Daha önce pek görmediğim uzaklıktan Büyükada manzaralı geniş pencerenin tam karşısına oturmuş, önümdeki orta sehpaya kurulu çay sofrasına bakıyorum. Sofradaki hazırlık eksantrik bir ödevi tamamlamak üzere birkaç şey sormaya uğrayan çalışkan bir üniversite öğrencisi değil, bir misafir hanım olduğumu anlatıyor. Hazırlaması kolay ama lezzetli gündelik bir yufka böreği; yazlıkta kurutulan domates, üç-beş memleketlinin işleri düştükçe evin beyine hediye gönderdiği ceviz ve semt pazarındaki çok beyefendi bir satıcıdan tedarik edilmiş tuzsuz peynirle hazırlanan sağlıklı ve lezzetli salata; ve yine çok yazlık ve hafif muhallebili bisküvili pasta geniş dörtgen sehpada duruyor. Her şey lezzetli görünüyor, mutluyum.

Üç buçuk katlı aile apartmanının en üst katındaki azıcık alçak tavanlı ama manzaralı, etrafı pimapen pencereler ve kapalı balkonlarla çevrili çok-cepheli eve  gelme nedenim, İstanbul’da apartmana dönüşen konut tipolojisinin evdeki bireylerin, özellikle de kadınların toplumsal cinsiyet rolleriyle olan ilişkilerini nasıl şekillendirdiğini anlamayı amaçladığım yüksek lisans projem. Konut mekanını ve altyapısını ciddiye alan, onu üstyapıdan ayırmadan, etrafında ve içinde gelişen sembolik, duygusal ve maddi ilişkiler bağlamında ilişkisel biçimde (Massey, 2005) inceleyen bir sözlü tarih çalışması peşindeydim. 60’lardan beri hızlanarak konut dokusunu oluşturan yapsatçı apartmanları ve bununla dönüşen mal sahipliği, ev sahipliği, ev hanımlığı rollerini kazandan şofbene, merdaneliden lavamata acı-tatlı anılar etrafında tatlı ve tuzlular eşliğinde konuşarak geçirdim alandaki zamanı.

56 yaşındaki ev sahibem Nazan’dan, şimdiki Soğanlık metro durağına çok yakın olan apartmanın on yedi yılın ardından, aile arasında ve müteahhitle atlatılan çeşitli badireler sonucunda “sen sağ ben selamet”e erdiğini öğreniyorum. Ev kendisinin üstüne değilse de aslen muhacir olan kayınpederinden kalma araziye inşa edilecek aile apartmanının yapımında ve sonrasında, özellikle kardeşler arası paylaşımda çok emeği geçmiş kendisinin. Verdiği akıllar ve idaresiyle ailenin büyüğü olan eşinin, kardeşlerine karşı kimi zaaflarına yenik düşmemesi için onunla karşı karşıya geldiği olmuş. Ama yıllarca kirada iki çocuk okutmanın deneyimiyle tüm bunlara göğüs germiş.  Mücadeleyle dolu bir hayat onunki. Konu yine aile apartmanına ve yarı miras yarı birikimleriyle edindikleri daireye gelince “biz mi ev aldık, o mu bizi aldı…” diyor Nazan. ve artık tamamen eşine ait olan E5 ve ada manzaralı kuş yuvası dairenin tapusunu, Bulgaristan göçmeni olan kendi ailesinden kalma, memlekette o zamanlar yasaklı ve çok değerli mushafın arasında saklıyor.

Aradan geçen zaman içinde ev-konut etrafında gelişen rollere olan ilgim ve bununla alakalı kişisel deneyimlerim çeşitlendi. Örneğin, Münih tren istasyonunda ellerinde çiçeklerle sığınmacıları karşılarken Almanya’ya tartışmalı da olsa bir “hoşgeldin kültürü” kazandıran ev sahibem apartman boşluğu sohbetlerinde bana içtenlikle ne zaman eve döneceğimi soruyor; Türkiye ve dışında katıldığım kimi akademik toplantılarda insanın bir disipliner eve sahip olması gerektiği hatırlatılıyordu. Bu arada alan çalışması için gittiğim Soğanlık’taki apartman, metro ve etrafında gelişen yeni yapılaşma sonucunda yıkıldı. Kartal ve çevresinde pek çok devasa konut ve işyeri projesi manzara mottosuyla pazarlanır halde. Ve, biz bu oluşumlardan proje olarak söz eder olduk, yani, bitimi sadece satışla tanımlı değil; planlamasından, yapım, satış ve sonrasına uzanan bir kararlar ve hareket alanını işaret eden bir süreç olarak inşaat projesinden söz ediyorum. Yine ülke çapında inşaat ve konut sektörünün anlam ve önemi –kabaca, konutta toptancılık, kredi sistemleri, ulusal ve yerel siyasetle ilişki– özellikle kentsel dönüşüm ve konutta yenileşmenin biyopolitik bir araç haline gelmesi bağlamında keskinleşti.

Ben de bütün bu gidişat ve koşullarda ev sahipliğine dair önemli bulduğum birkaç soruyu tekrar gündeme getirmek adına bu yazıyı kaleme alıyorum. Temel sorum, Nazan’ın sorusundan ve dosyanın çağrı metninden hareketle, konutta mülkiyetin ilişki ağlarında şeyler ve insanlar arası hangi bağları var ettiği, var saydığı ve bu bağların nasıl dönüştüğü. Bunu birbiriyle ilişkili iki alt soruya bölersem: Konut sahipliği nasıl icra ediliyor — kimler arasında, hangi tekno-sosyal araçlar ve aracılıklarla? Ve ev sahibi rolünün maddi ve sembolik koordinatları nerede ve hangi etkileşimler sonucu belirleniyor?

Deneyimler ve gözlemler gibi “soft” malzemelerle karacağım bu tartışmayı bir çerçeve içinde sunmaktansa, benim burada önerdiklerimin ötesinde bağlantı ve çağrışımlara imkan verecek bir kavramsal altlıkla başlamayı düşündüm. Dolayısıyla konut mülkiyetini, ev sahipliğini önceleyen (gayrı)resmi, sözlü, manevi, spiritüel yasalarla tanımlı mutlak bir durum (status) değil, muhtelif çelişik anlamlarıyla çoklu ve çatışmalı bir ilişkilenme biçimi olarak düşünmeye doğru kısa bir turla başlıyorum. Birinci sorumu konut sahipliğinin tekno-sosyal dönüşümünün yaygın bir örneği olarak Airbnb ve “süper ev sahipliği” bağlamında ele alacağım. İkinci soruyu ise ilkiyle bağlantılı olarak ama bu sefer bu yeni ev sahipliği hallerini somut ve sembolik anlamlarla döşeyip donatan, yeni yollarla mümkün kılan bir hayal ve icraat makinesi olarak Ikea üzerinden tartışacağım. Bazı yeni soru ve devam niteliğinde düşünce uçlarıyla yazıyı tamamlamak niyetindeyim.

Platform temelli ev sahipliği ve “süper ev sahipleri”

Coğrafyacı Nicholas Blomley (2012) “Performing Property, Making the World” başlıklı makalesinde iktisat ve hukuk temelli mülkiyet teorisini özel mülk ilişkilerinin aslında gerçekleştiği gündelik yaşama yakınlaştırmanın önemini vurgular. Bunu mülkiyet teorisi alanında “ilerici” olarak geçen (progressive property) fikirlerin kaba bir özeti olarak da görebiliriz. Bu fikirler arasındaki ayrışmaların detaylarını bırakıp biraz daha yakından bakarsak en ortak itiraz, genel geçerliği neredeyse sorgusuz işleyen, yasalarla çevrilmiş, dışlayıcı ekonomik hakların devriyle tanımlı statik ve edilgen mülk anlayışına ilişkin olduğunu görürüz. İtirazın temelini ise ne özne olarak malik ne de nesne olarak mülkün gerçek hayatta bu denli durağan, önceden belirli, tahmin edilebilir olmaması oluşturuyor. Blomley de yazısında mülkiyet ilişkilerindeki katmanlılığı fark edip anlaşılır kılmakla bu ilişkilerin daha hakkaniyetli, daha az zararlı ve/ya dünyanın insan ve diğer paydaşları için daha hayırlı sonuçlar doğuracak şekilde algılanıp düzenlenebileceğini savunuyor.

Bu görüşte benim için önemli olan, konut mülkiyetinin gündelik hayattaki temsilleriyle  yasal-iktisadi alandaki temsili arasındaki gitgellerin nerelerde cereyan ettiği, veya yine Blomley’in vurgusuyla, “icra olduğu”. Hangi karşılaşmalar, tekno-sosyal gelişmeler konut mülkünü bir öz, taşınmaz bir kapalı kasa olarak değil, belli etkileşimlerin metalaşan şeyler üzerindeki azalabilen veya artabilen tesiri olarak anlamaya imkan veriyor?

Bu soruyla uğraşmak için internet üzerinden kısa ve orta vadeli oda ve ev kiralama hizmeti sunan Airbnb’ye yaklaşıyorum. 2008’de kurulan ve kendini konaklama sektöründe tanımlayan şirket, platform temelli paylaşım ekonomisi analizlerinde artarak sözü edilen bir örnek. Türkiye’de 2010 gibi erken sayılacak bir tarihten beri aktif olmasına ve vergilendirme, yasaklanma ve güvenlikle ilgili çeşitli söylenti ve vukuata rağmen, düşünce nesnesi olarak pek dikkat çektiği söylenemez.

Airbnb trafiğinden türlü şekillerde nasibini alan Berlin, Barselona, Londra gibi başka büyük şehirlerde de analizler, temelde konut piyasasına ve turizm sektörüne etkilerini yerel karşılaştırmalar veya plaformun kendi kurumsallığına odaklanarak anlama eğiliminde. Fakat onu paylaşım ekonomisine konu eden ve paylaşım içeriğini veren ortaklaşa tüketim pratiklerinin (Airbnb örneğinde) malik-sakin, konaklama-barınma, ev sahibi-misafir ve daha genelde paylaşmak ve paydaşlıkla alakalı ne gibi dönüşümlere yol açtığı yeterince kavramsallaştırılmamış. Buna ek olarak bu değişimlerin vuku bulduğu son derece maddi, duyusal, görsel etkileşimler ve bunların piyasalaşmış maddi-estetik kodları da gayet dikkate değer olmasına rağmen pek değinilmemiş konular.

Tarif ettiğim etkileşimlere bir örnek olarak Airbnb’nin “süper ev sahibi” (superhost) uygulaması gösterilebilir, ama bunun için platformun anlatısında temel aksı oluşturan ev-sahipliğini daha anlaşılır kılmam gerek. Şirkete göre mülk sahibi veya kiracı herkes “ev sahibi” olarak evini veya odasını listeleyebilir. Türkiye’de alt kiralama mülk sahibinin rızasına bağlı olarak yasal ve sözleşmeye tabi. Yine de günlükten aylara varan, bir, birden çok ya da paylaşımlı oda kiralamalarında bu yasal düzenlemenin nasıl işlevsiz olduğu çoğu kullanıcının malumu. Kullanım hakkı, kira ve sorumluluklarla tanımlı klasik malik-sakin modelindeki bu bükülmeler, konaklama platformlarını paylaşım ekonomisi başlığına transfer eden pazarlama söyleminin gündelik hayattaki kaynağını teşkil ediyor.

Muhtemel yerel engebelere küresel bir dille yaklaşan şirket bu mülkiyet sorunsalının altını çiziyor ve “mülk sahibimle Airbnb’de ev sahipliği yapma hakkında nasıl konuşmam gerekiyor?” sorusuna karşılık olarak “harika bir ilk izlenim bırakma”, “durumdan herkesi haberdar etme”, “komşuları bilgilendirme”, “sözleşmeleri okuma” gibi önerilerin yanında ek ücretlerle sağladığı sigorta ve yasal arabuluculuk hizmetlerini vurguluyor. Böylelikle kiracı-ev sahipliği durumunda, mülk sahibi kademesinin belirsizleşmesinin ardından, kazanılacak alt-kira gelirinin olası vergi sorumluluğunu da “en yakınınızdaki vergi dairesine danışın” ve “dikkatli olun” minvalinde özetledikten sonra birine sunacak fazladan yatağı olan herkes rezervasyon almaya, misafir karşılamaya ve ev sahibi olmaya hak kazanıyor.

Platform konut mülkiyetinin gündelik yaşamdaki katmanlarını düzleyerek kendi iktisadi sarmalını etkinleştirirken bir yandan kendi rekabetçi kademelerini de yaratıyor. Talep gören evlerin bulunduğu mahallelerdeki ilan ve kira artışının mekansal ayrışmaya etkisi bilinen bir sonuç. Ancak ben daha doğrudan ve platforma özel, yasal veya iktisadi bir kökeni olmaksızın sadece icrasıyla maddileşen ve anlam (ve değer) kazanan süper ev sahipliğine dönmek istiyorum.

Süper ev sahipliği düzenli rezervasyon alan, misafirlerle hızlı iletişim kuran, iptal oranı düşük ve misafir yorumlarına dayalı notu yüksek ev sahiplerini ödüllendirmek için kullanılan bir sistem. Şirketin belli aralıklarla yaptığı taramalarda süper ev sahibi olan kişiler daha yüksek yüzdelerle gelir ve platformdan daha etkin faydalanma hakkını elde ediyor. Süper ev sahiplerinin profilinde bu bilgi bir nişanla görünür kılınıyor. Yakın zamanda ise süper ev sahipliği arama filtreleri arasına koyuldu. Böylece ev veya oda ararken sadece süper ev sahiplerinin ilanlarına bakabiliyor, daha azına razı olmak zorunda kalmıyorsunuz.

Airbnb’ye göre bu süper ev sahipleri sadece deneyimli kullanıcılar. Ancak platform etrafında türeyen danışmanlık ve işletme şirketlerinden anlaşılan, ev sahipliği kavramının esnek konaklama sektöründe giderek çoğalan anlamlara kavuştuğu. Konut ve konaklama sektörlerindeki esnekleşme ve dijitalleşmenin ürünü bu start-up’ların çevrimiçi kimliği, dili ve işleyişi Airbnb yapısı ve kurumsal anlatısıyla tam uyum içinde. İş tanımları ise süper ev sahipliği kriterlerini ve/ya platformun yasal statüsüne dair genellemeleri yerel dile uyarlamak ve profesyonel hizmetler listesine dönüştürmek. Diyelim ki bir eviniz veya odanız var ve kısa süreli kiralayarak gelir elde etmek istiyorsunuz. 7/24 kiracı iletişimi, anahtar değişimi, temizlik gibi işlerin yanında Airbnb veya seçtiğiniz başka bir platformda ilanınızın koyulması, güncellenmesi, sizin profil resminiz, evinizin profil resimleri, mobilya seçimi, dizimi ve sizinle ilgili profilleri düzenleme (yemeyi, içmeyi, gezmeyi, doğayı sever, açık fikirli, dürüst vb. açıklamalardan uygun olanları bulup yerleştirme gibi) hizmetlerini satın alabiliyorsunuz buralardan.

Airbnb’nin Türkiye’de kalmasıyla ilgili belirsizliklerden bağımsız, Türkiye’de de gelişmekte olan dijital emlak şirketleri (prop-tech’ler) gibi, danışmanlık şirketlerinin de varlık nedeni, gezegenleşen çalışma ve eğitim biçimlerine bağlı olarak artan kısa süreli barınma talebi. Zira platformun Türkiye’de olmadığı durumda da artık düşünceli, mahallesine ve yaşadığı kentin olanaklarına hakim, güvenli, yardımsever ve zevk sahibi bir ev sahibinin temiz, düşünülmüş ve insanı boğmayacak şekilde sade ama yuva hissi verecek kadar da sıcak dokunuşlarla tasarlanmış evinin nasıl göründüğünü ve aşağı yukarı nerelerde olması gerektiğini ekran aracılığıyla çözme konusunda gözümüz eğitimli.

Ev sahibinin misafirini önemsemesiyle önemsediğini hissettirmesi, ilan ve profil sahibi olmasıyla bunları yönetmesi arasındaki fark ve onun maddiyata tahvili, ev sahipliğinin profesyonelleşen ve kendi iktisadi sarmallarını hızla ve oldukça uyarlanımcı biçimde ören bir icra alanı oluşunu gösteriyor. Ev mekanının yuva-mal ekseninde dönüşen icralarının tekno-sosyal imkanlarını belirleyen platform arayüzleri ise benzer konumlarda benzer açılarda ve kompozisyonlarla fotoğraflanmış yaşam nesneleri ve ev sahibi profilleriyle emlak spekülasyonunun gerçekleştiği yeni bir kent mekanı olarak ortaya çıkıyor.

Airbnb, turistik konaklamanın erişim dışı olduğu veya tercih edilmediği durumlarda, konaklama ihtiyacını kişilerarası yarı/enformel imkanlarla ve arkadaşlık, hemşerilik ve paylaşım gibi manevi boyutları öne çıkararak beliren bir sosyal makina. Gördüğü karşılık sonucunda geldiği noktada kendi hiyerarşilerini yaratan, bunları çevrimiçi profilden, kent, mahalle ve ayrı ayrı odalara ve eşyalara yayılan ev kavramına empoze eden ve onu yeniden yaratan çoklu bir yaşam alanı.

Burada önemli olan ise, ev kavramı maddi ve sembolik olarak fiziksel ve çevrimiçi hayatta malik veya sakin (kiracı) konumundaki ev sahiplerince dönüştürülürken, onun sosyal ve iktisadi icrasının da çeşitleniyor oluşu. Bu çeşitlenme tapuyu yerinden kımıldatmasa da anlamını ve işlevini sorgulatır nitelikte. Bu sorgulama tabii ki kendi başına konut sahibi ve kullanıcı arasındaki orantısız gidişatı iyileştirmeyi vadetmiyor. Hatta dijital emlakçılık, (malikliğin yanı sıra) mülk yönetimi gibi kavram ve gelişmeler durumu daha da zora sokacak gibi görünüyor. Ama fark yaratan açık kapı, bu gelişmelerle mal edilenin –bu örnekte Airbnb’nin icat ettiği süper ev sahipliği kavramı– ve ona ilham olan imkan arayışı ve yaratıcı icranın, gündelik yaşam içinde vuku bulması. Başka deyişle konut mülkünün yerine göre kutsal, genel geçer ve evrensel addedilen mekansal ve edimsel sınırlarının aslında bu sınır ve mecraları icat eden, yürürlüğe koyan, tanıyan, uyan, uymayan, unutan ve yok sayanlar arasında gerçekleşiyor olması.

Ikea: Tamir, tedavi ve tüketim

Antropolog ve siyaset bilimci James C. Scott, Tahıla Karşı kitabında insanlar olarak gittikçe evcilleşiyor olabileceğimizden bahseder ve kendimizi çevreleyen şeylerin, hayvanlar ve bitkiler dahil, bakım ve ihtiyaçları yoluyla bizi terbiye ettiğini öne sürer. Ben de Scott’ın bu önermesinden hareketle, önce mal olarak evin ederini arttırmak için onu ekranda ve gerçekte anonim bir yuva olarak yeniden yaratmak gerekliliğinden bahsettikten sonra bu süreçlere dahil olan şeylerin (eşyalar, trendler, kavramlar) dolaşımına ve tüketimine değinmek istiyorum. Scott’ın spekülasyonunu ve baştaki sorumu birlikte düşünerek profesyonel ev sahipliğinin maddi ve sembolik koordinatlarını sezon kataloğu olarak önümüze koyan; çağdaş, yeterli ve konforlu bir evin tüm ihtiyaçlarını dikkate almamız için bizi mağazalarında adım adım yönlendirerek rehberlik eden, İsveç kökenli 1943 doğumlu çokuluslu mobilya şirketi Ikea’ya geçiyorum.

Türkiye’deki ilk mağazasını 2005’te Ümraniye’de açan şirket bugün internet satışıyla tüm ülkeye hizmet vermekte. Kısıtlı olmasına rağmen artan sayıdaki mağazaları ise tüm dünyada olduğu gibi ziyaretçilerin tüm günü geçirdikleri, evleriyle ilgili planlama, listeleme, ölçüm, modelleme ve ürün denemesi yaptıkları canlı mekanlar. Yeme-içme ve çocuk bakımı gibi destek hizmetlerin bu canlılıkta payı olsa da Ikea’da onca saat ne yapıyor olduğumuza “örnek daire”lerden başlayarak biraz kafa yormak istiyorum.

Ev sahipliğinin dijital-estetik dönüşümünden bahsederken ev düzenine dair beklentiler ve trendlerle ilgili duyularımızın artık daha antrenmanlı olduğunu söylemiştim. İşte bu eğitimin gerçekleştiği yerlerden biri olarak Ikea görece erişilebilir, tasarım ve icat kokan ürünleriyle bir yaratıcı atölyeye dönüşüyor. Bu atölyede ulaşabileceklerimizin sınırı olmadığı tekrarlansa da girişte çeşitli ölçüdeki konutların farklı mizaç ve ihtiyaçları temsilen dekore edildiği “örnek daire”ler kendi mekanlarımızı değerlendirme, ihtiyaçları tespit ve tedarikte ölçüt haline geliyor.

Yıllar önce Kanada’daki ilk öğrenci evimin donuk ve yoksunluğundan şikayetlerim sonucu bir arkadaşımın tavsiyesiyle “birkaç kişiselleştirici aksan” edinmek üzere ilk kez gittiğim Ikea’dan etkilenmiştim. Yeni gittiğim ve yabancılık çektiğim bir yerde kısıtlı bütçemle ucuz, yalın ve temiz görünümlü birkaç parça eşya edinmek bana o ara ihtiyacım olan bir başlangıç imkanı vermişti. Daha sonradan (Türkiye’deki fiyatlar çok ucuz olmasa da Türkiye de dahil) pek çok yerde Ikea’nın hesaplı-kullanışlı, kalitesiz-özelliksiz zıtlığında değerlendiriliyor olması bana ilginç gelmişti. Çünkü bu sıfatların hepsi sadece Ikea için değil piyasada yer bulan başka fiyat aralıklarından ürünler için de (elbette) geçerli ve bence daha mühim olan Ikea’nın ne olduğu veya neyi temsil ettiği değil insanların orada ne yaptığı — yapıp ettikleri, duyguları, mevcutla gelecek arasında kendilerini eşya aracılığıyla nasıl konumladıkları. Bu noktada mağaza yerleşkesinde üstte sergilenen örnek evlerde ön planda olan rahatlık ve “ev hali” kurulumuyla canlanan kafa-sineması (kopfkino) ile onun zorunlu devamı olan ambar deneyimi (bir başınalık ve yer-yön bulma, sayma, okuma, taşıma ve genel uyum becerileri) arasındaki tezatın Ikea’yı aşan, ev ve iş yaşamına dair, uzayan, evde olmakla sahip olmayı yeni tatlarla yoğuran, dolayısıyla mülkiyetin icrasına açılan anlamları var.

Buna o zamanlar akademik göçebelikte benden daha kıdemli başka bir arkadaşımın yorumunu eklemek isterim. Kendisi, “Ikea evi” olarak nitelenip burun kıvrıldığı halde mecbur olunan kiralıklarla ilgili dikkatimi devamlılığa çekmiş ve bu ortamların kendisinde tam tersi olumlu bir etkisi olduğunu söylemişti. Alıştığı hatta sevdiği bir ortamdan ayrılmak zorunda kaldığında ya da sadece yeniden ev kurmanın maddi manevi yükünü aşmada başka bir şehir veya ülkede gidip aynı Ikea lambayı veya aynayı koyabilmenin kendisinde devamlılık ve evdelik hissi yarattığını söylediğini hatırlıyorum.

Lindner (2018) de yeni brutalist ve endüstriyel estetiğin ulus-aşırı bir mekansal dil olarak dolaşımını incelerken Airbnb mimarisi ve aşinalığın stilize ve değerli yaşam hikayeleri oluşturma ve pazarlamadaki etkisine değiniyor. Benzer biçimde, bayılarak veya mecburen, Ikea’da –web sitesinde veya mağazada– nesneler ve birbirimizle kurduğumuz bağlar, şirketin sunduğu  (anlatısal, finansal) imkanlar üzerinden her sezon şekillenirken, eşyayla ve birbirimizle ilgili sahip olma, sahip çıkma ve çıkmama tesirlerini de mekansallaştırıp pekiştiriyor.

Sınırları önce yasal haklar etrafında soyut olarak tanımlanan konutun mülkiyeti çeşitli ve kesişen hayatlarında seyrediyor. Bu hayatlardan en baskın ve bağlayıcı kabul edileni konutun tapudaki hayatı ve tapu etrafında çoğalan temsilleri. Halbuki, onaysız plan değişikliği, resmi olmayan geçerli adres, gayrimenkul ekspertizi, çökme ve işgaller gibi sıradan durumlar bize, konutun çeşitli sahiplerinin elinde tapuyla kesişen ama ona indirgenemeyecek cisimlere büründüğünü ve hayatlar yaşadığını gösteriyor.

Bu anlamda ev, ne yuva ne de mal olarak mülkiyet “kurumuna” (Blomley 2016) ait boş bir daire değil; mülkiyetin cisim ve anlama gelerek kurumsallaşmasını, mekansallaşmasını mümkün kılan bir mecra (icra alanı). Dolayısıyla bir yeri ev yaptığı iddia edilen nesne ve anlamların tekrarı ve dolaşımı kaçınılmaz olarak konutla ilgili mülkiyet külliyatını pekiştirmekte. Ev sahipliği kimliğinin malik veya sakin olarak çeşitli tercüme ve icraları (örneğin, eve yatırım yapmak ya da yapmamak, nasılsa kiracı olmak, günlük kiralama için ufaktan yenilemek) konut mülkiyetindeki geçişli ve atlamalı durumları gösteriyor. Ikea ise bu geçiş ve atlamaları hedef  alan, estetize eden, anlamlı kılan pazarlama, tasarım ve üretim stratejileriyle konut mülkünün (kar amaçlı veya değil) çağdaş icrasının maddi, duy(g)usal dolaşımını, etik ve estetik kodlarını ve mekansal koordinatlarını belirleyen başlı başına bir platform.

Bir konutun mülkiyeti etrafında gelişen sanal ve psişik temsilleri kesişen kanallardan dolaşıma girdikçe, çeşitlenen konut ihtiyacının hayat üzerindeki artan yüküyle Ikea’da elde kağıt kalem geçirilen saatlerin de anlamı çoğalıyor. Bu artışın bilişsel boyutu “Ikea etkisi” olarak anılıyor (Norton, Mochon ve Ariely, 2012) ve temelde insanların emek verdikleri, yapımına ve kurulumuna katıldıkları eşyaları alıp satarken daha fazla değer biçtiklerine dikkat çekiyor. Evler, katalogdakine benzer, daha akılcı, eğlenceli, oyuna açık ama yine de verim ve yaratıcılık öncelikli, çeşitli hack’lerle ücretli/siz misafirlerini hoşça şaşırtan ve ev sahibine takdir uyandıran mecralar olarak belirdikçe, mülk sahibi veya mülksüz olmak tartışmada bir belirip bir kaybolan, ertelenen bir şey haline geliyor.

Sonuç

Peki, tapular kapı gibi en kutsalda dururken alt-kiralama veya dekorasyonla örneklediğim mülkiyet “hack”leri eleştirel zihnimizi parlatmak ve sofraya bir servis daha açmaktan (veya onun kadar) neden daha önemli? Ya da başta anlattığım Nazan’ın ilk çamaşır makinesi, pimapenli balkonu, ve çaycısıyla aktive olan ev sahipliğinin dönüşen icrası ve bu süreçlere takılan eşya ve haller sorunsalına yaklaşmakla konut mülkiyetinin donuk (varsayılan) ve soyut haklarla tanımlı dünyasına dair algı ve inançları dönüştürmenin ne ilgisi var?

Çalışma yaşamı ve eğitim gibi bağlı alanlardaki esnemelerle hareketlenen, hareketlendikçe belirsizleşen ve ara formlarda mekansallaşan barınma ihtiyacı, konut mülkünün ekonomik ve sosyal anlamında, ederinde ve dolayısıyla icrasında çeşitlenmeye yol açmakta. Kısa ve orta süreli, esnek konaklama talebindeki küresel artış, en çok lüks ve ayrıcalıklı konutlar ve bunları yaratan yaşam biçimleri ve işletme modelleriyle görünürlük kazansa da bu süreçlerle gelişen mecraların etkisi daha geniş ve karmaşık. Bu bağlamda yaşanan teknolojik dönüşümde gelişen bir platform olan Airbnb ve icat ettiği süper ev sahipliği kavramı, konut mülkiyetinin çağdaş icrasında ortaya çıkan belirsizleşme ve profesyonelleşmeyi fark edebilmek için önemli.

Konut-mekanının ev sahibi olarak icrasının konut mülkünü kavrayışımızı şekillendiren malik-sakin ayrımından taştığını iddia ederken Ikea’yı bu taşmayı yönlendiren, ona mavi oklar, süreli yayınlar ve başka pedagojik araçlarla yol yordam bildiren ve deneyip yanılmasına izin veren bir tamir, tedavi ve tüketim alanı diye niteledim. Burada asıl önemli olan Ikea’ya (veya Airbnb’ye) özel kurumsal, tarihsel bir analizle kısıtlı kalmaktan (Löfgren, 2015) öteye gidebilmek. Çünkü, Ikea’nın mülkiyetin icrasına dair bilgiyi ilerletmede daha ilginç olan boyutu, aidiyet ve sahiplenmenin konfor ve bakım dolayımıyla dar mekanlarda, balkonda ve tuvalette, eşya yerleştirmede ve kendine ait bir köşe icat etmede ev sahiplerinin ihtiyaç duyduğu bilgi, beceri ve nesneleri sunan bir yer olması. Henüz aydınlanmamış başka bir boyutu da, bütün siyasi tarihsel farklılıklara rağmen, on yıllar içinde dönüşen tasarım pedagojisini, estetiğini ve usullerini büyük sayılmayacak yerel pazarlama ayarları hariç küreselleştirebilmesi.

Benim için düşünsel olduğu kadar kronolojik bir zihin akışını da hareketlendiren bu tartışmada başta sorduğum soruları yanıtlamaya çalışırken yenileriyle karşılaşmayı umarak ilerledim. Şu an itibariyle ise bu yeni sorulardan en vaat edici geleni bir eve sahip olmakla onun anlamına sahip olmak arasındaki farkın ev addedilen yer (elbette mesken de ama ayrıca disiplin, ada, mahalle veya ülke) ile ilgili mülkiyetin icrasında nasıl, hangi roller ve nesneler aracılığıyla belirip kaybolduğu ve de böyle bir bilgiye giden henüz az arşınlanmış yollar.

 

KAYNAKÇA

Blomley, Nicholas. 2012. “Performing Property, Making the World”, Canadian Journal of Law and Jurisprudence.

Blomley, Nicholas. 2016. “The Boundaries of Property: Complexity, Relationality, and Spatiality: The Boundaries of Property.” Law & Society Review 50 (1): 224–55.

Lindner, Christoph. 2018, Brutalism, ruins, and the urban imaginary of gentrification from: The Routledge Companion to Urban Imaginaries, Routledge, Erişim tarihi: 16 Aralık 2018.

Löfgren, Orvar. 2015. “Design by IKEA. A Cultural History.” Design and Culture 7 (3): 467–69.

Massey, Doreen. 2005. For Space. SAGE Publications.

Norton, Michael I., Daniel Mochon, and Dan Ariely. 2012. “The IKEA Effect: When Labor Leads to Love.” Journal of Consumer Psychology 22 (3): 453–60.