Bu yazıda Türkiye’de Kürtlerin maruz kaldığı asimilasyon, ayrımcılık ve şiddete dair tarihsel bir bakış sunmaya çalışırken, mülksüzleştirme pratiğinin nasıl bu tarihin ayrılmaz bir parçası olduğunu anlatacağım.[1] Mülksüzleştirmenin Kürtlerin gündelik hayatlarında maruz kaldıkları şiddetin ve kimliksizleştirme politikasının bir parçası olduğundan bahsedip, daha sonra bu mülksüzleştirme tarihini Diyarbakır’ın Suriçi örneği üzerinden ele alacağım. Bunu yaparken de Suriçi’nde şehir savaşı öncesi yürürlüğe giren kentsel dönüşüm projeleri ve şehir savaşı sonrası acele kamulaştırma kararlarını yakından inceleyeceğim. Yazı boyunca mülk kavramını yalnızca siyasi-iktisadi bir kavram olarak ele alan yaklaşımların yerine, mülkiyetin dinamik toplumsal, siyasi ilişkiler ve hiyerarşiler içerisinde ortaya çıktığını ve el değiştirdiğini vurgulayacağım. Nihayetinde mülkiyet ilişkileri ve bu ilişkilerin devlet ve/veya piyasa eliyle değiştirilmesinin toplumsal ilişkileri ve hiyerarşileri yeniden üretebilen bir güce sahip olduğunu iddia edeceğim.

Mülk kavramı ve sömürgecilik

Mülk ve özel mülkiyet kavramları çoğu zaman gündelik hayatın dışında, soyut ve teorik tartışmalar olarak duyulur. Halbuki mülk dediğimiz mefhum gerçek bir fiziksel mekanı kasteder. Bu mekana bir kişi veya grup sahip olur, diğer kişi ve gruplar bu mekanın dışında bırakılır. Bütün bu mülk ilişkilerini ise hukuk kuralları aracılığıyla ulus-devletler düzenler.[2] İlk bakışta gayet teknik ve objektif bir tanım ile bu tanımı düzenleyen kurallar bütünü olarak duyulsa da, özel mülk ve toprak ilişkilerini incelediğimizde karşımıza çıkan en önemli sonuç, herhangi bir toplumdaki hâkim mülkiyet ilişkilerinin bu toplumdaki (ırksal, sınıfsal, toplumsal cinsiyet temelli) toplumsal hiyerarşilere ışık tuttuğudur. Çünkü özellikle mülkiyet ilişkilerini mekan üzerinden ele aldığımızda, bir mekanı kimin kullanacağını veya mekandan kimin yararlanacağını, kimlerin ve/veya hangi grupların bu mekanın dışında kalacağını düzenleyen hukuk kuralları toplumdaki güç ilişkilerine hizmet edecek şekilde düzenlenir.[3]

Mülkiyetin inşasına dair bir diğer önemli noktaysa mülkiyet ilişkilerinin düzenlenmesidir. Liberal hukuk devletlerinde hukuk kuralları bu işlevi görür. Fakat Blomley’e göre, kişinin özel mülkiyetini ihlal eden her türlü davranış ve şiddete karşı mülkiyet haklarını güvence altına alması beklenen hukuk kurallarının bizzat uyguladığı şiddet çoğu zaman tartışılmaz.[4] Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bugüne azınlıkların mülksüzleştirilmesine baktığımızda da hukukun bir şiddet aracı olarak etkinleştirildiğini, insanları yerinden etme ve mülksüzleştirme politikalarının ayrılmaz bir parçası olduğunu görürüz. Liberal bir hukuk devleti olma iddiasına karşın Türkiye azınlıklara karşı mülksüzleştirme politikalarını sadece liberal hukuk ve piyasa ilişkileri üzerinden hayata geçirmemiştir. Aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan itibaren fiziksel şiddete de sık sık başvurmuştur. Bu fiziksel şiddeti çoğu zaman yerinden etme ve mülksüzleştirme pratikleri izlemiştir. Çünkü topluluklar kadar mülk ilişkileri ve toprak “düzenlenmelidir”.[5] Kısacası toplumsal bir ilişki zemini olan mülkiyet rejimleri sürekli bir inşa hâlindedir. Toplumda hegemonya kurmaya çalışan grupların bu toplumsal ilişki biçimini kendi toplumsal idealine uygun bir şekilde sürekli dönüştürmeye çalıştığı ve böylece kendi mekanını yaratmaya çalıştığını söylemek bu anlamda yerindedir.

Türkiye’de Kürtlerin mülksüzleştirilmesini mülkiyet, sömürgecilik ve şiddet üçgeni çerçevesinde incelemek gerekir. Blomley sömürge ve mülkiyet ilişkilerine dair zengin bir literatürü bir araya getirerek yerleşimci sömürgecinin en temel amaçlarından birinin sahip olmadığı bir toprak üzerinde yerleşmek ve kontrol kurmak olduğunu söyler.[6] Böylece sömürgeci kontrolü altına almak istediği toprağı ekonomik ve mekansal olarak düzenleyecek gücü kazanmış olur. Bu bölgesel hâkimiyetin sağlanması daha sonraki süreçte ulus-devletin kültürel kodlarının da inşasına yardımcı olur.[7] Blatman-Thomas ve Porter, Filistin-İsrail örneği üzerinden kentsel alanların nasıl etnik kökene dayalı bir şekilde parsellendiğini ve Filistinlilerin nasıl mülksüzleştirildiğini anlatırken, bu pratiklerin asimilasyon politikalarının da merkezinde yer aldığını iddia eder.[8] Çünkü var olan mülkün veya toprağın orada yaşayan yerli halkın veya grubun elinden alınması sömürgeciliğin inkâr politikalarıyla tam anlamıyla uyum içindedir. Bu makalede mülksüzleştirmeyi bir asimilasyon politikası olarak tartışırken sadece Kürtlerin kendi topraklarından koparılması ve o topraklar üzerindeki varlıklarının inkârı üzerinden tartışmayacağım. Buna ek olarak Kürtlere yönelik her mülksüzleştirme dalgasında Kürtlerin mekansal biraradalığının, dolayısıyla Kürt kimliği edinme ve bunun üzerinden politize olma süreçlerinin de hedef alındığını savunacağım.

Türkiye’de Kürtlerin mülksüzleştirilmesinin tarihine kısa bir bakış

Türkiye’de mülkiyet rejiminin tarihine yakından bakıldığında Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinden Cumhuriyet’in ilk yıllarına azınlıkları mülksüzleştirmeyle homojen ve “milli” şehirler yaratma pratiklerinin ulus-devlet inşasının ayrılmaz bir parçası olduğu görülür.[9] Bu dönemde, 1915 yılında Ermeni ve Süryani Katliamı sırasında gördüğümüz gibi, ilk anda direkt fiziksel şiddet yoluyla, daha sonra da hazırlanan Emval-i Metruke mevzuatıyla Ermeni ve Süryanilerin malları el değiştirmiştir.[10] Cumhuriyet’in kurulmasının ardından da azınlıklara yönelik fiziksel ve hukuki şiddete dayalı mülksüzleştirme ve yerinden etme pratikleri hız kesmeden devam etmiştir. Dolayısıyla, bu yazının yazılma sebebi olan 2016 yılında Kürt illerinde ilan edilen acele kamulaştırma kararları, 1923 Türkiye-Yunanistan nüfus mübadelesi, 1925 Şeyh Said İsyanı ve ardından aynı yıl çıkan Şark Islahat Planı, 1938 Dersim Katliamı, 1942 Varlık Vergisi, 6-7 Eylül Olayları, 1964 Rum Sürgünü ve 1980’lerde Kürt köylerini yakılmasını içine alan bir devlet geleneğinin devamı olarak ele alınabilir. Bu tarihsel akışın hepsini ele almak bu yazının amacını aşacağı için burada özellikle Kürt tarihi için önemli olan olayların üzerinde duracağım. Çünkü kronolojik olarak bu olay ve kararlar askeri ve hukuki gücü elinde bulunduran Türk devletinin homojen bir ulus-devlet yaratmak adına azınlıkları yerinden etme ve mülksüzleştirme pratiklerinin sürekliliğini gözler önüne sermektedir.

Müslüman kardeşliği vurgusunun hâkim olduğu Kurtuluş Savaşı yılları sonrasında cumhuriyet ilan edilmiş, hemen ardından yürürlükte olan 1921 Anayasası 1924 Anayasası ile değiştirilmiştir. 1924 Anayasası’yla birlikte 1921 Anayasası’nda var olan özerk yönetim fikri ortadan kaldırılmış ve tek millet fikri benimsenmiştir.[11] Bu yıllarda yapılan anayasa görüşmelerinde de Türkiye’deki vatandaşların eşit olduğu fakat hiçbir azınlığa etnik kökeni üzerinden bir hak tanınmayacağı açıkça ifade edilmiştir.[12] Türk-Kürt ilişkilerindeki bu paradigma değişikliği, hem rejime kuruluş yıllarında destek vermiş Kürtlerin hem de en başından bu yana bağımsız Kürdistan fikrinden yana olan kesimlerin tepkisini çekmiştir. Bu durum, en önemlisi 1925 yılında çıkan Şeyh Said İsyanı olmak üzere, 1920 ve 1930’larda bir dizi Kürt isyanını tetiklemiştir.

Şeyh Said İsyanı beş ay kadar sürmüş ve yaklaşık olarak 15.000 insanın hayatını kaybetmesine ve 18.000 evin yıkılmasına neden olmuştur.[13] Şeyh Said İsyanı’nın ardından çıkarılan Şark Islahat Planı’yla birlikte isyana katılmış veya katılmamış, bölgedeki önemli sayıdaki Kürt aileleri ve aşiretleri yerlerinden edilmiş[14] ve bu kişilerin mallarına el konulmuştur.[15] Şeyh Said İsyanı’nın şiddetle bastırılmasının ardından 1926 yılında Ağrı İsyanı 1932 yılına kadar aralıklarla devam etmiştir.[16] Ağrı İsyanı’nın bastırılmasının ardından bu kez 1934 yılında Mecburi İskân Kanunu çıkarılmıştır.[17] Bu yasayla bir kez daha homojen bir Türk devleti kurmak amacıyla Kürtlerin yerinden edilmesi ve mallarına el konulması stratejisi izlenmiştir. Bu dönemde 1938 yılında gerçekleşen Dersim Katliamı, homojen bir ulus-devlet yaratmak isteyen Cumhuriyet’in, Kürtlerin asimilasyonunu hızlandırmak adına uyguladığı askeri operasyonların ve bunu izleyen yerinden etme ve mülksüzleştirme politikalarının son halkasıdır. 1935 yılında hazırlanan Dersim Kanunu’yla birlikte binlerce insanın hayatını kaybetmesine ve yine binlerce evin yıkılmasına, Dersimlilerin mülklerinin zarar görmesine, ormanların ve köylerin yok edilmesine hukuki zemin hazırlanmıştır.[18] Birbirini izleyen isyanlar ve ardı sıra çıkan kanunlar bize iki şey göstermektedir: Öncelikle Kürtlere yönelik mülksüzleştirme rejimi Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında askeri operasyonlar ve bunları takip eden hukuki düzenlemeler şeklinde gerçekleşmiştir. Bu anlamda bu süreç daha önce ifade ettiğim gibi mülk, hukuk, sömürgecilik ve şiddetin birbirine içkinliğini Kürtler açısından bir kez daha gözler önüne sermiştir. İkinci olarak, bu politikaların sonucunda Kürtlerin önde gelen aileleri yerlerinden koparılmış ve mülklerinden vazgeçmek zorunda bırakılmıştır. Bu şekilde hem bu aileler Türk köyleri içerisinde susturulmuş hem de bu ailelerin bölgeden gönderilmesiyle Kürt halkı “ehlileştirilmeye” çalışılmıştır. Bu anlamda sadece isyanların önü kesilmeye çalışılmamış, yerinden etme ve mülksüzleştirilme aracılığıyla uzun erimli bir asimilasyon politikası güdülmüştür.

Şiddet, baskı ve asimilasyonun hâkim olduğu 1920’ler ve 1930’ların ardından 1960’lara kadar geçen süre Kürt siyasi tarihi açısından sessizlik süreci olarak anılır. Bu sessizlik önce 1960’larda Kürt öğrenci ve entelektüellerinin Türkiye’de yükselen sol hareketler içerisinde örgütlenmesi ve daha sonra kendi örgüt ve derneklerini kurmasıyla kırılır. 1980 darbesine dek birçok Kürt derneği, örgütü, siyasi partisi kurulsa da darbe sonrasında bir tek PKK (Kürdistan İşçi Partisi) hayatta kalmayı başarır.[19] PKK, “Kürdistan ulusal bağımsızlığını” sağlamak amacıyla Türkiye devletiyle ilk kez 1984 yılında çatışmaya girmiştir.[20] İki taraf arasındaki çatışma 1990’larda tırmanarak devam etmiştir. Bu dönemde, yaklaşık 30.000 ile 35.000 arasında sivil hayatını kaybetmiştir.[21] Ayrıca yaklaşık 3.000 köy boşaltılmış ve 3 milyondan fazla insan bölgeyi terk etmek zorunda kalmıştır.[22] Bu süreçte devlet özellikle PKK’yle mücadelesinde kendisiyle işbirliği yapmayı kabul etmeyen ve/veya PKK’ye yardım ettiğini düşündüğü köyleri boşaltmıştır.[23] 1980’lerde başlayan ve 1990’lar boyunca devam eden köy boşaltmalar sırasında önceki dönemin aksine devlet bu sürece meşruiyet kazandırma kaygısıyla herhangi bir mevzuat veya kanun düzenlemesine de gitmemiştir.[24] Şiddet tekelini elinde bulunduran devlet, 1980’ler ve 1990’lar boyunca bu gücü sadece bağımsızlık talep eden PKK’ye karşı kullanmamış, bu gibi taleplerin yeşerebileceği toprakları da insanların köylerini yakıp, mallarını ellerinden alıp ve zorunlu göçe tabi tutarak insansızlaştırmaya çalışmıştır. Bu anlamda köy boşaltmaları öncelikle devletin karşı karşıya olduğu güvenlik sorununa karşı uygulanmış “acil” bir savaş taktiğidir. Fakat aynı zamanda Kürtlerin taleplerin yeniden yeşerebileceği mekansal birliktelikleri ortadan kaldırması açısından[25] yine mülksüzleştirme ve yerinden etme taktikleriyle uygulanmış uzun erimli bir depolitizasyon ve asimilasyon politikasıydı diyebiliriz. Aynı şekilde devletin devam eden sivil savaşın sebebi olarak gördüğü ve bölgesel ekonomik farklılığa karşı oluşturduğu Güneydoğu Anadolu Projeleri (GAP) de 1980’lerde Kürt bölgesinde hayata geçirilmiştir. Kürt sorununa dair oldukça dar bir çerçeveden yaklaşan bu yaklaşımın sonucunda bölge köyleri boşaltılarak barajlar ve sulama projeleri hayata geçirilmiştir. Bütün bu süreç Kürtlerin mülksüzleştirilme tarihinin bir diğer ayağını oluşturmuştur.[26]

2000’ler sonrası Kürtlere yönelik uygulanan mülkiyet rejimi

Bu genel çerçevenin ardından, 2000’lerde devlet ve piyasa eliyle yürütülen mülkiyet rejimini Kürtlerin nasıl deneyimlediklerini Suriçi örneği üzerinden ele alacağım. Makalenin buradan sonraki kısmında 2016-2017 yılları arasında Diyarbakır ve Suriçi’nde yaptığım saha çalışmasından ve tez araştırmamdan faydalanacağım. Suriçi, Diyarbakır’ın 2000 yılı aşan tarihi şehir merkezidir. Suriçi, etrafını saran şehir surlarıyla Sur ilçesinin geri kalanından ayrılır. Romalılardan kalmış olan mimari yapısıyla Suriçi içerisinde birçok medeniyete ait tarihi ve kültürel yapıyı barındırır. Bu zengin tarih ve kültürel miras, çatışmaların başlamasından bir ay önce Temmuz 2015’te Diyarbakır Surları, Hevsel Bahçeleri ve Diyarbakır Kalesi UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne girmiştir. Diyarbakır Surları, Hevsel Bahçeleri ve Diyarbakır Kalesi’nin UNESCO listesine girmesiyle Suriçi de miras bölgesinin tampon bölgesi ilan edilmiştir.[27] Fakat Suriçi’nin bu makalede özellikle ele alınmasının sebebi bölgenin aynı zamanda içinde barındırdığı on beş mahalleyle 2015 yılındaki çatışmaların en yoğun yaşandığı yerlerden biri olmasıdır.[28] Makalenin bu kısmında Suriçi’ndeki 2016 yılındaki mülksüzleştirme dalgasını hem cumhuriyet tarihinde Kürtlere yönelik uygulanan mülkiyet rejiminin hem de 2000’ler boyunca Suriçi’nde hayata geçirilmeye çalışılan neoliberal kent politikalarının bir devamı olarak anlatacağım.

1999 yılına kadar süren aktif çatışma yıllarının ardından hem Türkiye siyasetinde hem de Kürt hareketi içerisinde ortaya çıkan paradigma değişimi 1999’dan Haziran 2015’e kadar Türkiye’de Kürt meselesinin ele alınış şeklini derinden değiştirdi. 1999 yılında PKK lideri Abdullah Öcalan’ın yakalanmasıyla birlikte PKK’nin aldığı çatışmasızlık kararını, Kürt hareketi içerisinde oluşan çatışmanın barışçıl yöntemlerle çözümü talebi takip etti.[29] Aynı yıllarda Türkiye Cumhuriyeti de Avrupa Birliği’ne girmek için bir reform sürecine girmişti. Bu nispeten liberal siyasal atmosferin bir sonucu olarak, Türkiye devleti Kürt illerinde 1987 yılında ilan edilen olağanüstü hal kararını 2002 yılında kaldırdı.[30] Kürt halkı, 1999’dan 2015’e kadar hâlâ birçok insan hakları ihlaline, tutuklamalara, ayrımcı politikaya, milliyetçi söyleme maruz kalmış olsa da –ve yer yer çatışmasızlık kararları son bulup PKK’yle devlet arasında yeniden çatışmalar yaşanmış olsa da– bu 15 yıllık süreçte genel olarak çatışmanın barışçıl yollarla çözümüne dair iki tarafta da bir arayış olduğu söylenebilir.

Bu liberal siyasi atmosfere ek olarak, 1999 yılından itibaren bölgede sağlanan “istikrar” ve “güvenlilik” koşullarıyla Diyarbakır ve diğer Kürt illeri yavaş ve kararlı bir ekonomik büyüme sürecine de girmiş oldu.[31] Bu büyüme süreci, aynı zamanda ekonomik anlamda Türkiye’de neoliberal kent politikalarının geniş bir şekilde büyük kent merkezlerinde uygulandığı yıllara denk geldi.[32] Diyarbakır özelinde de bu büyüme Türkiye ve diğer küresel şehirlere hakim olan neoliberal kentsel büyüme ve dönüşüm anlayışıyla uyum içinde gerçekleşti. Bu trende uygun olarak Diyarbakır’da 2000’ler boyunca Kayapınar semtinde geniş bulvarlar, lüks, kafe ve restoranlar, güvenlikli siteler yükselmiştir. Suriçi’ndeyse TOKİ eliyle yürütülen kentsel dönüşüm ve acele kamulaştırma kararları hayata geçirilmiştir. Fakat Diyarbakır’da yaşanan neoliberal dönüşüm sırasında sadece iktisadi endişelerle hareket edilmemiş, Kürt coğrafyasında toprak, mülk ve asimilasyon üzerinden süregelen hegemonya mücadelesi özellikle Suriçi’ndeki kentsel dönüşüm projelerinde bir kez daha gün yüzüne çıkmıştır.

Diyarbakır’ın neoliberal ekonomik şehir planlamasıyla (yeniden) düzenlendiği 2000’li yıllar boyunca Suriçi üzerinde hâkim olan söylem ticaret ve turizm odaklı bir büyümeye işaret eder.[33] Bu dönemde hem Kürt siyasi partileri tarafından idare edilen belediyeler hem de Diyarbakır Valiliği veya Kültür ve Turizm İl Müdürlüğü gibi devletin idari temsilcileri birçok restorasyon, restitüsyon ve iyileştirme projesini hayata geçirmiştir. Bu projeler üzerine kısa bir not düşmek gerekirse, devlet eliyle yürütülen projeler Diyarbakır’ın ev sahipliği yaptığı müslüman medeniyetlere ve onların mirasına vurgu yaparken, Kürt hareketinin elinde bulunan belediyeler Suriçi’nin çok kültürlü yapısını gün yüzüne çıkarmaya çalışır.[34] Fakat bu projeler hangi siyasi-ideolojik motivasyona sahip olursa olsun Suriçi’ni ticaret ve turizm merkezine dönüştürmeyi hedeflemiştir. Çoğunluğunu 1980’ler ve 1990’lardaki savaş sırasında göç edip gelmiş alt gelirli Kürt ailelerinin oluşturduğu Suriçi nüfusu 2000’lerde yavaş yavaş surlarının dışına itilmeye başlar. Bu hemen göze çarpmayan mutenalaştırma sürecini artan konut fiyatları, açılan yeni kafeler ve işletmeler takip etti:

Şimdi vatandaşın biri diyor ki, “Abi ben burayı 250.000 TL’ye aldım. Komşusu da alana dönüp diyor ki, “Siz bu evi 250.000 TL’ye aldınız ama inanın sizden beş ay önce 70.000 TL’ye satıyorlardı kimse almıyordu”. Bu adam 250.000 TL’ye alıyor, sadece iki buçuk ayda 45.000 TL de masraf yapıyor. [Bu işletme] Ona yaklaşık 300.000 TL’ye mal oluyor yani. (Kişisel görüşme, Temmuz 2016)

Sessiz sedasız devam eden bu restorasyon ve “Suriçi’ni güzelleştirme” çalışmaları 2009 yılında son protokolleri imzalanan İçkale Kentsel Yenileme (Gecekondu Dönüşüm) Projesi ve Ali Paşa ve Lalebey Kentsel Yenileme (Gecekondu Dönüşüm) Projesi’nin hayata geçmesiyle beraber hız kazandı (bkz. Figür 1). Kentsel dönüşüm bölgesi ilan edilen mahalleler, sahip oldukları tarihi yapıların yanı sıra 1980’lerdeki çatışmalar sırasında bölgeye gelmiş olan göçmenlerin de yerleşim alanıydı ve birçok tapusuz yapıyı da içinde barındırıyordu. Bu projelerle Suriçi’nin açık hava müzesine dönüştürülmesi amacı doğrultusunda tapusuz yapıların bölgeden “temizlenmesi” amaçlanıyordu. Bu “temizlik” devlet ve belediyeler işbirliğiyle kendini hukuki bir zeminde dayatırken, yoksul Kürtler bir kez daha yerinden edilme ve mülksüzleştirmeyle karşı karşıya kalıyor ve Suriçi’nde yıllar içinde inşa edilmiş olan mekansal birliktelikleri, komünal sosyal ilişkileri ve siyasi biraradalıkları tehdit ediliyordu.

Figür 1: Ali Paşa-Lalebey ve İçkale Kentsel Dönüşüm Alanları (Suriçi Master Planı, 2013)

Bu projelere göre Cevat Paşa ve Fatihpaşa mahallelerinde 352 ve Suriçi’nin yaklaşık dörtte birini kaplayan Ali Paşa ve Lalebey’de de 850 tapusuz yapının yıkılması ve hak sahiplerinin Çölgüzeli’ndeki TOKİ evlerine taşınması planlanıyordu.[35] Saha çalışmam sırasında görüştüğüm Diyarbakır Mimarlar Odası’ndan görüşmecim, Suriçi’nde bu süreçte yapılan çalışmaların sonucunda, riskli olabilecek ve yıkılması gereken yapıların toplam yüzde 6 oranında olduğunu ve örneğin Ali Paşa-Lalebey’deki yapıların yüzde 87’sinin restore edilip güçlendirilerek sahiplerine geri verilebileceğini söylüyordu. Böylece projelerin asıl amacının halk sağlığını iyileştirmek veya Suriçililere barınma hakkı sağlamak olmadığına işaret eden görüşmecim, bu projelerin daha ziyade Suriçilileri yerinden ederek bölgeyi turizm ve ticarete açmak olduğunu iddia ediyordu. Bu amaç doğrultusunda kentsel dönüşüm projeleriyle Suriçi’nde yıkım, yerinden etme ve mülksüzleştirme pratikleri 2014 yılına dek devam etti.

Bu süreci Kürtlerin maruz kaldığı diğer mülksüzleştirme süreçlerinden ayıran en önemli unsur Kürt siyasi partilerinin yönettiği belediyelerin dahliydi. Süreçte rol almış Diyarbakır Büyükşehir Belediye’sinde çalışan bir görüşmecimin de belirttiği gibi, belediyeler Suriçi’ni bir açık hava müzesine dönüştürmek amacıyla kentsel dönüşümü teknik ve kaçınılmaz bir süreç olarak ele almıştı. Bu durum, belediyelerin devlet tarafından 1980’lerde yerlerinden edilmiş ve mülksüzleştirilmiş Kürtlerin yoğunlukla yaşadığı bu mahallelerde ikinci bir dalga mülksüzleştirmeye ve yerinden edilme sürecine ortaklık etmesi anlamını taşıyordu. Her ne kadar belediye çalışanı görüşmecimin belirttiği gibi projelerin yürütülmesi sırasında Suriçi’ndeki kiracı ve ev sahibi herkesin hak sahibi olması için ve Suriçi’nin kentsel dokusunun korunması için belediye çabalamış olsa da 2014 yılına dek kentsel dönüşüm projelerine ve bölgedeki Kürtlerin yerinden edilmesine dair radikal bir eleştirel tutum geliştirememiştir. Fakat zaman içerisinde Suriçililerin bu projelere karşı çıkışları –hatta bir keresinde yıkıma gelen belediyenin kepçesini ateşe vermeleri– belediyeler ve merkezi devlet kurumlarının, projelere ve Suriçi’nin tarihine ve geleceğine dair farklı ideolojik pozisyonları ve ulusal siyasette değişen dinamikler projeleri 2014 yılında durma noktasına getirmiştir.

Bu durum bizzat dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın talebiyle merkezi devlet kurumlarının harekete geçip hazırladığı, bir nevi “prestij projesinin”[36] hayata geçişinin yavaşlaması demekti. Bu süreç boyunca Suriçi’ndeki mülkiyet rejimini tek başına düzenleyemeyen AKP iktidarı, 2012 yılına gelindiğinde süreci merkezi hükümetin inisiyatifine bırakacak olan ve Suriçi’nin 167 hektarlık bir alanını ve 9000 yapısını risk alanı ilan eden Bakanlar Kurulu kararını yayımladı.[37] Bu kararın yayımlanmasından kısa bir süre sonra, 2013 yılında Ali Paşa, Lalebey ve Cevat Paşa mahallerini kapsayan ilk acele kamulaştırma kararı yine Bakanlar Kurulu aracılığıyla alındı.[38] Böylece AKP iktidarı hukuk eliyle mülk ilişkilerini tepeden inme bir şekilde kendi tekeline aldı. Bu durum, Blomley’in mülkün hukuk eliyle şiddetle düzenlenmesi olarak tasvir ettiği mülk ilişkilerine dair çok yerinde bir örnektir. Aynı zamanda bu düzenlenme, çatışma sonrası Suriçi’nin yüzde 80’inin acele kamulaşmasına karar verecek olan düzenlenmenin de yasal altyapısını hazırlamıştır.

7 Haziran 2015 seçimleri yaklaşırken Türkiye siyasetinde yükselen gerilim, seçim sonuçlarıyla birlikte artarak devam etti. Bu gerilim Kürt hareketinin çeşitli yerellerde demokratik özerklik ilan etmesiyle başka bir boyut kazandı. Demokratik özerklik kararını tanımayan devletle PKK militanları arasında çıkan çatışmalar özellikle Eylül 2015 sonrası tırmanmaya başladı. Suriçi’nde 28 Kasım’da Tahir Elçi’nin vurulmasının ardında 2 Aralık’ta ilan edilen sokağa çıkma yasağı 9 Mart 2016’ya kadar devam etti.[39] Sadece Suriçi’nde, 18,7 hektarlık bir alan bu süreçte yok edildi.[40] Bölgede yaşayan veya çeşitli sivil toplum örgütlerinde çalışan görüşmecilerimin sıkça belirttiği üzere bu yıkımlar, sokağa çıkma yasaklarının hâlâ devam ettiği Cevatpaşa, Savaş, Hasırlı, Cemal Yılmaz, Fatihpaşa ve Dabanoğlu mahallelerinde, 9 Mart 2016 tarihinde çatışmalar bitmiş olmasına rağmen devam etti (bkz. Figür 2).

Figür 2: 26 Temmuz 2016 itibariyle Suriçi’nde savaş sırasında ve sonrasında yıkılan yapıların görüntüsü (BM, 2017, s. 10).

Türkiye’nin Kürt illerindeki askeri operasyonlar sırasında toplam 2000 kişi hayatını kaybetti.[41] 355.000 ile 500.000 kişi kadar insan da yerlerinden edildi.[42] Bunların yanı sıra bölgede birçok ev ve mahalle yok edildi. Bu süreçte en büyük kayıp ve yıkım Cizre, Nusaybin ve Suriçi’nde yaşandı.[43] Büyük insani kayıpların ve göçlerin yanı sıra, bölgede yaşayan insanların mülklerinin yıkılmaya devam edilmesi ve daha sonra alınan merkezi kararlar da bir kez daha Kürtler açısından mülkiyet, şiddet, depolitizasyon ve asimilasyon gibi dinamiklerin bir arada yürüdüğü bir süreç ortaya çıkardı.

Zeynep Gambetti’nin 2016 yılında BirGün gazetesine yazdığı yazıda da bahsettiği üzere operasyonlar Suriçi’ni mekansal olarak dönüştürmek amacıyla çıkmamış olsa da, çatışma sonrası uygulanan kentsel politikaların amacının Suriçililerin mülklerinin ellerinden alarak ekonomik rant elde etmek ve bölgeyi bir kez daha ehlileştirmek olduğunu rahatlıkla görürüz.[44] Hükümetin uzun süredir bölgeyi İslami değerlerin ön plana çıkacağı bir turizm ve ticaret merkezine dönüştürme hayali için çatışmalar önemli bir fırsat olmuştur ve çatışmaların ardından hükümet Suriçi’nin neoliberal dönüşümü için kolları sıvamıştır. Özellikle bu dönemde Suriçi’nin dönüşümüne dair bütün projeler Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na devredilmiş, 2016 yılında alınan ve Suriçi’nin yüzde 80’inin acele kamulaştırılmasını öngören kararname çıkarılmış[45] ve bölge belediyelerine kayyumlar atanmıştır.[46] Bütün bu gelişmeler çatışmaların fırsat bilinerek, çatışma sonrası sürecin nasıl tamamen merkezi devletin tasarrufuna bırakıldığını gösterir. Böylece bu sürece olumlu yönde etkisi olabilecek ve/veya vatandaşların endişeleri üzerinden projeleri tartışmaya açabilecek tek kurumsal aktör olan Kürt siyasal partileri tarafından yönetilen belediyeler de ortadan kaldırılmıştır.

Ekonomik rantın yanı sıra bölgenin dönüşümü, devletin güvenliği ve terörle mücadele gibi söylemlerle hayata geçirilmiştir. Bölgedeki merkezi devlet kurumlarından birinde çalışan bir görüşmecimin de belirttiği gibi, daha önce başlatılan kentsel dönüşüm projelerinde çeşitli nedenlerle sarkmalar olmuş olsa da 2016 sonrası Suriçi’ndeki dönüşüm artık bir güvenlik meselesiydi ve devlet bu güvenlik meselesini muhakkak çözecekti. Bu amaç doğrultusunda acele kamulaştırma kararının ardından Aralık 2016’da, 2012 yılında Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi tarafından hazırlanmış Suriçi Koruma Amaçlı İmar Planı (KAİP) da Çevre Şehircilik Bakanlığı tarafından yeniden düzenlendi.[47] Yeni KAİP ile birlikte kentsel dönüşüm planına altı yeni karakol inşası ve Suriçi’nin Romalılardan kalan dar sokak yapısını geniş araçların geçebileceği geniş caddelere dönüştürecek düzenlemeler eklenmişti.[48] Bu yeni mekansal düzen sadece ileride Suriçi’nde çıkabilecek çatışmaları askeri araçların kolayca gireceği caddelerle önlemek anlamına gelmiyordu, aynı zamanda yıllardır Kürt kimliği üzerinden örgütlenmeye alan açan sosyo-mekansal dinamiklerin[49] de ortadan kaldırılması demekti.

Suriçi’nin gündelik karşılaşmalara, yakın komşuluk ilişkilerine, güçlü dayanışma ve güven ilişkilerine alan açan dar sokakları, avlulu evleri ve tarihsel olarak inşa edilmiş ve Kürtlük kimliğiyle zaman içinde birleşmiş olan “Suriçililik” kimliği bu yeni kentsel dönüşüm kararlarıyla hedef alınıyordu. 1980’lerden itibaren göç ederek bölgeye gelmiş ve ortak deneyimler paylaştıkları insanlarla bir arada yaşamış Suriçililer, bu mimari yapının sağladığı mekansal yoğunluk ve birliktelik sayesinde hem hayatlarına devam edebilmiş hem de zamanla siyasete aktif olarak dâhil olmuştu. Suriçililer, Kürt siyasi hareketiyle entegre bir şekilde kendi mahalle meclislerini kurmuş, aileler arasındaki sorunları çözmek için aracı mekanizmalar geliştirmiş, Newroz gibi önemli günlerde mahallelerde kutlamalar düzenlemişlerdi. 1980’lerden 2015’e dek Suriçi’ndeki bu aktif siyasi katılım ve görece özerk siyasi yapı bir güvenlik tehdidi olarak ele alınmış ve birçok polis baskını, eylem ve gösterilere polis müdahalesiyle sık sık karşı karşıya kalmıştır. Fakat 2015 yılında ortaya çıkan çatışmalarla bu durum bambaşka boyutlara taşınmıştır.

Suriçi’nin aktif siyasi tarihinden de kaynaklı olarak, çatışma bittikten sonra mekanın kendisi de “etkisiz” hale getirilmek istendi. Bu durumun sonucu olarak da yoğunluklu olarak Kürt nüfus bir kez daha yerlerinden ediliyor ve yıkılan evleri için verilen küçük meblağlarla bütçelerinin çok üzerindeki yeni inşa edilen beton evleri almaları bekleniyordu. Suriçi’nin dar sokaklarının, avlulu evlerinin, dayanışma ortamının, güçlü güven ilişkilerinin ve Suriçi kimliğinin bu dar gelirli Kürt ailelerinin ekonomik olarak bir arada yaşamaya devam etmesini sağladığı ve kültürel ve siyasi olarak kendilerini ifade etme alanı açtığı mekan böylece ellerinden alınıyordu. Bu sayede Suriçi’nin mekansal olarak Kürtleri bir araya getirmesinin, örgütlemesinin önüne geçiliyordu. Suriçi örneği üzerinden ele aldığım çatışma sonrası süreç, ekonomik rant kaygısı ve “güvenlilikleştirme” söylemiyle birleşip Kürtlerin Türkiye Cumhuriyeti tarihinde sürekli bir şekilde deneyimledikleri ve birbiriyle iç içe geçmiş olan mülksüzleştirilme, yerinden edilme ve asimilasyon pratiklerinin son halkasını oluşturmuştur.

Sonuç

Türkiye’de mülkiyet rejimi ve mülksüzleştirme pratikleri incelendiğinde sadece siyasi-iktisadi bir okuma yapmak Türkiye’nin ulus-devlet kurulum sürecinden bu yana yürüttüğü mülkiyet rejiminin milliyetçi, ayrımcı, asimile etmeye dayanan özelliklerini görmemize engel olur. Bu yazıda Kürtlerin mülksüzleştirilmesinin tarihini Kürtlerin asimilasyon tarihi olarak okumanın yerinde olacağını vurguladım. Bunu yaparken de askeri operasyonların ve hukukun eliyle uygulanan şiddetin bütün sürece nasıl içkin olduğunu da vurguladım. Sonuç olarak da mülk kavramının ve yönetiminin toplumda var olan hegemonik ilişkiler çerçevesinde kurgulandığını ifade ettim. Dolayısıyla mülk ilişkilerinin çoğu zaman toplumsal, iktisadi ve siyasi hiyerarşileri yeniden üretmenin ve hegemonya mücadelesinin merkezinde olduğunu Suriçi örneği üzerinden bir kez daha göstermeye çalıştım.

DİPNOTLAR

[1] Bu makaleyi 2018 yılında Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’ne teslim etmiş olduğum “Rethinking Urban Transformation and Contested Spaces: The Case of Diyarbakır” başlıklı yüksek lisans tezimden faydalanarak yazdım. 2016 ve 2017 yıllarında yapmış olduğum saha çalışmasından bu yana TOKİ’nin Suriçi’nde sürdürmekte olduğu konut projesine dair kamuoyunu aydınlatan bir açıklama yapılmış değil. Cevatpaşa, Savaş, Hasırlı, Cemal Yılmaz, Fatihpaşa ve Dabanoğlu mahallelerindeki sokağa çıkma yasaklarıysa dördüncü yılını doldurmak üzere. Vatandaşlar, araştırmacılar, sivil toplum çalışanları ve siyasi partiler bu mahallelerin akıbetine dair hâlâ tam bir bilgi sahibi değiller.

[2] Blomley, N. (2003). Law, Property, and the Geography of Violence: The Frontier, the Survey, and the Grid. Annals of the Association of American Geographer, 93(1), s. 121-141.

[3] Blomley, N. (2000). “Acts,” “Deeds,” and the Violences of Property. Historical Geography, 28, p. 86-107.

[4] Blomley, N. (2003). Law, Property, and the Geography of Violence: The Frontier, the Survey, and the Grid. Annals of the Association of American Geographer, 93(1), s. 121-141.

[5] Blomley, N. (2002). Mud for the land. Public Culture, 14(3), s. 558.

[6] Blomley, N. (2003). Law, Property, and the Geography of Violence: The Frontier, the Survey, and the Grid. Annals of the Association of American Geographer, 93(1), s. 121-141.

[7] Yiftachel, O. (1996). The Internal Frontier: Territorial Control and Ethnic Relations in Israel. Regional Studies, 30(5), s. 493-508.

[8] Blatman-Thomas, N. & Porter, L. (2018). Placing Property: Theorizing the Urban from Settler Colonial Cities. Internartional Journal of Urban and Regional Research, s.33

[9] Bkz. Akçam, T. & Kurt, Ü. (2012). Kanunların Ruhu: Emval-i Metruke Kanunlarında Soykırım’ın İzini Sürmek, İstanbul: İletişim; Kévorkian, R. (2011). The Armenian Genocide: A Complete History, Londra: I. B. Taurus., 2011; Kolluoğlu Kırlı, B. (2007). Cityscapes and Modernity: Smyrna Morphing into İzmir. Ways to Modernity in Greece and Turkey: Encounters with Europe, 1850-1950, içinde, s. 217-235, London & New York: I.B. Tauris; Öktem, K. (2004). Incorporating the time and space of ethnic “other”: nationalism and space in Southeast Turkey in the nineteenth and twentieth centuries. Nations and nationalism, 10(4), s. 559-578; Parla, A. & Özgül, C. (2016). Property, Dispossession, and Citizenship in Turkey; or The History of the Gezi Uprising Starts in the Surp Hagop Armenian Cemetery. Public Culture, 28(3), s. 617-653.

[10] Akçam, T. & Kurt, Ü. (2012). A.g.e.

[11] Yeğen, M. (2009). “Prospective-Turks” or “Pseudo-Citizens:” Kurds in Turkey. Middle East Journal, 63(4), 597-615.

[12] A.g.m., s. 599.

[13] Aras, R. (2014). A genealogical exploration of Kurdish suffering in Turkey. The Formation of Kurdishness in Turkey: Political Violence, Fear and Pain içinde, s. 39-78, London & New York: Routledge.

[14] Bkz. Aras, R. A.g.m.; Orhan, M. (2012). Kurdish Rebellions and Conflict Groups in Turkey during the 1920s and 1930s. Journal of Muslim Minority Affairs. 32(3). s. 339-358.

[15] Çağlayan, E. (2018). Milliyetçi Bir Kürt Hanedanı: Cemilpaşazadeler. Kürt Tarihi ve Siyasetinden Portreler içinde. İstanbul: İletişim

[16]  Aras, R. (2014). A.g.m.

[17] A.g.m.

[18] Bkz. Aras, R. (2014). A.g.m.; Baran, T. (2014). 1937-1938 Yılları Arasında Basında Dersim, İstanbul: İletişim; Yeğen, M., A.g.m.

[19] Bkz. Bozarslan, H. (2003). Kürd milliyetçiliği ve Kürt hareketi (1898-2000). Modern Türkiye’de siyasi düşünce içinde, s. 841-871, İstanbul: İletişim; Marcus, A. (2009). Kan ve inanç: PKK ve Kürt hareketi. İstanbul: İletişim. White, P. (2015). The PKK: Coming down from the mountains. London: Zed Books; Watts, N. F. (2010). Activists in office: Kurdish politics and protest in Turkey. Seattle: University of Washington Press.

[20] Bozarslan, H., A.g.m.

[21] Jongerden, J. (2001). Resettlement and Reconstruction of Identity: The Case of Kurds in Turkey. Global Review of Ethnopolitics, 1(1), s. 80-86.

[22] İçduygu, A., Romano, D. & Sirkeci, İ. (1999). The ethnic question in an environment of insecurity: The Kurds in Turkey. Ethnic and Racial Studies, 22(6), s. 1003.

[23] Ayata, B & Yükseker, D. (2005). A belated awakening: National and international responses to the internal displacement of Kurds in Turkey. New Perspectives on Turkey, 32, s. 5-42.

[24] Ayata, B & Yükseker, D., A.g.m.

[25] Bkz. Darıcı, H. (2009). Violence and Freedom: The Politics of Kurdish Children and Youth in Urban Space (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi). Sabancı Üniversitesi, İstanbul; Jongerden, J. (2007). The Settlement Issue in Turkey and the Kurds: An Analysis of Spatial Policies, Modernity and War. Leiden & Boston: Brill.

[26]  Öktem, K., A.g.m.

[27] Halkların Demokratik Partisi (HDP). (2016). Sur Raporu. http://www.hdp.org.tr/images/UserFiles/Documents/Editor/Surraporu.pdf

[28]  Bkz. Halkların Demokratik Partisi (HDP)., A.g.e.

[29]  Watts, N. F., A.g.e.

[30] A.g.e.

[31] Yüksel, A. S. (2013). Localization of neoliberalism: Space, culture and materiality in Southeast Turkey (Yayınlanmamış Doktora Tezi). Central European University, Budapeşte.

[32] Bartu Candan, A. & Kolluoğlu, B. (2008). Emerging Spaces of Neoliberalism: A Gated Town and a Public Housing Project in İstanbul. New Perspectives on Turkey, 39, s. 5-47.

[33] Genç, F. (2014). Politics in concrete: Social production of space in Diyarbakır 1994-2014 (Yayınlanmamış Doktora Tezi). Boğaziçi Üniversitesi, İstanbul.

[34] Bu farklılaşan söylemlerin daha detaylı analizi için bkz. Genç, F., A.g.e.

[35] Genç, F., A.g.e.

[36] Genç, F., A.g.e.

[37] Resmi Gazete. (2012). Karar sayısı: 2012/3900. http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2012/11/20121104-8.htm

[38] Resmi Gazete. (2013). Karar Sayısı 2013/4215. http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2013/01/20130126-10.htm

[39] En Son Haber. (2016). Sur’da 103 gün süren operasyon sona erdi. http://www.ensonhaber.com/surda-103-gun-suren-operasyon-sona-erdi-2016-03-10.html

[40]  Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği Ofisi (BM). (2017). Report on the human rights situation in South-East Turkey: July 2015 to December 2016. https://www.ohchr.org/Documents/Countries/TR/OHCHR_South-East_TurkeyReport_10March2017.pdf

[41] A.g.e., s. 5.

[42] A.g.e., s. 4.

[43] A.g.e.

[44] Gambetti, Z. (2016). Toki’nin Savaş Rantı. https://www.birgun.net/haber/toki-nin-savas-ranti-100230

[45] Resmi Gazete. (2016). Karar sayısı: 2016/8659. http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2016/03/20160325-15.pdf

[46] Tahaoğlu, Ç. (2016). Hangi Belediyelere Kayyum Atandı? Hangi Belediye Başkanları Tutuklu? http://bianet.org/bianet/toplum/180838-hangi-belediyelere-kayyum-atandi-hangi-belediye-baskanlari-tutuklu

[47] Türk Mühendis ve Mimarlar Odaları Birliği (TMMOB). (2017). Diyarbakır İl Koordinasyon Kurulu 2015-2017 Sur Raporu. https://www.tmmob.org.tr/sites/default/files/rapor_ic_baskieniyilestirilmis.pdf

[48] A.g.e.

[49] Bu konuyla ilgili daha detaylı bir tartışma için bkz. Bakan, R. (2018). Rethinking Urban Transformation and Contested Spaces: The Case of Diyarbakır (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi). Boğaziçi Üniversitesi, İstanbul.