Tunus: Mağripte Bir Vaha mı?

Arap Baharı’nın tetikleyicisi Tunus Devrimi’nin üzerinden 4 yıl geçti. Yeni bir demokratikleşme dalgasına yol açacağı düşünülen Bahar, gelinen noktada erken sönümlenmiş görünmektedir. İslam coğrafyasındaki ülkeler kısa sürede ya askeri rejimlere teslim oldu ya eski rejimler kendini yeniden tesis etti ya da iç savaşa sürüklendi. Üstelik karşı dalgayla birlikte İslam’ın radikal yorumları büyük bir meydan okumayla sahneye çıkmış durumda. Ancak tüm bu olumsuz manzaraya –ve aşağıda da ele alınacak zorluklara- rağmen küçük bir Mağrip ülkesinde yakılan ateş yanmaya devam ediyor. Üstelik %99’u Arap %98’i Müslüman olan bu homojen ülke İslami bir toplumun özgürlükçü demokratik bir model sunabileceğine dair güçlü umutlar vermektedir. Ancak özellikle yazının da sorunsalını oluşturan evvelden ezele ülkenin temel antagonizmasını oluşturan laik-İslamcı dikotomisinin Yasemin Devrimi’nin tezgâhından geçmesi gerekmektedir. Hem bağımsızlıktan bu yana uygulanan militan laiklik anlayışının hem de bir türlü rüştünü ispatlayamayan İslamcı hareketin geleneksel patikalarından çıkması gerekmektedir. Dolayısıyla ancien régime’in kıskacından kurtulmanın yolu bu karşıtlığı aşacak şekilde “asıl meseleleri” odak alan bir hegemonik siyaset gibi görünmektedir. Bu bağlamda özgürlükçü, toplumsal bir cumhuriyete dair umudun imkânını araştırmak aynı zamanda aşılması gereken bu ikiliğin niteliğini ele almayı da gerektirmektedir. Bu gereklilik hem önemli bir aktör haline gelen İslami hareket El Nahda’nın demokratik olma potansiyelini hem de laik partilerin, militan anlayışın dışında daha kuşatıcı bir model sunup sunamayacaklarını araştırmayı kapsamaktadır. Aynı zamanda bu, somut toplumsal gerçeklik üzerinden Tunus Devrimi’nin yarattığı etkinin, başarıya ulaşma şansının ve toplumsal olanı dönüştürücü gücünün bir sorgulamasını da içerecektir. Dolayısıyla Çubukçu’nun (2012, s. 23) da dediği gibi devrim onurlarını kurtarma mücadelesine çıkmış insanların devrimiydi.[1] Şimdi ilk sözü söyleyen Tunus tüm İslam coğrafyasının onurunu kurtaracak şekilde son sözü de söyleyecek mi bekleyip göreceğiz.

Burgiba’dan Bin Ali’ye Geçmişin Mirası

İkinci Dünya Savaşı sonrası, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar devlet doğumlarına tanıklık etmiştir. Küresel güçler arasındaki ilişkiler, değişen dinamikler özellikle kolonilerin özgürlüklerine kavuşmasına yol açtı. Dolayısıyla 1956’da Tunus’un bağımsızlığını elde etmesi içsel dinamiklerin itici etkisinin yanı sıra daha çok uluslararası ekonomik, politik konjonktürün ürünüydü. 3 asırlık Osmanlı hâkimiyeti ertesinde gelen Fransız protektoryasının yarattığı tahakküme karşı ilk ciddi meydan okuyuşlar 20. yüzyıla girilirken başladı. 1908 yılında Genç Tunusluların ılımlı reformist talepleri[2], milliyetçilik güdüsüyle hareket eden farklı kesimlerden müteşekkil Habib Burgiba liderliğindeki Yeni Düstur Partisi’nin mücadelesiyle ivme kazandı ve 20 Mart 1956 yılında ülke bağımsızlığını elde etti. Sonrasında monarşi kaldırılıp cumhuriyet ilan edildi. Sanırım neredeyse Tunusluların tamamına yakını tarafından -önceki düzenin belki sömürgecilik simgesiyle yüklü olmasından ötürü- Cumhuriyet kabullenilmiştir[3]. Tartışmalar bugün de olduğu gibi daha çok nasıl bir cumhuriyet olması gerektiği etrafında dönmüştür. 30 yıl boyunca tek adam olarak ülkeyi yöneten Burgiba (1956-1987) Tunus’u Arap – Müslüman kimliğinden koparıp modern bir görünüme kavuşturmaya çalışmıştır. Sonrasında gelen Bin Ali (1987-2011) de kısmi kesintilerle bu politikayı sürdürmüştür. Ancak neredeyse yarım asır boyunca büyük yetkilerle hükmettikleri ülke, demokrasiden yoksun niteliğiyle dünyanın en baskıcı rejimlerinden biri haline gelmiştir. Sağdan sola her türlü muhalefet istisnasız bastırılmış toplum rejime sadık kölelere dönüştürülmeye çalışılmıştır. Nitekim uzun zamandır ayak sesleri duyulan 2010 yılındaki toplumsal patlama[4] bu büyük sıkışmışlığın ürünüydü.

Militan Laiklik, Modernleşen Tunus

Tunus modernleşmesinin başlangıcı 19. yüzyılın ilk çeyreğine kadar gitmektedir[5]. Osmanlı beyliği olan bölgede başta eğitim alanında olmak üzere çeşitli reformlar yapılmış, hatta Osmanlı’ya paralel şekilde ilk anayasa hazırlanmıştır. Ancak asıl toplumsal dönüşüm Fransa egemenliğinde (1881-1956) gerçekleşmiş ülke hem uluslararası sisteme eklemlenmiş hem de eğitim, idari, kültürel, bayındırlık gibi alanlarda önemli adımlar atılmıştır. Bu dönemle birlikte ülke fiziki olarak batılı bir görünüme kavuşmaya başlamış, kültürel anlamda da frankofon kimlik toplumsal yapıya nüfuz etmiştir. Fransa’nın bu politikası hem ekonomik anlamda önemli kazanımlar sağlamaya dönüktü hem de yeşil tehlike (péril vert) yani İslami radikalizme karşı bir tampon oluşturmaya dönüktü.[6] Dolayısıyla Fransa’nın Tunus’taki diktatörlük rejimlerini desteklemesi, hatta devrim sonrasında dahi tereddütlü davranmasının kendince güçlü sebepleri vardı. Bağımsızlıktan sonra da batılılaşma politikasının vites arttırdığını hatta Fransa’nın dahi cesaret edemediği ölçüde Burgiba tarafından devam ettirildiğini söylemek mümkün.[7] Habib Burgiba Sorbonne’da hukuk ve siyaset bilimi okumuş batı aydınlanmasından yoğun şekilde etkilenmiş biriydi. İktidarı ele geçirdikten kısa bir süre sonra “ebedi başkan[8]” vasfıyla bütün yetkileri kendinde toplamış, toplumu gerici gördüğü İslam kültüründen uzaklaştırmaya, bir anlamda çağdaş medeniyetler seviyesine ulaştırmaya girişmiştir. Demokrasiden yoksun olma hali ve dışlayıcı laikliği şimdilik tekrar açılmak üzere saklı kalınırsa Burgiba önemli reformlara imza atmış, bir anlamda modern Tunusun babası olmuştur. Cumhurbaşkanı olduktan kısa bir süre sonra batıcı, seküler modernizasyon hamlesiyle İslami eğitim merkezi ve İslamcılar için simgesel anlamı olan Zeytuna Üniversitesini kapatmış, şeriat mahkemelerini kaldırmış, ulemanın gücünü olabildiğince zayıflatmış, vakıfların mallarına el koymuş, Arapçanın yanında özellikle yükseköğrenimde Fransızcayı eğitim dili ilan etmiştir. Bu dönemde ayrıca diktatörlükler boyunca polise oranla her zaman zayıf kalsa da eğitimi Fransızca olan ulusal bir ordu da kurulmuştur. Sekülerleşme açısından en önemli adım ise 1957 yılında kabul edilen Medeni Kanundur. Bu kanunla ilk defa bir Arap ülkesinde çok eşlilik yasaklanmış, kadınlara miras ve boşanma hakkı gibi haklar tanınmıştır.

Ne Solcu Ne İslamcı Tekmili Birden Rejim Düşmanı

Ancak yeni bir kimlik oluşturma çabasındaki Burgiba’nın kimi icraatları İslami hareketin 1970’li yıllarda palazlanmasına neden oldu. Kamusal alanda dine hiçbir yaşam şansı vermeyen kimi uygulamalar, kötüye giden ekonomiyle de birleşince kitleler tüm olumsuzlukların müsebbibi gördükleri modernleşmeye karşı alternatif sunan İslami harekete yönelmeye başladılar. Özellikle kamusal alanda başörtünün yasaklanması, ekonomik verimliliği düşürdüğü gerekçesiyle memurların ramazan ayında oruç tutmasının yasaklanması gibi eylemler İslamcı hareketin kendine meşru zemin bulmasının imkân sağladı. Ancak özellikle seksenlerde ivme kazanan İslamcı hareketin asıl tetikleyicisi uluslararası konjonktürden kaynaklanıyordu. Hatta bu konjonktür 1970’lerdeki toplumsal hareketlerin politikleşmesine neden olmuştur. Başta 1979 İran Devrimi’nin yarattığı İslami devlet umudu, harekette belki de potansiyelinin üstünde bir iyimserliğe neden oldu. Sonrasında özellikle komşu Cezayir gibi ülkelerde önemli başarılar kazanan İslamcı partilerin bu umudu beslemeye devam ettiğini söylemek mümkün[9]. Ancak başını her kaldırdığında kafasına inen rejimin balyozu hareketin giderek daha reformcu ılımlı bir noktaya evirilmesine neden oldu. Yine de hareket Tunus Devrimine kadar her zaman rejime tehdit olarak algılandı, terör örgütü ilan edildi, yer altına itildi, yasaklandı binlerce sempatizanı tutuklandı, onlarca lideri sürgüne gitmek zorunda kaldı. Elbette buradan mağdur edilmiş pürü pak meşru bir hareket çıkarma niyetinde değiliz. Serencamına bakıldığında gerçekten İslamcı hareket radikalizme varacak özellikler de göstermiştir. Hareketin camilerde halkalar şeklinde 1960’larda temelleri atılmış, 70’lerde İslami Grup olarak faaliyetlerine devam etmiş 1981’de de İslami Eğilim Partisi adıyla yeniden yapılanmıştır. Nihayet 1989’da hem rejim karşısında meşruluğunu ispatlamak için hem de ilk dönemindeki Bin Ali’nin ılımlı politikasına jest için adında İslam’a yer vermeyen bir oluşuma (En Nahda-Yeniden doğuş) evirilmiştir. Her isim değişikliği aslında radikallikten ılımlılığa evirilen bir durumu imlemektedir. 1990’larla birlikte artık ulusal ölçekte meşru zeminde mücadele edemeyip yer altına çekilmiştir. Bu dönemde hareketi ayakta tutan 1989 yılında Londra’ya sürgüne giden Raşid Gannuşi (1941-…) olmuştur. Gannuşi Londra’da ofis açmış konferanslar, kitaplar, söyleşilerle hareketi canlı tutmuştur. Pratik eylemlerle yarattığı tehlikenin dışında bu dönemdeki programlarına bakıldığında modernleşme, sekülerizm ve batı karşıtlığının vurgulandığı görülmektedir. Dolayısıyla rejimin üzerinde yükseldiği kurucu değerlere doğrudan meydan okuma söz konusuydu. Hatta özellikle ilk dönemlerinde zaman zaman içinde araçsal şiddetten İslami devlet kurmaya kadar mevcuttan geriye gidişi imleyen savunuları da oldu. Nitekim ilk yıllarında özellikle gençlik kanadı fazlasıyla rejime tehdit oluşturacak nitelikteydi[10]. Hükümet bu süreçte hareketi şiddet yanlısı İslamcılar olarak kodlarken hareket sürekli meşruiyet mücadelesi verdi ılımlılığını ispata girişti. Ancak asıl mesele hareketin İslami, dini niteliği değildi, onun iktidara karşı olma potansiyeli yani muhalif kimliğiydi. Dolayısıyla çoğu zaman rejim karşısında kimliğine bakılmaksızın bastırılması gereken unsurlar haline gelen, sosyalistleri, solcuları, İslamcıları ortaklaştıran demokrasi yoksunluğundan söz etmek gerekir.

Öte yandan hatırlatmakta yarar var ki her ne kadar 1960’larda sosyalist ekonomi politikaları uygulasa, hatta partinin ismini bile bu doğrultuda değiştirse de[11] ideolojik anlamda Burgiba için de Bin Ali için de bir tutarlılıktan bahsetmek mümkün değildir. Belki de her diktatörde görülene benzer şekilde yönetimleri boyunca pragmatik bir duruş sergilemişler, birbirine zıt birçok politikaya imza atmışlardır. Rejim zaman zaman sol/sosyalist bir görüntüde[12] kolektivist politikalar uygularken başka zaman özelleştirmeler, uluslararası kurumlarla yakın ilişkilerle liberal ekonomik politikalara savrulmuşlardır. Değişmeyen tek şey tüm bu politikaların kendi amaçlarına hizmet edecek araçları üretmeye devam etmesi ve buna karşı her tehdidin kimliğine bakılmaksızın yok edilmeye çalışılmasıdır. Nitekim sürekli İslamcı hareketin yaşadığı zorluklara vurgu yapılsa da rejim altında sol/sosyalist, komünist hareketler de büyük baskı yaşamışlardır. 1963’te Komünist Parti yasaklanmış, üyeleri tutuklanmış, 1978 grevinde[13] onlarca sendikacı hayatını kaybetmiş, yüzlercesi derdest edilmiş, sürgüne yollanmıştır. Dolayısıyla sol muhalefete hiçbir şekilde yaşam şansı tanınmamıştır. Zaman zaman verilmiş gibi görünen haklar da konjonktürel kalmış daha çok iktidarlarını yeniden üretmeye yaramıştır. İlginç olan nokta rejime karşı İslamcı-muhafazakâr kesimlerle sosyalist-komünist kesimlerin zaman zaman birlikte rejime karşı mücadele etmesidir. Sanırım tam da bu nokta, toplumsal muhalefet üzerindeki baskının derecesini gösteren bir durumdur.

Demokratikleşemeyen Toplum – Laikleşemeyen İslamcılık

Yukarıda aktarılan tarihsel altyapının da gösterdiği gibi Tunus için devralınan iki ana sorun olduğunu iddia edebiliriz. Birincisi tepeden inşa edilen toplumun azımsanamayacak oranda laikleştiği ve batılı değerleri içselleştirdiği ancak bunun demokrasinin yadsındığı bir sürece de tekabül ettiğidir. İkincisi devrim sonrası önemli bir aktör haline gelen İslamcı hareketin demokrasi vurgusunun çeşitli arızaları içerdiği özellikle laikliğe olan mesafesinin toplumsal ilerleme, ideolojik dönüşüm ve ulusal birlik için dirençli bir engel oluşturduğudur. Tunus’ta diktatörlükler boyunca yukarıda da kısmen anlatıldığı üzere dine araçsal yaklaşılmış bize de pek tanıdık gelecek şekilde din tümüyle devletin kontrolünde rejim için yararlı bir unsura dönüştürülmüştür. Ne Burgiba ne de Bin Ali dini olanla kamusal olan arasında bir ayrıma gitmemiş, tam tersi dini kurumlar, pratikler, unsurlar üzerinde yorum yapma, yönetme tekeline sahip olmuşlardır. Bu doğrultuda eskiye dair birçok dini kurum kaldırılmış, birçoğu yeniden inşa edilmiş ve birçok yeni kurum oluşturulmuştur. Örneğin Burgiba ulemanın gücünü kırarken her yaptığını onaylayan bir müftülük kurmuş, devlete bağlı yeni nesil din adamları ordusu yetiştirmiştir. Dini konularda hükümete bağlı Yüksek İslam Konseyi oluşturulmuş, danışılan kurum aslında meşrulaştırma aracından başka bir işleve sahip olmamıştır. Dolayısıyla Franck Frégosi’nin de belirttiği üzere laiklik adına Tunus’ta sadece dinin devletleştirilmesi söz konusuydu.[14] Bunun modeli Fransa’ydı, ancak ülkenin rengine bürünmüş bir Fransa laikliği olarak adlandırmak doğru olacaktır. Fransız tipi laiklik devletin aktif ve dışlayıcı olduğu bir biçimdir, bu anlayışa göre din kamusal alanda tamamen dışlanmakta ya da marjinalize edilmeye çalışılmakta, vicdan meselesi olarak hapsedilmektedir.[15] Dolayısıyla politika-din ilişkisi Tunus’ta Fransa’nın etkisinde geliştiği için Fransa tipi bir laiklik anlayışının otoriter kişiliklerle daha militan dışlayıcı bir görünüm kazandığını söylemek mümkündür.

Ancak üste bahsedilen ve rejimin günahı görülebilecek dışlayıcı laiklik uygulamasının dışında serencamı kabaca ortaya konan İslamcı hareket ilk doğduğundan günümüze kadar ne kadar ılımlı bir noktaya evirilmiş de olsa başlığın da sezdireceği üzere laikliği bir türlü kabullenememiştir. El Nahda’nın savunduğu İslamcı demokrasi anlayışı laikliği batıya havale edip onu yabancı unsur olarak yadsıma şeklinde olmuştur. Ancak bu anti-laik anlayışın dışında kendi demokrasi tasarımları da kuşku uyandırmaktadır. Hatta demokrasiye daha çok araçsal, pragmatik yaklaştıkları söylenebilir. Pragmatikti çünkü demokrasi rejimin örgütü yasaklamasına karşı bir silah işlevi görüyordu. Nahda hareketinin en nihayetinde ne kadar ılımlaşsa da hedefi toplumu İslamileştirmek, bu doğrultuda evrimci bir aşamayla iktidarı ele geçirip toplumu dönüştürmek olmuştur. Ancak dönüşecek toplumun ne menem bir şey olduğuna dair ciddi şüphelerin laik kesimlerde olması gayet normaldir. Çünkü gerek Gannuşi gerekse partinin diğer liderleri bu toplumun nasıl kurulacağı, sürekli vurguladıkları İslami demokrasinin neye tekabül edeceğine dair net olmamışlar ciddi bir muğlaklık yaratmışlardır. Üstelik batının karşısına yerleştirilen İslami demokrasinin Gannuşi’nin söylemlerine bakıldığında gayri-Müslimler meselesi, dinden çıkma ve kadın meselesi gibi konularda pek de demokratik olmayan unsurları içermektedir[16]. Aslında 2000’lerde de bu tutumunu sürdürdüğünü söylemek mümkün. Gannuşi genel anlamda rejime dair bütün kötü yönleri, bütün olumsuz yanları sekülerizmin içine yerleştirerek onu mahkûm etmektedir. Onun için sekülerizm kolonyalizmdir, despotizmdir, kültürü, maneviyatı yok eden batılılaşmadır. Elbette bu düşünceleri büyük oranda haklı çıkaran nitelikteydi Tunus’taki laiklik deneyimi. Ancak asıl mesele bunun dışında özgürlükçü bir laiklik anlayışının olabileceği fikrini bilerek ya da bilmeyerek dışlamalarıdır. Tüm dünyada yükselen dini eğilimlerin bize hatırlattığı elbette mutlak dışlayıcı bir militan laiklik anlayışının post-seküler bir anlayışa kendini terk etmesi gerektiğidir. Nitekim bu anlayışı aşmak için başlayan post-sekülerizm tartışmaları tam da bu doğrultuda dinin sanılanın aksine kamusal alanda var olabileceği, özgürlüklere, evrensel değerlere ket vurmadan onları besleyen bir niteliğe bürünebileceğidir. Dolayısıyla bu noktada laik kesimlerin dışında İslamcıların da kendilerini dönüştürmesi gerekmektedir. En azından Taylor’un söylediği gibi İslam’ın sadece çoklardan biri olma halini kabullenip özgürlüğü boğucu değil ona katkı verici bir niteliğe büründürmelidirler.[17]

Sonuç Yerine: Bahardan Arta Kalan

Huntington’ın modernleşen toplumu kontrol edebilmek için gerekli gördüğü politik otorite, siyaset kurumu, Tunus’ta Fransa protektoryasından bu yana var oldu. Devralınan yerleşik bürokratik yapı antidemokratik de olsa Tunus’ta büyük oranda istikrar sağlayıcı bir işlev gördü. Ancak modernleşmenin demokratikleşmeyi getirmediğini somut olarak bir kez daha Tunus gerçeğinde gözlemledik. Sartori ve birçoklarının vurguladığı üzere rekabet halindeki siyasi partilerin varlığı yani politik çoğulculuk Tunus Devrimine kadar mümkün olmadı. Diktatörlükler döneminde her türlü muhalefet bastırıldı, diktatörler etrafında büyük bir servet birikirken halk yoksulluk içinde kıvrandı. Tunus Devrimi’nin ertesindeki özgürlük ortamında demokrasi için umut verici şekilde yüzlerce parti kuruldu. Ülke tarihinde ilk kez güvenilir şekilde özgür bir seçim yapıldı. Partiler kurallarına alışık olmadıkları bir oyunun içine daldılar, politik alanda yer almayı politik iktidarın zırhıyla kuşanmanın sihirli bir güç getireceğine inandılar. Ancak daha ilk deneyiminde El Nahda başarısız oldu[18]. Yine de sonrasındaki arızalar saklı kalmak koşuluyla birçok başarılı seçim süreci atlatıldı ve 2014’te bu coğrafyanın en ilerici anayasası kabul edildi[19]. Son olarak Tunus cumhurbaşkanını seçerek (21.12.2014) demokrasi için en önemli adım atılmış oldu[20]. Ancak devrim ilerici demokrat sosyalist solcular için büyük bir imkân yarattığı gibi gericiler için de verimli bir arazi oluşturmuştur. Örneğin uluslararası konjonktür radikal İslami tehdidi sürekli güncel tutmakta, her ne kadar önemli bir kısmı cihat için ülke dışına çıkmış olsa da selefi gruplar devrim öncesine oranla güç kazanmış görünmektedir[21]. Ayrıca bugün sol ve laik kesim adına söz söyleyen Nida Tunus (Tunus’un Sesi) her ne kadar en soldan merkeze kadar çeşitli eğilimleri temsil eden bir koalisyon olsa da eski rejimin unsurlarını içinde barındırmak ve yaşlı bir lidere (Essebsi) sahip olma handikabına sahip görünmektedir. Yine de cumhurbaşkanını bünyesinde çıkaran bir hareket olarak önümüzdeki dönemde hükümetin de ana bileşeni olacağı varsayılırsa devrim Tunus’unu inşa etmek için başat aktör olacağa benzemektedir. Umudun yeşermesi için bu hareketin, sol denince şu an özellikle sağ kesim ve İslamcıların aklına gelen Arap sosyalizmi, Nasırizm, tepeden inmecilik gibi anlamlardan sıyrılması ve militan, dışlayıcı laiklikle itham edilmesinin önüne geçecek şekilde dönüşmesi gerekmektedir[22]. Aynı şekilde İslamcı hareket El Nahda’nın da devrim sonrası kısa süreliğine de olsa deneyimlediği iktidarı korkuları besleyecek şeklin dışında bir dönüşüm geçirmesi elzem görünmektedir.

Laik kesimlerle İslamcılar arasında güçlü bir antagonizma elbette var, ancak devrime ruhunu verecek olan Nida Tunus’un yaptığı gibi bu karşıtlık üzerinden korkuları besleyerek zafer elde etmek değildir[23]. Ki bu safın bugünkü temsilcisine en büyük muhalefet daha soldan gelmektedir haklı olarak. Çünkü mevcut durumda bir anlamda istismar edilen bir karşıtlık söz konusudur. Ülkede her durumun adeta belirleyeni olan, tüm meselelerin turnusol kâğıdı haline gelen laik-İslamcı gerilimi bitmek bilmiyor. Tunus’a dair yazılan akademik metinlerin büyük çoğunluğunun öznesi de ya İslamcılar ya laikliktir. Dolayısıyla bir anlamda akademide de bu dikotomiyi besleyen bir söylemin olduğunu iddia etmek mümkün. Bu karşıtlığın yarattığı bulanıklıktan dolayı toplumun önündeki diğer önemli –belki de asıl- meseleler gölgede kalmaktadır. Dolayısıyla bunu da aşacak şekilde, siyasi ve toplumsal bir hegemonyanın kurulmasını sağlayacak şekilde mücadele vurgusunun başka noktalara yapılmasında yarar vardır. Elbette bu kazanımların terki anlamına gelmemektedir, tersi bizatihi yeni bir cumhuriyeti ve de laiklik anlayışını inşa ederken ekonomik, sosyal, toplumsal topyekûn bir yenilenmenin imkânını aramak anlamına gelmektedir. Tunus güçlü potansiyeli olan bir turizm ülkesidir. Uzun yıllar sömürge olmasından ötürü dışa bağımlı, sanayisi gelişmemiş mevcut burjuvazinin tamamına yakının da yabancı olmasıyla cılız tarımsal, turistik bir yapıya mahkûm olmuştur. Dolayısıyla devrim öncesinin can alıcı meseleleri sonrasında da varlığını sürdürmektedir. Tunus her ne kadar durağan bir toplum gibi görünse de sol açısından önemli bir potansiyele sahiptir. Nitekim diktatörlükler döneminde dahi güçlü meydan okuyuşlar olmuştur. 1978’de ülke çapında genel greve gidilmiş büyük gösteriler düzenlemiş, 1984’te tüm ülkeyi baştan ayağa sarsan “ekmek ayaklanmaları” yaşanmıştır. 1970’lerin, 1980’lerin halk hareketlerinden Tunus Devrimine söylenen şarkıların sözleri özgürlüğe dair ve bu özgürlük en geniş anlamıyla hayat bulmayı beklemektedir. Bu açıdan yeni engeller ve umutlarla Devrim yoluna devam etmektedir. Sanırım yazıyı yeni bir Tunus için devrimden bugüne mücadele eden ve Yasemin Devriminin asıl aktörleri olan devrimci gençlerden birinin sözleriyle bitirmek anlamlı olacaktır. “Korkuyorum, ama koltuğunda oturup televizyon izleyen, gazete okuyan birinin korkusu değil bu. Halkının kanı, teri ve gözyaşlarıyla elde edilen kazanımların ne kadar abartılsa az olduğunu düşünen genç bir aktivist nasıl korkuyorsa öyle korkuyorum. Bu korku bana güç veriyor, beni çalışmaya itiyor, daha fazla çırpınmaya, daha çok fedakârlık etmeye zorluyor… Size gelecek konusunda iyimser olduğumu söyleyemem, çünkü değilim. Ama halkın iradesine inanıyorum ve yüreğimin derinliklerinde zaferi halkın iradesinin kazanacağından hala eminim. Zaferi biz kazanacağız, çünkü açıkçası artık kaybedemeyiz.[24]

 

DİPNOTLAR

[1] Çubukçu, M. (2012). Yıkılsın Bu Düzen, Arap Ayaklanmaları ve Sonrası. İstanbul: İletişim Yayınları.

[2] Bağımsızlık odaklı hareket etmese de “jeune Tunuslular” genel seçime dayalı parlamento, ulusal bir hükümet, basın özgürlüğü, eğitim hakkı, Fransız memurlarla eşit hak gibi taleplerde bulunmuşlardır.

[3] Örneğin El Nahda’nın daha radikal olduğu yıllarda bile tüzüğünde (1989) “cumhuriyet rejimini ve kurumlarını güçlendirmek, sivil toplumu korumak ve halk egemenliği ilkesini ve Şeriat ilkesini uygulamak” maddesi yer almıştır.

[4] Tunus Devrimi 17 Aralık 2010’da bir polis memurunun Muhammed Buazizi adında üniversite mezunu işsiz bir gencin tezgâhına el koyup onu tartaklaması ve ertesinde gencin kendini yakmasıyla başlamış 14 Ocak 2011’de Bin Ali’nin Suudi Arabistan’a kaçmasıyla sonuçlanmıştır.

[5] Köleliğin 1846 gibi erken bir tarihte kaldırılması, Müslüman ve gayrimüslimler arasında eşitliğin 1857’de Mohamed al-Sadik Bey tarafından sağlanması batı tarzı reformların ülkeyi erken dönüştürdüğünü göstermektedir. Ayrıntılı bilgi için bkz.: Erdem, R. G. (2014). Tunus’ta İslamcı Hareketlerin Yükselişi: El Nahda Örneği. (Yüksek Lisans Tezi).

[6] Ulutaş, U., & Torlak, F. (2011, Kasım). Devrimden Demokrasi’ye Tunus’un Seçimi. Seta Analiz, s. 1-22.

[7] Hatta Atatürk’ü diktatör gören İslamcı lider Gannuşi, Burgiba reformlarının Atatürk devrimlerinin dahi radikal bir uyarlamasıdır der. Ayrıntılı bilgi için bkz.: http://www.cagrihaber.com/tunusta-islami-uyanis-ve-nahda-tecrubesi/

[8] Ebedi şefe atıfla kullanılmıştır. 1975 yılında Burgiba’nın yasayla 5 yıl olan görev süresini ömür boyu başkanlığa izin verecek şekilde değiştirmesine imayla kullanılmıştır.

[9] 1991 Cezayir’de FIS % 50’ye, Mısırda Müslüman Kardeşler % 10-20 arası, Ürdün’de İslamcılar 1989’da % 30, Kuveyt’te 1990’da % 40, Lübnan’da Hizbullah % 10 Tunus’ta 1989 seçimlerinde Nahda %13 Yemende 1988’de %25 oy aldı.

[10] Hatta Tunus’un güneyindeki Gafsa’da 1980’de 48 kişinin ölümüyle sonuçlanan muhaliflerin düzenlediği saldırıyı destekler nitelikte hareket ettiklerini söylemek mümkün. Ayrıntılı bilgi için bkz.: Allani, A. (2009, June). The Islamists in Tunisia Between Confrontation and Participation: 1980-2008. The Journal of North African Studies, pp. 257-272.

[11] 1964 yılında Yeni Düstur Partisinin adı Sosyalist Düstur Partisi (el-Hizb’ül-İştirâkî ed-Düstûrî) olarak değiştirilmiştir.

[12] Örneğin bu politikaların mimarı olan sendikacı bakan Ben Salah kısa bir süre sonra vatan hainliğinden yargılanıp mahkûm edilmiştir.

[13] Sendika (UGTT) ile iktidar arasındaki 26 Ocak 1978 kanlı mücadele.

[14] Frégosi, F. (2004, Mayıs). La Regulation Institutionnelle de L’Islam en Tunisie: Entre Audace Moderniste et Tutelle Etatique. CNRS, Université Robert Schuman, pp. 1-25.

[15] Kuru, A. T. (2011). Pasif ve Dışlayıcı Laiklik, ABD, Fransa ve Türkiye. İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları.

[16] Eikesæth, Nina. (2003), İslamism and Democracy, Is the Tunisian En-Nahda an Example of a Democratic Islamist Movement?. Departement of Political Science, University of Oslo.

[17] Taylor, C. (2014). Seküler Çağ. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

[18] 24 Ekim 2011’de yapılan ilk özgür seçimde El Nahda birinci parti olmuş (%40), hükümeti kurmuştu. Ancak Gannuşi’nin selefilerle yaptığı gizli bir konuşmasının ortaya çıkması, sonrasında iki solcu liderin radikal İslamcılar tarafından öldürülmesi, şeriata dair çeşitli imalarda bulunulması ve de Mısır’da Mursi’nin devrilmesi iktidara geldikten kısa süre sonra Nahda hükümetinin istifa etmesine neden olmuştur.

[19] 27 Ocak 2014’te kabul edilen Anayasayı incelemek için bkz.: http://www.businessnews.com.tn/bnpdf/Constitutionfrancais.pdf

[20] Seçimde merkez, sağ ve -üstü kapalı olarak- İslamcıların desteklediği Moncef Marzouki’nin % 44,32 oy oranına karşı laik koalisyon Nida Tunes’in adayı Béji Caïd Essebsi oyların % 55,68’ini alarak Cumhurbaşkanı seçilmiştir.

[21] Allani, A. (2012). L’Islamisme et Le Salafisme en Tunisie. Historian and Researcher on Islamism at Maghreb

Manouba University of Tunisia. Tunisia Constitutional e-Forum.

[22] Çünkü eski rejime büyük bir hınç besleyen Tunus halkının bir kısmı için bugün sol, laik hareket ancien regime’i temsil etmektedir.

[23] Nitekim laik parti Nida Tunus, gündemin İslamcılık korkusu ve laiklik hassasiyeti etrafında belirlenmesinin yarattığı politik, toplumsal ortamla süreçten güçlü çıkmıştır.

[24] Al-Zubaidi, L., Cassel, M., & C. Rodderick, N. (2013). Devrimleri Yazmak, Tunus’tan Suriye’ye Arap İsyanından Sesler. İstanbul: Metis Yayıncılık.