grupçuklar). Grupüskül, kendinin, benliği üretmeye meyilli bir bütünlükte kapatılmasına izin vermeyen ve aynı anda pek çok grup içerisinde dağılmış olan yeni tür bir öznelliği işaret eder, Bkz., Desert Islands and Other Texts, 2004, Los Angeles: Semiotext(e), sf.193.  Deleuze’ün de birey konusunda belirttiği gibi, “kendi adına bir şey söylemek çok tuhaf bir şeydir; zira kendinizi bir ben, bir kişi ya da bir özne sandığınız anda kendi adınıza konuşamazsınız. Tersine, bir birey, en ağır kişilik yitimi uygulamasının sonunda, onu bir uçtan öbür uca kateden çokluklara, onu baştan sona dolaşan yeğinliklere açık olduğunda gerçek bir özel ad elde eder. Böyle yeğin bir çokluğun anlık kavranışı olarak ad, felsefe tarihinin gerçekleştirdiği kişilik yitiminin tersidir; itaatle değil, sevgiyle kişilik yitimi.” Deleuze, Müzakereler, 2006: 15).

[5] Deleuze, Guattari’nin özne ve tabii gruplar ayrımını şöyle tariflemektedir: ““Özne gruplar”, minör politikaya bağlı gruplardır-minör pratikleri oyuna sokmaya, dışarıya açılmaya ve yenilikçi sözcelem ve kolektif bileşim biçimleri geliştirmeye çalışırlar. Burada grubun “ölüm”ünü göz önüne alırlar. Öte yandan “tabi kılınan gruplar”, molar örgütlenme tarzlarını açığa çıkaran ve düşman olarak tanımlanan bir dışarıya karşı tutarlılığı korumaya çalışan gruplardır.” alıntılayan N. Thoburn, Deleuze, Marx ve Politika, Çev. M. Erkan, İstanbul: Otonom Yay. 2009, sf. 75-76. Deleuze’e göre tabii gruplar, grubun diğer gruplara açılmasından kaynaklı olarak kendi anlamsızlığına, ölümüne ve dağılımına maruz kalmasına yol açan bir dışarı demirlenmişlik halindedir. İyi grup, kendini biricik, ölümsüz ve önemli gören, bir iç işleri bakanlığı ve savunma bakanlığı gibi hareket eden grup değildir.  Deleuze, Desert Islands and Other Texts, 2004, Los Angeles: Semiotext(e), sf.193. Tabii gruplar hiyerarşik, merkezi ve piramitsel oldukları kadar, yaratıcı kopuşları önlemek,  kendini muhafaza etmek, diğer grupları dışlamak ve kolektif sözcelemleri steryotipik dile getirmelerle yer değiştirme eğilimindedir. Özne grup ise bütünlüğü ve hiyerarşiyi ortadan kaldıran çapraz faktörler tarafından tanımlanır. Tabii grup ve özne grup sabit ayrımları değil, birinden diğerine doğru mütemadiyen birbirine dönüşümleri ifade eder. Bkz., Deleuze, G. Deleuze, Müzakereler, Çev. İnci Uysal, İstanbul: Norgunk, 2006, sf. 197.

[6] Bkz, Ethica, Çev. Çiğdem Dürüşken, İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 2012, 2 Kitap, 17. Önerme.

[7] Baker, Kanaatlerden İmajlara, sf. 42.

[8] Liberalizm ve kanaatlere ilişkin bu değerlendirmeleri, Nadia Urbinati’nin Disfigured Democracy kitabında bulmak mümkün. Bkz., Nadia Urbinati, Democracy Disfigured, Opinion, Truth and the People, Cambridge, Massachusetts, London: Harvard University Press.

[9] Kanaat alanı kavramının bir analiz çerçevesi olarak Türkiye bağlamında kullanımı için bkz., E. Akdeniz ve E. Göker, “Becoming a ‘Media Intellectual’: The Platitudes and Partisanships of Etyen Mahçupyan”, 11.02.2015, Jadaliyya, http://www.jadaliyya.com/pages/index/20821/becoming-a-media-intellectual_the-platitudes-and-p.

[10] Baker, Kanaatlerden İmajlara, sf. 60.

[11] Bu bağlamda Türkiye siyasetinin gidişatının bir değerlendirilmesi için bkz., Zafer Yılmaz, “OHAL ve Plebisiter Otoriterlik: Korkuyu Beklemek ya da Demokrasiyi Kazanmak!”, Birikim, Sayı, 332.

[12] Ibid., 61.

[13] Heidegger’in Varlık ve Zaman’da belirttiği gibi, kendi kendine dolanan bir Dasein, aynı zaman unutmanın kudretine de sarılmaktaydı: “Hiçbir şeye bağlı kalmayan, hiçbir şeye meyletmeyen, gün ne getirirse ona kendini teslim eden, ama yine de her şeyi üstlenen o kayıtsızlığın meşum duygusuzluğunu bize, en yakındakilerle ilgilenmek üzerine kurulu her günkü haletiruhiyemizin doğurduğu unutmanın kudreti en çarpıcı biçimde göstermektedir. “ M. Heidegger, Varlık ve Zaman, Çev. K. H. Ökten, İstanbul: Agora Kitaplığı, 2008: 366.

[14] Deleuze’ün belirttiği gibi bu dünyada söylenmeye değer olanı üretebilmek için artık mesele suskun kalmayı da becerebilmek.

[15] M. Foucault, Entelektüelin Siyasi İşlevi, İstanbul Ayrıntı Yayınları, 2005, sf. 47-48.

[16] Foucault, Enteleküelin Siyasi İşlevi, 52-53. Foucault için “hakikat özgür ruhların ödülü ve uzun yalnızlıkların çocuğu olmadığı gibi, kendilerini özgürleştirmeyi aşarmış olanların ayrıcalığı da değildir… Her toplumun kendi hakikat rejimi, kendi hakikat siyaseti vardır.”. Foucault, Enteleküelin Siyasi İşlevi, 50-51.

[17] Horkheimer’ın Akıl tutulması’nda belirttiği gibi, “Bilgili siniklik, uyumluluğun bir başka biçimidir sadece. Bu insanlar güçlünün egemenliğini ebedi kural olarak kabul etmeye zorlarlar kendilerini. Bütün hayatları, gerek dışarıdaki gerekse içerideki doğayı bastırmaya ve değersizleştirmeye ve kendilerini onun daha güçlü rakipleri ya da vekilleriyle: ırkla, vatanla, liderle, kliklerle ve geleneklerle özdeşleştirmeye yönelik sürekli bir çabadan ibarettir.”. Horkheimer, Akıl Tutulması, Çev. Orhan Koçak, İstanbul: Metis, 1994, sf. 134).

[18] G. Deleuze ve F. Guattari, Kafka, Minör Bir Edebiyat İçin, Çev. Işık Ergüden, İstanbul: Dedalus Yayınları, 2015: 47-48. Azınlık oluş ve minör oluş tartışması ve Deleuze ile Guattari’nin bu bağlamda ki düşüncelerinin kapsamlı bir sergilenmesi için bkz. Mustafa Demirtaş, “Minör Edebiyat ve Minör-Oluş. İçinde: Göçebe Düşünmek, Derleyen, A. M. Aytaç ve M. Demirtaş, İstanbul: Metis Yayınları, 2014. Derleme, ayrıca Deleuze düşüncesi üzerine önemli bir kaynak olma özelliği taşıyor.

[19] Demirtaş, Minör Edebiyat, sf. 349.

[20] Ibid., 350.

[21] G. Deleuze, Müzakereler, sf. 20

[22] Deleuze ve Guattari, Kafka, Minör Bir Edebiyat, sf. 26.

[23] Demirtaş, “Minör Edebiyat”, sf. 341.

[24] Ibid., 38.

[25] Deleuze ve Guattari şöyle demekteydi: “Hayvanda her şey bir dönüşümdür ve dönüşüm, hayvanın insan oluşu ile insanın hayvan-oluşunun aynı devresi içindedir. (‘) Dönüşüm, iki yersizyurtsuzlaşmanın bağdaşımı gibidir; yani insanın, kaçmaya zorlayarak ya ad boyunduruk altına alarak hayvana dayattığı yersizyurtsuzlaşmanın ve hayvanın, insana asla tek başına düşünemeyeceği çıkışlar ya da kaçış yolları (şizo kaçış) göstererek ona önerdiği yersizyurtsuzlaşmanın bağdaşımı; bu iki yersizyurtsuzlaşmanın her biri diğerine içkindir, her biri diğerini hızlandırır ve bir eşikten aşırtır.”. Deleuze ve Guattari, Kafka, Minör bir Edebiyat, 82-83.

[26] Deleuze, Müzakereler, sf. 20.

[27] J.-L. Nancy, Özgürlük Deneyimi, Ara-Lık Yayınları, 2006, sf. 80.