Biden hükümetinin Çin’le ilk diplomatik buluşması olan Alaska Zirvesi Blinken ve Yang arasındaki atışmayla tarihe geçti. Bu toplantının Çin Dışişleri Bakanı’nın Ortadoğu ziyaretine denk gelmesiyse gözlerden kaçtı. Bu Ortadoğu ziyareti, Bakan’ın Biden hükümetini erken dönemlerinden başlayarak kısıtlamak için Asya ve Afrika’daki müttefikleriyle ilişkilerini güçlendirmek amaçlı büyük bir türün bir parçasıydı. Ziyaretlerin Ortadoğu ayağı özellikle dikkat çekti çünkü bölgenin Suudi Arabistan ve İran gibi önemli aktörleriyle yapılan anlaşmaların küresel siyasi ve iktisadi dengelere etkisi olacak.

Çin ve İran, 2021 yılının Mart ayında, 25 yıl geçerli olacak bir işbirliği anlaşması imzaladılar. Bu anlaşmaya göre, İran’ın petrol arzını güvenceye almasına karşılık olarak Çin, İran’a 400 milyar dolarlık yatırım sözü verdi. Bu ikili anlaşma hem bölgesel hem küresel dengeleri sarsacak bir adım olarak yorumlandı. Peki, ikili ve bölgesel ilişkilerin arkaplanına ve toplumsal dinamiklere baktığımızda bu anlaşma gerçekten Çin-İran ilişkilerinde bir dönemece işaret ediyor mu? Bu yazıda, anlaşmanın içeriğine ve nasıl karşılandığına Çin-İran ilişkilerini bölgesel ve tarihsel bağlamına oturtarak bakacağız.

Çin Ortadoğu siyasetinde bir aktör mü?

Mao sonrası dönemin ilk otuz yılını büyük ölçüde yerel kalkınmasına ayıran Çin, Xi Jinping döneminde, uluslararası hedeflerinin açıkça ifade edildiği yeni bir aşamaya girdi. Küresel güç olma iddiasını “Yeni Bir Çağda Çin ve Dünya” gibi sloganlarda ve Kuşak ve Yol Girişimi (KYG) gibi politikalarda ifade eden Çin, uluslararası sistemdeki rolünü yeniden tanımlıyor. Özellikle KYG, Çin’in yakın sınırlarının ötesindeki ülkelerle ikili projeleriyle yapım aşamasında yeni bir bölgeselleşme turunun sinyallerini veriyor. KYG, baştan planlanmış ve kurumsallaşmış homojen bir proje olmaktan çok, gerek KİTler gibi Çin içindeki yerel aktörlerin, gerekse hedef bölgelerdeki hükümetler ve toplumsal güçlerin çıkar ve talepleriyle şekillenen eklektik bir atılım. Bu çok değişkenli denklemde tüm bölgeler konumlarını oturtmaya çalışıyor. Ortadoğu, bu bölgelerden biri ve bu bölgenin Çin’le ilişkilerinde siyasi ve ekonomik kaygılar iç içe geçmiş durumda.

Çin’in Ortadoğu ile ilişkileri başlangıçta Soğuk Savaş dinamikleri tarafından şekillendirildi. Çin, bölgesel meselelere aktif olarak dahil olma niyetinde olmasa da, Mao döneminin ‘Üçüncü Dünyacılığı’ çerçevesinde bir duruş sergiledi. Bu dönemde, Çin’in Ortadoğu ile ilişkileri, Soğuk Savaş sırasında ağırlıklı olarak politikti. Çin’in Filistin yanlısı tavrı göz önüne alındığında, Arap (Sosyalist) Ligi’nin önde gelen üyelerinden Mısır, 1956’da ÇHC’yi tanıyan ilk Arap ülkesi olurken, Batı bloğundaki Körfez ülkeleri, Çin’le ilişkilerini ancak 1970’lerde, ABD Çin’le diplomatik ilişki kurduktan sonra başlattılar. Çin, 1960’ların başından beri siyasi, kültürel ve ekonomik ilişkilerinin olduğu Filistin’i 1988’de tanıdı. Bunun yanı sıra Çin, 1992’ye kadar İsrail ile diplomatik ilişkiler kurmadı.

Kısacası, 1980’lere kadar Çin’in Ortadoğu ile ilişkileri iki faktör tarafından şekillendi: Soğuk Savaş dönemindeki siyasi çekişmeler ve Çin’in kendi iç güvenlik kaygıları. Mao sonrası yıllar, ekonomik motivasyonların merkeziyetine tanık olacaktı. Japonya ve Güney Kore, 1970’ler ve 1980’ler boyunca Ortadoğu’nun başlıca Doğu Asya ekonomik ortaklarıydı. Çin, 1980’lerden itibaren enerji kaynaklarına bağımlılığı arttığı için yavaş yavaş bölgenin ekonomik ortağı haline geldi. Çin’in Ortadoğu’daki ekonomik çıkarları başlangıçta enerji ticaretine dayandıysa da KYG’yle birlikte bölge önemli bir yatırım odağı oldu.

Çin, endüstrileri katlanarak büyüdükçe bir enerji ithalatçısı haline geldi. Ortadoğu, Çin’in petrol ihtiyacının yarısından fazlasının tedarikçisidir ve karşılığında Çin, Körfez petrolünün en büyük alıcısıdır.[1] Örneğin, Dışişleri Bakanı Wang’ın 2021 yılındaki gezisinin sonuçlarından biri Suudi Arabistan’ın Çin’e 50 yıllık petrol arzı garantisi vermiş olmasıdır.

Ticari ilişkilerin yanısıra, Ortadoğu, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping tarafından 2013 yılında başlatılan KYG’nin merkez bölgelerinden biridir. KYG, Çin’in yerli sermaye fazlasını kanalize ederek yaratmayı amaçlayan proaktif dış politikasıdır. KYG’nin denizcilik yolu kısmının merkezi olan Süveyş Kanalı gibi büyük altyapı yatırım politikaları yoluyla Ortadoğu’yu kapsamaktadır. KYG, Çin-Pakistan hattına bağlanan Tahran demiryoluyla İran’ı, ve Kızıldeniz’i Akdeniz’e bağlamayı amaçlayan Red-Med projesi ile İsrail’i de kapsıyor. Her iki demiryolu projesi de KYG’nin karaya bağlı Kemer kısmının merkezinde yer almaktadır.

KYG, Kuveyt’in İpek Şehrinde[2] örneklendiği gibi, öncelikle inşaat sektörüne dayanmaktadır. Çin’in inşaat sektörüne yaptığı altyapı yatırımı, Arap Baharı sonrasında yaşanan siyasi istikrarsızlık veya düşen petrol fiyatlarının ardından Arap ülkelerinin karşılaştığı ekonomik yavaşlamaya karşı memnuniyetle karşılanan bir gelişmedir.[3] 2020’lerde Körfez ülkeleri Çin’in yeşil teknoloji ve finans piyasalarının en önemli alıcıları olarak da karşımıza çıkıyor. Dubai gibi kentlerin çevre dostu teknolojilerle yeniden yapılandırılması sürecini Çinli KİT’lerin ortak olduğu enerji firmaları üstlenmiş durumda.

Ekonomik motivasyonların yanı sıra Çin, sorumlu bir dünya gücü olarak imajını pekiştirmenin bir aracı olarak bölgesel siyasi meselelere dahil olmaya istekli görünmektedir. Çin’in geleneksel dış politika doktrini, 1953’te formüle edilen Barışçıl Bir Arada Yaşamanın Beş İlkesi, egemen devletlerin iç işlerine müdahale etmemeyi savunuyor. Böyle bir yaklaşım, Çin’in güç dengesini değiştirecek bir moderatör veya harici bir aktör olarak bölgesel çatışmalara dahil olmasını engelledi. Bununla birlikte, Çin son zamanlarda daha proaktif bir dış politikaya işaret eden hamleler yaptı.

Arap-İsrail ihtilafına gelince, Çin, 2016 Arap Politikası belgesinde[4] ortaya konduğu gibi iki devletli bir çözümü savunan konumunu sürdürüyor. Bununla birlikte, Çinli akademik ve kültürel kurumlar da İsrail’e karşı boykota katılmıyor ve bu da Çin’i iki parti arasında arabuluculuk için hoş bir aday yapıyor.[5] Dışişleri Bakanı Wang, 2021’de yaptığı ziyarette görüşmelerin Çin’de gerçekleştirilmesi teklifini bir kez daha yineledi. Bu, Biden hükümeti Ortadoğu’dan çıkmaya hazırlandığını ifade ederken, Çin’in de bölgede kendi stratejileriyle var olmaya başladığına işaret eden sembolik bir hareket olarak yorumlandı.

Suriye iç savaşına gelince, Çin, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Uluslararası Suriye Destek Grubu gibi uluslararası kurumsal kanalları takip ediyor ve Rusya’nın önerilerini takiben Suriye Barış Görüşmelerinde Özel Elçi olarak hareket etti. Bu nedenle Çin, Suriye barış sürecinde Rusya ile kısmen de İran ile bir koalisyonun parçası olarak algılanmaktadır.[6]

Çin’in Suriye kriziyle ilgili daha ileriye dönük davranmamasının nedeni, Arap Baharı’nın henüz başlangıcındaki Libya müdahalesidir. Çin, BM Güvenlik Konseyi’nin Libya iç savaşına müdahale kararına itiraz etmedi, ancak müdahale Kaddafi rejiminin devrilmesine neden olduğunda, ana dış politika ilkesi olan devlet egemenliğinin ihlal edilmemesinin tehlikeye atıldığını hissetti.[7]

Çin sorumlu bir küresel güç olarak hareket etmeye istekli görünürken, kendi iç güvenlik kaygıları, Ortadoğu bölgesindeki katılımının pek de pürüzsüz olmadığını kanıtlıyor. Çin’in Ortadoğu’daki katılımını şekillendiren iki ana endişe var: Çin’deki Uygur azınlıkla Ortadoğu ilişkileri ve Arap Baharı’nın Çin kamuoyu üzerindeki etkisi.

Çin’in Türkiye ile ilişkileri, eskinin Uygur ayrılıkçı hareketine karşı yumuşak tavrı göz önüne alındığında çalkantılı bir yol izlemiştir. 2000’lerin başında Türk hükümetinin “Çin pivotu”nu takiben hareketin merkezi İstanbul’dan uzaklaştırılırken[8], Çin, Uygur kökenli Çinli vatandaşların Suriye’de askeri eğitim alıp Türkiye üzerinden Çin’e geri dönme niyetiyle katılmasından endişe ediyor.[9] İran’ın geleneksel kanaat önderleri ise Çin’e karşı ihtiyatlı davranıyorlar. İran geçmişte, Türkiye’ye benzer şekilde, Çin devletinin 2009’da Urumci olaylarını nasıl ele aldığını kınadı.[10]

Çin, hükümetlere karşı halk protestolarını Çin’in iç istikrar kaygılarına zararlı olarak algıladığından, İran ve Arap Baharı’ndaki halk protestolarına karşı ihtiyatlı bir yaklaşım benimsedi. Ancak, Çin’in ayaklanmalar sırasında Arap rejimlerine karşı tavır alma konusundaki isteksizliği, ülkenin Arap kamuoyunda itibarını yitirmesine neden oldu.[11] Aradan geçen zaman içinde, Hong Kong’da da aralıklarla devam eden Şemsiye Hareketi ve suçluların iade anlaşmasına karşı verilen tepkiler Çin’in halk hareketlerine karşı tehdit algısını arttırdı. Diğer ülkelerin bu halk hareketlerine verdiği tepkiler de ikili ve bölgesel ilişkileri belirleyen unsurlar arasına girdi. Körfez ülkeleri 2019’da yaptıkları bir açıklamayla Xinjiang ve Hong Kong’daki uygulamaların Çin’in içişleri olduğunu ve egemenlik hakkına saygı gösterdiklerini açıkladılar.

Soğuk Savaş Sonrası dönemde Çin-İran İlişkileri

Çin-İran ilişkileri 2000’ler boyunca yoğunlaştı ve derinleşti. Ancak bölgesel bağlamına oturtulduğunda burada ikili ilişkilere özgü özel bir durum olmadığını, Çin’in tüm bölge ülkeleriyle, özellikle Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) başta olmak üzere, Körfez ülkeleri ve Türkiye’yle (hatta Pakistan da bir düzeyde dahil edilebilir) gerek yatırımlar, gerekse kalkınma yardımları açısından ilişkilerini derinleştirdiğini görüyoruz. İran’ın Çin’e, Çin’in ise İran’a özel bir bağımlılığı bulunmamakta. Hatta veriye dayalı çok somut bir analiz sonrasında Greer ve Batmanghelidj’in dedikleri gibi, ‘‘İran, Çin’in ticaret partneri ve yatırım alanı olarak ekonomisiyle orantılı olarak bakıldığında diğer Ortadoğu ülkelerine kıyasla geride kalmaktadır.’’[12]

İkili ilişkilerin içine oturduğu bağlamın diğer büyük bir ayağı küresel ve bölgesel siyaset dengeleridir. İran-ABD ilişkileri Trump döneminde ‘Maksimum Baskı’ politikası altında çok gerilmişti. ABD, Obama döneminde imzalanan Nükleer Anlaşma’dan çekilmiş ve ek yaptırımlarla İran ekonomisini ve günlük hayatı zora sokmuştu. Biden idaresi de Çin’le ilişkilerde Uygurların gördüğü muamele üzerinden bir yaptırım süreci başlatmıştı. Diğer yandan ABD, İran ve Çin, Biden döneminde ikili olarak ve ayrıca nükleer anlaşmanın yeniden ziyaret edilmesi konusunda Avrupalı partnerlerle birlikte yeni bir müzakere sürecine girmiş bulunmaktalar. Hatta ABD de 2021 baharında Viyana’da başlayan İran’ın nükleer anlaşmasını yeniden canlandıracak ve yaptırımları anlamlı bir ölçüde azaltması beklenen yeni müzakerelere katılmaktadır. Dolayısıyla Çin-İran anlaşması bu gerilen ama bir yandan da sürekli yenilenen ilişkilerin oluşturduğu arka plan içinde değerlendirilmektedir.

Kalkınma Yardımı: Koşulsuz Yardım mı, Borç Tuzağı Diplomasisi mi?

Çin’in özellikle Afrika’daki yatırımları Borç Tuzağı Diplomasisi olarak nitelendirilmektedir. Çok fazla borç vererek, borçlanan ülke üstünde kısmi bir kontrol sağlanmaktadır. Bu durum, bağımlılık ilişkisi olarak da tanımlanabilir. Fakat Ortadoğu ve Çin yatırımları söz konusu olduğunda, literatürde çoğunlukla şu okuma öne çıkmaktadır: ‘‘Genelleme yaptığımızda gördüğümüz, Çin’le bu ilişkilerin Ortadoğu bölgesi için cazibesi, Çin sıcak para akışı dışında, Çin’in kalkınma modelinde demokrasinin ekonomik büyümenin olmazsa olmaz koşulu olarak tanımlanmamasında yatıyor. Bölge halkları hiçbir şart aranmadan gelen ve Batı yatırımlarının aksine bölgenin sömürge geçmişinin anılarını anımsatmayan bu yatırımları takdir ediyor gibi gözüküyorlar.’’[13]

Bu okuma belki Mısır, Suriye, Lübnan gibi Arap ülkeleri için, Körfez monarşileri için geçerli olabilir. Ancak İran rejimi ve halkı siyasi bağlamında iki sebepten bu noktada bölgeden ayrışmaktadır. Öncelikle İran halkının farklı kesimleri, 2009 Yeşil Hareketi’nin ivmesi çoktan sönmüş olsa da, çok farklı şekillerde kalkışmaya ve mevcut rejimi değiştirmeye uğraşmaktadır. Son olarak 2019 yılının sonunda ekonomik sebeplerin ön planda olduğu bir hareketlenmeye şahit olduk. İran rejiminin devam edebilmesine katkı sağlayan bu tür yabancı yatırımları ve dış yardımlar muhalif İranlılar arasında sıcak karşılanmıyor. Hatta, rejime destek olarak algılanıyor. Nitekim daha 2009 yılında bile protestocular sokaklarda ‘Rusya’ya ölüm’; ‘Çin’e ölüm’ sloganları atıyorlardı. Burada elbette 1979 devrimi sırasında ve sonrasında kurulan rejimin neredeyse resmi sloganı haline gelen ‘ABD’ye ölüm’ sloganına gönderme vardır.

Yine Ahmedinejad döneminde, 2008 yılında Çin’le yapılan anlaşma, 3 yıl boyunca kamuoyundan gizlenmişti. Anlaşma petrol satışının karşılığı olarak Çin mallarının ithalatını düzenliyordu. Anlaşma sonunda basına sızdırıldığında İran’da basın onu ‘Türkmençay anlaşması’ olarak etiketledi. Burada 19. yüzyılda Rusya’yla yapılan savaşların ardından İran’ın çokça toprak kaybettiği anlaşmaya gönderme yapılmaktadır. Bu anlaşma da sonunda Çin’e bağımlı olma korkusu içerisinde değerlendirilmişti. Dolayısıyla İran kamuoyunun Çin’le ekonomik ve askeri ilişkilerin büyümesi ve çeşitlenmesi ile ilgili ne borç tuzağı ne de koşulsuz yardım çerçevesine uymamaktadır. Tedirgin bir şüpheciliğin hakim olduğunu söylemek daha doğru olacaktır.

2021’deki Çin-İran Anlaşmasından ne beklemeliyiz?

Çin-İran Anlaşması gerek Batı medyasında, gerekse İran medyasında manşetten haber oldu. Çin Dışişleri Bakanı’nın bölgeye olan ziyareti sırasında duyurulan anlaşma 27 Mart 2021’de imzalandı. 2020 yılında bu anlaşmanın daha önceki bir versiyonu İran Dışişleri Bakanlığı’ndan sızdırılmıştı. Hatta NY Times sızdırılan metni olduğu gibi paylaşmıştı.[14] Anlaşma temelde Çin’in özellikle bankacılık, telekomünikasyon, ulaşım altyapısı ve sağlık gibi kilit sektörlere yatırım yapması karşılığında indirimli ve sürekli petrol arzına kavuşması ekseninde oluşturulmuştur. İran yıllardır süren yaptırımlar ve genel ekonomik krizin etkisi altında çok eskimiş alt yapısını (demir yolları, petrol üretim tesisleri, limanlar, hava yolları, kara yolları vs) yenilemek için böyle bir dış tetikleyiciye ihtiyaç duyuyor. Çin’in ise yukarıda anlatıldığı üzere istikrarlı bir petrol arzına ihtiyacı var.

Anlaşmanın manşet değeri aslında içeriğinden çok bağlamından gelmektedir. İki ülke de genel olarak Batı medyasında olumsuz ve daha ziyade sansasyonel bir şekilde yansıtılırlar ve bu imajları bağlamın bir parçasını oluşturuyor. İran ve Çin’in gerek ABD ve Avrupa ülkelerinde imajlarının ‘olumsuzluk’ açısından birbirine yakın olması dikkat çekicidir. ABD’de İran üzerine ‘olumsuz’ görüş sahibi olanların yüzdesi (yüzde 74) ile Çin ile ilgili olumsuz görüş sahibi olanların yüzdesi (yüzde 73) neredeyse aynı. Asya ve Kanada’da bu durum değişiyor. Çin’in hem ekonomik hem de siyasi nüfuz sahibi olduğu kendi bölgesinde ve Çinli diasporanın hatırı sayılır bir büyüklükte olduğu Kanada’da, Çin’le ilgili olumsuz görüşlerin topluma oranı, İran’ınkini 10 puanla aşıyor. Bu farkta pandeminin başlamasının Çin’le ilişkilendirilmesi de etkili olmuş olabilir.[15]

Bu kapsamlı anlaşma aslında ikili ilişkilerin doğasını çok da yenilemiyor. İki taraf da bu anlaşmayı bir ‘ittifak’ olarak sunmamakta tutarlı davranıyorlar. İran ve Çin dış politikaları hem iç siyasetle ilgili sebeplerden hem de küresel dengelerden dolayı ‘ittifak’lar üzerinden değil çok taraflılık siyaseti üzerinden ilerliyor. Çin’in özellikle KYG’ye hem Körfez Arap ülkelerini, hem İran’ı hem de Türkiye’yi dahil ettiği düşünülürse bu anlaşmanın bazen haberlere yansıdığı üzere siyasi bir ittifak oluşturmadığı iyice ortaya çıkıyor.

Ayrıca anlaşma metninin üstünde yıllardır çalışılması, 25 yıllık yeni bir anlaşmanın imzalanmasından sonra tam metnin açıklanmaması gibi boşluklar da manşetlerin önerdiği kadar somut ve etkin bir işbirliğinin henüz başlamadığının ve yakında başlayamayacağının da işaretleridir. ABD’nin maksimum baskı politikası altında arttırdığı yaptırımlar doğrudan Çin-İran ilişkilerini de etkilemiştir. 2018-2020 arasında yatırımlar ve ticaret hacimleri düşmüştür.[16] ABD’nin İran’a yönelik yaptırımlarına Çin doğrudan isyan bayrağı açmamıştır. Çin büyük ölçüde yaptırımlara uyum göstermektedir. Huawei şirketinden Meng Wanzhou’nun İran’daki ticari aktivitelerinden dolayı tutuklanması ‘‘Çin hükümeti ve büyük şirketlerinde İran’la ilgili bir paranoya kültürü tetiklemiştir.’’[17]

Anlaşmanın pratik uygulanmasında başka bir sınırlılık, Çin’in bölgedeki dengeleri gözetmesi ve Suudi Arabistan–İran çekişmesini dikkate alarak özellikle askeri işbirliklerinde hiçbir ülkeye ağırlık vermemeye çalışmasıdır. Aksi bir durum Çin’in işbirliği değil ‘ittifak’ kurduğu anlamına gelebilir. Çin, ABD’nin bölgede yaptığını düşündüğü ‘hataları’ yapmamaya ve savunma ittifaklarına girmemeye özen göstermektedir. ABD’nin kendisi de bölgeden askeri olarak çekilme sürecini çok karışık ve dağınık bir biçimde de olsa başlatmıştır. Afganistan’dan tamamen çekilmesi konuşulmaktadır. Bir yandan İran bölgedeki askeri nüfuzunu 2003 Irak’ın işgalinin artından öncelikle Irak’ta, sonrasında Suriye iç savaşıyla Suriye’de arttırmıştır. Lübnan ve Yemen’de de İran bağlantılı güçler nüfuzlarını korumakta ya da arttırmaktadır. Yemen’deki iç savaşta Suudi Arabistan artık barış ister hale gelmiştir. Hatta İran’la Irak’ın ara buluculuğunda görüşmelere başlamışlardır.[18] Bu bağlamda Çin ve İran arasında askeri işbirliği konusunda İranlılar hevesli gözükse de, Çin hükümetinin bölgesel diğer aktörlerle kurduğu denge siyaseti ve ABD’nin mirasıyla ilgili algıları somut işbirliğini çok minimal düzeyde tutmaktadır.

İran İçi Muhalefetin Çin’le İlişkilere Etkisi

İran’ın mevcut rejimi, devrimin üzerinden 40 yıldan fazla geçmiş olmasına rağmen halen kendini devrimci bir rejim olarak tanımlamaktadır. Bilindiği üzere, 1979 İslam Devrimi’yle monarşi devrilmiş ve İslami Cumhuriyeti kurulmuştur. Mevcut rejim, zaman içerisindeki yapısal değişikliklerle devrimin hemen ardından gelen rejimden giderek farklılaşmıştır. Devrim muhafızlarının ve rehberin rolü, parlamento ve siyasi hiziplerin siyaset ve ekonomideki rolleriyle oluşan yeni yapı devrimci bir dönüşümün çok uzağındadır. Çok sert ve muhafazakar bir siyaset kültürünü ve ülkenin her sektörünü saran, patronajın ve nepotizmin öne çıktığı bir ekonomik ağı muhafaza etme çabasındadır. Diğer yandan ‘‘devrimcilik’’ hala meşruiyet için kullanılan bir söylemdir. Bu söylemin en temel taşlarından biri İranlı devrimcilerin anti-emperyalist mücadeleleriydi. ‘Ne Doğu, Ne de Batı’ en ünlü devrimci ve Humeynici sloganlardan biriydi. Humeyni’nin ölümünün ardından Rafsancani döneminde izolasyonun yarattığı ekonomik ve politik sorunların çözümü olarak ‘Doğuya Yönelim’ politikası başlamıştı. 21. yüzyılda ise gerek 2015 Nükleer anlaşması gerekse Çin-İran anlaşması, hem Doğu hem de Batı çizgisine yaklaşıldığını gösteriyor. Bağımsızlık, İran rejiminin senelerce süren savaşı (İran-Irak savaşı), sonrasında gelen ve sürekli artan yaptırımları, Körfez ülkeleriyle hep gerilen ve Suudi Arabistan’la artık bir Soğuk Savaş[19] olarak tanımlanan rekabeti meşrulaştırmak için kullandığı en önemli söylemsel zemindi. Çin’le tam içeriği ve ne kadarının ne zaman somutlaşacağı belli olmayan bu anlaşma zaten zayıflamış bu zeminin rejimin iç ve dış muhalefet karşısında meşruiyeti için kullanılamayacağını aşikar kılıyor.

Bu meşruiyet kaybı konusunu kısmen telafi etmek için İran’ın bu anlaşmayı çerçevelerken bol bol ‘uygarlık ve tarih’ söylemine gönderme yaptığını görüyoruz. İran’ın Çin Büyükelçisi Mohammad Keshavarzzadeh’in açıklamasına göre ‘‘İran ve Çin yüzyıllardır dostane ve barışçıl ilişkiler sürdürmüşler ve birbirleriyle hiç savaşmamışlardır. Tarihsel olarak İpek Yolu üzerinden barışçıl ticaret ve kültürel iletişim tecrübe etmişlerdir ve KYG bunları tekrar canlandırmıştır.”[20]Güncel siyasetin gerginliklerinin üzerinden atlamak için İran’ın tarihi geçmişine ve uygarlığının eski kökenlerine gönderme yapmak devrim öncesi ve sonrası tüm İranlı ana akım siyasetçilerin en çok kullandıkları söz edimlerinden biridir. Söz edimleri genelde bir konuyu ‘güvenlik’ konusuna dönüştürmek için kullanılırken burada İranlı rejim sözcüleri anlaşmayı neredeyse ‘siyaset dışına’ itmek için kullanmaktadırlar.

Ancak bu konuda başarılı olamadılar. Anlaşmanın imzalanmasının ardından İran halkının gösterdiği muhalefet rejimin bu önleyici çabalarının tam yerini bulmadığının ve bu anlaşmanın siyasi tartışmaların içinde yer aldığının kanıtıdır. Muhalefet çok büyük kalabalıklar toplayamadıysa da, hem sokakta hem de sosyal medyada varlık göstermiştir. Bu anlaşma tıpkı 2011’de olduğu yine Türkmençay anlaşmasına benzetilmiştir. Muhalefetin temel talepleri anlaşma metninin paylaşılması ve anlaşmayla ilgili parlamentonun da onayının alınması olmuştur. Hepsini çerçeveleyen slogan da ‘İran Satılık Değil’ olmuştur. 1906 İran Anayasa Devrimi’nden 1979 İran İslam Devrimi’ne her kritik dönemeçte muhalefet tarafından bu sloganın atılması, birçok başka tarihsel konunun dışında, bu tür anti-emperyalist sloganların geçmişten bugüne ne kadar meşruiyet zedeleyici olduğunun kanıtıdır. Sayıca az olmalarına rağmen, Dışişleri Bakanlığı’na yaptıkları baskılarla kurumu bir açıklama yapmaya zorlamışlardır.[21] Bu açıklamada İran’ın Çin’e bağımlı olmadığı, bilgi özeti formunda sunulmuştur. Ayrıca anlaşmanın henüz bir ortaklık yol haritası olduğu, parlamento tarafından onaylanacak bir anlaşma düzeyine gelmediğini de eklemişlerdir. Metnin tamamını paylaşmak istemeyen tarafın Çin olduğu bilgisi de saklanmamıştır. Muhalefetin ses çıkarmak için anlaşmanın imzalanmasını bile beklemediğini, daha Eylül 2020’de İranlı sanatçılar, siyasetçiler, yazarlardan oluşan bir grubunun BM Genel Sekreteri’ne anlaşmanın İran’ın egemenliğini ihlal edeceğiyle ilgili bir uyarı mektubu yazdıklarını da eklemeliyiz.[22]

Sonuç olarak, anlaşmayla ilgili yapılan bunca tartışmaya rağmen veriye dayalı bir analiz yapıldığında ortaya çıkan henüz ne borç tuzağının ne de aslında koşulsuz ve büyük kalkınma işbirliklerinin gerçekleşmediğidir. Artan bir ticaretten ve özellikle enerji ve altyapı alanında yatırımlardan bahsedilse de manşetlere yansıyan ölçüde ikili ilişkilerde sıra dışı ve hızlı bir büyüme öngörülmemektedir. Fakat iki taraf da metnin içeriğinden bağımsız bir şekilde anlaşmayı küresel ve bölgesel dengeler içinde araçsallaştırmaktadır. İran muhalefeti ise hem yurtdışında hem de yurtiçinde anlaşmayı reddetmekte ve İran egemenliğine bir tehdit olarak görmektedir.

DİPNOTLAR

[1] Hardy, L. (2017), A Rising China Eyes the Middle East, The Century Foundation, https://tcf.org/content/report/rising-china-eyes-middle-east/, Son erişim 4/15/2018.

[2] A.g.e.

[3] Lehr, D. (2017), The Middle East is the Hub for China’s Modern Silk Road, Middle East Institute, http://www.mei.edu/content/map/middle-east-hub-china-s-modern-silk-road, Son erişim 4/15/2018.

[4] Xinhua (2016), China’s Arab Policy Paper, http://www.xinhuanet.com/english/china/2016-01/13/c_135006619.htm, Son erişim 4/15/2018.

[5] Bar-eli, A. (2015), China in No Hurry to Jump on Israel Boycott Bandwagon, Haaretz, https://www.haaretz.com/china-not-lining-up-behind-global-boycott-movement-1.5371350, Son erişim 4/15/2018.

[6] Hardy, a.g.e.

[7] Sun, Y. (2012), Syria: What China Has Learned From its Libya Experience , Asia Pacific Bulletin, East-West Center https://www.eastwestcenter.org/sites/default/files/private/apb152_1.pdf (erişim 4/15/2018)

[8] Ergenc, C. (2015), Can Two Ends of Asia Meet? An Overview of Contemporary Turkey-China Relations, East Asia 32:289–308, DOI 10.1007/s12140-015-9242-

[9] Lin, C. (2017), Chinese Uyghur colonies in Syria a challenge for Beijing, Asia Times, http://www.atimes.com/chinese-uyghur-colonies-syria-challenge-beijing/, Son erişim 4/15/2018.

[10] Schichor, Y (2013), Middle Eastern Perceptions of China’s Rise, China Policy Institute, https://cpianalysis.org/2013/05/07/middle-eastern-perceptions-of-chinas-rise/, Son erişim 4/15/2018. İran anlaşma sonrasında ise Uygurlara yapılan muameleyle ilgili eleştirel bir tavır takınmadı.

[11] A.g.e.

[12] Lucille Greer and Esfandyar Batmanghelidj (2020), ‘‘Last Among Equals: The China-Iran

Partnership in a Regional Context’’, Wilson Center, Middle East Program, Occasional Paper Series, s. 3.

[13] Katarzyna W. Sidło (2020), ‘‘The Chinese Belt and Road Project in the Middle East and North Africa’’, IEMED Mediterranean Year Book.

[14] https://www.nytimes.com/2020/07/11/world/asia/china-iran-trade-military-deal.html, Son erişim Nisan 2020. Bu dönemde de yine Çin-İran ilişkileri çok haber olmuş, metnin sızdırılması İran kamuoyunda endişe yaratmıştı. Hatta İran’ın bir adayı Çin’e satabileceği söylentisi büyük tepki yaratmıştı.

[15] Pew Araştırma Merkezi, https://www.pewresearch.org/fact-tank/2020/12/02/iran-widely-criticized-in-14-advanced-economies/, Son erişim Nisan 2020.

[16] A.g.e.

[17] A.g.e., s. 7.

[18] Andrew England, ‘‘Saudi and Iranian officials hold talks to patch up relations’’, https://www.ft.com/content/852e94b8-ca97-4917-9cc4-e2faef4a69c8 , Son erişim Nisan 2020.

[19] F. Gregory Gause III (2014), ‘‘Beyond Sectarianism: The New Middle East Cold War’’, Brookings Doha Center Analysis Paper.

[20] Xie Wenting, ‘‘China-Iran 25-year deal not aimed at any country: Iranian envoy,’’ Global Times, https://www.globaltimes.cn/page/202104/1221192.shtml, Son erişim 15 Nisan 2021.

[21] Patrick Wintour, ‘‘Iranian leaders pressed to disclose details of 25-year China pact’’, https://www.theguardian.com/world/2021/mar/30/iranian-leaders-pressed-to-disclose-details-of-25-year-china-pact, Son erişim Nisan 2020.

[22] Arash Azizi, ‘‘Iranian Luminaries Join Forces to Say No to China Deal’’, https://iranwire.com/en/features/7650, Son erişim Nisan 2020.