“Bir yurttaş olabilirsiniz ya da yurtsuz
ama bir sınır olmayı hayal etmek zordur.” (André Green)

André Green’in, sınır olmanın kendisini tahayyül etmenin zorluğuna dikkat çekerken temel olarak sınırın niteliğini ve bizim tahayyül gücümüz ile bilgimizin kısıtlılığına yaptığı göndermeyi vurguladığı ifade edilebilir. Bir sınırın ayırdığı gerçeklikler ve var oluş tarzlarını tahayyül edebilir ve çoğunca sınırın en azından bizim kaldığımız tarafı hakkında bilgi sahibi olabiliriz. Bu bir teritoryal sınır olabilir; insanlar arası bir ilişkinin ya da örneğin -biraz spekülatif olmayı göze alırsak- yazmakta olduğumuz bir yazının önceden belirlenmiş kelime ya da karakter sayısı temelindeki biçimsel sınırı olabilir. Sınırlar hayatımızda genel olarak nerede durulması gerektiğini/durulabileceğini ve neyin yapılması gerektiğini/yapılabileceğini; dolayısıyla neyin imkan dahilinde olduğunu ve nereye kadar varılabileceğini belirleme ve hatırlatma işleviyle yer edinmektedir. Bu anlamda sınır, çoğunlukla ancak taşıdığı işlev üzerinden ilgi alanımıza girmekte ve bir bilgi nesnesi olarak kavranabilmektedir.

Bilgi kuramı alanında ise sınır meselesi en açık şekliyle insanın anlama ve bilme becerisine dair tartışmada karşımıza çıkmaktadır. Burada insan bilgisinin sınırıdır söz konusu olan; neyin bilgimiz dahilinde olabileceği ya da insanın neyi bilmeye muktedir olabildiğidir. Tarih boyunca birbiri üzerine yığılan ve çoğunca birbiriyle çelişen epistemolojik yaklaşımların ve bu alanda karşılaştığımız tartışmaların düğümlendiği yer de kendini “sınır-kavram” (Grenzbegriff) kavramsallaştırması ile ortaya koymaktadır. Bu nedenle öncelikle kısaca, “sınır-kavram”ın ne olduğu ve neyi imlediğini hatırlayarak başlamak yararlı olacaktır.

Epistemolojik olarak sınır-kavramlar, en yalın haliyle bilginin sınırlarında gezinen ve bizi de bilginin sınırlarına götüren kavramlardır. Gezindikleri sınırlarda bir “aşkın”ın varlığına işaret ederler. Fakat yaptıkları sadece budur; bir “aşkın”ın varolduğunu ve gezindikleri sınırın ötesinde olduğunu sezdirirler, bunu yaparken de aşkın olanı ne somut olarak tanımlar ne de belirlerler. Bu kavramların içeriği aşkın olanın niteliklerinden oluşmaz, onun varlığına dairdir. Dolayısıyla görülebilir veya farkedilebilir olan yalnızca sınırın var olduğudur, aşkın olan ne ise o değildir. Tam da bu nedenle bilginin sınırını gösteren kavramlardır sınır-kavramlar; bilinemez olanın varlığını sezdirdikleri ve bize bu ayrım üzerinden söz söyleyebilecek kuramsal alanı açtıkları, bu alanı belirlemekte yardımcı oldukları için de bu denli kritiktirler.

İnsan bilgisi bakımından Kant için sınır-kavram, saf akılsal düşünce olan numendir. Kant’ın düşüncesinde “kendinde-şey” olarak kavranabilecek olan numen insan deneyimine kapalı olan dünyayı işaret eden bir işleve sahiptir ve en sık atıf yapılan sınır-kavramlardan biridir. Buna göre numenler dünyası deneyime kapalı olduğu için sadece düşünülebilir fakat insanın düşünme şekliyle ve aklın kategorileri vasıtasıyla asla belirlenemez. Saf Aklın Eleştirisi’ni neredeyse bütünüyle aklın neyi bilip neyi bilemeyeceği ayrımını yapmaya ve böylece onu kendi konusu olamayacak şeylerden “kurtarmaya” hasreden Kant için bilgisine ulaşabileceğimiz ancak, uzam ve zaman içerisinde verili olan fenomenlerdir. Dolayısıyla aşkın olan içkin olandan, tümel olan tikel olandan ayrıdır ve bilinmesi gereken, insanın –dolayısıyla öznenin- bilme tarzlarıdır.

Hegel, ironiler ve kelime oyunlarıyla dolu Felsefe Tarihi Üzerine Dersler ve özellikle Hukuk Felsefesinin Prensipleri’nde Kant’ın bilgiyi fenomenlere ve fenomenal alana hapsetmesini ve bu epistemolojik yaklaşımın siyasal ontolojik alandaki uzantıları ile sonuçlarını eleştirir. Hegel, en temelde bir sınır çekebilmek için sınırın iki tarafını da bilebiliyor olmak gerektiğini; bir sınırdan söz edebilmek için o sınırın oradan geçmesini mümkün kılan nedenlerle birlikte “duvarın ardını” da görebiliyor olmak gerektiğini vurgulamıştır. Ona göre Kant’ın öznesi anakroniktir; kültür, tarih ve toplum-dışıdır, dolayısıyla bu haliyle özne içeriksizdir. Özne, içeriğini bir bağlam içerisinde ortaya koyar ve bu bağlam da içinde bulunduğu tarih ve kültürdür. Hegel düşüncesinde tikelden ayrı bir tümel, içkinden ayrı bir aşkın bulunmamaktadır ve “mutlak” olana –Geist– yönelik bu tutum kendini siyasal ontolojik bir “birey-ötesilik” düşüncesine götürmektedir. Hegel’in diyalektiği, özneyi tekrar içeriğine kavuşturmaya, onu tarihsel ve kültürel bağlamı içerisinde düşünmeye ve dolayısıyla özne-nesne dualizmini aşarak öznenin nesne ile birliğine ulaşmaya dönüktür. Böylesi bir diyalektik düşüncede “Geist”, özne ile nesnenin, tikel ile tümelin, aşkın ile içkinin birliğine varacak olan fenomenolojik serüveninde farklı momentleri kat etmektedir. Kant’ın özne-nesne ayrımı, bu yolculukta “bilinç” uğrağında karşımıza çıkar fakat ulaşılacak olan sadece bilinç değildir, özbilinçtir. Bu müdahalesi ile Hegel, söz konusu ikilikleri ortadan kaldırarak numen kavramının işaret ettiği kendinde-şey dogmasına önemli bir eleştiri getirmiştir. Buna göre Kant, fenomen-numen ayrımı ile çizdiği sınırın ötesinin de bilgisine ulaşabilecektir; yeter ki özne tarihsel ve kültürel bağlamı içerisinde ele alınsın.

Bu noktada, yukarıda kısaca açıklamaya çalıştığım ve epistemolojiden ödünç aldığım bir kavramla (sınır-kavram) siyasal ontolojik alanda üzerine serbestçe düşünülebilecek bir yaklaşımın eskizini çıkarmaya, temel hatlarını çizmeye çalışacağım. “Göçmenlik” kavramının günümüzde bir “sınır-kavram” olarak ele alınabildiğini ve tam da bir sınır-kavram işlevi gördüğünü ileri sürerek kavrayışın hem göçmenler hem de göçmen olmayanlar için eşit, özgür ve birarada yaşama irademizi sakatlayan niteliklerini bertaraf edebilmenin Hegel’in Kant’ın bilgi kuramına yönelik eleştirisinin toplumsal alanda edimselleştirilmesinden geçtiğini savunacağım.

“Göçmenlik”, günümüzde bir sınır-kavram olarak düşünülebilir ve bu düşünüşü sadece mümkün kılan değil bize dayatanın da göçmenliğe dair söylenen sözün ve üretilen bilginin niteliği olduğu söylenebilir. Göçmenliğin kendisine ve göçmenlere dair söylenenlerin kim tarafından söylendiği, neyi işaret ettiği ve siyasal alanda nasıl karşılık bulduğuna bakmak bu nitelikleri tartışmak için daha sağlam bir zemin sağlayabilir.

Avrupa’da bulunan ve mülteci statüsü alabilmek için çabalayan göçmenler, Akdeniz’de çoğu zaman ölümle ya da bitmek bilmeyen kamp bekleyişi ile sonuçlanan yolculukları ile Avrupa’ya varmaya çalışan ya da bugün Türkiye’nin Yunanistan sınırında bitimsiz bir bekleyiş içerisinde bulunan göçmenlerle ilgili hükümetlerin, uluslararası veya yerel sivil toplum aktörlerinin ya da bilim insanlarının ürettiği bilgi ve söylemler dışında gerçekte göçmenlik hakkında ne bildiğimizi ileri sürebiliriz? Herhangi bir şekilde göçmenliğin “neliğine” ilişkin bir söze ya da deneyime erişebildiğimizi nasıl söyleyebiliriz? İçinde bulunduğu bağlam farketmeksizin bir göçmenin kendine ya da içinde bulunduğu bağlama ilişkin söylediği söz dahi haberleştirilir ya da raporlaştırılırken haberleştiren ya da raporlaştıran “özne”nin bakışı tarafından massedilirken belirgin hale gelen özne-nesne dualizminden sıyrılabildiğimizi söyleyebilir miyiz?

Bu soruların ve sorabileceğimiz daha birçok sorunun üzerine düşünmek ve olası cevaplarını aramak, bizi göçmenliğe dair söylenenlerin aslında bize göçmenliğin neliğine ilişkin hiçbir şey söylemediğini farketmeye götürmektedir. Göçmenlik, deneyim alanımızın dışında kalmakta ve kendisi dışında işleyen süreçlerde çok kritik bir rol oynamaktadır. Bazen kamu güvenliği ve/veya kamu sağlığına yönelik bir tehdit unsuru olabilme “potansiyeli” ile, bazen insan hakları soyutlaması üzerinden çeşitli kurum ya da hükümetlerin suçlama ya da yükümlülükleri birbirlerine yöneltme ve hatırlatmalarının vasıtası olabilen “hak öznesi olma(!)” nitelikleri ile bazen ise toplumsal formasyonun dengesini ve ekonomik işleyişin selametini riske atan bir entite olarak göçmenler, –hak öznesi olarak gündeme getirilseler dahi- sürekli olarak kendini yeniden üreten söylemlerin “nesnesi” olarak öne sürülmektedir.

Böylesi söylemlerin kendilerini yeniden üretmesi ile işleyen iktidar yapıları çoğunlukla totaliter olmayan ve incelikli şekilde işleyen siyasal yapılar olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla bugün, göçmenler için Arendt’in dünya savaşları sonrasında kullandığı tanım olan “yeryüzünün posası” (Abschaum der Erde) dahi yetersiz kalmaktadır; çünkü “hakları” totaliter rejimlerin baskıcı politikaları ile ellerinden alınmamakta, göçmenler günümüzün hiyerarşik küreselleşme süreçleri çerçevesinde işleyen liberal ve/veya ulusal politikalarca haklarını kullanamaz hale getirilmektedirler. Giderek sınırın kendisi olmaktadırlar; deneyimimizin kısıtlılığını işaret eden bir sınır. Çok uzağa gitmeden, 28 Şubat’ta Türkiye’nin Avrupa’ya sınır kapılarını göçmenler için açacağı ve geçmek isteyenlerin engellenmeyeceğinin açıklanmasından bu yana Türkiye-Yunanistan sınırında Yunanistan’a geçmek için bekleyen, geçme çabaları kolluk kuvvetlerinin sert önlemleri ve müdahaleleri ile engellenen ve Türkiye tarafında adeta sürekli hale gelmiş bir kampta, sınırı geçebilme umuduyla bekleyişlerini sürdüren göçmenler hakkında bilinen ve söylenenlerden söz edebiliriz. Ne sığınma hakkını kullanabilen ne de Türkiye’de kalırlarsa insan onuruna uygun bir statüyle yaşayabilen; ölüm, yaralanma, sınırı geçebilme ve geri püskürtülme sayılarıyla dolu istatistikler dışında Covid-19 salgını bağlamında olası bir kamu sağlığı riski, sınır güvenliğini riske atan bir entite ve “insani yardıma” ihtiyacı olan bir grup olarak ele alınan sınırdaki göçmenlerin deneyimi, bizim erişebileceğimizden çok daha uzakta görünmektedir.

Fakat bu uzaklık, göçmenliği bir sınır-kavram olarak kurgulayarak bize dayatan iktidar yapılarının yarattığı bir mesafeye işaret etmektedir. Gerçekten de bir mesafedir burada söz konusu olan; katetmemiz ve sonunda söz konusu deneyime ulaşarak bu deneyimin gerçekliği ve bedelleriyle birlikte başa çıkmamız gereken. Bu anlamda, ihtiyacımız olanın insan haklarını savunurken soyutlanmış tikellikler temelinde idealize edilen haklardan hareket ederek soyut bir savunu yapmak olmadığını farketmemiz büyük bir önem taşımaktadır. Var oluşumuzun çoğulcu temelini hatırlamak, bu temelden hareket ederek bir mücadele hattı kurmak kritiktir. İhtiyacımız olan böylesi bir temelden hareket ederek hakların gerçek anlamda edimselleşmesi ve talep edilebilir, zorlanabilir hale gelmesini sağlamak için mücadele edebilmektir. Yani, aslında özellikle Hegel’in, Kant’ın epistemolojisi ve ontolojisine yönelik eleştirisini siyasal ontoloji bağlamında, haklar düzeyinde edimsel kılmak için çabalamaktır. “Hayır, sınırı biliyorsak ötesini de bilebiliriz!” diyebilmek.