Kriz kavramı ekonomide, siyasette ve gündelik hayatta farklı anlamlarda kullanılıyor. Kavrama yüklenilen bu farklı anlamlar, kimi zaman tartışmaların ortak bir zeminde yürütülmesine ve sonuca ulaştırılmasına da engel olabiliyor. Bu konuya biraz olsun açıklık getirebilmek için, “siyasette ve ekonomide krizin ne anlama geldiğini”, “içinde bulundumuz krizi” ve “krizin geleceğini” tespit etmek üzere Galip Yalman, Melda Yaman ve Ümit Akçay’la bir soruşturma yürüttük. Katkıları için kendilerine teşekkür ediyoruz.

Siyasal ya da ekonomik krizi nasıl tanımlıyorsunuz? Kriz için genel bir tanım yapmak anlamlı mı?

Galip Yalman: Kısaca belirtmek gerekirse, krizleri düzenli işleyen bir sistemi aksatan ve/veya işlevsiz kılan bir kesinti anı olarak görmek yanıltıcı olacaktır. Günümüzde, özellikle kapitalist üretim ilişkilerinin ve uluslararası finans piyasalarına bağımlılığın belirleyici olduğu ulus devletlerde, krizler kapitalist sistemin işleyişinde ortaya çıkan sorunları aşmada kritik rol oynamakta, sistemin yeniden yapılandırılmasını sağlayan bir işlev görmektedir. Bu bağlamda, farklı krizle başetme stratejileri, diğer bir deyişle, kriz yönetme ve kriz önleme stratejileri gündeme getirilmektedir. Böylelikle krizi yaratan nedenler irdelenerek, en azından bir dahaki krize kadar, sistemin temel parametreleri korunarak devam etmek hedeflenmektedir. Burada vurgulanması gereken bir nokta da, kapitalizmin sürekli kriz içinde bulunan bir sistem olarak algılanmasının yanıltıcı olacağıdır. Önemli olan süreç içinde, farklı zaman dilimlerinde ve farklı ölçeklerde yaşanan krizlerin yol açtığı yapısal dönüşümlerin, kapitalist toplumlardaki mücadele eksenlerini nasıl etkilediğini ve biçimlendirdiğini ortaya koyabilmektir. Bu aynı zamanda, ülke ekonomisinin dünya ekonomisi içindeki konumu ve bütünleşme biçimindeki değişim ve dönüşümlerin kavranabilmesi için de üzerinde durulması gerekli bir husustur.

Birbirleri ile yakından ilişkili olmakla birlikte, ekonomik krizler ile siyasal krizleri birbirlerinden ayrıştırarak irdelemek gerekir. Bu bağlamda, ekonomik krizlerin niteliklerine bağlı olarak yapılan tanımlamalar söz konusudur. 19. yüzyıldan bugüne kadar, bağımlılık ilişkilerinin belirlediği birçok ülkede ödemeler dengesinde ortaya çıkan dengesizlikler ve ekonominin gereksinim duyduğu kaynakların sağlanmasında işlevsel olması beklenen finans sisteminde ortaya çıkan tıkanmalar, ilgili literatürde farklı kriz tanımlanmaları yapılmasına neden olmuştur. Örnek vermek gerekirse, kamu ya da özel kesimde olmasına bağlı olarak ayrıştırılmakla birlikte borç krizi ve finansal kriz ya da bankacılık sistemi krizleri gibi nitelemeler yapılmaktadır. Bunların eş zamanlı yaşandığı durumlar ortaya çıktığında da – biz de 2001 krizinde olduğu gibi – ikiz krizlerden söz edilmektedir.

Ekonomik krizlerin mutlaka siyasal bir krize yol açacağını düşünmek içinse bir neden yoktur. Dünya kapitalist sistemi içindeki konumları ve jeopolitik parametreleri ile birlikte değerlendirildiğinde, krizlerin farklı coğrafyalarda yaşanış biçimleri ve sonuçları farklılıklar gösterebiliyor. Ekonomik bir krizin siyasal bir krize dönüşmesi ya da toplumsal bütünlüğün temel niteliklerini sarsan boyutlara ulaşması durumunda, devlet krizi ve/veya hegemonya krizi gibi kavramlar, yaşanan dönüşümlerin anlaşılması açısından önem kazanmaktadır. Yine ülkemizden bir örnek vermek gerekirse, 1970’lerin sonunda yaşanan uzun süreli ekonomik kriz, işçi sınıfının örgütlü bir kesiminin yükselen mücadelesi ile bir araya gelince, burjuvazinin yaşamsal bir tehditle karşı karşıya kaldığına ilişkin kronikleşmiş endişesini artıran bir ortamın oluşmasına katkıda bulunmuştur. 1980 sonrasındaki gelişmeler bize, ekonomik krizin aşılması için getirilen önlemlerin aynı zamanda burjuvazinin hegemonya krizinin aşılması açısından işlevsel olduğunu göstermektedir. Unutulmaması gereken, 1980’den itibaren Türkiye’de sınıf temelli bir hegemonyanın, Cumhuriyet tarihinde belki de ilk kez kurulmuş olmasıdır. Burjuvazinin sahiplendiği neoliberal politikalar demeti sayesinde hegemonik bir güç haline gelmesi tarihsel bir olgudur. Çalışan sınıfların demokratik hak ve özgürlüklerinin anayasal düzlemde ve getirilen yasal düzenlemelerle kısıtlanması ile birlikte, otoriter niteliği belirgin yeni bir devlet biçimi yaşanan ekonomik ve siyasal krizin aşılmasını sağlayan anahtar olmuştur denilebilir. Aslında, söz konusu krizi ve sonrasında yaşananları, hegemonya krizinin fiilen devletin krizi olduğunu vurgulayan Gramsci ve Poulantzas gibi kuramcıların teşhislerini doğrulayan bir örnek olay olarak değerlendirmek yanlış olmayacaktır.

Ancak ne kadar ciddi sonuçları olursa olsun, ekonomik bir krizin, bir hegemonya krizine ve buna bağlı olarak devlet biçiminde bir krize yol açmadığını gösteren örnekler de vardır. Ülkemizde yaşanan 2001 krizi bu açıdan, 1970’lerde yaşanan krizden farklı olarak bir hegemonya krizine yol açmadığı gibi, burjuvazinin değişik katmanları ile birlikte sınıf egemenliğinin tehdit altında olduğu şeklinde bir algıya da neden olmamıştır. 12 Eylül rejiminden miras otoriter devlet biçimi çerçevesinde getirilen yeni kriz yönetme stratejisi de, neoliberal hegemonyaya süreklilik kazandıran bir işlev görmüştür. Devletin baskı aygıtlarının da kullanılarak ama değişik mekanizmalarla toplumun rızasının sağlandığı, 2001’deki gibi krizlere rağmen, hatta krizlerle pekişerek, yaşanan her ekonomik krizden sonra bunu “fırsata çevirerek” sürdürülen bir hegemonya. Öte yandan, 1990’lardan 2010 hatta 2016-2017’ye kadar uzanan sürede zaman zaman dile getirilen “devlet krizi” ya da “rejim krizi” tartışmaları büyük ölçüde “rejim” sorunsalının sınırları içinde kalmaktaydı. Böyle olunca da, “tarihsel blok”un yani toplumsal bütünlüğün yeniden oluşturulmasında, toplumdaki egemen sınıflar bütünlüğü, bir başka deyimle iktidar bloku açısından bir sorunla karşılaşıp karşılaşılmadığı sorusu da tartışma gündemine getirilememekteydi. Dolayısıyla, bu tartışmalar demokratik bir devlet biçimi için gerekli açılımların gündeme getirilmesine de olanak tanımamaktaydılar.

Ekonomik krizler ile hegemonya krizleri arasındaki ilişkiyi daha genelde ya da küresel ölçekte değerlendirdiğimizde şöyle bir saptama yapabiliriz. 2007-2008’de yaşanan küresel ölçekteki finansal krize kadar, kapitalist sistemin merkez ülkelerinden başlayıp sistemin bütününü etkileyen ekonomik krizler, devletin ekonomiyle olan ilişkisinin yeniden teorik olarak tanımlanmasını içeren, deyim yerindeyse paradigma değişikliklerini beraberinde getiriyordu. 1930’lar ya da 1970’lerdeki sistemsel krizlerin böyle bir özelliği vardı. Ancak 2008 krizinin bu açıdan önemli bir farkı var, bu anlamda bir paradigma değişikliği söz konusu olmadı bugüne kadar. Krizin ilk iki yılında teorik bağlamda belirli bir sorgulama yapılmış olsa da, kriz 2008 öncesi kriz yönetme ve kriz önleme stratejileri ile aşılmaya çalışıldı. Bir başka ifadeyle, neoliberal hegemonya büyük ölçüde varlığını korudu. Başta Yunanistan, Eurozone bölgesinde yaşanan ve toplumsal bedeli çok ağır olan uzun süreli kriz, tam da neoliberal anlayışa göre yapılandırılmış kriz yönetme stratejileri çerçevesinde aşılmaya çalışıldı. AB Komisyonu ve IMF gibi kurumlar bu açıdan oldukça katı bir tutum izlediler. Kemer sıkma politikaları sürdürülürken, ABD ve İngiltere gibi ülkelerde banka kurtarma operasyonlarına gidilmesi ve kamu harcamalarının bu amaçla artırılması da, neoliberal paradigmadan bir sapmaya işaret etmemekteydi.

Öte yandan, 2008 sonrası gelişmeleri, kapitalist sistem karşıtı denebilecek, daha radikal bir perspektiften değerlendirenlerin sıklıkla vurguladıkları bir husus, neoliberalizmin demokrasi ile bağdaştırılması giderek zorlaşan siyasal gelişme ve değişimleri gündeme getirmesidir. Otoriter neoliberalizm ve/veya neoliberal otoriter rejimler/eğilimler olarak betimlenen bu olgu, böyle ifade edilmemekle birlikte, aslında devlet biçiminde bir değişimi ifade etmektedir. Doğu Avrupa’dan Latin Amerika’ya birçok ülkede, ekonomik krizin belirleyici olduğu koşullarda yaşanan siyasal gelişmeler, anaakım medyanın kullandığı ifadelerle, “aşırı sağ, popülist” oluşumların toplumsal desteğini artırmaya başladığını bize göstermektedir. Brexit ve Trump’ı iktidara getiren süreçle birlikte değerlendirildiğinde, finansal krizden olumsuz etkilenen kitlelerin bu tepkisinin aynı zamanda neoliberalizme karşı bir tavır, onun simgelediği ekonomik modelin sorgulanması anlamına gelip gelmediğini zaman gösterecek.

İlginç bir gelişme de şudur, 2008 finansal krizinin onuncu yıldönümü yaşanırken, önceden neoliberal paradigmaya bağlılığı sorgulanamayacak çeşitli yorumcular, “serbest piyasa” retoriği ile ifade edilen bu yaklaşımın iflas ettiğinin kabul edilmesi gerektiğini dile getirmeye başlamışlardır. Gerek 2008 finansal krizinin öngörülememesi, gerekse de finansal piyasaların her türlü denetimden uzak biçimde kaynak dağılımını belirler konuma gelmesinin yol açtığı olumsuzluklar nedeniyle dozu giderek sertleşen eleştiriler yaygınlaşmaktadır. Uluslararası finans piyasalarında banka dışı kurumların, sermaye hareketlerini yönlendirmekte giderek önem kazanmalarının yanısıra, gelir dağılımında belirginleşen uçurumlar karşısında, IMF Başkanı C. Lagarde bile, kısa vadede aşırı kazanç hedefleyen, açgözlü finans piyasaları aktörlerinden şikayet eder duruma gelmiştir. Uzun sözün kısası, kapitalist sistemin genel çıkarlarını uzun vadede koruyacak düzenlemelerin, neoliberal finansallaşma paradigmasına bağlı kalınarak gerçekleştirilemeyeceği şeklinde bir algı belirmeye başlamıştır. Üstelik, boyutları tam olarak kestirilmesi zor olan küresel ölçekte yeni bir finansal kriz olasılığından söz edilmeye başlanırken, bir ara finans piyasalarının gözdesi olan “yükselen piyasa ekonomileri”, “kırılgan”, yani olası bir krizden en fazla etkilenecek, ekonomiler olarak görülmektedir.

Türkiye’nin içinden geçtiği krizi/çalkantıyı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Galip Yalman: Son yıllarda yaşanılanların aslında, “kriz yönetme stratejisinin krizi” olarak nitelenmesi gerekiyor. Eleştirel siyasal iktisat perspektifinden meseleye yaklaşanların, krizi giderek neoliberalizmin krizi olarak nitelemeye başlamaları da bunun bir başka ifadesi.

Ancak, Türkiye’nin daha ne kadar süreceği belli olmayan çalkantılarının, tabii ülkenin içinden geçtiği sancılı rejim değişikliği süreci ile de yakından ilişkili yönleri var. Olağanüstü Hal sürecinde, malvarlıklarına yargı kararı olmadan el konulduğu zaman, ya da para politikasının finansal piyasaların istekleri doğrultusunda yürütülmesini simgeleyen Merkez Bankasının “bağımsızlığı” riske edildiği zaman, itirazların yükselmesine paralel olarak kurda yaşanan altüst oluşlar bu rahatsızlıkların bir ifadesi çoğu kez. Ne var ki, finans çevrelerinin yansıttığı bu şikayetlerin altında yatan daha temel bir kuramsal itiraz vardır. Buna göre, istikrarsızlık ülkelerin uyguladıkları yanlış politikalardan ya da piyasalara güvence verecek kurumsal düzenlemeleri yapmamalarından kaynaklanır. Kısacası, neoliberal uygulamaların bir istikrarsızlık nedeni olmadığı ileri sürülmektedir. Diğer bir ifadeyle, yaşanan krizin hala neoliberal kriz yönetme stratejisine sadık kalınarak aşılabileceği, başka bir alternatifin olmadığı mesajı verilmeye çalışılmaktadır.

Bu bağlamda, literatürde “ahbap çavuş kapitalizmi” (crony capitalism) olarak betimlenen, siyasi müdahalelerle belirli sermaye gruplarının kollanarak palazlanması olgusunun, neoliberal paradigma ile bağdaşıp bağdaşmadığı ülkemizde de giderek tartışılmaya başlayan bir konu haline gelmiştir. AKP iktidarlarının, 16 yıllık icraatının bu tartışmanın gündeme gelmesinin başlıca nedeni olduğuna kuşku yoktur. Ne var ki, kaynak dağılım süreçlerine devlet müdahalesinin hiç olmadığı saf bir piyasa ekonomisinin gerçeklikle ilgisinin olmadığı 19. yüzyıldan bu yana kapitalist sistemdeki gelişmeleri değerlendiren çeşitli tarihsel/kuramsal çalışmalarda açıklıkla ortaya konmuştur. Bu açıdan, ahbap çavuş kapitalizmi olgusunu, neoliberal paradigmadan sapma olarak nitelemenin çok da doğru olmadığı kanısındayım.

Buna karşılık, çok çelişkili açıklamalar yapılmakla birlikte, mevcut iktidar yapısının, ekonominin dış tasarruflara, özellikle de kısa dönemli sermaye hareketlerine bağımlılığı veri iken, Korkut Boratav hocanın ifadesiyle, finans kapitale karşı, teslimiyeti dışında bir alternatifi olmadığı, açıklanan son Yeni Ekonomik Program (YEP) ile bir kez daha belgelenmiş olmaktadır.

Yakın gelecek için siyasal ve ekonomik öngörüleriniz var mı?

Galip Yalman: Tabii bir de, AKP iktidarlarının neoliberal politika uygulamalarını, siyasal islam projesi ile eklemleme çabalarının yarattığı dönüşümler ve bunların yarattığı tepkiler var. Ahbap çavuş kapitalizminin AKP versiyonunun bu eklemlenme çabaları ile yakından bağlantılı olduğu da ortada. Kültürel hegemonyasını kurmakta henüz yeterli mesafeyi kat edemediğini en yetkili ağızdan ifade etmiş olmakla birlikte, Gramsci’den esinlenerek “trasformismo” olarak betimlenebilecek bu sürecin, güçlü bir toplumsal muhalefetin oluşumunun engellenmesinde de kayda değer bir faktör olduğunu belirtmek gerekir.

Buna karşı, alternatif bir ekonomik krizden çıkış programı, emek dünyasına olan baskıları artırmayacak yumuşak bir geçişi sağlayacak bir programın anahatları ile belirlenmemesi için neden olmasa gerek. Bu aynı zamanda, bunu hayata geçirecek siyasi öznenin oluşumu için de bir hazırlık süreci olmalı. İçinde bulunduğumuz, isim koymakta zorlanılan yeni siyasal rejimin dayattığı kısıtlamalar çerçevesinde haliyle zor bir uğraş. Ama zorluklar aşılmak içindir diye bitireyim.

Siyasal ya da ekonomik krizi nasıl tanımlıyorsunuz? Kriz için genel bir tanım yapmak anlamlı mı?

Melda Yaman: Ekonomik krizleri kapitalizmin işleyişinin, iç dinamiklerinin ortaya çıkardığı bir kriz olarak görmek gerekir. Politik kriz ise mevcut siyasal örgütlenmenin yönetimi sürdüremez/ yönetemez hale gelmesine işaret ediyor. Bu iki kriz her zaman çakışmak durumunda değil kuşkusuz ama her ekonomik kriz politik bir veçheye sahip, kritik politik sonuçlar doğuruyor; her politik krizin de ekonomik sebepleri olduğu gibi ekonomik sonuçları da oluyor.

Kapitalizmin tarihi boyunca ekonomik krizler, birikim sürecinin ayrılmaz bir bileşenini oluşturuyor; kimi zaman çevrimsel dalgalanmalar şeklinde hissedilirken, kimi zaman da dünya genelinde yankı uyandıran büyük bunalımlar biçiminde ortaya çıkıyor; 1929 krizi, 1970’lerdeki kriz veya 2008-9 krizi gibi. Kapitalist üretimin dünya üzerinde belirmeye başladığı dönemden bugüne, birikim sürecinin önemli uğraklarının krizler yoluyla ve kriz sonrası yeniden yapılandırılan emek-sermaye ilişkileri çerçevesinde şekillendiğini görüyoruz. Yani bir bakıma kapitalizmin tarihini ve içinden geçtiği dönemleri (Fordist dönem, neoliberal dönem) analiz etmek için, krizleri analiz etmek gerekiyor.

***

Marx, sermayenin kendisi çelişki yüklüdür, “sermayenin gerçek engeli, kendisidir” diye yazmıştı. Buna göre ekonomik kriz süreci, sermayenin içerdiği çelişkilerin olgunlaştığı, örneğin kâr oranlarının düşme eğiliminin durdurulamaz hale geldiği süreci işaret eder; kriz bu çelişkilerin dramatik biçimde patlak verdiği anlardır.

Kriz, birikimin sürdürülemez olması anlamına gelir. Sürekli genişleyen hareketi içinde sermaye, verili koşullardaki kârlılık olanaklarını sonuna kadar kullanır; birikim, içinde taşıdığı temel çelişkilerle sürer. Ancak bu çelişkiler birikimin her bir aşamasında kriz potansiyeli yaratmaktadır. Birikim sürecinde, emek gücünün üretim araçlarıyla ve hammaddelerle buluştuğu ilk evreden dolaysız üretim (değerin yaratılması, valorization of value) sürecine; ürünlerin üretildiği dolaysız üretim sürecinden ürünlerin satıldığı (değerin gerçekleşmesi, realization of value) dolaşım sürecine kadar devrenin her bir bileşeni ayrılmaya / kopmaya eğilimlidir. Bu devrelerde, finansal sorundan döviz kıtlığına, efektif talep eksikliğinden aşırı-üretime, hammadde tedariki sorunlarından ithalat/ ihracat sorunlarına kadar birçok sorun belirebilir. Birikim süreci emeği üretim araçları ve geçim maddeleriyle potansiyel olarak bir araya getiren süreçlerden herhangi biriyle de kesintiye uğrayabilir; emek gücünün yetersiz/ vasıfsız olması yahut sınıf mücadelesinin yükselmesi, grevler, vb.

Diğer bir deyişle, birikimin belirli sorunlardan ötürü sürdürülemez hale gelmesi, belirli bir kriz biçimine sebep oluyor –finansal kriz, eksik tüketim krizi, aşırı üretim krizi gibi. Sözün özü, kapitalizmin tarihi boyunca karşılaştığı çeşitli kriz biçimleri söz konusu; ancak her biri sermayenin içsel çelişkilerinin verili koşullarda büründüğü biçimleri işaret ediyor.

***

Krizler, sermaye birikiminin çelişkilerini açığa çıkarırken, bu çelişkilerin bir üst aşamaya taşınmasına da olanak sağlıyor. Krizin ardından gelen büyük ölçekli yeniden yapılanmalar yoluyla, daha kârlı birikim koşulları yaratılabiliyor. Bu bağlamda krizlerin sermaye birikimi açısından diyalektik bir rolü olduğu söylenebilir: krizler hem hastalıktır hem merhem. Kriz, bu nedenle bir bakıma, kârlılık olanaklarının azalmasına ve kâr oranlarının düşmesine kapitalizmin verdiği yanıt olarak görülebilir.

Krizden çıkış süreçleri, emek-sermaye mücadelesi ile sermayeler arası mücadeleyle belirlenir. Krizle birlikte, sermaye hem emekle ilişkisini hem de kendi içindeki ilişkileri değiştiren iktisadi, politik, kurumsal düzenlemelerle yeniden yapılanma yoluna gider. Sermaye-emek ilişkileri, artı-değeri yükseltmek üzere, değer yaratma ve değere el koyma koşullarının yeniden yapılanmasını getirir; bu yapılanmayla sermayenin emek üzerindeki tahakkümü arttırılır, işten çıkarmalar, hak kayıpları, ücret düşüşleri yaşanır. Sermayenin kendi içinde de, artık-değerin paylaşımı üzerine savaş şiddetlenir; sermaye değersizleşir ve ucuzlar, küçük ve zayıf sermayeler el değiştirir; üretken olmayan sermayeler tasfiye olur; üretkenliği arttırıcı üretim teknikleri uygulamaya konur. Üretimin daha kârlı olanakları yaratılırken, bir yandan da sermayenin merkezileşme, yoğunlaşma eğilimi güçlenir.

Bu nedenle, genel bir kriz tanımı yapmak yerine, krizi ortaya çıkaran dinamikler üzerine düşünmekte fayda vardır. Sermayenin analizi, krizin de analizini verir bir bakıma. Sermayenin karşılaştığı herhangi bir tekil krize verdiği yanıt ve yasal, kurumsal yeniden yapılanma, sonraki birikim sürecinin yanı sıra sonraki krizlere de zemini yaratır. Kuşkusuz her kriz özgül belirlenimler de barındırır ama birikimin sürekliliği gibi krizler arasındaki bağlantıyı ve sürekliliği de görmek gereklidir. Tıpkı bugünkü krizin dinamiklerinin 2001 krizine uzanmasında, 2008-9 dünya krizinin kök nedenlerinin 1970’lerdeki krizde yatmasında olduğu gibi.

Türkiye’nin içinden geçtiği krizi/çalkantıyı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Melda Yaman: Türkiye’nin hem politik hem de iktisadi bir krizin içerisinden geçtiğini düşünüyorum. Yaklaşık on beş sene önce mevcut hükümeti iktidara getirenin de böylesi bir kriz olduğunu hatırlayalım. 2001 yılında Türkiye, tarihinin en önemli krizlerinden birini yaşamıştı. Kriz sonrasında sermayenin yeniden yapılanma sürecinde birçok şeyin yanı sıra iki kritik sonuç ortaya çıktı; bir yandan bankacılık sistemi yeniden yapılandı diğer yandan da verili hükümet doğdu. Unutmayalım ki AKP hükümeti büyük sermayenin desteğini alarak iktidara geldi. Bu süreç sermaye birikimini yeni bir aşamaya taşıdı; özelleştirmeler hız kazandı, daha önce görülmediği denli yabancı sermaye girişi gerçekleşti, ihracat ve ithalatta patlama yaşandı, emek üzerindeki baskı arttı… 2007’ye, hadi biraz daha uzatarak 2008-9 krizine kadar sermaye için bu “güllük gülistanlık” dönem devam etti. 2009’da dünya krizinin etkileri elbette ki Türkiye’ye de yansıdı. İçinden geçtiğimiz kriz bu krizin devamı gibi görünüyor. Daha doğrusu bu kriz, dünya krizin etkileriyle Türkiye’nin birikim dinamiklerinin etkileşiminden ortaya çıktı.

Türkiye ekonomik krizin yanı sıra ciddi bir siyasal krizin de içinden geçiyor. Yönetme biçimindeki değişiklik, tüm gücün tek elde toplanması, “liberal demokrasinin” gereklerinin bile yerine getirilmiyor olması toplumsal bir kaos yarattığı gibi, devlet kurumlarına ve hatta bizzat devlete güveni epeyce aşındırmış durumda.

Bu sürece eşlik eden iki kritik mesele var ki tüm siyasal toplumsal yaşamı belirliyor. Bir yandan barış sürecinin sona erdirilmesi -ve kuşkusuz Orta doğudaki süregiden savaş- bir yandan da devletin işleyişinde gerçekleşen dönüşümler. Buna AKP’nin giderek daha fazla totaliterleşmesi / muhafazakârlaşması eşlik ediyor. Devletin tüm araçlarını kullanarak emekçilerin, sendikaların, üniversitelerin, kadınların, her türlü muhalefetin… Toplumun geneli üzerinde çok yönlü baskı kurduğu bir dönemden geçiyoruz. Öyle ki, neredeyse hiç kimse önünü göremiyor, geleceğe umutla bakamıyor.

Yakın gelecek için siyasal ve ekonomik öngörüleriniz var mı?

Melda Yaman: İlkin şunu söylemek isterim; 2009’da patlak veren, yaz aylarında dövizin yükselmesiyle etkilerini yeniden göstermeye başlayan kriz büyüyecek, hatta belki de dünya genelinde bir krize, 1929’daki yahut 1970’lerdeki gibi bir krize dönüşecek gibi duruyor. Ne var ki ne dünyada ne de Türkiye’de 2009 krizine karşı sermayeyi yeniden yapılandıracak bir yanıt üretilemedi; ama biliyoruz ki birikimin yeniden kârlı olanaklarla sürebilmesi için kapitalistlerin ve devletlerin arayışı sürüyor. Öte yandan, mevcut iktidarın baskıcı totaliter politikalarının da hız kesmediği görülüyor. Şimdi, eğer, beklenildiği gibi bu kriz devam ederse –ki sırf dövizdeki bu hızlı yükseliş bile esas etkilerini önümüzdeki günlerde ortaya koyacak; şimdiden ÜFE’deki artış yüzde 46’ya ulaşmış durumda- baskıların daha şiddetleneceğini söylemek büyük bir öngörü olması gerek. Tabii ki krizin bütün yükü çalışanlara, işçilere, kadınlara yüklenecek. Toplu işten çıkarmalara tanıklık ediyoruz, edeceğiz; bu süreçte hane halkları daha da yoksullaşacak ve muhtemelen emekçiler kritik hak kayıpları yaşayacak.

Ancak bu süreç yeni bir muhalefetin örgütlenmesi, yeni mücadelelerin hayata geçirilmesi için de muazzam bir fırsat yaratıyor. Sermayenin bu krizden nasıl çıkacağı, nasıl önlemler alınması gerektiği bizi fazla ilgilendirmemeli. Esas bizim bu siyasal ve ekonomik kriz koşullarında ne yapacağımız, nasıl bir mücadele örgütleyeceğimiz, “yeni bir dünya” ufkunu nasıl tazeleyebileceğimiz önemli. Krizler bu yanıyla sadece sermaye için “devrimci” bir nitelik taşımıyor, aslında esas olarak sermayeyle mücadelede yeni devrimci güçlerin, yeni devrimci uğrağın yaratılması için bir olanak sunuyor.

Siyasal ya da ekonomik krizi nasıl tanımlıyorsunuz? Kriz için genel bir tanım yapmak anlamlı mı?

Ümit Akçay: Aslına bakarsanız, bir tanım enflasyonundan söz etmek mümkün. Ya da herkes kendine değdiği ya da akademik olarak kendi disiplini içerisinden bir kriz tanımı yapıyor. Tam da bu nedenle, neden bahsettiğimizi açıklamak için kriz tanımı yapmalıyız. Hatta bununla da yetinmeyerek farklı kriz tanımlarını tasnif ederek, ne tür bir kriz içinde olduğumuzu da tespit etmeliyiz. Bu hem analitik hem de stratejik açıdan önemli.

Basitçe söylersek, bir sistemin kendini yeniden üretememesini kriz olarak tanımlayabiliriz. Söz konusu olan siyasi sistem ise, bu sistemin sürekliliğini sağlayan mekanizmaların bazılarında yaşanabilecek tıkanıklıklar; bu sistemin dayandığı toplumsal temellerde bir değişim ya da sistemi oluşturan sınıfsal ittifaklarda bir kayma gerçekleşmesi gibi gelişmeler, siyasal sistem krizlerini doğurabilir. Benzer şekilde, bir ekonomik sistemin kendini yeniden üretmesinde yaşanan sorunları da kriz olarak tanımlayabiliriz. Soyutlama düzeyini biraz düşürüp, söz konusu ekonomik ve siyasi krizlerin kapitalist toplumsal ilişkiler zemininde gerçekleştiğini varsayarsak, tanımlar biraz daha anlamlı hale gelebilir. Böyle baktığımızda ilk dikkat etmemiz gereken konu, her ne kadar birbirinden ayrı görünseler de, analitik olarak siyaset ve ekonomiyi ya da devlet ve piyasayı birbirinden ayırmanın, bizi isabetsiz sonuçlara yönlendirdiği. Bu, her siyasi krizin ekonomik krize, her ekonomik krizin de siyasi krize neden olacağı anlamına gelmiyor. Bu bağlantıyı açıklayabilmek için, farklı kriz tanımlarını tasnif etmek, işimizi kolaylaştırabilir.

Ben dörtlü bir tasnif öneriyorum. İlk başa bizzat kapitalizmin krizi anlamındaki ‘sistemik krizi’ koyabilirim. Bunun bir alt kümesi ve/veya açığa çıkış hali ‘yapısal krizler’ olarak adlandırılabilir. Tarihsel gelişimi içerisinde kapitalist toplumsal ilişkilerin, belirli zaman ve mekanlarda düzenlilikler gösterdiğini görüyoruz. Bu düzenlilikleri yapısal özellikler olarak adlandırırsak, yapısal kriz, kapitalizmin belirli bir mekanda ve belirli bir sürede gösterdiği düzenlilikler sonucunda oluşan yapısal durumun kendini yeniden üretememesi olarak tanımlanabilir. Eğer bir krizler hiyerarşisinden bahsetmek gerekirse, sistemik ve yapısal krizleri, ‘birikim rejimi krizleri’ takip edebilir. Birikim rejimini, düzenleme okulundakine benzer ancak daha alt soyutlama düzeyindeki bir siyasal iktisadi kavram olarak kullanıyorum. Örneğin, düzenleme okulunda Fordizm ya da post-Fordizm ya da bizzat neoliberalizm bir birikim rejimi olarak görülebiliyor. Ben birikim rejimini bu soyutlama düzeyinin daha altında bir düzeyi açıklamak için kullanıyorum. Bu anlamdaki birikim rejimi krizi, sistemik ve yapısal kökenli olabileceği gibi, bizzat o birikim rejiminden kaynaklanan tıkanıklıklar nedeniyle de ortaya çıkabilir. Krizler hiyerarşisindeki son halkaya, ‘durumsal krizleri’ yerleştirebilirim. ‘Durumsal’ sıfatını, İngilizcedeki ‘contingent’ kelimesini karşılamak için kullanıyorum. Durumsal krizlerin sistemik, yapısal ya da birikim rejimiyle ilgili kökeni olmayabilir. Arızi sorunlar nedeniyle yaşanan aksaklıkların neden olduğu siyasi ya da ekonomik krizler gerçekleşebilir.

Belki tanımladığım bu hiyerarşiyi doğrudan kavramlarla ifade etmek, açıklayıcı olabilir: Sistemik düzey, bir toplumsal sistem olan kapitalizmi; yapısal düzey neoliberalizmi; birikim rejimi krizi, bağımlı finansallaşmayı; durumsal krizler de kısa süreli resesyonları tanımlamak için kullanılabilir. Ancak bu tip bir tasnifin daha çok analitik olarak faydalı olacağını vurgulamam gerekiyor. Krizin derinliği, hiyerarşide yukarıya doğru ne kadar ilerlediği ile bağlantılı olarak düşünülebilir. Çok şematik olacak ama daha çok ekonomik alana ait olan bu kriz tasnifinin her bir basamağının siyasi karşılığını da düşünebiliriz. Ancak böyle bir açıklama yerine, dörtlü tasnifin her bir basamağında siyasi ve iktisadi bağlantıları kurmanın daha isabetli olduğunu düşünüyorum.

Türkiye’nin içinden geçtiği krizi/çalkantıyı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ümit Akçay: Bir önceki soruda yaptığım tasniften hareket edersem, şu anda Türkiye’de yaşananı bağımlı finansallaşmanın krizi olarak tanımlayabileceğimizi öneriyorum. Bu krizin ne kadar büyük olacağı, onun krizler hiyerarşide bir üst basamağa çıkıp çıkmayacağını belirleyecek. Bu somutlukta bakarsak, ilk ve ikinci sıradaki krizler arasındaki ayrımın silikleştiğini göreceğiz. Yani bağımlı finansallaşmanın krizi, aynı zamanda Türkiye’deki neoliberalizmin (ikinci düzey) ve kapitalizmin (birinci düzey) krizi anlamına gelir. Ancak bu, sistem içi farklı alternatiflerin olmayacağı anlamına gelmez. Bir başka ifadeyle, neoliberalizm altında olası tek birikim rejimi bağımlı finansallaşma olmadığı gibi, kapitalizm altındaki olası tek yapısal durum neoliberalizm değildir.

Bağımlı finansallaşmaya dönersem, bu kavram üretim yapısı ithalata bağımlı, dolarizasyon düzeyi ve cari açığı yüksek olan ekonomiler için kullanılabilir. Bu tip bir ekonomide kriz, sermaye hareketleri, faiz ve döviz kuru gibi değişkenlerle bağlantılı olarak gelişiyor. Döviz-faiz kıskacı diye tanımladığımız açmaz, bağımlı finansallaşmanın krizinin açığa çıkış biçimlerinden biri. Krizin stagflasyonist bir karakter taşıması da yine bağımlı finansallaşmanın bir unsuru olarak görülebilir. Böyle bir tanımlamada pek çok eksikliğin ve geliştirilmesi gereken yerin olduğunun farkındayım. Örneğin şöyle bir soru gündeme gelebilir: Neoliberalizm içinde kalarak mevcut birikim rejimi yani bağımlı finansallaşma değişebilir mi? Ya da sadece kriz sadece finansal değişkenlerle açıklanabilir mi? Bu tip durumlarda iki tehlike var. İlki, ‘yaşadığımız kapitalizmin krizi’ diyerek analizi orada bırakmak; ikincisi de krizin sistemik, yapısal ve birikim rejimine dair kökenlerine değinmeden krizi aktör yönelimli olarak açıklamak. Bu iki tuzağa da düşmemek için, entelektüel konforu bir kenara bırakıp, biraz riskli alanlarda dolaşmayı tercih ediyorum.

Yakın gelecek için siyasal ve ekonomik öngörüleriniz var mı?

Ümit Akçay: Yakın gelecekte bağımlı finansallaşmanın krizinin derinleşeceğini öngörmek kâhinlik olmayacaktır. Derinliği 2001 ya da 2009’a yaklaşan ancak daha uzun süreli bir ekonomik daralma bizi bekliyor olabilir. Daha kötüsü, bu daralmaya yüksek enflasyon ortamında giriliyor. Normalde beklenen, ekonomik daralma durumunda cari açığın ve enflasyonun azalması. Bunlardan ilki, mevcut krizde de gerçekleşebilir. Ancak bağımlı finansallaşmanın bir unsuru olan dolarizasyon ve bununla bağlantılı olarak gerçekleşen döviz krizi nedeniyle ekonomik daralmaya enflasyondaki düşüş eşlik etmeyebilir.

Durum kabaca bu iken, ekonomi yönetiminin krize müdahale stratejisi, krizi daha da derinleştirecek türden. Bunun yegane nedeni, yaygın olarak söylendiği gibi, ekonomi bürokrasisinde ekonominin kurallarını bilmeyen liyakatsiz kişilerin bulunması değil. Böyle kişiler sayısal olarak artmış olabilir, ancak bu ekonomi yönetiminin kriz stratejisini belirleyemez diye düşünüyorum. Kriz stratejisini belirleyen, hakim sınıflar-içi ve sınıflar-arası mücadelenin gidişatı. Bir başka ifadeyle, ekonomi yönetiminin paralize olması, 16 yıldır hakim sınıflar arası bir koalisyonu temsil etmiş ve büyümenin nimetlerini paylaştırmaya alışmış bir iktidarın, bu sefer daralmanın külfetlerinin nasıl dağıtılacağı ile ilgili nihai bir karar verememesi nedeniyle gerçekleşiyor. Sabah erken kalkan sermaye fraksiyonunun Saray’da soluğu alması, ertesi gün yapılan düzenlemelerde görünüyor. Ancak bir sonraki gün Saray ziyareti yapan bir başka heyet sonrasında önceki gün yapılan düzenleme değişebiliyor. En somut örneği, 32 Sayılı Karar’da yapılan son değişiklik. Yapılan bu son değişikliğin üzerine 25 tane istisna getirildi. Bu istisnaların her biri bir heyet ziyareti anlamına gelmese de, ekonomi yönetiminin neden paralize olduğunu göstermesi açısından iyi bir örnek olabilir. Mevcut iktidar, hakim sınıflar arası bir hakem pozisyonuna soyunsa da, oraya buraya çekiştirilen bir aktör durumuna gelmiş durumda. Ancak ekonomik daralma derinleştikçe bu ‘pat’ durumunu sürdürmek mümkün olmayacaktır. Bunu kısaca ‘kriz yönetiminin krizi’ olarak adlandırıyorum. Kriz yönetiminin krizi ifadesi, birikim rejimi krizinin aynı zamanda bir idari ve siyasi kriz haline geldiğine de işaret ediyor.

İktidar açısından sorun sadece krizin maliyetinin hakim sınıflar arasında nasıl paylaştırılacağı değil. Buna ek olarak, aşağıdan gelecek tepkinin nasıl yönetileceği, önümüzdeki dönemde daha önemli bir sorun haline gelmeye başlayacak. Şimdiye kadar, havaalanı işçileri örneğinde gördüğümüz gibi, aşağıdan gelen zorla tepkinin bastırılması, esas uygulama oldu. Kısacası, kriz yönetimin krizi, ekonomi yönetiminin krize müdahale stratejisinin, krizin sonuçları ile mücadele olarak şekillenmesini doğuruyor. Kriz derinleştikçe, krizin sonuçları ile mücadele etmenin daha otoriter yöntemler gerektireceğini söyleyebiliriz.

Ancak en koyu diktatörlükte dahi, iktidarların iki sınırı var. İlki yapısal sınır: yönetim şeklinden bağımsız olarak, siyasi iktidarın iktidarda kalma koşulu ekonomik büyümenin sürekliliğidir. Bu sağlanamadığı durum, yani kriz uzadıkça, hakim sınıflar içinde başka alternatifler gündeme gelebilir. İkinci sınır siyasidir. İktidarın sınırı bir ölçüde de muhalefet tarafından çiziliyor. Bu açıdan iktidar hem şanslı hem de şanssız denilebilir. Şanslı olduğu taraf, toplumsal muhalefetin ve onu oluşturan farklı bileşenlerin tarihsel olarak en kötü konumda olmasıdır. Bu durum, elbette bir tesadüf değil. 2000’li yıllardaki neoliberal popülizmin bir sonucu. Borçlandırılmış ve piyasa ilişkileri içinde atomize edilmiş geniş emekçi yığınlar, 1990’lardakinden dahi geri bir düzeyde. Ancak bu durum aynı zamanda iktidarın şanssızlığı da olabilir. Zira iktidar, muhalefetin çekilebileceği en geri nokta dahi, krizin derinleşmesi durumunda çok daha büyük bir zor ile bastırılmak zorunda kalacak. Bunun da bir sınırı olabileceğini düşünüyorum.