Çalıştığım üniversitede bu dönem Siyaset Bilimine Giriş dersini yürütüyorum. Malum, Siyaset Bilimine Giriş dersi doğası gereği tek bir soruyla başlayabilir: Siyaset nedir? Uzaktan eğitim denen garabetin tüm zorluklarına rağmen öğrencilerim siyasete dair bildiklerini, düşündüklerini paylaşıyorlar. Siyasetin “devlet meseleleriyle”, “yönetimle”, “kamu düzeniyle” ilgili bir etkinlik olduğu, sık sık yanıltmalara ve yalanlara dayandığı, politikacıların yapıp ettikleri söz edilen temalar arasında. Öte yandan, siyasetin merkezinde yurttaşın ve yurttaşlığın bulunduğu öğrencilerimin aklına gelmiyor. İlginç olan meselelerden biri de derste kullandığımız Andrew Heywood’un Siyaset kitabının yurttaşlıktan öncelikli olarak söz etmiyor oluşu. Fakat öğrencilerimin yurttaşlığı düşünmemesi ile Heywood’un yurttaşlığa özel bir yer ayırmama gerekçesi birbirinden farklı gibi görünüyor. Zira insanlar kanaatlerini, dertlerini ve sorularını içinde yaşadıkları olgusal gerçekliğe referansla biçimlendirirler. Anglo-Amerikan dünyanın bir üyesi olan yazarımız için yurttaş figürü ve yurttaşlık kategorisi tanımlamaya bile gereksinim duyulmayacak kadar siyasetin merkezinde olduğu için bu kitapta özel bir yere sahip değil; adı sürekli geçiyor ama münhasır bir tanım ve tartışmaya yer bırakmayacak kadar ortak anlam dünyasının parçası. Benim öğrencilerim için yurttaşın ve yurttaşlığın siyasetin tarif edilmesi bakımından merkezi bir öneme sahip olmamasının nedeni ise Türkiye’de yurttaşın pek de siyasal bir aktör olarak görülmemesi sanki. Bu durum, Türkiye’de yurttaşın ve yurttaşlığın daha uzun süre tartışılması gerektiğini anlatan küçücük bir örnek olmakla birlikte daha genel anlamda bir zihniyet dünyasının ana hatlarına da işaret ediyor. Siyasal bağlamımızda yurttaşın siyaset ve devlet ile ne tür bir ilişki içinde olduğu halen sorgulanmaya muhtaç.

---Değerli okuyucumuz, bu yazının devamı erişime kısıtlanmıştır. Yazının tümüne ulaşmak için lütfen dergimizi edininiz.---