Birçok ülkede yüzyıllara sığacak köklü siyasal ve sosyal dönüşümleri birkaç senede yaşayan Türkiye’de tüm bu tartışmalardan azade olmayan ve hatta bu tartışmaların kaynağını oluşturduğu iddia edilen anayasa-anayasacılık tartışmaları gündemden hiçbir zaman düşmemektedir. Nitekim geçen sene kaybettiğimiz büyük anayasa hukukçusu Mümtaz Soysal, başucu eseri ‘Dinamik Anayasa Anlayışı’nda Türkiye kadar hiçbir ülkede anayasanın konuşulmadığından bahsetmektedir[1]: “Anayasa sözünün bıkkınlık verecek kadar sık kullanıldığı başka bir toplum bulmak herhalde çok güç. Türk toplumu, her tartışmasında, her yazısında, her söylevinde ‘anayasa’ sözünün edildiği bir toplum oldu.”

Anayasa hukukçusu İbrahim Kaboğlu ise bu durumu “anayasa fetişizmi” olarak adlandırıp bu fetişizmin Türkiye’nin anayasa politikası için aşması gereken 3 sorundan biri olduğunu belirtmektedir.[2]

Belirtilen her iki yorumdaki haklılık payına karşın Türkiye’nin siyasal/iktisadi dönüşümü ile anayasal dönüşümü arasındaki özdeşliği yadsımak mümkün değildir ve bu dönüşüm de asla tek bir sabit çizgide gerçekleşmemiştir. Anayasacılığın üç sacayağının gücün sınırlanması, temel hakların güvenceye alınması ve sosyal devletin korunması için devletin adil bir paylaşım kurması ve kişinin özgürce varoluşunun korunması olduğu düşüldüğünde bu 3 sacayağının her birinin dönem dönem farklı pozisyonlarda olduğunu belirtmek gerekir.[3]

Benzer bir çizgiyi Tanör’ün “Osmanlı anayasacılığı” olarak nitelendirdiği Balkan coğrafyasındaki eski/özerk Balkan devletlerindeki anayasacılık hareketlerinde de görmek mümkündür.[4] Tanör’ün enternasyoneller olarak isimlendirdiği bu dönemde her özgürlükçü dönemi bir tutucu tepki dönemi izlemiştir.

Şule Özsoy Boyunsuz ise tüm bu süreci bir “sarkaca” benzetmekte ve bu sarkacın zaman zaman demokratikleşme yönünde zaman zaman ise otoriterleşme yönünde meylettiğini belirtmektedir.[5] İşte bu kısa yazıda bu sarkacın bir anayasal evrim bir ise anayasal geri evrim yönünde nasıl ilerlediği kısaca aktarılacaktır.

  1. Kanun-i Esasi’den 1971 Muhtırasına Kadar Osmanlı-Türk Anayasacılığı: Anayasal Evrim Dönemi

Osmanlı-Türk anayasacılığı tarihinin başlangıcını Sened-i İttifak’tan başlatmak yaygın bir tutum olsa da Sened-i İttifak esasen ayanların Sultan’a karşı kendi hakimiyetlerini ve konumlarını kabul ettirdiği bir belge olması sebebiyle anayasacılığın esas amacı ile bağdaşmayan bir belgedir.[6] Avcıoğlu’nun ifadesiyle Sened-i İttifak derebeyliğin meşrulaştırılmasıdır.[7] Tanör de Sened-i İttifak’ın taraflarından biri olan ayanların gerici karakterine vurgu yapıp, Balkanlar’daki derebeylerinin aksine onların ilerici bir programı olmadığını belirtmektedir.[8] Tüm bunlara karşın Sultan’ın gücünü sınırlaması sebebiyle anayasal bir belge olarak tarihimizde yer edindiği aşikârdır.

İçerdikleri temel hak katalogları ile Osmanlı-Türk anayasacılığında başka bir mihenk taşı olan Tanzimat Fermanı[9] ve Islahat Fermanı ise gerek devletin kurtulmasını Batılı kurumların iktibasında gören bürokrat-aydın elitler gerek kendilerinin kapitalist çıkarlarının korunmasını bu reformlarda gören ve bunu da Osmanlı İmparatorluğu’ndaki azınlıklar üzerinden meşrulaştıran diğer yabancı devletlerin taleplerinin birleşmesi sonucunda meydana gelmişlerdir.[10]

Ancak Osmanlı- Türk anayasacılığında şüphesiz en önemli dönüm noktasını ilk yazılı anayasamız olan Kanun-i Esasi oluşturmaktadır.[11] Hükümdar’ın gücünün sınırlanması konusunda oldukça yetersiz olan[12] ve bir fermanla yürürlüğe giren bu anayasa, parlamenter monarşiyi getirmekte ve Heyet’i Mebusan ve Heyet-i Ayan olmak üzere iki meclisli bir parlamento öngörmekteydi. İki dereceli bir seçimle gelen Heyet-i Mebusan gerek Padişah’tan izin almadan yasa yapamayan gerekse yürütme üzerinde denetim yetkisi gibi hiçbir yetkiye sahip olmayan bir müzakereci meclis olsa da bu dönemdeki icraati ile dahi Abdülhamit’in şimşeklerini üstüne çekmiş ve 1877 ve 1878 senesinde iki kere feshedilmiş daha sonra da toplantıya çağrılmamıştır. Böylece Osmanlı-Türk anayasacılığındaki bu dönem çok kısa sürmüş ve istibdat dönemi başlamıştır. 1908 senesinde ise çoğunluğu Balkan’da örgütlü genç subaylardan oluşan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin baskısıyla Abdülhamit, tekrar anayasayı yürürlüğe koymak ve Meclis’i Mebusan’ı çağırmak zorunda kalmıştır. Bu harekete tepki olarak ortaya çıkan gerici 31 Mart ayaklanması ile Hareket Ordusu tarafından bastırılmış; bunun sonucunda Abdülhamit tahttan indirilmiştir. Bu ayaklanmayı izleyen en önemli gelişmelerden biri ise “1909 anayasası” olarak da bilinen anayasa değişiklikleridir. Bu anayasa değişiklikleri ile parlamentonun fesih yetkisi sınırlandırılmış, Bakanlar Kurulu işlevinde bulunan Heyet-i Vükelanın Meclis-i Mebusan’a karşı sorumluluğu getirilmiş, dernek ve basın hürriyeti gibi özgürlükler tanınmıştır. İşte 2018 senesine değin kesintilerle de olsa sürecek parlamenter rejim deneyimi bu dönemde kök salacak ve Meclis’in üstünlüğü ilkesinin benimsenmesi ilk kez bu dönemde gerçekleşecektir.[13] 1909 değişiklikleri de anayasal gerçeklikte İttihat ve Terakki’nin diktatörlüğü nedeniyle beklenen siyasal ve sosyal değişimi yapamayacaktır.

Osmanlı-Türk anayasacılığında egemenlik anlayışının değişmesi ise 1920 senesinde toplanan ve esasında bir kurucu meclis özelliğini[14] kendinde barındıran Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından yapılan 1921 tarihli Teşkilat-ı Esasiye Kanununun birinci maddesi ile olmuştur. Bu madde egemenliğin kayıtsız-şartsız millete ait olduğunu belirterek teokratik egemenlik anlayışından demokratik egemenlik anlayışına geçilmesini sağlamış ve Osmanlı-Türk anayasacılık tarihindeki en önemli kırılmayı ortaya koymuştur. 1921 Anayasası’nın anayasacılık açısından getirdiği bir diğer yenilik ise anayasanın TBMM’nin bünyesinde toplanan bir kuvvetler birliği öngörmesine karşın yatay erkler ayrılığı açısından yerinden yönetim ilkesini idari yapının temeline oturtmasıdır; öyle ki yerel düzeyde özerkliğe sahip vilayet şuraları “sağlık, eğitim, iktisat, tarım, eğitim” gibi alanlarda yetkili kılınmıştır.[15] Anayasacılık alanındaki bu devrimci atılım 1923 yılında anayasa değişikliği ile devletin yapısının cumhuriyet olarak değiştirilmesi ile taçlanacak; ancak kuvvetler birliği ve yerinden yönetim konusunda 1921 Anayasası’nın tercih ettiği hukuki statü 1924 Anayasası ve devamında benimsenmeyecektir. 1921 Anayasası’nın benimsediği kuvvetler birliği anlayışından bugüne değin miras kalan en önemli ilkelerden biri ise “meclisin istimrarı (sürekliliği)” olacaktır. 1924 Anayasası, TBMM’deki ikinci grubun tasfiyesinin ardından çoğunluğu Mustafa Kemal’e sadık olan milletvekillerince hazırlanacak ancak burada dahi TBMM egemenliğine sıkı sıkıya sahip çıkıp, mutlak veto yahut Meclis’in feshi gibi yetkileri Mustafa Kemal’e vermeyecektir. 1924 Anayasası’nın devam ettirdiği egemenlik anlayışının gereği olan laik hukuk düzeni ise çoğunlukla kanun ve iktibas hareketleri ile sağlanmaya çalışılmış; nihayet 1937 senesinde laiklik Anayasa’ya girmiştir. Ancak tek parti dönemi anayasası olan 1924 Anayasası ile çok partili yaşamın sürdürülmek istenmesi 1950’lerdeki Demokrat Parti iktidarında, DP’nin otoriter rejime kaymasını önlemekte etkisiz kalınmasına yol açacaktır.

27 Mayıs askeri müdahalesi sonrası ise anayasacılık tarihimizin en demokratik anayasası olarak nitelendirebileceğimiz 1961 Anayasası yürürlüğe girmiş; bu anayasa ile ise anayasal evrim o dönem için olabilecek en ileri düzeye gelmiştir. Bikameralizm, Anayasa Mahkemesi’nin kurulması, Yüksek Seçim Kurulu’nun anayasal güvenceyle kurulması, özerk üniversite, özerk TRT ve hepsinden önce çalışma hakkı, grev hakkı, konut hakkı iktisadi planlama gibi sosyal haklara ve sosyal devlete önem veren düzenlemeleri ile 1961 Anayasası, beraberinde büyük bir sosyal ve entelektüel uyanışı da getirmiştir. Bu uyanışla paralel biçimde ise anayasa sağ popülist akımlarca hedef tahtasına oturtulmuş, getirdiği anayasal kurumlarla egemenliğin kayıtsız şartsız tecelli ettiği TBMM’ne ortaklar getirmekle, anayasal taklitçilikle suçlanmış; bu suçlamalara bazen soldan Kemal Tahir, Mehmet Ali Aybar, İdris Küçükömer gibi yazarlarca da destek verilmiştir.[16] 1961 Anayasası’nın anayasacılığımızın varmasını sağladığı bu nokta ise oldukça kısa sürmüş ve 12 Mart Muhtırasının ardından anayasaya karşı olan sağ popülist akım, muhtıranın hedefinde olan Adalet Partisi önderliğinde 1971 ve 1973 değişiklikleri ile 1961 Anayasası’nı başkalaştırmıştır.

  1. 1971-1973 Anayasa Değişiklikleri ve 1982 Anayasası: Anayasal Evrimin İlk Geri Dönüşü

1971 ve 1973 anayasa değişiklikleri[17] neredeyse saf parlamenter rejim diyebileceğimiz siyasal bir rejimi öngören 1961 Anayasası’nda yürütmenin güçlendirilmesi (kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi verilmesi, vergide yasallık ilkesinin zayıflatılması gibi), TRT özerkliğinin sonlandırılması, devlet güvenlik mahkemelerinin öngörülmesi ve TBMM’de küçük siyasi parti gruplarının AYM önünde iptal davası açmasının zorlaştırılması[18] gibi birçok değişiklik öngörmüştür. Ancak bu değişiklikler de 1961 Anayasası’nın karşıtları için yeterli olmamış; daha 12 Eylül darbesi olmadan Tercüman Gazetesi’nin önderliğinde yürütmenin daha da güçlendirilmesi, başkanlık ya da yarı-başkanlık sistemine geçilmesi, anayasa yargısı ve idari yargının yetkilerinin kısıtlanması gibi önerilerin dile getirildiği seminerlerle yeni bir anayasa talep edilmiştir.[19] Tüm bu beklentilerin karşılanması ise 12 Eylül sonrasında yapılan 1982 Anayasası ile mümkün olacak; temel hak ve özgürlükler rejiminde neredeyse “sınırlama esas özgürlük istisna olacak” şekilde bir sınırlama rejimi öngörülecek, cumhurbaşkanlığı makamına parlamenter rejimle bağdaşması mümkün olmayan yetkiler tanınacak, üniversite özerkliği ortadan kaldırılıp, sendikalar gibi kuruluşların siyasetle ilgilenmesi tamamen yasaklanacaktır. Böylece 1961 Anayasası’nın getirdiği anayasal düzenden köklü anlamda geriye dönüş yaşanacaktır.

  1. 1982 Anayasası’nın Metamorfozu

Neyse ki bu anayasal geri evrim süreklilik kazanmayacak ve 1982 Anayasası yapılan birçok değişiklikle bir başkalaşma yaşayacaktır. Bu noktada şunu söylemek gerekmektedir ki hala yürürlükte olan 1982 Anayasası, 2007 yılına değin geçirdiği birçok değişikle metamorfoza uğramıştır.

Bu noktada çoğunluğu TBMM çatısında varılan uzlaşma ile Avrupa Birliği sürecinde yapılmış 1987[20],1995, 2001, 2004 ve 2005 anayasa değişiklikleri ile 1982 Anayasası özgürlükçü bir şekil almıştır.[21] Bu noktada özellikle 2001 anayasa değişikliğinde temel hak ve özgürlüklerin sınırlanmasına ilişkin adeta açık çek niteliğindeki 13. maddenin değiştirilerek bu maddenin “sınırlandırılmanın sınırlarını” ortaya koyan bir madde haline gelmesi dikkat çekicidir.

  1. 2007 Anayasa Değişikliği ve Sonrası: Anayasacılığın Durdurulamaz Geri Evriminin Başlangıcı

2007 senesinde Anayasa Mahkemesi’nin tartışmalı “367” kararı[22] sonrasında Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilememesinin ardından anayasa değişikliğini devlet başkanının seçim yöntemine ilişkin basit bir anayasa değişikliği ya da yarı-başkanlığa doğru basit yeni bir hükümet değişikliği denemesi olarak görmek mümkün değildir. Özsoy’un[23] belirttiği üzere 2007 anayasa değişikliği esasen öngördüğü plebisiter devlet başkanlığı makamı ile aşağıda bahsedilecek 2017 anayasa değişikliğinin yolunu açmıştır.[24] Nitekim 2007 anayasa değişikliği yapıldığında bu kaygılar gerek akademi gerekse anayasa değişikliğini bir kez daha görüşülmek üzere[25] TBMM’ne geri gönderen Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından dile getirilmişti.[26] Bu kaygıyı haklı çıkarırcasına dönemin Adalet ve Kalkınma Partili TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu 2007 anayasa değişikliği halkoylaması kabul edilirse, bunun başkanlık sistemi için kendilerinin daha fazla çaba göstermelerini teşvik edeceğini belirtmiştir.[27]

2010 yılında ise odak noktası Hakimler ve Savcılar Kurulu ile Anayasa Mahkemesi’nin yapısını değiştirmek olan 27 maddelik bir anayasa değişikliği halk oylaması ile yürürlüğe girmiş; bu değişiklik paketi, halkoylamalarında da geçerli olması gereken “konunun tekliği (lex caecilia didia)” ilkesine[28] aykırı bir şekilde bütün olarak halk oylamasına sunulmuş; böylece yurttaşların Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru ya da 12 Eylül darbecilerinin yargılanmasını engelleyen Geçici 15. maddenin kaldırılması gibi maddelerle birlikte tartışmalı maddeleri beraber oylamasına yol açılmıştır. %58 ile kabul edilen anayasa değişikliğinin yürürlüğe girmesi sonrasında ise Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ve Anayasa Mahkemesi çoğunlukla siyasal iktidarın yörüngesinde olan üyelerin oluşturduğu bir kompozisyona sahip olmuş ve bu da erkler ayrılığı ve anayasacılık alanında büyük bir geri adıma yol açmıştır.[29]

2007 ve 2010 anayasa değişikliklerinin erkler ayrılığı, parlamenter rejim ve hukuk devleti konusunda yol açtığı bu geri dönüş ise 2017 anayasa değişikliğine giden yolun taşlarını döşemiştir.

  1. 2017 Anayasa Değişikliği ve Nominal Anayasacılık Dönemi

2017 anayasa değişikliğini yaratan süreç öncelikle Kemal Gözler’in tabiriyle bir anayasasızlaştırma süreci ile başlamış; bu anayasasızlaştırma süreci 2016 sonrasında ilan edilen olağanüstü hâl döneminde çıkarılan ve çoğunluğu ilan edilen olağanüstü halin konusu, süresi gibi unsurları ile bağdaşmayan olağanüstü hal kanun hükmünde kararnamelerinin anayasallık denetimi dışına çıkarılmasıyla[30] zirve yapmış; anayasasızlaştırma[31] ile mevcut anayasal düzenin yerine esasen yeni bir kurucu irade konulmuştur. Her ne kadar “Türk tipi başkanlık sistemi” ya da resmi adıyla “cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” olarak bilinen başkancı hükümet rejimine geçişi öngören 2017 anayasa değişikliği Anayasa’nın 175. maddesi uyarınca bir tali kurucu iktidarın rejimi gibi gözükse de esasen 1982 Anayasası’nın asli kurucu iktidarın başlangıç metninde öngördüğü kuvvetler ayrılığı biçimi ve ikinci maddesinde öngörülen geniş anlamda cumhuriyet ilkesi ile bağdaşmayan yeni bir anayasal düzen tesis edilmiştir.[32] Bu hükümet sisteminin ise yasama[33]ve yürütme erkinin[34] cumhurbaşkanlığı nüvesinde birleşmesi, bütün bir anayasacılık geleneğinin hiçe sayılarak yürütmenin türevselliği ilkesinden cumhurbaşkanlığı kararnameleri özelinde vazgeçilmesi[35] ve yargı erkinin de gerekli yargısal denetimi sağlayacak güvencelerden yoksun oluşu bu anayasa değişikliğinin K. Löwenstein’in tabiriyle gerçek olmayan(nominal-semantik) bir anayasaya dönüşmesine yol açmıştır.[36]

  1. Sonuç ve Uyarı

Bu yönüyle iki adım ileri bir adım geri olsa da genel olarak anayasal devlet yönünde ilerleyen Osmanlı-Türk anayasacılığı 2007 senesinden beri başlayan geri evrimi ile neredeyse 1876’da başladığı noktaya dönmüştür. Bu noktada ise yapılması gereken 2017 anayasa değişiklik sistemi ile getirilen anayasal düzeni “rasyonelleştirmeye” çalışmak değildir. Nitekim rasyonelleştirilmiş ya da aklileştirilmiş parlamentarizm olarak tanımlanan Fransız V. Cumhuriyet anayasasında, esasen devlet başkanının hegemonyasında otoriter bir devlet düşleyen Gaullist’lerin rasyonelleştirmeden anladıkları şey esasen devletin parlamentarizmden arındırılmasıydı.[37] Ancak başta Mitterrand’ın Sosyalist Partisi’nin önderliğinde olmak üzere Fransız muhalefetinin anayasal gerçeklikte siyasal rejimi bu yorumuyla kabul etmesi, bu modelin kökleşmesine yol açmıştır.

Bu sebeple tartışılması gereken, anayasacılık geleneğimizin gerektirdiği parlamenter rejimin daha etkin bir şekilde, erkler ayrılığını ve temel hakları güvence altına alarak; tekrar olası bir anayasal geri evrimi engelleyecek şekilde nasıl yeniden inşa edileceğidir.

DİPNOTLAR

[1] M. Soysal, Dinamik Anayasa Anlayışı, AÜSBF Yayınları, Ankara 1969, s.1.

[2] Kaboğlu’na göre mücadele edilmesi gereken diğer iki husus anayasasızlaştırma ve anayasal bilgi kirliliğidir. Bkz. İ.Ö Kaboğlu, Parlamenter Rejimin Olağanüstü Halde Kaldırılması: 16 Nisan 2017 Referandumu ile Kabul Edilen Anayasa Değişikliğine İlişkin İlk Gözlemler, Ankara Barosu 2017/4, Ankara Barosu Dergisi, s. 37.

[3] B. Oder, Anayasacılık Nedir, Türkiye’nin Anayasa Gündemi, İletişim Yayınevi, II. Bası, s.24-28.

[4] B. Tanör, Osmanlı Anayasacılığı Çerçevesinde Enternasyoneller, Osmanlı Ansiklopedisi Cilt VIII, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 1999, s. 375.

[5] Ş. Özsoy Boyunsuz, Regime Cycles, Constitution Making, and the Political System Question in Ottoman and Turkish Constitutional Developments, in: The Failue Of Popular Constutional Making in Turkey: Regressing Toward Constitutional Autocracy, ed: F. Petersen/Z. Yanaşmayan, Cambridge Universıty Press, s.84 vd.

[6] C. Eroğul, Anatüzeye Giriş, İmaj Yayınevi, s.205vd. Detaylı bilgi için bkz. S. Metin, Magna Carta’dan Sened-i İttifak’a, Oniki Levha Yayınları, İstanbul 2018. Yazar, bu eserinde yine yaygın kaninin aksine Sened-i İttifak’ın anayasacılığın mihenk taşı Magna Carta ile benzetilmesinin yanlışlığını vurgulamaktadır.

[7] D. Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni, Cem Yayınları, İstanbul 1973, s.68vd.

[8] B. Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri,

[9] Bu noktada Tanzimat Fermanı sonrasındaki kanunlaşma hareketleri ve birçok alanda şeri hukuktan batılı anlamda yargı kolunun (ceza yargısı, ticaret yargısı vb.) kurulması, hükümdarın dahi “ hukuk-i millete” tabi olacağının benimsenmesi hukuk devleti anlayışının benimsenmesi yolunda önemli adımlardır. Bkz. İ. Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, Timaş Yayınları, s.109

[10] Özsoy Boyunsuz, s. 87.

[11] Bkz. G. Jäschke, Auf dem Wege zur Türkischen Republik: Ein Beitrag zur Verfassungsgeschichte der Türkei,

Die Welt des Islams, New Series, Vol. 5, Issue 3/4 (1958), S.206-218.

[12] Bkz. K. Kanadoğlu,

[13] Tanör, bu değişikliklerle 1876 Anayasası’nın model aldığı 1831 Belçika Anayasası ile benzeştiği tespitini de yapmaktadır. Bkz. Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, s. 196.

[14] 1921 Anayasası’nı yapan TBMM’nin kuruculuk vasfına haiz olup olmadığı tartışmasına ilişkin bkz. S. Şirin,1921 Teşkilatı-ı Esasiye Kanunu Çerçevesinde Kurucu İktidar Tartışması, Anayasa Hukuku Dergisi, Anayasa Hukuku Dergisi- Cilt: 8/Sayı:16/Yıl:2019, s. 359-408. Ayrıca bkz. M. Sevinç/D. Demirkent, Kuruluşun İhmal Edilmiş İstisnası: 1921 Anayasası ve Tutanakları, İletişim Yayınevi, İstanbul 2017, s.24vd.

[15] Sevinç/ Demirkent, s. 34.

[16] Bkz. Z. Kalkandelen, İdris Küçükömer’in Tezleri: İkinci Cumhuriyetçiliğin Temelleri, Kırmızı Kedi Kitabevi, İstanbul 2017.

[17] Bu değişikliklerin tam listesi için bkz. Ö. Tikveş, Anayasa’da Yapılan Değişikler ve Ekler Konusunda Bir Araştırma, in: Berki’ye Armağan, Ankara 1977, S.767-783.

[18] Bu değişiklik ile esasen hedef alınan parti, açmış olduğu iptal davaları ile birçok kanunun anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle iptal edilmesini sağlamış Türkiye İşçi Partisidir. Bu davalar için bkz. “Anayasa’nın Eksiksiz, Tastamam Uygulanması”: Türkiye İşçi Partisi’nin Anayasa Mahkemesi’nde Açtığı İptal Davaları (1963 – 1971), ViraVerita E-Dergi, Sayı 6, s.36-100.

[19] Bkz. İki Seminer ve Bir Reform

Önerisinde Tartışılan Anayasa (Hrsg: Osman Balcıgil), İstanbul 1982

[20] Siyasi yasakların kalkmasına yönelik 1987 anayasa değişikliği halk oylamasında %50.1 gibi bir oran ile kabul edilmiştir.

[21] Özsoy Boyunsuz, s.105

[22] AYM E: 2007/45 K: 2007/54.

[23] Özsoy Boyunsuz, s. 105.

[24] Aynı yönde bkz. K. Gözler, Hukukun Siyasetle İmtihanı-2 http://www.anayasa.gen.tr/ysk-imtihan.htm (Erişim tarihi: 10.07.2020)

[25] Sezer de bu değişikliğin parlamenter sistemi başkalaştıracağını, doğrudan meşruluğa sahip bir cumhurbaşkanı ile bakanlar kurulu arasındaki çatışmanın istikrarsızlığa yol açacağını ve seçim ile gelen bir cumhurbaşkanın görevini tarafsız ve bağımsız bir biçimde yürütmesinin olanaksız olduğunu dile getirmiştir. Bkz. Milliyet Gazetesi, 26.05.2017.

[26] Levent Gönenç bu anayasa değişikliğini halk tarafından seçilen sembolik konumdaki devlet başkanlarını ihtiva eden parlamenter sisteme (başkanlı parlamenter sisteme) doğru gidiş olarak nitelendirse de bu gidişatın başkanlık sistemine açık bir arka kapı bıraktığını belirtmiştir. Bkz. Hükümet Sistemi Tartışmalarında “Başkanlı Parlamenter Sistem” Seçeneği, Güncel Hukuk, Sayı 42, İstanbul 2007, S.39-43

[27] A.g.e.

[28] S. Köybaşı, Referandumlarda Konunun Tekliği İlkesi, Güncel Hukuk Dergisi, sayı 5/77, Mayıs 2010.

[29] Bkz. F. Sağlam, Anayasa Değişikliklerinde Hâkimler ve Savcılar (Yüksek) Kurulu’nun Konumu, Güncel

Hukuk, Mart 2017, S.42-44.

[30] Anayasa Mahkemesi’nin hatalı biçimde salt lafzi ve genetik yoruma başvurarak OHAL KHK’larını inceleme yetkisini kendisinde görmediği kararı için bkz. AYM E.2016/167, K.2016/160 sayılı kararı, RG.04.11.2016.

[31] K. Gözler, 1982 Anayasası Hala Yürürlükte mi, http://www.anayasa.gen.tr/anayasasizlastirma-v4.pdf (Erişim tarihi: 09.07.2020)

[32] Bu konuda bkz. M. Duygun, Başkanlık Sistemi Tartışması Bir Rejim Tartışmasıdır: Cumhuriyet Kavramı

Doğrultusunda Bir Değerlendirme, Güncel Hukuk Dergisi, Ocak 2017, s.39.

[33] Devlet başkanının yasama üzerindeki hegamonyası anayasal ve yasal olarak iki sütuna oturmaktadır: Öncelikle klasik başkanlık sisteminden farklı olarak yasamanın yürütmenin üst düzey kamu yöneticilerini atama konusundaki onay ve denetim yetkileri 2017 anayasa değişikliğinde öngörülmemiş; bu alan Anayasa’nın 104. Maddesinin 19. fıkrası ile tamamen Cumhurbaşkanlığı’nın cumhurbaşkanlığı kararnameleri ile mahfuz biçimde düzenleyebileceği bir alana bırakılmıştır. Farklı yönde bkz. T. Şirin, İşlemeyen Sistemlerin Fonksiyonel Yanıtı: Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi, Anayasa Hukuku Dergisi, Cilt:/ Sayı 14, s. 326vd. Diğer bir anayasal boyutu ise Cumhurbaşkanı’na 1924 Anayasası’nda bile verilmeyen “parlamentonun feshi” yetkisi verilmiştir. Yasal düzlemde ise Cumhurbaşkanı’nın siyasi parti üyesi olmasını yasaklayan Anayasa’nın 101. Maddesinin 4. fıkrası hükmünün ilgası sonrasında parti genel başkanı olabilen cumhurbaşkanlarının, Siyasi Partiler Kanunu’nun partilerde “lider sultasına” cevaz veren hükümleri sayesinde partisinin parlamentodaki çoğunluğuna tamamen hakim olabilmesi mümkün kılınmıştır.

[34] Başkanlık sisteminin doğası gereği Anayasa’nın değiştirilmiş 8. maddesi uyarınca yürütme görev ve yetkisi tek başına Cumhurbaşkanı tarafından yerine getirilir.

[35] Bülent Yücel bu süreci yasamasızlaştırma olarak nitelendirmektedir. Bkz. B. Yücel, Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi Hakkında Bir Siyasal Niteleme: “Yasamasızlaştırma” Sürecinin Son Halkası, http://www.kamuhukukculari.org/upload/dosyalar/bylent_yycel.pdf(Erişim tarihi:11.07.2010)

[36] K. Löwenstein, Verfassungslehre, Tübingen 1957, S.153

[37] A. Le Divellec, ie institutionelle Demokratie: Die Verteilung der Staatsgewalt auf Parlament, Volk und Exekutive (Präsident und Regierung), in: Französisches Staatsdenken, s.97.