İçinde bulunduğumuz 2020 yılı A.B.D.’de çeşitli toplumsal çelişkilerin gözler önüne serildiği, bunaltıcı bir dönemi beraberinde getirdi. COVID-19 salgını süreci hali hazırda var olan ırksal ve sınıfsal eşitsizlikleri belirginleştirdi. Hem işinden edilen, hem de virüs sonucu hayatını kaybedenler orantısız biçimde etnik ve ırksal azınlıklar, özellikle de Siyahlar oldu.[1] Diğer taraftan, özellikle Siyahları hedef alan ırkçı polis şiddeti pandemiye rağmen devam etti. Siyahi George Floyd’un, Beyaz bir polis tarafından soğukkanlılıkla öldürülmesi görüntüleri, türlü şekillerde kendini gösteren ırkçılıktan bezmiş Siyah nüfusu sokaklara dökerek hala devam etmekte olan geniş çaplı ayaklanmayı başlattı. George Floyd’un “nefes alamıyorum”, “öldürecekler beni”, “anne” diye yalvarışına rağmen olay yerindeki diğer polislerin de yardımı ile öldürülmesini izlemek Siyahların tekrar tekrar yaşadıkları travmayı ateşe verdi. Öyle ki, karantinada boşalan sokaklar, sadece büyük metropollerde değil, A.B.D.’nin küçük kırsal şehirleri dahil olmak üzere yüzlerce kentte pek çok eylemlere sahne olmaya devam ediyor. Bundan 7 yıl önce, yine polis şiddetine karşı başlatılan Siyah Hayatlar Önemlidir hareketinin ikinci ve bu kez çok daha çok kültürlü ve geniş çaplı aşaması, öngörülemez bir şekilde yayılıyor.

Minesota’da salgın yüzünden işinden edilmiş Floyd’un öldürülüşü tetikleyici olay olsa da, ondan daha bir hafta önce Siyah sağlık emekçisi Breonna Taylor’ın evinde uyurken evini basan polis tarafından öldürülmesi, Ahmoud Arbury isimli Siyah gencin günlük koşusu sırasında ırkçılar tarafından “avlanışı”, bu cinayete karşın aylarca hiçbir tutuklamanın yapılmamış olmasının ortaya çıkması ve Korona günlerindeki gündelik polisliğin nasıl ırksal olarak belirlendiğini gösteren çeşitli haberler de ayaklanmanın tetikleyicileri arasındaydılar. Dolayısıyla bu ayaklanmalar ne sadece Floyd’un öldürülüşüyle ilgili ne de sadece polis şiddeti ile ilgili… Önümüzdeki bu geniş hareket, Amerika’daki ırkçı polis şiddetini merkeze almakla birlikte beyaz-üstünlükçü ırkçı sistemin tümünü hedef alan çok boyutlu bir ayaklanma. Bu yazıda amacım hem ABD’deki ırkçı polisliği tarihselleştirmek hem de Siyah Hayatlar Önemlidir hareketini polis kurumunun da bir parçası olduğu beyaz-üstünlükçü ırkçı sistem bağlamında konumlandırmak. Amerikan polisi sadece Siyahlar üzerinde kullandığı orantısız şiddetten değil, kuruluşundan itibaren Siyahların ezilmesi üzerine kurulmuş ırkçı sistemin ve onun çeşitli kurumlarının temel parçalarından biri olması sebebiyle ayaklanmanın önemli bir odağı. Keza polisin yanında bu ırkçı sistemin tüm parçaları, simgeleri, fikirleri, kurumları, heykelleri bu hareket tarafından toptan radikal bir eleştiriye tabi tutuluyor, yerle bir ediliyor, yerle bir edilmesi talep ediliyor.

Amerikan Polisinin Irkçı Tarihi

Modern polis tarihini inceleyen pek çok çalışma, polis kurumunun işçi sınıfını ve yoksulları kontrol altında tutarak kapitalist sistemin yeniden üretilmesindeki rolüne vurgu yapar.[2] İlk polis kurumunun kurulduğu Londra Metropolitan Polisi örneğinde ve diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi 19. yüzyılda Amerika’da kurulmaya başlayan ilk modern polis teşkilatlarında da polisin temel işlevi işçi sınıfının kontrolü ve kapitalist endüstriyel düzenin sürekliliğini sağlamaktı. Amerika’nın kuzey eyaletlerinde özellikle göçmen ve Siyahlardan oluşan işçi sınıfının ve yoksulların gündelik yaşamı, ahlakları, disipline edilmeleri, kolektif hareketleri polisin temel konusu idi.[3]

Bunun yanında Amerika’da polisliğin tek kaynağının Avrupa polis kurumları değil kölelik düzeninin aktörlerinden biri olan ‘köle bekçileri’ dir (Slave Patrols). Köle Bekçileri kölelerin plantasyolardaki disiplinlerini sağlamaya, plantaston dışındaki hareketlerini kontrol etmeye, ve kölelik düzenine karşı isyanlarını engellemeye yönelik birliklerdi. Ellerindeki otorite sadece köleleri değil özgür Siyahları da taciz etmelerine, cezalandırmalarına, şiddet uygulamalarına izin veriyordu. Köleliğin sona erdiği 1865’ten sonra köle bekçilerinin pek çoğu Güney eyaletlerinin yeni kurulan polis teşkilatlarına transfer oldular. Köleliğin kaldırılmasının ardından kurulan ayrımcı Jim Crow sistemi ile beraber polis kurumlarındaki “köle bekçisi” mantığının daha henüz bir yere gitmeyeceğini gösteriyordu. Güney’deki Jim Crow sistemi yasalarıyla, polisiyle, Mahpus Kiralama Sistemi[4] adi verilen ceza düzeneğiyle, ırksal olarak ayrıştırılmış ekonomik, sosyal ve kentsel düzeniyle, Sivil Hareketler Hareketi’nin yükseldiği 1960’lara kadar devam etti.

Kölelik sonrası güneydeki ırkçı Jim Crow sistemi, yasal olarak Siyah ve Beyaz mekanları, mahalleleri, işleri, kamusal hizmetleri, okulları birbirinden ayırarak Beyazların üstünlüğünü korumaya devam ederken, Amerika’nın kuzey eyaletlerinde de özellikle şehirlerin emlak politikaları ve iş piyasaları aynı şiddette olmasa bile benzer bir ırkçı coğrafi ve ekonomik sistem oluşturulmuş durumda. Beyazlar kentlerin suburblerinde (banliyölerinde) orta sınıf hayatlar yaşarken, Siyahlar bu bölgelerden uzak tutulmuş ve özellikle kent içi bölgelerde belli mahallelere ve genelde yoksulluğa mahkum edilmişlerdi. Siyahların yoğunlukla yaşadığı bölgeler kent ve emlak politikalarıyla değersiz kılınmış, Redlining (Kırmızı Çizgi) adı verilen kentsel politikalar Siyahların varlığını emlağın değerini düşüren bir sorun olarak işaretlemişti. 1968’te yapılan Adil Yerleşim Yasası (Fair Housing Act) ile bu ayırımcı politikalar kağıt üstünde kaldırılsa da ırkçı coğrafi mekan günümüze kadar devam etmiş durumda. Keza, Siyahların iş piyasasında maruz kaldıkları ayrımcılık, ancak Beyazların ulaşabildiği emlak bölgelerinin değer kazanıp servet birikiminin zaten avantajlı olan Beyazlara doğru akması, Amerikan yerel vergi sisteminin bir sonucu olarak kamusal kaynakların da orantısız bir şekilde Beyazlara ve Beyazların yoğunlukta yaşadığı bölgelere aktarılması Siyahları sınıfsal ve mekansal olarak ayrıştırmakta. Hala Amerika’nın pek çok kenti neredeyse Jim Crow dönemindeki kadar Siyah/Beyaz ya da Beyaz /Beyaz-olmayan göçmen, etnik ve ırksal azınlıklar eksenlerinde cemaatlerin birbirinden ayrı yaşadığı ırkçı bir sistem üzerine kurulu.

Bu tarihsel ayrışmayı anlamak polisin bu ırksal olarak ayrılmış mekanlarda hem geçmişte hem de günümüzde nasıl hareket ettiğini, farklı ırksal mekanlarda nasıl bir polisliğin süregittiğini anlatabilmek için önemli. Siyahların polisle ilişkisi sadece mekansal bir ayırımdan olmasa da bu mekansal ayrıştırma polisin ırkçı pratikleri ve politikalarını şekillendirmede önemli bir rol oynamakta. Amerika’nın güvenli Beyaz suburbleri ve burada yerleşik orta sınıf Beyaz nüfus polis tarafından saygı görmekte, polisin vaadettiği güvenlik hizmetine erişmekte. Beyaz orta sınıf vatandaşlar da çoğunlukla polisi korkulan değil, yardımı için başvurulan gerçek bir güvenlik kurumu olarak algılamakta. Siyahların ve yoksulların yoğunlaştığı mahalleler ve bölgeler ise tarihsel olarak belli değişimlere uğrasa da polisin güvenlik sağlayan yüzünden çok farklı bir yüzüyle haşır neşir.

Polisin Siyah ve yoksul mahallelerdeki yüzünü ikili bir politika çerçevesinde anlatmak mümkün. Bu politika bir yandan Siyahları ve yaşadıkları bölgeleri sürekli, orantısız ve saldırgan bir polisliğe tabi tutarken, diğer yandan onların güvenlik ihtiyaçlarına karşı da ihmalci, vurdumduymaz bir biçimde gerçekleşiyor. Bir yandan Siyahları ve yaşadıkları mekanları “suçlu” ve “tehlikeli” olarak kodlayan, bir yandan da onların “mağdur” olma hallerini hiçe sayan bir polislik biçimi bu. Yani ABD’de polis Siyahlar için bir güvenlik kurumu olmaktan ziyade bir çeşit işgalci ve gündelik pratiklerinde taciz ve şiddeti normalleştiren bir zor kurumu olarak hareket etmekte.

Bu politika, bazı değişikliklere uğrasa da temel bir mantık olarak 20. yüzyılın tamamında polis pratiklerini belirlemiş durumda. Bundan tam 99 yıl öncesine gidelim örneğin. Tulsa, Oklahoma’da Siyah orta sınıfın yükselişinin merkezlerinden biri olan ve hatta Siyah Wall Street olarak adlandırılan mahallesinde 31 Mayıs 1921 yılında başlayan ve 300 Siyah mahallelinin ölümü, 9 bin Siyahın evsiz kalması, Siyahların ev ve iş yerlerinin yakılmasına ve yağma edilmesine neden olan Tulsa Katliamına.[5] Katliam, Beyaz bir kadının Dick Rowland isimli Siyah bir genç tarafından tecavüze uğradığı iddiası üzerine başlıyor. Bu haber üzerine galeyana gelen Beyazların Rowland’i linç etme girişimine engel olmaya çalışan Siyah bir grupla karşı karşı gelince olaylar büyüyor. Sonrasında silahlarıyla büyük bir kalabalık halinde toplanan çoğu ırkçı Ku Klux Klan üyesi Beyaz topluluk Black Wall Street’e saldırısına başlıyor ve burada büyük katliam yaşanıyor. Bu süreçte polis Siyah Tulsa sakinlerine saldırıları engellemek yerine, saldırganlara yer yer destek oluyor. Saldıran Beyazları tutuklamak şöyle dursun kendini korumaya çalışan Siyahları tutukluyor ve öldürüyor.

Bu katliam Amerika’nın ırkçı tarihini anlamak için önemli ama olağanüstü bir an değil. Aksine yine sürekliliği olan bir şiddet biçimine ve polisin bu şiddetteki rolü açısından çokça tekrarlanmış bir sahne: Siyahların Beyaz şiddetiyle linç ve lince karşı polisin tutumu. Özellikle güney eyaletlerinde Siyah erkekleri hedef alan Beyaz kalabalıklar tarafından gerçekleştirilen linçler, ırksal düzeni devam ettirmenin önemli araçlarından biri. Kaydedilmiş verilere göre 1882’den 1968’e, toplam 4,743 Siyah linç edildi.[6] Polis ve diğer “adalet” kurumları ise bu ırkçı şiddeti gerek müdahalesizliğiyle, gerek cezasızlığıyla onaylamaktaydı. Polis, suçlanan Siyahları bu Beyaz şiddetinden korumak şöyle dursun coğu kez olay yerinde linççi grubu gözeten bir politika sergiledi.

Polisin ikili ırkçı politikasının diğerine yine aynı dönemden itibaren baktığımızda görünen diğer önemli unsur, Siyahlığın suçlulukla ilişkilendirilmesidir. Tulsa Katliamını ateşleyen olaydaki gibi Siyahlar bir tehdit olarak kurgulanmış, Siyahlığın suçlulukla ve şiddete yatkınlıkla ilişkilendirilmesi günümüze kadar devam etmiştir. Bu kurgularla beslenen polisin de Siyahlara yönelik tutumu “suçlulaştıran” ve “saldırgan” stratejilerle belirlenmiştir. Polisin Siyahlar üzerindeki agresif pratiklerinde bir takım dönüşümler yaşansa da tarihsel bir süreklilikten bahsedilebilir. Ancak uyuşturucu ve suçla mücadele politikalarının başlatıldığı 1970’lerden itibaren polis çok daha belirgin ve gündelik bir biçimde Siyah mahallelerde ve hayatlarda görünür olmuş, bu mahalleler bir çeşit kuşatma altındaki mekanlara dönüşmüştür. Suç ve uyuşturucu ile mücadele politikaları ile polis kurumları, arama, durdurma, ırksal profilleme gibi gündelik pratiklerle bu mahallelerdeki yaşamı toptan bir polis tahakkümüne tabi tutmaktadır. Bu dönemde, yoksul kent içi ırksal olarak ayrıştırılmış bölgelerde neoliberal dönüşümlerin de katkısıyla devletin en görünen yüzü polis haline gelmiştir.

Çifte Standartlar

Polisin Siyahlara yönelik şiddete olan vurdumduymazlığı, Siyahların güvenlik sorunlarını ihmal edişi günümüzde de polisten güvenlik talep etmesine rağmen polis tarafından korunmayan, hatta polisten yardım istediğinde polis şiddetiyle karşılaşan Siyahların örnekleriyle dolu. Bugün, polis orantısız bir biçimde Siyah yoğunluklu mahallelere müdahale ederken, Siyahların mağduriyetleri de görmezden gelinmeye devam ediyor. Yazının başında bahsettiğim Arboury’nin öldürülmesi ve faillerin bilinmesine rağmen hiçbir tutuklama olmaması bunun bir örneği. Ayrıca Siyahlar biliyor ki polis çağırmak onlara güvenlik değil daha büyük bir tehdidi beraberinde getiriyor. Örneğin daha geçen yıl Teksas’ta gece vakti komşusunun açık kapısından şüphelenen bir adamın çağrısıyla eve gelen polis daha hiç uyarı yapmadan evin içine kurşunlar yağdırarak genç bir kadının ölümüne sebep oldu. Kendisi de Siyah olan komşu, polisi çağırdığı için ne kadar pişman olduğunu dile getirdi sonrasında.[7] Yani, Siyahlar sadece sokakta değil, evlerinde uyurken, otururken, araba sürerken, arabada uyurken sebepsizce mağdur değil tehdit olarak görülerek polis tarafından profilleniyor, taciz ediliyor, şiddete uğruyor ve katlediliyorlar.

Polis çağırma konusu ABD’de gündemde olan başka bir çifte standartlar meselesiyle de ilişkili: Siyahlara karşı polis çağıran Beyazlar. Akıllı telefonlarla yaygınlaşmış kameralar ve sosyal medyada trend olan video kayıtlarıyla iyice netleşen şu ki Beyazlar polis çağırmayı Siyahlara yönelik bir silah olarak kullanıyor Amerika’da. Yani polis çağırmak Beyazlar için sadece gerçekten güvenlik ihtiyacı olduğunda, güvenlik hizmetine ulaşmakta bir sorun yaşadıklarında tereddüt etmeden gerçekleştirdikleri bir eylem olmanın dışında, Siyahları tehdit olarak gören ırkçı sistemi polis yoluyla yeniden üretmenin bir yoluna dönüşüyor. Videoya kaydedilen pek çok örnekte bir Beyaz parkta piknik yapan, kuş gözleyen, kendisini haklı sebeplerle uyaran, kafede oturan, genelde Beyazların yaşadığı bir bölgede evine girmekte olan, kiraladığı eve giren, ev bakan, yaşadığı apartmanın spor salonunda spor yapan Siyahları şüpheli görerek ve polisin onların tarafında olacağı bilinciyle polis çağırıyorlar. Polis çağıran bu “Karen”lar[8], Jim Crow döneminde bir Siyah adam tarafından tecavüz ya da taciz edildiği iddiasıyla linçlerin başlamasına önayak olan Beyaz kadınların bir uzantısı.

Beyazların polis kurumuyla ilişkilerine baktığımızda da Siyahların aksine tam bir imtiyazlar manzarası hakim. Her ne kadar yoksul, evsiz, sınıfsal yapının en dibinde bile olsalar beyazlık çoğu zaman koruyucu bir kalkan işlevi görüyor. Yine medyada dolaşıma giren pek çok örnekte Beyazlar gerçekten tehlike arz ettiklerinde ya da polise alenen mukavemet ettiklerinde dahi şiddet ile zaptedilmeyebiliyorlar. Her daim “şüpheli” Siyahlarsa hiçbir tehdit teşkil etmeseler, çok ufak sebeplerle durdurulmuş olsalar bile orantısız biçimde polis şiddetine tabi tutulabiliyorlar. İstatistiklere göre polis Siyahlara karşı Beyazlara oranla 5 kat daha fazla şiddet kullanıyor; Siyahlar polis tarafından Beyazlara oranla 3 kat daha fazla öldürülüyorlar.[9]

Kölelikten Ceza Adalet Sistemine: Amerika’da Irkçı Sistemin Dönüşen Kurumları

Yazının başında belirttiğim gibi Amerikan polisinin bu ırkçı yapısı ve politikaları ve bu yapıların tarihsel sürekliliği bugün Siyah Hayatlar Önemlidir hareketinin en temel hedefi. Ancak polis kurumu Amerikan ırkçı sistemin tek organı değil. Polis çeşitli kurum, yasa, ideoloji ve pratikler bütünü ile birlikte Siyahların –ve diğer azınlıkların- ezilmesini, onursuzlaştırılmalarını, dışlanmalarını ve sömürülmelerini sağlayan daha büyük ırkçı sistemin parçası. Beyaz-üstünlükçü ırkçı sistem sadece ırkçı fikirlerden ibaret değil, toplumsal hayatın her alanına sirayet etmiş değişen dönüşen ama uzun bir tarihi olan bir yapı.

Bu sistemlerden ilki pek tabi Amerikan ırksal düzeninin kökenini oluşturmuş ve etkileri hala sürmekte olan kölelik sistemi. Kölelik, Siyahları “mal” olarak tahayyül eden çeşitli ideolojik söylemlerin yanında çok güçlü yasalar ve zor aygıtlarıyla sürdürülmüştü. Bu zor aygıtları da sadece devletin ‘meşru’ şiddetini değil, Beyazların da Siyahlara yönelik şiddet kullanımını da içeriyor. Böylece Siyahların şiddet ve zor yoluyla kontrolü çök daha gündelik ve yaygın bir şekilde gerçekleşebiliyordu. İşkence, tecavüz, ölüm, zindan, kırbaçlanmak gibi türlü vahşete dayanan kölelik sistemi Siyahların emeğine el koyarak Amerikan ırksal kapitalizminin ilk aşamasını oluşturdu.

Köleliğin yasaklanması ise Siyahların eşit vatandaşlık hakkı kazandıkları anlamına gelmedi. Güney eyaletlerinde ırkçı ideolojiler, Beyazların üstünlüğü iddiası terk edilmedi. Bunun toplumsal düzende bir karşılığının olması talebi Beyazlar arasında kabul gördü. Jim Crow güneydeki ırksal rejimi devam ettirecek yeni bir sistem talebine cevap verecekti. Kölelik sonrasında önce zorunlu çalışma ve Siyahları “Siyah Kodları” adı verilen yasalarla sonra da ayrımcı Jim Crow sisteminin yasalar bütünü ile Siyahlar Beyazlardan aşağıda tutacak, vatandaşlık haklarından dışlanacak, Siyah ve Beyazlar toplumsal, mekansal ve ekonomik olarak ayrı tutulacaktı. Buna tehdit olarak görülen Siyahların kontrolü ise sadece yasalarla değil, Beyaz vatandaşların bu sefer yasal olmayan ancak yasaların göz yumduğu linç rejimi ve Beyaz terörü sağlanmaktaydı.

Kuzey eyaletlerinde ise ırkçı sistem başka bir biçim aldı. Siyahlar katı Jim Crow sistemi yerine, Gettolar ve emek piyasaları ile ırksal hiyerarşideki konumlarını aldılar. Kuzeydeki ırksal sistem yoluyla Siyahlar çeşitli yollarla belli bölgelere ve evlere, belli işlere ve mekanlara, okullara, parklara sıkıştırılıyorlardı. Yine yüksek ücretli işlerin pek çoğu Siyahlara açık olmuyor, ırksal ayırımcılık iş hayatında devam ediyordu. Gettolar ise her ne kadar içinde Siyahları Beyaz teröründen kısmen korusa da sınıfsal mobiliteyi de engelleyen bir işlev görmekteydi. İkinci dünya savaşı sonrasından itibaren kurulan “Amerikan Hayali”nin önemli bir parçası olan krediler, işler ve emlak piyasaları Siyahları dışladıkça, Getto ırksal ekonomik yapının önemli bir parçası oldu.

1970’lerden itibaren ise ırkçı yapının merkezine yeni bir kurum oturdu: Ceza Adalet Sistemi. 1970’de Nixon döneminde başlayan ve sonrasında devam eden “hukuk ve düzen” politikaları ile polis, mahkemeler ve cezaevleri Siyah hayatların kontrolünde ve Beyaz-üstünlükçü yapıda merkezi bir konuma yerleştiler. Bu sistem son 40 yıl içinde inanılmaz bir biçimde büyüyerek Amerika nüfusunun %10’unu hapse soktu. Bugün ABD’de 2.2 milyon kişi hapiste ve toplam 6.6 milyon kişi ceza adalet sisteminin çeşitli organlarınca kontrol altında.

Siyahlar ve diğer azınlıklar ise orantısız biçimde bu sistemin içine dahil edildiler. Siyahlar ülke nüfusunun sadece %13’ü olamalarına rağmen cezaevi nüfusunun %37’si. Her 9 Siyah erkekten biri cezaevinde. Sınıfsal olarak bakılınca eşitsizlikler daha da keskinleşiyor. Liseyi bitirmemiş yoksul Siyah erkeklerden %60’ı otuzlu yaşlarının ortasına kadar cezaevine girmiş oluyor. Yani hapishaneler ve polisin de dahil olduğu diğer tüm ceza adalet kurumları ırkçı yapının bugünkü formunun en temel aygıtları, Beyaz üstüncü sistemin ve Siyahların üzerinde kurulan tahakkümün yeni biçimi. Michelle Alexander’ın deyimiyle ceza adalet sistemi yeni bir Jim Crow, yani ırkçı kast sisteminin bu dönemdeki yüzü.[10] Açıkça yazılmış ırkçı yasalar yerine, suçlarla mücadele ettiği savunulan ceza adalet sistemi vasıtasıyla kontrol ediliyor bu kez Siyahlar.

Sonuç yerine

“Yeni Jim Crow” ve polis bugün ırkçı sistemin merkezindeler. Ama onları destekleyen ideolojiler, kurumlar ve gündelik pratikler ile birlikte var olan ırkçı yapı çok daha karmaşık ve katmanlı. Bu sebeple, polis şiddetine karşı sokaklara dökülenler önce doğrudan bu polis şiddetini hedef alsalar da, gün geçtikçe ırkçılığa daha geniş eleştiri ve talepleri dillendirmeye başladılar. Sokak hareketlerini daha örgütlü bir şekilde devam ettiren gruplar polise aktarılan kaynakların azaltılıp, kamusal hizmetlere aktarılmasına, güvenlik örgütlenmesinin yerelde sivillerin liderliğinde gerçekleşmesine, eğitim kurumlarına kaynakların arttırılmasına, ceza sisteminin radikal dönüşümüne, “reperasyonlar” olarak bilinen kölelik tazminatı taleplerine, ekonomik, kültürel ve politik alanda eşitliği getirebilecek çeşitli ırkçılık karşıtı politikalara, sağlık sistemindeki sorunlara, tarihle yüzleşme ihtiyacına işaret ediyorlar. Yani sadece ırkçı polis şiddetini değil, Beyaz-üstüncü sistemin tüm damarlarını hedef alıyorlar.

Hareketin hâlâ sönmemiş olması ve çok kültürlü bir koalisyon şeklinde yayılması, başkanlık seçim sürecine doğru giden ABD’deki toplumsal muhalefeti hareketlendirmesi ve oluşturduğu baskı açısından umut tazeledi. Hareketin etkileri Amerika’nın kültürel ve politik yaşamında hissediliyor, hemen her alanda ezilenlerin sesleri daha çok duyuluyor ve bazı talepler elle tutulur reformlara ve politika değişikliklerine yansıyor. Görünen o ki, Siyahların özgürlüğü mücadelesi pek çok başka özgürlüğün de kapısını çalıyor.

DİPNOTLAR

[1] Siyah ve Latin nüfusun COVID-19 virüsunden etkilenme ve ölüm oranları beyazlara oranla oldukça yuksek. Son veriler için bkz. https://www.nytimes.com/interactive/2020/07/05/us/coronavirus-latinos-african-americans-cdc-data.html?action=click&module=Top%20Stories&pgtype=Homepage

[2] Bkz. Clive Emsley, The English Police: A Political and Social History (Routledge, 1996).

[3] Gary Potter, “The History of Policing in the US” (https://plsonline.eku.edu/sites/plsonline.eku.edu/files/the-history-of-policing-in-us.pdf)

[4] Convict Leasing System

[5] Bkz. “Burning Tulsa: The legacy of Black dispossession” Linda Christensen, https://www.zinnedproject.org/if-we-knew-our-history/burning-tulsa-the-legacy-of-black-dispossession/

[6] https://www.naacp.org/history-of-lynchings/

[7] https://www.bbc.com/news/world-us-canada-50032290

[8] Siyahların gündelik hayatlarını suçlulaştırarak polisi cağıran Beyaz kadınlardan medyada fenomen olan Karen isimli kadının ardından, “Karen” bu çeşit polis çağrılarını yapan Beyaz kadınlar için kullanılır oldu.

[9] https://mappingpoliceviolence.org/

[10] Michelle Alexander, The New Jim Crow: Mass Incarceration in the Age of Colorblindness. (New York: The New Press, 2012).