Yürürken atılan her adım, vücudun düşmeye karşı yaptığı bir harekettir – her hareket, biz dünyanın kütle çekimiyle birlikte kımıldanırken, bizim özgür olma imkânımızı da içerir esasen. Dünyadaki yolumuzda seyrederken farklı çekimler, engeller ve özgürlükler bizi ilerletir, hayata doğru iterler. Ancak kapitalizmin ve -dünyayı gittikçe daha sanal ve daha anlaşılmaz yollarla deveran eden- medya ağlarının ve teknolojilerinin değişimi karşısında özgürlüğün kısıtlanması, bizim tecrübelerimizin duygulanımsal ve bedensel boyutlarını ne ölçüde içerir? Yani, yeni ve sanallaşmış iktidar biçimleri her adımımızı izlerken, medya ve siyaset mütemadiyen korkularımızdan beslenirken (örneğin bir siyasi lider bir ülkeyi “terör”e karşı güvende ve korunaklı hissettirmek için sınır ötesine askerî birlikler gönderirken), hayata ve hakikate dair ne hissedebilir ve ne yapabiliriz? İnançlarımız ve umutlarımız birtakım “iyilik”ler adına harekete geçirilebilir ve birtakım “kötülük”lere ve ulusal güvenlik tehditlerine karşı yapılan saldırılarda birer araç olarak kullanılabilir. Dünyayla olan ilişkimize hükmeden bu çaresizlik çerçevesi karşısında -şiddet, terör ve sermaye akışının sanal hatları- siyasal müdahalenin umutları nelerdir?

Felsefeci Brian Massumi bu hareket alanları içerisinde yatan umutları arıyor; özgürlüğün imkânlarını ve yeni ‘denetim toplumları’ içerisinde işleyen iktidar ilişkilerini keşfe çıkıyor. Bütün bunlar etik meselelerdir, yaşamanın hakikati ile bizi dünyaya olan aidiyetimizi önemsemeye iten inançlarımız ve inanışlarımız ile ilgili… Massumi’nin farklı alanlardaki çeşitli yazıları ve felsefi perspektifleri, bireysel ve siyasi gerçekliğin gücü olan duygulanıma [affect] -yaşamanın boyutları ve deneyimlerine- dair fikir dünyasını radikalleştiriyor. Massumi, Montreal’de yaşamakta.

Devinimler umut, his, duygulanım

Deneyimlerimizin duygulanımsal boyutları ve umut ile ilgili biraz düşünelim istiyorum – hayatlarımızı çevreleyen bu yeni ve ‘sanallaşmış’ [virtualised] küresel ve politik ekonomiler içerisinde ne gibi özgürlüklerden bahsedebiliriz? Umudun imkânına dair ne düşündüğünüzle başlayabiliriz.

Bence umut gibi bir mefhumun işe yarar hâle gelmesi için bir başarı beklentisine bağlı olmaması gerekir – yani sade bir ‘iyimserlik’ hâlinden başka bir şey olmalı umut; çünkü akılcı davranacak olursak, geleceğe baktığımızda umuda pek de yer olmadığını söyleyebiliriz. Küresel durum epey karamsar; ekonomik eşitsizliklerin her geçen yıl arttığı, sağlık ve hijyen koşullarının birçok bölgede mütemadiyen kötüleştiği, çevresel felaketlerin küresel bir şekilde hissedildiği, uluslar ve halklar arasındaki çatışmaların gittikçe kontrolden çıktığı, işçilerin ve mültecilerin toplu bir şekilde yerinden edildiği bir dünya… İnsanı felç eden bir keşmekeş bu. Eğer umut sadece karamsarlığın tersi demekse, çok bir umuttan bahsedemeyiz. Öte yandan, eğer umut, iyimserlik veya karamsarlık tanımlarından, bir başarı temennisinden ya da bir takım mantıksal sonuç hesaplamalarından ayrılabilirse, işte o zaman bence ilginç bir hâl alıyor – çünkü o zaman umut şimdiye dair bir şey oluyor.

Evet – umut fikrinin bugüne, şu ana dair hayati bir önemi var. Öteki türlü sonsuzca bir gelecek tasavvuruna veya bizi devamlı olarak hayal kırıklığına uğratacak daha iyi bir toplum ya da hayat ile ilgili birtakım ütopik rüyalara bakmaya devam ediyoruz. Ve eğer karamsarlığı buradan çıkan doğal bir akış olarak görürsek, sizin de önerdiğiniz üzere, sadece bir felç olma durumuyla karşılaşıyoruz.

Evet, çünkü her durum için birbirleri ile iş birliğinde bulunan ya da zıt amaçlar doğrultusunda çalışan çok sayıda organizasyon seviyesinden ve yönelimden bahsedebiliriz. Bütün bu unsurların birbirleriyle kurdukları ilişki tek seferde kavranamayacak kadar karmaşık. Her durumu çevreleyen bir muğlaklık daima vardır; belli bir bağlamın dışına çıktığınızda nereye gidebileceğinize ve ne yapabileceğinize dair bir belirsizlik. Bunun size bir manevra alanı verdiğini fark ettiğinizde ve bir başarı veya başarısızlık tahmini yerine buna odaklandığınızda bu belirsizlik sizi güçlendirebilir. Her zaman için bir deneme alanı olduğunun, deneyip görmeniz gereken bir şeyler olduğunun hissini verir; duruma dair birtakım potansiyeller olduğu anlayışını getirir. Fen bilimlerinden bir tabir ödünç alarak söylemek gerekirse; şu anın ‘sınır koşulları’ hiçbir zaman için kapalı bir kapı değildir. Birtakım imkânlar için bir kapı eşiğidir esasında. ‘Şu anın’ içinde bulunmak her zaman için geçicidir. Eğer böyle bakarsanız, şu anın korkunçlukları ve mantık dâhilinde gelecekte karşılaşabilecekleriniz ne olursa olsun, bir kutuya kapanmış hissetmenize gerek kalmaz. Yolun sonuna ulaşmayabilirsiniz belki, ama en azından önünüzde bir adım olduğunu görürsünüz. Ve hangi adımı atacağınız sorusu, uzak bir gelecekte bütün sorunlarımızı çözeceğini düşündüğümüz bir hedefe nasıl ulaşacağımız sorusundan çok daha az korkutucu. Bence ‘umutsuz’ olan şey ütopik düşüncenin ta kendisi.

Peki, burada ‘duygulanım’ ve umut ile ilgili fikirleriniz nasıl bir araya geliyor?

Kendi çalışmalarımda ‘duygulanım’ mefhumunu o manevra alanından, şimdiki zamanın her durumu için ‘nereye gidebileceğimiz ve ne yapabileceğimizden’ bahsetmek için kullanıyorum. Sanırım ‘duygulanım’ benim ‘umut’ yerine kullandığım kelime. Benim için bu kadar önemli olmasının sebebi bu mefhumun bize bir ütopya resmi yerine bir sonraki deneysel adıma odaklanmanın aslında “daha azla yetinmek” olmadığını açıklıyor olması. Daha çoğuna ulaşmak anlamına da gelmiyor tümüyle. Aslında tam olarak olduğun yerde olmak, ama daha yoğun bir şekilde.

Duygulanımdan yoğunluğa geçerken, duygulanımı kişisel duygulardan başka bir şey olarak anlamak gerekiyor. ‘Duygulanım’ derken gündelik olarak kullandığımız ‘duygu’dan bahsetmiyorum. Benim bunu kullanım şeklim öncelikle Spinoza’ya dayanıyor. Spinoza bedenden bahsederken bedeni etkileme [affecting] ve etkilenme [being affected] kudreti çerçevesinde değerlendiriyor. Bunlar iki farklı kabiliyet değil – her zaman birlikte hareket ediyorlar. Bir şeyi etkilemek aynı zamanda kendinizi bir şey tarafından ve bir önceki andaki hâlinizden farklı bir şekilde, etkilenmeye açmaktır. Belli belirsiz de olsa, bir geçiş yaparsınız; bir eşiği geçersiniz. Duygulanım, bir kudret değişimi açısından bu eşiği geçişin adıdır. Spinoza’nın bunu bedenden bahsederken kullandığını unutmayalım. Spinoza’ya göre bedenin ne olduğu o bedenin ilerlerken ne yapabildiğiyle ilgilidir. Tamamıyla pragmatik bir tanım bu. Bir beden adım adım hangi kabiliyetleri taşıdığı ile tanımlanır. Bunların ne olduğu sürekli değişir. Bir bedenin etkileme veya etkilenme yetisi -yani onun duygulanım yükü- sabit bir şey değildir.

Dolayısıyla bu duygulanım yükü koşullara bağlı olarak bir akıntı gibi sakince yükselip alçalabilir, ya da bir dalga gibi kabarıp zirveye ulaşabilir, ya da bazen sadece dibe vurabilir. Bunların tümü vücudun devinimlerine bağlı olduğu için duygulara indirgenemez. Öznel değildir; tabii bu içinde hiçbir öznellik taşımadığı anlamına da gelmez. Spinoza her geçişe, kudret çerçevesinde bir değişim hissinin eşlik ettiğini söyler. Duygulanım ve bu geçiş hissi apayrı iki şey değildir. Tıpkı etkileme ve etkilenme gibi, bir madalyonun iki yüzüdür. Bu, duygulanımın yoğunluk ile ilintili olduğuna dair ilk anlamıdır – her duygulanım bir ikiye katlamadır. Bir değişimin deneyimlenmesi, bir etkileme-etkilenme hâli, deneyimin deneyimlenmesiyle ikiye katlanır. Bu, bedenin devinimlerine her geçişte onunla kalacak bir derinlik verir – hafızada, alışkanlıklarda, tepkilerde, arzuda ve yönelimlerde toplanır, birikir. Duygu, bu deneyimin derinliğinin herhangi bir andaki ifadesidir.

O halde duygu, deneyimimizin derinliğinin sınırlı bir dışavurumu mudur sadece?

Bir duygu, aslında duygulanımın kısmi bir dışavurumudur. Örneğin, sadece sınırlı bir hatıra seçkisine dayanır ve belirli bazı refleksleri veya yönelimleri ortaya çıkartır. Hiçbir duygu durumu, deneyimlerimizin tecrübesinin -deneyimimizin kendini katladığı yolların tümünün- bütün derinliğini ve genişliğini kapsayamaz. Aynı şey bilinçli düşünce için de söylenebilir. Belirli bir duyguyu hissettiğimizde veya belirli bir şeyi düşündüğümüzde, o anda ortaya çıkabilecek olan diğer tüm hatıralar, alışkanlıklar, yönelimler nereye gider? Ve bedenin kendisinden ayrılmaz olan etkileme ve etkilenme kabiliyetleri nereye gider? Bütün hepsinin aynı anda açığa çıkması elbette mümkün değil. Ama bütünüyle namevcut da değiller, çünkü muhakkak bir sonraki adımda başka bir seçki çıkacaktır ortaya. Hâlâ oradalar, bir nevi sanal olarak belki, birer potansiyel olarak. O halde bir bütün olarak duygulanım, potansiyellerin sanal olarak aynı anda var olmalıdır.

Duygulanımın yoğunluk ile ilintili olduğuna dair ikinci anlam da budur. Hayatta ilerlediğimiz müddetçe etkilemeye ve etkilenmeye dair bir sürü imkân bizi takip eder. Her zaman orada bir yerlerde olduklarına dair belli belirsiz bir his olur içimizde. Bu belli belirsiz potansiyele biz ‘özgürlük’ diyoruz ve bunu şiddetle savunuyoruz. Ancak o potansiyelin orada olduğundan ne kadar emin olursak olalım, bize her zaman erişilmezmiş gibi, hep bir sonraki kavşaktaymış gibi geliyor. Çünkü fiilen değil, sanal olarak oradadır. Ancak eğer küçük, pratik, deneysel ve stratejik adımlarla duygusal dünyamızı genişletirsek ya da düşünsel algımızı ilerletebilirsek; her adımda bu kabiliyetimizin daha fazlasına erişebiliriz. Daha fazla potansiyelin mevcudiyeti hayatımızı yoğunlaştırır. Durumlarımıza esir düşmeyiz böylece. Asla tamamen özgür olmasak da en azından özgürlüğün bir safhasını deneyimleriz; kendimize ait kıpırdayabileceğimiz bir alan… Herhangi bir anda ne kadar özgür olduğumuz, bizim deneyimsel derinliğimize her adımda ne kadar daha erişebildiğimizle ilintilidir – ne kadar yoğun yaşadığımızla ve ilerlediğimizle.

Bunların hepsi yine durumların açıklığıyla ve bizim bu açıklığı nasıl yaşadığımız ile ilgili. Şunu hatırlamalıyız ki biz hayatı her zaman için bedenli [embodied] olarak yaşarız ve bu hiçbir zaman sadece kişisel olamaz – hiçbir zaman sadece bilinçli düşüncelerimizin veya duygularımızın içine sığdırılamaz. Bu bir şeylerin sadece bizimle, bizim öznelliğimizle ilgili olmadığını söylemenin bir başka yolu aslında. Duygulanım içerisindeyken asla yalnız değilizdir. Çünkü Spinoza’nın tanımlamasıyla duygulanımlar esasen başkalarına ve başka durumlara bağlantı yollarıdır. Kendimizden daha büyük olan süreçlere katılış açılarımızdır. Yoğun bir duygulanım beraberinde hayatın daha genişçe bir alanına yerleşiyor olma hissini getirir – başka insanlara ve başka yerlere dair güçlü bir aidiyet hissini. Elbette Spinoza bir hayli yol kat ettiriyor bize, ancak yine de bence onun fikirleri, tecrübelerin yoğunluğuna odaklanan Henri Bergson ve bu tecrübelerin birbirleriyle bağlantılarına odaklanan William James gibi düşünürlerin çalışmalarıyla desteklenmeli.

Yanlış bir saptama yapmak istemem, ancak, Spinoza’dan ve duygulanımdan bahsederken bunun bizi dünyaya ve başkalarına bağlayan, insan olma kabiliyetiyle ilgili ilkel bir hisse tekabül ettiğini düşünüyor musunuz? Bu büyük oranda ‘doğal’ bir şey gibi gözüküyor…

Eğer ilkel olmak daha ‘doğal’ olmak anlamına geliyorsa, bunun ilkel bir şey olduğunu söylemezdim. Duygulanımsal yoğunluğun, bir adım geri atıp bir şey üzerine tefekkür etmekten daha ‘doğal’ olduğunu zannetmiyorum ya da bir şeyi dil sayesinde belirtebilme kabiliyetinden. Ama sanırım aslında bunun direkt bir şey olmasıyla alakalı olarak bir ilkellikten bahsedebiliriz. Bundan bahsedebilmek için aracılık yapacak bir kavrama ihtiyacımız yok. Kültürel kuram alanı içerisinde insanlar genellikle bir tarafta bedenden, diğer tarafta da hisler, düşünceler ve bunlar için kullandığımız dilden bahsederken bu tarafları sanki apayrı iki gerçeklikmiş gibi algılıyorlar; sanki bu iki taraf arasına bir şeyin girip bunları birbirleri ile temas ettirmesi gerekiyormuş gibi. Birçok kuramcının beden ve zihin arasındaki o eski Kartezyen ikiliğin üstesinden gelmek için bu ‘aracılık’ meselesine başvurduğunu görüyoruz; oysaki üstesinden gelmekten ziyade bu ikiliği olduğu gibi bırakıyor, sadece aralarına bir köprü kurmaya çalışıyorlar. Ancak eğer ‘duygulanım’ mefhumunu az önce bizim yaptığımız gibi tanımlayacak olursak, işte o zaman dil gibi fazlasıyla karmaşık işlevleri de içine aldığını görürüz. Bedenin her işlevi ile ilişkili bir duygulanımdan bahsedebiliriz, adım atmak için ayağınızı kıpırdatmaktan konuşmak için dudaklarınızı oynatmaya kadar. Basitçe duygulanım, potansiyelleri açısından baktığımız bir beden hareketidir – bir şey olma ya da daha iyisi, bir şey yapma kudreti…

Söylediğim gibi, bahsettiğim direkt olma durumu normalde bizim özgürlük ile ilişkilendirdiğimiz bir kendine dönüklüğü veya kendine hâkim olma halini anlatmıyor sadece. Doğrudan geçiş anlamında bir dolaysızlık bu – bedenin bulunduğu durumdan ve andan bir ötekine geçişi ile ilgili. Ancak bu aynı zamanda bir durum içerisindeki bedenin ikiye katlanması anlamına da geliyor – eğer bu geçişi daha yoğun yaşayacak olsaydı, dönüşeceği veya yapacağı şeye doğru bir katlanma. Bir beden kendisiyle kesişmez. Kendisini kendisine sergilemez. Her zaman için bir sonrakine doğru hareket halindedir; aynı zamanda kendini de ikiye katlar, hatıralarla, alışkanlıklarla, reflekslerle kendi geçmişini bugüne taşır. Aynı zamanda bu, bir bedenin kendi duygulanımsal boyutuyla kesiştiğini dahi söyleyemeyeceğimiz anlamına gelir. Bu boyuttan seçkiler alır, belirli potansiyelleri ortaya çıkartıp gerçekleştirir. En geniş anlamıyla duygulanımı, bedenin her söylediği veya her yaptığından sonra potansiyelinden geriye kalanlar olarak düşünebilirsiniz – ebedi bir bedensel bakiye. Başka bir açıdan bakınca bu ebedi bakiye bir fazlalık. Dilde yaratılan her anlamın veya işe yarar bir işlevin her performansının yanında deneyimlenen bir potansiyel veya yenilik veya yaratıcılık rezervi gibi – belli belirsiz ama direkt olarak deneyimlenen, bir fazlalık olarak, kendini toplayıp ilerlemeye başlarken taşan bir hayat.

Hemen akla hiddet gibi bir şey geliyor. Çok güçlü bir bedensel deneyim, fevri bir yoğunluk – bazı açılardan bir olumlu yükü yokmuş gibi duruyor, çünkü genelde hiddet aslında bir şeye karşı bir tepkiden doğuyor…

Bence hiddet ve kahkaha gibi duygulanımsal dışavurumlar aslında en güçlüleri çünkü bunlar çeşitli durumları sekteye uğratırlar. Bu anlamıyla olumsuzlar. Meydana gelen anlam akışını, yani o sırada gerçekleşen normalleşmiş ilişkileri ve etkileşimleri ve yerine getirilen işlevleri bölerler. Bu yüzden bunlar, bir yere sığmayan bir şeylerin zorla sokulmasıdır esasen. Örneğin hiddet, durumu bir dikkat hâline zorlar, genellikle kelimelerle ifade edilemeyecek bir yoğunlukla dolu bir sekte sokar araya. Hiddet, çoğunlukla bozularak gürültüye ve anlaşılmaz el kol hareketlerine dönüşür. Bu da durumun bu hiddet istilası etrafında yeniden düzenlenmesini ve bu yoğunlukla bir şekilde başa çıkılmasını dayatır. Bu anlamıyla olumlu bir şeyi açığa çıkarır – bir yeniden yapılandırmayı.

Bir hiddet patlamasına nasıl tepki verilebileceği ile ilgili her zaman anlık bir hesaplama veya muhakeme yapılır. Tabii bu muhakeme bütün olasılıkları düşünüp tükettiğimiz bir süreç değil – böyle bir şey için yeterli süremiz yok. Bunun yerine, anlık gerçekleşen ve bedenin tümünü durumun içine sokan bir muhakeme kullanırız. Hiddete verilen tepki çoğunlukla hiddetin kendisi gibi mimiklere ve hareketlere dayanır. Durumun aşırı yükü dolayısıyla bir mimikten veya hareketten kaçınmak bile aslında başlı başına bir hareket haline gelir. Bir öfke patlaması birtakım sonuçları birlikte hazırlar – bir barış olasılığı veya şiddete evrilen bir süreç olabilir, ilişkiler tümüyle kopabilir; bütün olasılıklar, bir şimdiki zamanın içine sıkıştırılmış halde, aynı anda mevcuttur. Her şey, düşünmeye pek zaman kalmadan gerçekleşir. Yani, aslında anlık bir duygulanım değerlendirmesi üzerinden vücutta bir tür düşünce gerçekleşir; potansiyel olarak gidilebilecek yönlerin veya sonuçların, bizim durumun içerisindeki dolaysız, fiziksel dahlimizden bağımsız olmayan bir değerlendirmesi. Felsefeci C. S. Pierce’ın, hâlâ bedensel bir hissiyatın içinde yatan, henüz kendisini bilinçli bir tefekkür ve korunaklı bir dil ile ifade edemeyen, eyleme dönüşürken sanki gözler önüne serilen bir hismiş gibi görünen düşünce için bir kelimesi vardı; o buna ‘abdüksiyon’ – ‘hepten gidimsellik’ [abduction][1] ismini verdi.

Evet, evet. Bir tür yakalama gibi…

Evet, daha önce işaret ettiğim gibi, his dediğimiz şeyin duygulanımın bir ifadesi olduğunu söyleyebiliriz – bir eşikte olmanın geçici farkındalığı. Duygulanım esasen bedenli bir düşünmedir – bilinçli ama belli belirsiz, yani henüz tam bir ‘düşünce’ olmamıştır. Düşüncenin bir hareketidir, ya da düşünen bir hareket. Abdüksiyon gibi bazı mantık kategorileri bunu tanımlamak için kullanılabilir.

Abdüksiyonu bir tür anı [moment] çalmak olarak görüyorum. Tabii çok geniş anlamları da var – çalmak olabilir, ya da yabancı bir güç veya ele geçirilme olabilir…

Ya da, sizin bir durumu yakalamanızdan ziyade, bir durumun içine çekilmeniz, durumun çok hareketliliği tarafından yakalanmış olmanız olabilir. Ancak, durum tarafından yakalanmış olmak illa ki bir baskı anlamına gelmeyebilir. Bu aynı zamanda…

Aynı zamanda az önce bahsettiğimiz anlamıyla bir tür özgürlük de olabilir…

Kesinlikle, buna bir canlılık, dirilik hissi eşlik edebilir. Daha çok yaşıyormuş gibi hissetmek. Bu neticeleri ‘düzeltmeye’ çalışmaktan veyahut birtakım netice değerlendirmeleri yapmaktan daha zorlayıcı şüphesiz, ama en azından sonuç verici olacağını söyleyebiliriz. Bu sizi bir kenar [margin] bulmaya, sahip olduğunuzu bilmediğiniz ve düşünemediğiniz bir manevraya zorlayabilir. Sizi değiştirir, büyütür. Yaşıyor olmak aslında bundan ibaret.

Dolayısıyla duygulanım mefhumu üzerine olumlu veya olumsuz çağrışımlar yapıştırmam zor. Bu dışarıdan bir muhakeme anlamına gelir; ahlakçılığa doğru gitmek anlamına… Spinoza ahlâk ve etik arasında bir ayrım yapar. Spinozacı bir bakış açısıyla, etik bir yönde ilerlemek demek; eylemleri önceden ayarlanmış bir muhakeme sistemi üzerinden tanımlayıp sınıflandırarak onlara olumlu veya olumsuz bir değer atfetmek değil, eylemlerin ne tür bir potansiyel ifade ettiğini değerlendirmek demektir. Bir insan zor durumda kaldığında buna bir şakayla mı karşılık verecek yoksa sinirlenecek mi? Bu belirsizlik durumda duygulanımsal bir değişiklik üretir. Bu duygulanımsal yük ve bunun neyle sonuçlanacağı etik ile ilgilidir, çünkü insanların netice olarak ne yöne gideceklerini veya ne yapacaklarını etkiler. Sonuçları vardır.

O halde etik her zaman için duruma mı bağlıdır?

Bu anlamıyla etik bütünüyle durumsaldır. Bütünüyle pragmatik. Ve insanlar arasında, sosyal alanlarda ortaya çıkar. Özsel bir iyilik veya kötülükten bahsedemeyiz. Bir eylemin etik değeri onun durum içerisinde neyi ortaya çıkardığı ile ilgilidir; durumu nasıl değiştirdiği, sosyalliği nasıl açtığıyla. Birbirimizi doğru veya yanlış diye yargılamakla ilgili değil bu. Spinoza gibi, Nietzsche de iyilik ve kötülük arasında olmasa bile iyi ve kötü arasında bir ayrım yapar. Basitçe, ‘iyi’ duygulanımsal olarak duruma en fazla potansiyeli ve bağlantıyı sağlayan şeydir. Bir oluş ve oluşum üzerinden tanımlanır.

Seyirler

Bu beni sizin ‘yürümek denetimli düşüştür’ fikrinizle ilgili düşünmeye itiyor. Bir anlamda, attığımız her adım yerçekimi ile çalışıyor ve düşmüyoruz, ancak bu bizim bilinçli bir şekilde üzerine düşündüğümüz bir şey değil çünkü vücudumuz zaten bir özgürlük ve kısıtlanış arasında hareket halinde. Bunu ilginç buluyorum çünkü çeşitli açılardan ‘algı’ ve ‘dil’ arasındaki ilişki üzerine düşünüyorum ve bence ‘duygulanım’ ve bu bedenin hareketi ile ilgili mefhumlar deneyimlerimiz ve dil üzerine daha umutlu ve daha bütünsel konuşmayı mümkün kılıyor.

‘Yürümek denetimli düşüştür’ fikrini seviyorum. Bu bir çeşit atasözü gibi ve Laurie Anderson ve birçokları bunu kullanmıştır. Özgürlüğün veya hayatın içinde ilerleyebilmenin illa ki kısıtlamalardan, sınırlamalardan kaçmak demek olmadığı hissini yansıtır biraz bu. Her zaman için kısıtlamalar olacaktır. Örneğin yürürken yerçekiminin kısıtlamaları ile uğraşırız. Dengede olmanın da kendince kısıtları var. Ancak yürümek demek aynı zamanda o dengeyi bozmak demek; kendinizi bir tür düşüşe bırakıp bir yerde tekrar dengenizi sağlamak için bu düşüşü kesersiniz. Sınırları, kısıtları yok sayarak değil, bunlarla oynayarak ilerlersiniz. Kısıtlamalardan bir kaçış olmasa da, bir hareket alanı vardır.

Dilde de bu böyle. Dili, manevra alanları ve kısıtlamalar arasındaki bir oyun olarak görüyorum ben. Eğer dil ile ilgili geleneksel bir şekilde düşünürseniz, bir tarafta kelimelerin kabul edilmiş anlamları ve diğer tarafta bununla eşleşen bir algı arasındaki bir iletişim olarak görürseniz, dil pıhtılaşmaya başlar. Başka insanların anlamasını istediğiniz şeylere işaret edebildiğiniz oldukça alışılagelmiş bir sistem olarak kullanılır. Herkesin zaten orada olduğundan hemfikir olduğu bir şeye işaret etmekten ibarettir bu haliyle. Düşünürseniz her deneyimin benzersiz bir hissi olduğunu fark edersiniz ve dil hiçbir zaman bu deneyimin bütün detaylarını ifade etmek için yeterli değildir. Bu aslında biraz da aynı durumda olan iki insanın hiçbir koşulda bütünüyle aynı deneyimi yaşamıyor olmalarından kaynaklanıyor; kendi deneyimleri arasındaki farklar sonsuzca tartışılabilir. Biraz da aralarındaki şeyin tümüyle dile getirilemeyecek kadar çok olmasından kaynaklanıyor; özellikle orada sadece potansiyel veya soyut olarak bulunan şeyleri düşünürseniz. Ancak yine de dilin deneyimleri aktarmaktaki yetersizliğini öne çıkararak durumun ‘çok fazlalığını’ – durumun yükünü – ortaya çıkartan ve yeni deneyimlere alan açan kullanımları da var dilin.

Mizah bunun başlıca örneklerinden. En geniş anlamıyla bakarsanız şiirsel ifade de böyle bir şey. Yani dil iki yönlüdür: bir deneyimi yakalayıp bunu kodlar, normalleştirir; nötr bir çerçeve sağlayarak bu deneyimi ifade edilebilir hale getirir. Ancak aynı zamanda benim ‘deneyimin tekillikleri’ dediğim şeyleri, az önce tamamıyla durumsal olduğundan bahsettiğimiz duygulanımsal devinimleri, açık bir şekilde iletebilir de. Bu değişiklik potansiyelini deneyimlemek, her durumun kendi eşsizliğini ve doluluğunu deneyimlemek illa ki devinimleri yönetmekle değil, devinimlerde seyre çıkmakla ilgilidir. Bu zaten yaşanmakta olan bir tecrübenin içine dalmak demek. Kendinizi akışa bırakmak ve bedensel olarak devinimlerdeki, hareketlerdeki imkânlara ayak uydurmakla ilgili bir şey. Durumu tasarlamaktan ve hükmetmekten ziyade onun üstünde sörf yapmak ya da biraz bükebilmek gibi. Bu hükmetme paradigması deneyimlere sanki biz bu deneyimlerin dışarısındaymışız, bir nesne ile uğraşan bedensiz öznelermişiz gibi yaklaşır. Ama deneyimlerimiz nesne değiller. Onlar biziz; biz deneyimlerimizden oluşuyoruz. Biz durumlarımızız; o durumlar içerisindeki hareketlerimiziz biz. Her şeye dışarıdan bakan soyut varlıklar değiliz; onlara iştirak ediş hâlimiziz biz.

Dilin devinimleri muhakkak ki mühim ve bu algılarımıza başka bir pencere veya kapı açıyor. Ancak, entelektüeller açısından söylersek, eleştirel söylem ve kuramsal yazı içerisinde dilin kodlanması bir problem gibi duruyor çünkü burada dil, özgürlüğü veya deneyimi anlama potansiyelimizi engelleyebilecek şekilde devinimi durdurup her şeyi belirli terimlerle ve metotlarla açıklamaya çalışabiliyor.

Özgürlüğün veya hareketin imkânlarını artırmaya çalışan ‘eleştirel’ pratikler yetersizler çünkü herhangi bir şeyin belirli bir eleştirisini yapmak için öncelikle onun ne olduğunu tanımlamalısınız. Bu bir anlamda sadistçe bir teşebbüs; bir şeyi ayıran, ona belirli özellikler atfeden, sonra da ona dair nihai bir yargıya varan, – ahlâkçı bir yönde onu nesneleştiren bir yaklaşım. Bir ‘eleştirel metot’ kullanmanın ‘eleştirel olmak’ ile aynı şey olmadığını anlıyorum. Ancak yine de eleştirinin böyle bir ahlâkçı eğilimi olduğunu düşünüyorum. Bu sebepten deneyimin daha devingen boyutlarıyla irtibatının koptuğunu düşünüyorum. Ustalık ve yargıdan çok duygulanımsal bağlantıya ve abdüktif iştirake dayanan pratiklere müsaade etmiyor.

Yargısız olmak [non-judgmental] fikri ilginç görünüyor çünkü malum, her koşulda bir yargılama durumunun içerisinde gibiyiz… Eleştirel düşünce içerisinde yargılama yapmamak çok zor bir şey. Bu yönde ilerlemek büyük cesaret ister, çünkü öteki türlü…

Yani aslında bir risk alma hevesi gerekiyor; hatalar yapmak ve hatta bir ahmak gibi gözükmek… Bir şeyle ilgili kesin bir yargıya varmaya çalışan eleştirel perspektifler bir anlamda her zaman başarısız olurlar çünkü yargıladıkları sürecin dışında gerçekleşirler. Aradan geçen zaman içerisinde başka bir şey yaşanmış olabilir, ya da eleştirel odağın merkezi dışında gerçekleşen, zar zor algılanabilen bir şey… Bu gelişmeler daha sonra önem kazanabilir. Bir şeyi bir kenara ayırıp ona bir tanım zorlamak da yargıda bulunmanın zayıflıklarından biri, çünkü bu o anda etkin veya bariz olmayan bağlantıları, değişim tohumlarını, görmeye engel olabilir. Bir anlamda, yargılayıcı muhakeme kendinden bu kadar emin olduğu için son derece zayıf bir düşünce biçimi. Bu, onun kullanılmaması gerektiğini söylemez bize. Ama bence sırf ona yaslanmak yerine başka düşünce pratikleriyle birleştirilmeli. Eğer bu entelektüellerin asli tutumu olursa kısıtlayıcı olur.

Buna dair tipik bir örnek küreselleşme karşıtı hareket olabilir. Bu hareketin içerisinde, taktiklerinde veya kapitalizm analizinde kolayca zayıflıklar tespit edilebilir. Eğer sizin doğru olduğuna inandığınız yaklaşımı sergileyecek bir toplumsal hareket bekliyorsanız, hayatınızı bekleyerek geçirirsiniz. Hiçbir şey böyle gerçekleşmez. Ama şanslıyız ki insanlar hayatlarını bekleyerek geçirmiyorlar. Bir şeyin içine atlayarak deneyler yapmaya, adım adım bağlantılar kurmaya başlıyorlar. Böylece dünyanın farklı bölgelerinde, en basit toplumsal örgütlenmelerden en geniş teşkilatlı STK’lara kadar farklı siyasal alanlarda farklı teşkilat yapılarıyla faaliyet gösteren insanlar ve hareketler arasında bağlantılar oluşuyor. Çok kısa bir zamanda küreselleşmeyi çevreleyen tüm söylem değişti. Aslında sadece onu çevreleyen değil, onun içindeki kurumları çevreleyen söylem de değişti – artık herhangi bir uluslararası toplantıda küresel yoksulluk ve sağlık problemlerinin gündemde olmaması mümkün değil. Muhakkak ki henüz çözümden çok uzağız, ama en azından bu bir başlangıç. Başladı ve ilerliyor. Esas nokta da aslında bu: durmadan ilerlemek.

Özgürlüğün kısıtları

Az önce bahsettiğiniz benliğin ve özgürlüklerin üzerindeki kısıtlamalar bağlamında ‘kontrollü yürüyüş’ çok iyi bir örnek. Ancak ben bunu bir de sizin de üzerine yazdığınız ‘denetim toplumları’ bağlamında düşünmek istiyorum. Artık denetim toplumları içerisinde yaşıyoruz, dolayısıyla bu yeni çağda denetim ve güç ilişkileri nasıl bir özgürlük imkânı tanıyor bizlere?

Fizikte kaos kuramını derinden etkileyen bir problem var. Newton kanunlarının sınırları içerisinde, bütünüyle deterministik bir güzergâh izleyen cisimleri ilgilendiren bir problem bu: ‘üç cisim problemi’. Örneğin, eğer birbiri ile, mesela yerçekimi sayesinde, etkileşen iki cisim varsa önünüzde, her şey hesaplanabilir ve öngörülebilir. Herhangi bir anda birbirlerine göre nerede olduğunu biliyorsanız, bir güzergâh projeksiyonu oluşturup geçmişte nerede olduklarını veya gelecekte nerede olacaklarını hesaplayabilirsiniz. Ancak eğer üç cisimden bahsedersek, işte o zaman duruma bir öngörülemezlik payı girer. Bir noktadan sonra güzergâhlar tutarlı bir şekilde hesaplanamaz. Kararsız bir hâl alabilirler ve tahmin ettiğinizden bambaşka yerlerde ortaya çıkabilirler. Nasıl olabiliyor bu? Bütünüyle deterministik bir sistemin içine şans nasıl dâhil olabiliyor? Burada cisimler bir şekilde fizik yasalarının dışına çıkmıyorlar aslında; olan bu değil. Olan şey bir etkileşim ya da titreşim. Aslında etkileşen şeyler birbirinden ayrı cisimler ya da patikalar değil; etkileşen şey alanlar. Yerçekimi bir alandır – potansiyel çekimlerin, çarpışmaların, yörüngelerin; merkezcil ve merkezkaç hareketlerin oluştuğu bir alan. Üç farklı alan kesiştiği zaman bütün bu potansiyeller öyle karmaşık etkileşim örüntüleri oluşturuyor ki işin içine bir öngörülemezlik derecesi giriyor. Bu sadece bizim bir şeyleri tahmin etmemize imkân verecek ayrıntılı bilgilere sahip olmayışımızdan kaynaklanmıyor. Tutarlı bir tahminde bulunmak imkânsız çünkü buradaki öngörülemezlik nesnel bir gerçek. Yani en deterministik sistem içerisinde bile nesnel bir özgürlük ölçüsü var. En katı yasalar bağlamında dahi hareketlerin, devinimlerin bir araya gelişinde kısıtlamaları özgürlüğün imkânlarına çeviren bir şeyler var. Bu ilişkisel bir etki; bir karmaşıklık etkisi. Duygulanım bizim insani yerçekimi alanımıza benziyor ve özgürlüğümüz dediğimiz şey de bu ilişkisel çevirimler. Özgürlük, kısıtlamaları bozmak ya da onlardan kaçmak değil sadece. Bu kısıtlamaları özgürlük derecelerine çevirebilmek. Nihayetinde kısıtlamalardan bütünüyle kaçabilmek diye bir şey yok.

Kimse yerçekiminden kaçamaz. Bu kanunlar bizim bir parçamız, bizim kimliklerimizin içinde bulunan şeyler. Hiçbir insan basitçe toplumsal cinsiyetlerden kaçamaz mesela. Toplumsal cinsiyetin kültürel ‘kanunları’ bizi biz yapan şeylerin ve bizi birer birey olarak üreten sürecin bir parçası. Bu toplumsal cinsiyet kimliklerinden basitçe bir adım dışarı atmak mümkün değil. Ancak belki toplumsal cinsiyeti az önce bahsettiğimiz gibi bir ters çevirmeye tabi tutabiliriz. Bu bireysel bir teşebbüs olamaz çünkü bu bireyler arasındaki etkileşim ve titreşim örüntülerini bükmeyi gerektiriyor. İlişkisel bir teşebbüs bu. Kendinizi veya başkalarını ayrı ayrı etkilemiyorsunuz. Hepsine birlikte; onların birlikteliğine, aidiyet alanlarına etkide bulunmaya çalışıyorsunuz. Esasen fikir şu: aidiyet seviyesinin kendisini etkilemenin; bizatihi bedenlerin bir araya gelişini ve birlikte hareket edişini etkilemenin çeşitli yolları var. Bu, az önce bahsettiğimiz etik bağlamında bir müşterek potansiyel değerlendirmesi yapmayı içeriyor. Bizatihi bir şeylerin ilişkiselliğini önemsemeyi gerektiriyor – bir kimlik siyasetindense bir aidiyet siyaseti; farklı ilgi alanlarının birbirlerini tahmin edilebilir yollardan çekmesi ve kesişmesi siyasetindense, ilişkili bir çıkış [emergence – ortaya çıkma, belirme] siyaseti. Isabelle Stengers’in terminolojisinde bu tür bir siyaset bir pratikler ekolojisi anlamına geliyor. Arada-olmanın pragmatik bir politikası. Duygulanım seviyesinde faaliyet göstermesi gereken bir abdüktif siyaset.

Peki bu politik ekoloji neleri içeriyor?

Bu tür bir politik ekolojiye ulaşabilmek için öncelikle iktidarın ya da kısıtlamaların bir güç tarafından baskı altına alınmak anlamına geldiği fikrinden kurtulmak gerekiyor. İktidarı, bir şey yapabilme kuvveti olarak görebiliriz. Hukukun gerçek iktidarı bizi biçimlendirme gücündedir mesela. İktidar sadece bizi belirli güzergâhlara sokmakla kalmaz, bu güzergâhları bizim içimize yerleştirir; dolayısıyla biz onun kısıtlamalarını takip etmeyi öğrendiğimizde aslında kendimizi takip etmeyi öğreniriz. İktidarın bizim üzerimizdeki etkisi bizim kimliğimizin kendisidir. Michel Foucault’un bize öğrettiği şey buydu. Eğer iktidar bize sadece dışarıdan yaklaşan bir şey olsaydı, bütünüyle harici bir ilişki olsaydı bu, fazlasıyla basit olurdu. Basitçe kaçabileceğiniz bir şey… 1960’larda ve 1970’lerde insanlar, ben dâhil, bu duruma böyle bakıyorduk. Tahmin edilebilir olan şeylerden, düz ve dar güzergâhlardan kaçarsan cinsiyetçilik gibi şeyler yok olur gibi geliyordu. Eh, yok olmadılar. Çünkü durum bundan çok daha karmaşık. İktidar bizimle birlikte potansiyelin alanlarından ortaya çıkıyor. Bizi ‘bilgilendiriyor’, bilgimizi şekillendiriyor; bizim oluşumumuza içkin bir şey. Birey olarak ortaya çıkışımızın bir parçası ve bizimle birlikte oluşuyor – onu biz gerçekleştiriyoruz. Yani aslında bir anlamda bizim özgürlük dediğimiz şey kadar güçlendirici bir şey bu, sadece bu etkisi öngörülebilir birkaç güzergâhla sınırlı. Duygulanımın hesaplanabilir olan kısmı, en muhtemel sonraki adımlar ve nihai sonuçlar. Foucault’un da söylediği gibi, iktidar üretkendir ve ürettiği şey baskıdan ziyade birtakım düzenlerdir. Bu da bizi ‘denetim toplumlarına’ ve kapitalizme getiriyor…

Ben de tam bunu sormak istiyordum…

Kapitalizmin İkinci Dünya Savaşı sonrası büyük bir yeniden yapılandırma yaşadığı çok açık ve bunun ne olduğunu enine boyuna düşünmek epey zor. Bana kalırsa bununla ilgili en faydalı düşünme şekillerinden biri Autonomia[2] sonrası İtalyan Marksist hareketten geliyor, özellikle de Antonio Negri’den. Buradaki sav şu: Kapitalist odaklar artık güç kullanmaya dayanan bir denetim anlayışını terk ettiler. Bu Foucault’un lügatındaki disiplin iktidarına tekabül ediyor. Bu iktidar biçimi bedenleri hapishaneler, akıl hastaneleri, hastaneler ve okullar gibi kurumlar aracılığıyla hapsetmekle başlıyor. Bu hapsetme, davranışlarda daha yoğun bir düzen yaratmanın farklı yollarını bulma amacı taşıyor. Bir normallik üretimini – düzgün, sağlıklı vatandaşlar üretmeyi hedefliyor. Tepeden aşağı bu disiplin iktidarı yayıldıkça, aynı şeyi artık bedenleri hapsetmeden yapmanın yollarını buluyor. Hapishaneler rehabilitasyon merkezlerini, hastaneler sağlık ocakları ve evde bakım hizmetlerini, eğitim kurumları da kişisel gelişim ve kariyer merkezlerini doğuruyor. İktidar açık bir alanda faaliyet göstermeye başlıyor. Bir noktadan sonra o alandaki noktalar arasındaki iletişime ve kurumlar arasındaki dönüşümlere kurumların kendisinden daha çok odaklanmaya başlıyor. Arada olanların içine sızıyor. Bu noktada az önce bahsettiğim etkileşim ve titreşim etkileri üstünde etkin olmaya başlıyor. Direkt olarak bedenin hareketleri ve ivmesi üzerinde etki ediyor, ivmeleri üretiyor; ne kadar değişken ve düzensiz ise o kadar iyi. Normallik, dayanak noktalarını kaybetmeye başlıyor. Düzenliliğin gevşemesi kapitalizm dinamiklerinin bir parçası. Basit bir özgürleşme değil. Kapitalizmin kendi iktidar biçimi. Kurumsal bir disiplin iktidarı artık her şeyi tarif etmiyor; artık bunu yapan kapitalizmin çeşitlilik üretme gücü, çünkü piyasalar doyuma ulaşıyor. Çeşitlilik üretimi niş[3] bir piyasa üretimini sağlıyor. En tuhaf duygulanımsal eğilimler para kaynağı oluşturdukları müddetçe kabul edilebilir oluyorlar. Kapitalizm duygulanımı yoğunlaştırmaya ve çeşitlendirmeye başlıyor, tabii artık değer ürettiği müddetçe. Kâr imkânlarını artırmak amacıyla duygulanımı gasp ediyor. Tam anlamıyla duygulanıma değer biçiyor. Artık değer üretiminin kapitalist mantığı, politik ekolojinin ve kimliğe ve öngörülebilir güzergâhlara karşı direnişin etik alanı da olan ilişkisel alanı ele geçiriyor. Bu çok tedirgin edici ve kafa karıştırıcı çünkü bana öyle geliyor ki kapitalist iktidar dinamikleri ve direniş dinamikleri arasında bir yakınsama oluşuyor.

Kapitalizmin cereyanları

Bence bu, kapitalizmin potansiyeli ele geçirme ve kendini organize ediş yolu bağlamında bir soruyu gündeme getiriyor. İşaret etmek istediğim iki mesele var, öncelikle umut sorunu bağlamında insan arzuları ve umutları bugün direkt olarak kapitalizmle ilişkili. ‘Umudun imkânları’ ele geçiriliyor ve büyük ölçüde bir parasal sisteme bağlanıyor; ekonomik zorunluluklar ve mülkiyete dair sorular… İkincil olarak, kapitalizm içinde umut ve korku ilişkisi. Bence umut ve korku aynı denklemin parçaları…

Bence de kesinlikle öyleler. Bence kapitalizm içindeki değişim ve bu değişimi neyin oluşturduğu ile ilgili biraz konuşup bu soruya öyle dönmeliyiz. Negri gibi düşünürler kapitalizmin ürünlerinin gittikçe elle tutulmaz bir hâl aldığını söylüyorlar; daha bilgiye dayalı, servis odaklı ürünler. Bir zamanlar ekonominin motoru olan somut nesneler ve fiziksel ürünler kâr açısından gittikçe merkezin dışına çıkıyorlar. Örneğin bilgisayarların maliyeti sürekli düşüyor. İmalat üzerinden kâr elde etmek zorlaşıyor çünkü artık farklı şirketler bile esasen bire bir aynı ürünler üretiyorlar ve bunlar büyük ölçüde birbirleri ile eşdeğerler.

Yani bir anlamda seri üretimden mi bahsediyorsunuz, yoksa seri üretimin başka bir anlamından mı?

Seri üretim evet, ancak bu başka türlü bir üretime yol açıyor çünkü eğer somut ürünün kendisinden kâr elde edemiyorsanız ne satacaksınız? Satacağınız şey somut ürünün dışında size bu ürünle bir şeyler yapma hakkını sağlayan hizmetler. Bu yüzden telif denilen şey bu kadar büyük bir mesele. Kapitalist ürünler gitgide doğrudan aldığınız ürünler yerine kullanım hakkını satın aldığınız fikrî mülkiyetlere dönüşüyor. Bir yazılım paketi aldığınızda çoğunlukla bu yazılımı kendi kullanımınız için bile kopyalamamanız gerekiyor; örneğin bir masaüstü bilgisayar bir de dizüstü bilgisayar için ayrı ayrı kopyalar yapamazsınız. Eğer bir kitap alırsanız, bir nesneye sahip olursunuz. O kitabı satabilir, ödünç verebilir, cildini değiştirebilir ya da kendi kullanımınız için fotokopi çekebilirsiniz. Bir yazılım aldığınızda ise bir nesne değil, birtakım işlevlerin bir arada bulunduğu bir paket alırsınız. Bu fonksiyonları, getirdikleri kurallar ve koşullar doğrultusunda kullanma hakkını satın alırsınız. Yani esasen bir şeyler yapabilme hakkını satın alıyorsunuz, etkileme ve etkilenme yollarını – metin işleme imkânlarını, görüntü yakalama ve işleme imkânlarını, baskı yapma imkânlarını, hesaplama imkânlarını… Bu aynı zamanda çok da güçlendirici bir şey ve denetimli. En yeni ürünler her geçen gün biraz daha ‘çok işlevli’ hale geliyorlar. ‘Kesişim’ artık kilit kelime. Bilgisayara dair bir ürün aldığınızda onunla bir sürü farklı şey yapabiliyorsunuz – duygulanımsal kapasitenizi genişletmek için kullanıyorsunuz onu. Hayatınız bir motor gücü haline geliyor, hayatiyetinize eklenmiş bir motor. Daha fazla şey yapmanızı, daha çok şey sığdırmanızı sağlıyor. Daha eski tip ürünlerin satışı bile aslında biraz böyleydi. Bir araba alırken size söylenen sadece bir araba almadığınız, aynı zamanda bir yaşam tarzı satın aldığınızdır. Bir şeyi tükettiğinizde sadece belirli bir amaç için aldığınız bir ürünü kullanmış olmuyorsunuz, kendinize bir hayat alıyorsunuz. Bütün ürünler sürekli soyutlaşıyorlar ve pazarlama denilen şey gittikçe daha çok tasarıma ve markalaşmaya dayanıyor…

Yani anlamsızlaşıyor?

Muhtemelen, muhtemelen ama ille de böyle olmak zorunda değil çünkü eğer tasarım ve markalaşma üzerine biraz düşünürseniz aslında bunların az önce bahsettiğimiz hayatiyet ve canlılık hislerini ifade etmeye çalıştığını görebilirsiniz. Satılan şey artık bir deneyim ya da bir yaşam tarzı ve insanlar neyi satın aldıkları ve satın aldıkları şey sayesinde ne yapabildikleri üzerinden gruplaşıyorlar. Yani aslında bir şeye tek başına sahip olmanın önemi gittikçe azalıyor. Salt bir birikim yapma hevesi ya da birikim yapabiliyor olduğunu gösterme isteği – gösteriş için tüketmek – artık geçmişte kalan bir şey. Bunun yerini artık çeşitli deneyimlerin olanağına kavuşabilmek alıyor. Bu artık karşılanması gereken bir ihtiyaç. Şirketler markaya bağlılık adını verdikleri şeyi sağlamlaştırmak için çok çalışıyorlar. Ödül puan gibi şeyleri barındıran ‘sadakat programları’ artık her yerde. Ürünler hayatınızın uzun dönemli bir parçası haline geliyorlar; sadakat programları, servis ağları, güncellik vaatleri vb. uygulamalar üzerinden şirket ile bir ilişki içerisine giriyorsunuz. Ürünü kullanış şekliniz de gitgide bir ilişki halini alıyor – en çekici ürünler bağlantı imkânlarını üreten ürünler oluyor. ‘Bağlanabilirlik’ [connectivity] yeni moda kelimelerden biri. Bir ürün aldığımız zaman başka şeyler ve başka insanlarla bağlantılar kurma imkânını satın alıyoruz artık – örneğin bir ailenin e-posta üzerinden iletişimde kalmak amacıyla bir bilgisayar satın alması, ya da aslında iş için aldığınız bir bilgisayar üzerinden internet üzerindeki topluluklara katılmanız gibi. Satılan şey artık basit bir üründen ziyade bir deneyim, bir sosyal tecrübe. Kapitalist şirketin ürün etrafında bir araya gelen sosyal ağları ve kültürel düğümleri üretmesi gerekiyor ve o sürekli daha çok sosyal ağ kurmak için kullanılıyor. ‘Networking’ 1980’lerde bu tür bir kapitalist iktidar yeni yeni oluşurken o zamanın moda kelimesiydi.

Pazarlama işi de artık bu eksende ilerliyor. Özel şirketlerin internette gezerek kendiliğinden oluşan toplulukları ilgi alanları üzerinden tespit ettikleri, sanal pazarlama denilen yeni bir pazarlama türü var artık. Bu müzik sektöründe grupların hayran ağları üzerinden başladı. Sektördeki şirketler, insanların kendilerini nasıl gördükleri veya hayat kalitelerini nasıl algıladıkları açısından çok önemli olan bir grup veya bir sanatçı ile güçlü duygulanımsal bağlar kuran grupları buluyorlar. Bu insanlarla bağlantılar kuruyorlar, onlarla kulis bilgileri paylaşıyor ya da onlara bilet veya özel şeyler teklif ederek karşılığında bu gruplardan çeşitli pazarlama görevleri üstlenmesini istiyorlar. Yani artık ‘pazarlama ve tüketim’ arasındaki ve ‘yaşamak ve satın almak’ arasındaki fark neredeyse ayırt edilemeyecek bir noktaya geliyor. Hem üretim hem de tüketim tarafı açısından önemli olan artık elle tutulamayan, kolektif bir boyutu olan deneyime dayalı kültürel ürünler.

Yani tüketiciler olarak biz küresel ve toplumsal alışveriş ağlarının bir parçasıyız…

Bireysel tüketiciler, bilinçli tüketim tercihleri yapabilen rasyonel kişiler ve özgür bireyler olarak ayırt edilmektense bu tür kolektif süreçler içerisine sokuluyorlar. Bu niş pazarlamanın da ötesinde bir adım; bu ilişkisel pazarlama. İkna yerine bulaşıcılık yoluyla ve rasyonel tercih yerine duygulanımsal alanda faaliyet yürütüyor. Kimliklerimiz üzerinde olduğu kadar ‘belirsiz sosyalliğimiz’ üzerinde de etkili oluyor. Sosyal alandaki hareketleri ve toplumsal kıpırtıları kullanarak bunları kâr elde etmenin çeşitli yollarına dönüştürüyor. Negri gibi düşünürler ‘sosyal fabrikalar’dan bahsediyorlar – kapitalizmin artık bir şeyler satmaktan ziyade bir şeyleri yapma veya bir şeyler olma imkânını kolladığı, yakaladığı, ürettiği ve çoğalttığı bir tür kapitalist sosyalleşme. Negri buna ‘maddi olmayan, tinsel emek’ adını veriyor. Buradaki nihai ürün biziz. Kapitalist üretim güçleri tarafından bilgilendiriliyor ve oluşturuluyoruz. Bütün hayatımız, duygulanımsal kabiliyetlerimiz, hayatiyetimizin kendisi bir ‘kapitalist araç’ haline geliyor. Hayat kapasitemizin kapitalist üretim araçlarından ayırt edilemez hale geldiği bir noktaya gidiyoruz. Bazı makalelerimde buna kapitalizm altında yaşamın içerilmesi [subsumption of life] adını vermiştim.

Şu anda ABD’deki en prestijli ticaret okullarından birinde ders veren Jeremy Rifkin adında bir toplum eleştirmeni var. Rifkin’in şaşırtıcı bir şekilde Negri’ninkine benzeyen bir kapitalizm betimlemesi var ve şu anda bunu yeni nesil kapitalistlere öğretiyor. Bu betimleme Rifkin’in ‘bilgi akışını düzenleme’ işlevleri dediği işlevleri merkez alıyor. Burada artık iktidar figürü bir polisin copu değil, bir barkod ya da bir PIN numarası. Bunlar denetim mekanizmaları, ancak eski tip bir ‘baskı aracı’ halinde değil. Deleuze’ün anladığı türde bir denetim bu. Tümüyle işaretleme noktalarına [checkpoints] dayanıyor. Market kasasında, aldığınız ürünün üzerindeki barkod marketten neyi aldığınızı işaretliyor. Bankamatikte girdiğiniz PIN numarası sizin nerede olduğunuzu işaretliyor. Bu işaretler sizi kontrol etmiyorlar; ne zaman nereye gitmeniz ve ne yapmanız gerektiğini söylemiyorlar. Sadece sizinle birlikte gizlice dolaşıyorlar. Belirli noktalarda pusuya yatmış bekliyorlar. Sizin onlara gidişinizle etkinleşiyorlar. Hareket etmekte özgürsünüz, ancak birkaç adımda bir işaret noktaları var. Sosyal alanın tümüne örülmüşler, her yerdeler. Yolunuza devam etmek için bu noktalardan geçmek zorundasınız. Denetlenen şey aslında geçiş hakkı – erişim. Sizin bir yerlere gidip bir şeyler yapabilme imkânlarınız ile ilgili bir şey… Bir denetim/işaret noktasına geldiğinizde tespit edilmeniz için bir şey göstermeniz gerekiyor ve böylece kayda geçiyorsunuz. Para bankanızdan çekiliyor ve marketten eşyalarınızla birlikte geçiyorsunuz. Ya da bazen sizinle ilgili kayda geçmiş bir şey olmuyor ve sizin geçişinizi de bu sağlıyor – örneğin havalimanları ya da görüntülü tarama yapılan yerler gibi. Her koşulda denetlenen, kontrol edilen şey sizin eşiklerden geçişiniz.

Toplum eşiklerden ve geçitlerden oluşan bir açık alana dönüşüyor; bir sürekli-geçiş alanı. Artık etrafı duvarlarla örülü yerler içinde sıkı sıkıya yapılandırılmış bir şey değil toplum, büyük bir serbestlik var… Sadece yol üstünde bazı noktalarda, kilit eşiklerde, iktidar devreye giriyor. İktidarın etkinliği sizin kişiliğinizden çok hareketleriniz üzerinde. Eskinin disiplin iktidarı biçimlerinde her zaman sizin nasıl bir kişi olduğunuz önemliydi ve iktidarın etkinliği sizi belirli bir modele oturtmayı hedeflerdi. Eğer örnek bir vatandaş değilseniz, suçlu bulunurdunuz ve ıslah edilmesi gereken biri olarak hapsedilirdiniz. Bu tür bir iktidar büyük şeylerle ilgileniyordu – ahlâkî bir özne olarak insan, doğru ve yanlış, toplumsal düzen… Ve her şey içselleştirilmişti burada; eğer doğru düşünmüyorsanız başınız beladaydı. Şimdiyse geçişleriniz denetleniyor ve suçlu veya suçsuz olarak yargılanmak yerine bir akışkan, bir sıvı olarak kayda geçiyorsunuz… Bu süreç büyük ölçüde otomatik bir süreç ve aslında sizin ne düşündüğünüz veya derinlerde bir yerde kim olduğunuz soruları pek de önemli değil. Denetimi ve ‘yargılamayı’ makineler yapıyor. Denetim küçük detaylarla ilgileniyor – banka hesabınızda ne kadar para var? Silahınız yok mu? Fazlasıyla yerelleşmiş, kısmi bir iktidar etkinliği – bir mikro-iktidar. Ancak bu mikro-iktidar aşağıdan yukarıya üst katmanları da besliyor.

Bu iktidar biraz daha soyut çünkü ‘gerçek’ bir kökeni yok…

Bir anlamda gerçek iktidar siz ‘geçtikten’ sonra başlıyor çünkü bir iz bırakıyorsunuz. Bir şey kayıt altına alınıyor. Bu kayıtlar sizin hareketlerinizle ilgili bir profil çıkarmak için bir araya getirilebilir veya başka insanların kayıtlarıyla karşılaştırılabilir. Bu kayıtlar toplu olarak işlenebilir ve sentezlenebilir, bir sistem haline getirilebilir. Bu muhakkak ki gözetim veya bir suç soruşturması için çok kullanışlı; ancak pazarlama sektörü için daha da değerli. Elle tutulamayan şeyler üzerine kurulu böylesine akışkan bir ekonomi içerisindeki en değerli şey insanların rutin örüntülerinin ve beğenilerinin bilgisi. Denetim/işaret sistemi attığınız her adımda size dair bilgilerin toplanmasını sağlıyor. Nihayetinde size yeni ürünlerin reklamları, yeni imkân paketleri olarak dönen kesintisiz bir bilgi akışı sağlıyorsunuz. İnternetteki çerezleri düşünün [cookies – tanımlama bilgileri]. Bir bağlantıya tıkladığınız her an beğenilerinizi ve rutinlerinizi kayıt altına alıyorsunuz; bunlar işleniyor ve daha sonra bir şeyi satın almanızı sağlamak umuduyla her yerden çıkan reklamlar olarak üzerinize tekrar atılıyorlar. Bu bir geribildirim döngüsü ve amaç da sizin internetteki hareketlerinizi yönlendirmek. Tıkladığınız her bir bağlantıyla bir başkasının piyasa araştırmasını yapıyor olduğunuzu söylemek abartı olmaz. Başkalarının kâr elde etme becerilerine katkıda bulunuyorsunuz. Günlük hareketleriniz ve boş vakitlerinizdeki etkinlikleriniz bir tür değer üreten işe dönüşüyor. Günlük hayatınızı sürdürürken artık değer üretiyorsunuz – hareket edebilme yetiniz üzerinden başkaları sermaye üretiyor. Deleuze ve Guattari hareket üzerinden elde edilen bu menfaate ‘akışın artık-değeri’ [surplus value of flow] diyorlar ve ‘denetim toplumu’nun ayırt edici özelliği de ekonominin ve iktidarın işleyiş şeklinin bu ‘akışın artık değerinin’ üretimi etrafında bir araya geliyor olmaları. Hayatın içindeki hareketler, sermaye ve iktidar kesintisiz bir işleyiş oluşturuyorlar – işaretleme, kayıt altına alma, bilgi akışı, işleme, geribildirim, satın alma, kâr; tekrar ve tekrar…

Peki, ‘geleneksel’ iktidar biçimleri nasıl işliyor? Sonuçta yok olmuyorlar – hatta aksine, ivme kazanıyorlar?

Evet, sözünü ettiğim şeyler polis ve benzeri eski disiplin iktidarı biçimlerinin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Bu tür iktidarlar kaybolmuyorlar. Hatta tam aksine, çoğalıyorlar ve daha da şiddetli bir hâl alıyorlar çünkü içinde bulundukları alan artık kendilerine benzeyen güçler tarafından kontrol edilemiyor; yani yapısal bir güvensizlik içerisindeler. Artık onların alanı içerisinde gerçekten etkili bir denetim sağlayabilecek tepeden inme devlet aygıtları yok. Eski tip egemenlik ve hâkimiyet artık geçmişte kaldı. Bütün sınırlar geçirgenleşti ve kapitalizm bu geçirgenlikten besleniyor, sınırlarda delikler açmaya devam ediyor – küreselleşme dediğimiz şey bundan ibaret. Ama bu hareketleri kontrol edecek mekanizmalar olması gerekiyor, böylece polislik faaliyetleri çoğalıyor, bu faaliyetlerle birlikte hapishaneler de çoğalıyor.

ABD’de hapishaneler özelleştiriliyor ve bu devasa bir sektör. Polislik denilen şey gittikçe az önce tarif ettiğim şekilde işlemeye başlıyor – bilgi akışını düzenleme, tespit etme, kayıt altına alma ve geribildirimde bulunma. Tutuklama gibi bir polislik işlevi bu hareketleri denetleme döngüsünün içindeki belirli bir geribildirim aslında. Bir makine tarafından bir silah tespit edilir, o kapıdan geçemezsiniz ve bir polis müdahalesi tetiklenir; tutuklanırsınız. Polis gücü az önce bahsettiğimiz hareket-temelli iktidarın bir işlevi haline geliyor. Akışın içinde ortaya çıkan ve akışı korumakla görevli bölgesel bir durdurma gücü. Hapishane inşaatlarındaki bu patlama polislik faaliyetinin bir yan ürünü; yani bu yeni endüstri tarafından üretilen kârı akışın bir tür artık-değeri olarak düşünebilirsiniz. Bu kirli bir döngü ve bunu herkes biliyor. Ne kadar çok hapishane yapılırsa yapılsın, ne kadar çok insanı tutuklarlarsa tutuklasınlar, genel güvensizlik hissi azalmayacak. Bu sadece bölgesel bir şey, çünkü kapitalizmin kendini sürdürmesi için akışın sürmesi gerekiyor. Konunun özü aslında serbest piyasa ticareti ve emek piyasasının akışkanlığı. Dolayısıyla gözetlemeye ve hapishane yapımına kaç milyar dolar akıtılırsa akıtılsın, geçmemesi gereken bir şeyin geçebileceği tehdidi her zaman olacak. Terörizm bunun için mükemmel bir örnek.

Evet. 11 Eylül sonrası bu gözetleme haline yeni bir boyut ekliyor.

11 Eylül’ün bütün saldırganları Amerika’da yasal olarak bulunuyorlardı. Geçmişlerdi. Daha başka geçmiş olan kaç kişi olabilir? Kapitalizmin bu evresi bölgesel güvensizliği doğuruyor, bu güvensizlik korkuyu, korku da daha fazla denetimi ve işlemi, aşağıdan yukarıya bir geribildirim kontrolünü doğuruyor. Kendi kendini yürüten kocaman bir geribildirim makinesi. Bir tür otomatizme dönüşüyor ve bireyler olarak sadece yaşıyor olmakla ve hareket ediyor olmakla kolektif bir şekilde buna kayıt oluyoruz. Sosyal bağlamda birey dediğimiz şey artık bu: bir işaret noktasını tetikleyen şey, akışın artık-değerinin bir üreticisi. İktidar dağıtıldı, yayıldı. En yerel, en küçük denetim noktasına kadar sızmış durumda. Buradan üretilen kâr yukarıdan aşağıya sızmıyor belki ama iktidar sızıyor. Artık biz, hareketlerimiz ve iktidarın faaliyetleri arasında bir mesafe yok ya da iktidarın faaliyetleri ile kapitalist güçler arasında. Tek bir kesintisiz ve devasa faaliyet. Sermaye-iktidar ‘operasyonelleşti’. ‘Egemen’ gibi ihtişamlı sıfatları yok artık, sadece ‘operasyonel’ – her yere yayılan yeni bir gösterişsiz iktidar…

Her hâlükârda az önce tartıştığımız, güçlenme ve potansiyellere sahip olmak ile birlikte gelecek olan umudun karşısında güvensizlik ve korku var. İktidar tepeden bir normal davranış biçimi emretmektense, gittikçe artan bir şekilde bu duygulanımsal boyutu manipüle ederek işliyor. Yani iktidar eskinin disiplin iktidarı biçimlerindeki gibi kökten normatif değil, artık daha çok duygulanımsal. Kitle iletişim araçları bunda son derece önemli bir rol oynuyor. Siyasal iktidarın, devlet iktidarının meşrulaştırılması artık devlet aklından ve idari hükümlerin uygulanmasından geçmiyor. Duygulanımsal kanallardan geçiyor. Örneğin, bir Amerikan başkanı deniz aşırı bir ülkeye askerî birlikler gönderirken bunu güçlü bir sav doğrultusunda ve toplumu bu güç kullanımının meşru olduğu konusunda ikna ederek yapmıyor; toplumun ülke ile ilgili iyi ve güvende hissetmesi yeterli. Yani artık egemen devlet yapısının sağladığı ahlâkî çerçeve içerisinde bir siyasi meşruiyete gerek yok. Ve artık medya bir aracı değil – duygulanımsal boyut üzerindeki etkileri sayesinde kontrol mekanizmasının doğrudan bir parçası.

Bunların hepsi Dünya Ticaret Merkezi saldırısı sonrasında acı bir şekilde belirginleşti. Amerikan medyasında en ufak bir analiz duymak için haftalarca beklemek zorundaydınız. Her tarafta sadece insanların kalp parçalayan hikâyeleri, hayatını kaybeden kahramanlar ya da teröristlere dair korku öyküleri vardı. Medya bir bilgi ya da analiz üretmiyordu. Duygulanım ayarı [affect modulation] yapıyorlardı; bir ‘sokaktaki adam’ mitinden duygulanımsal hikâyeler alıp bunu yayınlar aracılığıyla güçlendiriyorlardı. Başka bir geribildirim döngüsü yani… Bu döngü, insanların nereye gidebilecekleri veya ne yapabileceklerine dair imkânlarını nasıl deneyimlediklerini değiştiriyor. Sonsuzca bir güvenlik kaygısı hayatımıza öyle temel bir yerden sızıyor ki günlük yaşamınızın nasıl değiştiğini fark etmiyorsunuz bile. Hareketlerinizi ve insanlarla iletişiminizi ‘içgüdüsel’ olarak sınırlandırıyorsunuz. Duygulanımsal bir sınırlama. Bu duygulanımsal sınırlama duygusal bir bağlamda ifade ediliyor – hatırlayın duygulanım ve duygu arasında bir ayrım yapıyoruz; duygu, duygulanımın jestlerde, mimiklerde ve dildeki dışavurumu. Duygulanımın alışılagelmiş ya da kodlanmış bir ifadesi. Medya bu duygulanımsal sınırlamayı üretirken aynı zamanda belirli bir şekilde bunu yenmeye de çalışıyor. Sınırlamaların çok ileriye gitmemesi gerekiyor çünkü o zaman kapitalizmin dinamiklerini yavaşlatabilirler. 11 Eylül saldırıları sonrası ortaya çıkan en büyük korkulardan biri tüketici güveninde bir kriz oluşması ve bunun ekonomide bir durgunluğa sebep olmasıydı. Dolayısıyla herkes vatansever bir eylem olarak gururla harcama yapmaya davet ediliyordu. Yani medya güvensizlik ve korkudan besleniyor ve buna gurur ve vatanseverlik nitelikleri ekleyip büyüterek topluma geri veriyordu. Kesintisiz, gerçek zamanlı haber akışı içerisindeki otomatik imge döngüsü, doğrudan duygulanımsal bir anlamda korkuyu özgüvene çeviriyordu ve buradan da kâr üretiyordu. Kim gerçekten Bush’un devlet aklını temsil ettiğine inanıyor? Ama önemli değil – sallanacak bayraklar ve iyi hissetmek adına yapılacak alışverişler var. Döngü başladığında onu beslemeye devam etmek zorundasınız. Daha fazla korku ve güvensizlik yaratarak bunu daha fazla gurura ve vatanseverliğe çevirebilirsiniz. Bazen Amerikan hükümet yetkilileri defalarca terör saldırısı uyarısı yapıp sonra bu uyarıları geri çekerek sanki bilerek korku yaratmaya çalışıyorlardı – ve medya da bunu memnuniyetle karşılıyordu.

Evet.

“Duygulanım” artık iktidarı, dar anlamıyla devlet iktidarını dahi, anlamak açısından ideoloji gibi kavramlardan daha önemli. Doğrudan bir duygulanım düzenlemesi artık eski tip ideolojinin yerini alıyor. Bu yeni değil. Sadece 11 Eylül etrafında yaşanmadı; yalnızca o dönem belki daha görünür oldu, görmezden gelmek imkânsızlaştı. 1990’larda The Politics of Everyday Fear (Gündelik Korkunun Politikası) adlı bir kitap derledim. Şu an bahsettiğimiz mekanizmalarla ilgiliydi ancak 1980’lerin tecrübelerinden yola çıkıyordu, Reagan yıllarından. Bu post-ideolojik medya iktidarı televizyon bir araç olarak olgunlaştığından beri var – yani tam anlamıyla iktidara geldiği, eski bir televizyon siması olan Reagan devletin başı olarak seçildiğinden beri. O zamandan sonra bir devlet başkanının ve bir ordunun başkumandanının işlevleri bir televizyon simasınınkilerle birleşti. Amerikan başkanı artık Woodrow Wilson ya da Franklin Roosevelt gibi bir devlet adamı değildi. Bu duygulanımsal medya döngüsünün görünür bir simgesiydi. Kitlesel duygulanımın görünür yüzü.

Geçişler

‘Bir ideoloji toplumu sonrasında’ duygulanımı anlamak son derece önemli. İdeoloji hâlâ burada, çalışıyor, ancak eskisi kadar kapsayıcı değil. Ama bunu anlamak için önce bunun somutta nasıl gerçekleştiğini anlamak gerekiyor, bu da duygulanım mefhumundan geçiyor. Bu siyasal olana dair konuşmanın çok farklı bir yöntemi çünkü hâlâ bir sürü ideolojik yapının yerli yerinde durduğunu da söylemek gerekiyor. Bir de sizin de bahsettiğiniz, kapitalizmin bir parçası olduğu ve aynı zamanda manipüle ettiği geçiş noktaları var – ama aynı zamanda bunların içinde bir özgürlük imkânı da var. Bana kalırsa asıl etik mesele bu duygulanımsal boyutların nasıl mobilize edileceğini ifade etmek…

Bana öyle geliyor ki alternatif bir siyasal eylem iktidarın duygulanımsal bir boyuta geçmiş olmasına karşı bir savaş olmak zorunda değil; bunun yerine aynı kademede mücadele etmeyi öğrenmesi gerekiyor – ateşe ateşle karşılık vermeyi [meet affective modulation with affective modulation] Bu çeşitli yollardan siyasete edimsel, teatral ve estetik yaklaşmayı gerektiriyor. Örneğin mülksüzleştirilmiş, sessizleştirilmiş bir grubun ana akım medya üzerinden ihtiyaçlarını ve taleplerini dile getirmesi mümkün değil. Böyle bir şeyin imkânı yok. Seattle gösterisi öncesi küreselleşme karşıtı hareket gibi marjinal grupların ikna edici bir şekilde kendilerini ifade etmeleri ve bunu radyo veya televizyon aracılığıyla duyurmaları mümkün değildi. Mesajlarını iletemiyorlar çünkü ana akım medya böyle akılcı değerlendirmeler düzeyinde işlemiyor. Maalesef edimsel veya teatral bir müdahalenin en kolay ve en etkili yolu çoğunlukla bir tür şiddetten geçiyor. Eğer Seattle’da camlar kırılmamış, arabalar ters döndürülmemiş olsaydı şu an çoğunluğun küreselleşme karşıtı hareketten haberi olmayacaktı. Böyle bir öfke patlaması esasen insanlara bağlantılar kurma ve küreselleşmenin getirdiği artan eşitsizliklere kitlesel bir şekilde işaret etme şansını verdi. İnsanların olan biteni fark edeceği kadar büyük bir sarsıntı yaratabildi. Sanki her şey bir an için havaya fırlatıldı ve insanlar bir şoktan sonra, biraz da olsa farklı bir düzende geri düştüler ve bazıları eskinin aksine birbirlerine bağlı olarak düştüler. Filistinliler veya Irian Jaya’daki insanlar gibi mülksüzleştirilmiş ve sessizleştirilmiş gruplar ana akım medyadan kendilerini etkili bir şekilde dile getiremiyorlar; şiddet içeren gerilla taktiklerine ve terörizme yönelmelerinin ana sebebi de bu: Çaresizlik. Ve bunlar basit teatral ve göz alıcı eylemler; edimseller çünkü aslında kendi içlerinde insanların dikkatini çekmenin ötesinde çok bir şey yapamıyorlar – ve bu süreçte de büyük bir eziyete sebep oluyorlar; işe yaradıkları kadar geri tepiyor olmalarının sebebi de bu. Bu eylemler de aslında korkuyu büyütüp bunu bir topluluk gururuna ve azmine çeviriyor. Azim bir grup için, korku ise geri kalan herkes için. En az karşılık verdiği zulüm kadar ayrıştırıcı ve aslında bir anlamıyla da baskın devlet mekanizmalarını besliyor.

Aslında Bush’u başkan yapan şey 11 Eylül teröristleri; Başkan Bush’u onlar yarattılar, onun sonunda kurabildiği devasa askerî gözetim mekanizmasını onlar beslediler. Bin Ladin ve El-Kaide’den önce Bush bir başkan değil, bir utançtı. Bin Ladin ve Bush tıpkı Baba Bush ve Saddam Hüseyin gibi ya da Reagan ve Sovyet liderleri gibi duygulanım ortaklarıydı. Bir anlamda bir kesişim veya simbiyotik bir ilişki içindelerdi. Birbirlerinin duygulanımsal enerjilerinden beslenen şeytani ikizler. Bir nevi vampir siyaseti. Her şey bu birbirinin karşıtı olarak konumlanmış olan, kişilik verilmiş duygulanımlar arasında gerçekleşiyordu, başka hiçbir eyleme yer yoktu. Şiddet gösterileri nadiren Seattle’daki gibi olumlu bir organizasyon gücüne dönüşüyorlar. Ama öyle ya da böyle küreselleşme karşıtı hareket Cenova’ya ulaştığında, insanlar ölmeye başladığında bu gücünü kaybetmişti. Şiddet aşırı ve stratejisiz bir biçimde kullanılmıştı – öngörülebilir oldu, bir tekrara dönüştü ve gücünü kaybetti.

Benim için hayati önemde olan siyasal soru şu: İktidarın şu anda işlediği duygulanımsal seviyeyi doğru değerlendirecek, ancak tümüyle şiddete veya iktidarın yarattığı kimlik karşıtlıklarının keskinleştirilmesine yaslanmayacak bir siyaset yolu var mı? Bu ne tür bir siyaset olurdu bundan hâlâ emin değilim, ancak yine de edimsel [performative] olurdu, bunu biliyorum. Basit bir anlamda bir estetik siyaset olurdu çünkü amacı duygulanımsal potansiyeli genişletmek – estetik pratik de aslında tümüyle bununla ilgili. Bu aynı zamanda daha önceden etikle ilgili söylediklerimle de bağlantılı. Felix Guattari bunları birleştirmeyi severdi – bir ‘etik-estetik siyaset’.

*

Bence az önce bahsettiğiniz ilişki, yani siyasal alanda umudun ve korkunun ilişkisi, hem Sol hem de Sağ tarafından mobilize ediliyor gibi. Bir anlamda sol ya da radikal düşüncenin problemlerinden biri bu: Bu tür farklı duygulanım biçimlerinin harekete geçirilmiş olmasından yararlanmıyor; bunlar umut da olabilir, korku da, aşk da. Sol, Sağ’ı eleştiriyor ve Sağ da umudu ve korkuyu duygulanımsal yollardan harekete geçiriyor. Sağ, bir toplumun hayal gücünü ele geçirip milliyetçi duygular ve yönelimler üretebiliyor; yani günlük yaşamda karşılaştığımız şeylere karşı bir umutsuzluk yaşıyoruz ve bence Sol’un biraz daha yol kat etmesi gerekiyor diye düşünüyorum…

Geleneksel Sol gerçekten de sermayenin sosyalleşmesi ve kültürleşmesi süreçleri ve medyanın işleyişi tarafından geride bırakıldı. Öyle görünüyor ki Amerika’da Sol’dan geriye kalan ne varsa büyük ölçüde tecrit edilmiş durumda çünkü Avustralya veya Kanada gibi ülkelere kıyasla medyada öne çıkma imkânları daha az. Dolayısıyla insanların tepkilerini katılaştıran bir umutsuzluk ve yalnızlık var. Kendi erdemlerinde demlenmeye bırakılmışlar gibi. Sadece doğruluk, dürüstlük ve düzgün muhakeme gibi mefhumlara yaslanıyorlar ve bunların duygulanımsal bir özelliği yok. Ya da daha doğrusu, bu duygulanım-karşıtı bir duygulanım [anti-affective affect]– kısıtlayan, cezalandıran, ıslah etmeye çalışan. Aslında eski rejimin hüzünlü bir artığı – disiplin iktidarının süprüntüleri. Bana kalırsa Sol direnişi tekrar öğrenmeli, kapitalizmin ve iktidarın işleyişine dair yakın geçmişte değişen şeyleri doğru görerek.

Bağlantılar – inanç, itimat, neşe

Bu muhabbet bir anlamda beni sizin de üzerine yazdığınız ‘özerklik ve bağlantı’ arasındaki ilişkiyi düşünmeye itiyor. Özerkliği anlamanın birçok yolu var elbette ama kapitalizmin değişen yüzü özerliği gittikçe zorlaştırıyor. Örneğin işsiz insanlar kendilerinin işsiz olarak sınıflandırılmasına şiddetle tepki veriyorlar. Ve kendi deneyimlerim bağlamında benim de özgürlüğümü ve özerkliğimi kısıtlayan bürokratik prosedürler peşimi bırakmıyor – sürekli kontroller, toplantılar, doldurulacak belgeler. Bu prosedürler her adımınızı damgalıyorlar. Dolayısıyla işsizliği size başka bir hayat kurma imkânı veren bir şey ya da yeni bir iş bulma şansı olarak olumlamak gittikçe zorlaşıyor ve yeni yabancılaşma ve kopukluk biçimleri üretiyor…

Bir iş bulmanın sizi özgür kılacağını düşünmek gittikçe zorlaşıyor çünkü bir işiniz olduğu zaman üzerinizde birçok denetim mekanizması çalışmaya başlıyor. Hayatınızın her alanı bu mekanizmaları içine alıyor – günlük takvimleriniz, kıyafetleriniz; Amerika’da düzenli bir uyuşturucu testine dahi tabi tutulabiliyorsunuz. Bir işiniz varken bile, iş güvenliğinin çok az olduğu ve iş imkânlarının sürekli değiştiği dengesiz bir ekonomi içerisinde, bir iş sahibi olmanın ve onu korumanın getirdiği güvensizlik sizi sürekli kendi pazarlanabilirliğinize ve bir sonraki işinizin ne olacağına dair düşünmeye zorluyor. Dolayısıyla boş vakitleriniz sağlıklı kalmak ve sürekli verimliliğinizi zirvede tutmak amacıyla içine girdiğiniz bir kişisel gelişim ve bakım çemberi tarafından ele geçiriliyor. İş hayatınız ve iş dışındaki hayatınız arasındaki fark çöküyor; dışarıya açık olan hayatınızdaki işlevleriniz ile özel hayatınızdaki işlevleriniz arasında artık bir ayrım yok. İşsiz olmak bambaşka bir sınırlama ve kontrol yığını üretiyor ancak bu illa ki sizi güçsüz kılmak zorunda değil. Örneğin birçok yaratıcı iş genelde işsiz veya az çalışan insanlar tarafından üretiliyor.

Evet, ama belirli bir şekilde sınıflandırılan şey aynı zamanda o deneyimlerin yoğunluğu – ya çalışıyorsunuzdur ya da çalışmıyorsunuzdur. Ancak bu, bu basitlikte yaşanmıyor. Sadece kendimden ve kendi işsizlik tecrübemden bahsetmiyorum burada. Çaresizlik hissinin bizim kültürlerimizde doğru şeyi yapmıyor olduğunu hissetmek veya toplumun bir parçası olmadığını hissetmek dışında bir ifadesi yok. Metalarla olan ilişkinizle ilgili aslında bu, çünkü bir anlamda tüketme veya kendinizi pazarlama pozisyonunda değilsiniz artık.

Bir iş sahibi olup tüketmek, daha iyi tüketmek, sizi biçimlendiren ve başka işler için pazarlanabilirliğinizi artıran deneyimleri tüketmek gibi zorunlulukların hissedildiği muhakkak. Kesinlikle bunlara katılmak bir zorunluluk, çünkü katılmazsanız işaretlenirsiniz, artık geçişiniz yoktur, en çok arzulanan işaret noktalarından geçemezsiniz.

Evet, bir kredi kartı sahibi olmak gibi – ya da sadece banka hesabınızda para olması.

Ama söylemek istediğim şey aslında şu: Bir işiniz olsa da olmasa da kendi hayatınız üzerinde kesin bir kontrolünüz ve bağımsızlığınız yok. Farklı kısıtlamalar var ve daha önce de söylediğimiz gibi, özgürlük her zaman kısıtlamalardan doğar – kısıtlamalardan ütopik bir kaçış değil, bunların yaratıcı bir dönüştürülüşüdür. Nerede olursanız olun hâlâ imkân vardır, hâlâ açıklıklar vardır ve bu açıklıklar gri alanlar içerisindeler; duygulanımsal bir etkiye açık olduğunuz veya bu etkiyi yayabileceğiniz o bulanıklık içerisinde.

Özerklik ve bağlantıdan kastettiğiniz bu mu?

Yani topyekûn duygulanımsal kopuş anlamına gelen bir özerklik yok. İşsiz olduğunuz zaman toplumun dışında kalan, üretmeyen ve kopuk bir birey olarak damgalanıyorsunuz, ama hâlâ bir şekilde bağlısınız çünkü devasa bir sosyal hizmet ve güvenlik ağı ile temas halindesiniz, bu da toplumun bir parçası olduğunuzu gösteriyor – ama tabii eşitsiz ve zorlu bir konumda. Toplumun içerisinde kendinizi ‘kararları üzerinde tam bir kontrol sahibi olan ayrı bir varlık’ – her şeye dışarıdan bakan özgür bir özne olarak –konumlandırabileceğiniz fikri bütünüyle bir hayal ürünü. Bence başka insanlarla ve hareketlerle ne tür bağlantılar kurabildiğinize, bu bağlantıları nasıl ayarladığınıza, yoğunlaştırdığınıza ve çoğalttığınıza dayalı başka bir özerklik anlayışımız olabilir. Yani duygulanımsal olarak ‘ne olduğunuz’ meselesi sadece toplumsal bir sınıfsallığa tekabül etmiyor – zengin ya da yoksul, iş sahibi veya işsiz gibi; ‘ne olduğunuz’, her zaman için açık olan bir ilişkiler alanı içerisinde sahip olduğunuz bağlantı ve hareket imkânlarınızla alakalı. Ne yapabildiğiniz, potansiyeliniz, nasıl ve ne kadar yoğun bir bağlantı kurduğunuzla alakalı; ne kadar kopuk olduğunuz veya kendi adınıza karar verip vermediğinizle değil. Özerklik her zaman bağlantı ile ilgilidir, ayrı olmak değil, içeride olmaktır, size belirli özgürlük dereceleri sunan, bir oluş, bir yükseliş gücü veren durumların içerisinde olmaktır. Bu özgürlük derecelerinin ne kadar olduğu veya sizi doğrudan nereye götürecekleri muhakkak sizin toplumsal olarak nasıl sınıflandırıldığınıza bağlıdır – kadın-erkek, çocuk-erişkin, zengin-yoksul, çalışan-işsiz – ama bu durumların veya tanımların hiçbiri insanın bütün potansiyelini yok eden şeyler değil. Toplumsal olarak yüceltilmeyen bir sınıfa ait bir kişiye acımak ya da onlar adına ahlâkî bir serzenişte bulunmak uzun vadede pek de yararlı değil çünkü bu o sınıfsallığı kalıcılaştırıyor ve basitçe onun değer işaretini olumludan olumsuza çeviriyor. Bir tür dindarlık bu, ahlâkçı bir tutum. Duygulanımsal olarak bir faydası yok. Kimlik temelli ayrışmalara meydan okumuyor.

Bu bir hayırseverlik problemi sanırım. Birine acımak o kişinin durumunu değiştirmeye veya ona umut vermeye yaramıyor. Ancak bunun öteki yüzü de daha önce bahsettiğiniz şeye denk geliyor aslında, ‘aidiyeti önemsemek’ fikrine. Kişisel çıkarlar ve bireyin özelleşmesi fikri öyle büyük bir odak noktası olmuş ki (gerçi kapitalizmin ve ekonominin yeni alanları içerisinde bu biraz değişiyor) – daha toplumsal mücadeleler karşısında bireyin yüceltilmesi… Bu projenin amacı aslında varoluşun farklı açıları ve kolektif bir hayat üzerine düşünmek. Sizin özerklik ve bağlantı fikirlerinizde sanırım önemsemek meselesiyle ilgili de başka bir anlayış var – ‘ait’ olmak ve kendimizle ve başkalarıyla olan ‘ilişkilerimiz’ bağlamında. Bir kapitalizm karşıtı var oluş fikrini içeriyor bu ve farklı bir ‘önemsemek’ mefhumunu da.

Yani eğer hayatınızı özerk bir bütünlük ya da bağlantılı bir özerklik olarak görüyorsanız bile yine de belirli bir ölçüde kişisel çıkarınızı gözetmeniz gayet mantıklı. Tabii ki bir dezavantajlı grup kendi çıkarlarını değerlendirmek, belirli haklar, geçiş ve erişim hakları ve belirli kaynaklar için savaşmak zorunda – çoğu zaman hayatta kalmak bunların arasındaki dengeye bağlı. Ancak her koşulda eğer, dezavantajlı veya değil fark etmeksizin, bir grup kendisini tamamıyla kendi çıkarları doğrultusunda tanımlıyorsa, ayrı bir özerkliğe sahip olduğu hayali içerisinde yaşıyor demektir. Başkalarıyla kurduğu ilişkileri gerçek bir olaya dönüştürmenin, bu ilişkileri bir başkalaşıma yönlendirebilmenin ürettiği potansiyelleri kaçırıyor. Yani bir anlamda kendi hayatınızı değiştirme ve yoğunlaştırma imkânlarınızı baltalıyorsunuz. Eğer bunu kendi imkânlarınız ve deneyimlerinizin yoğunluğu açısından düşünürseniz, çok fazla ‘kişisel çıkar’ arzusu sizin çıkarınıza değil. Bu iki alanı her zaman için dengelemek zorundasınız. Sadece kadın/erkek, çalışan/işsiz gibi belirli sosyal sınıflara oturan grupların kendi çıkarı etrafında işleyen bir politik hareketin çok sınırlı bir kullanım alanı olabilir. Bu, başka siyasi eylem biçimlerinin dışarıda bırakılmasına kadar vardığı zaman bence bir tür sertlik üretiyorlar – arterlerin sertleşmesi gibi.

Bu da ya kalp krizine ya da ölüme yol açıyor öyle değil mi?!

Dolayısıyla, bana kalırsa belirli bir sosyal grupla özdeşleşme üzerinden sürdürülen bir hak talebine ve savunusuna alan açan, ama kendini sadece bununla sınırlandırmayan bir pratikler ekolojisine ihtiyacımız var. Eğer kendi hayat imkânlarınızı başkalarıyla kurduğunuz bağlantılar ve bu bağlantılar tarafından sizin kontrolünüz dışında üretilebilecek mücadeleler bağlamında düşünürseniz, o zaman başka bir mantık devreye sokmalısınız. Kendi varlığınızı doğrudan bir aidiyet içerisinde düşünmelisiniz. Sosyal olarak tanımlanabilen ve kendi çıkarlarını ortaya koyan birçok pratik olabilir, ama bunların hepsi açık bir alan içinde etkileşiyorlar. Bunların hepsini bir arada ele alırsanız hepsinin bir ‘arada kalmışlık’ içerisinde olduğunu görürsünüz; bu sadece ikilikler arasında birebir bir çatışma değil, ama hepsinin arasında gezinen yılanlar gibi ve bütün bu pratiklerin aynı toplumsal alana ait olduklarını gösteriyor – belirsiz ve ortaya çıkmakta olan bir ‘toplumsallık’. Dolayısıyla böylesi bağıntıları veya aidiyetleri umursayan insanlar için oynanacak bir rol olduğunu düşünüyorum; belirli kimlikleri veya mevzileri savunan veya bunlara saldıran bir tavırdan ziyade dikkati bu bağıntılara ve aidiyetlere çeken bir rol. Ancak bu, kendi kişisel çıkarınızdan bir ölçüde feragat etmeniz gerektiğini anlamına geliyor ve bu sizi risklere açık hale getiriyor. Kendinizi belirli bir menzile değil, bir şeylerin köşelerde buluştuğu ve iletişim kurduğu belirsiz, muğlak bir orta yere konumlandırmanız gerekiyor.

Sizin bahsettiğiniz etik de bu zaten öyle değil mi?

Evet, çünkü sonucun ne olacağını bilmiyorsunuz. Dolayısıyla dikkat etmek zorundasınız çünkü aşırı şiddetli bir müdahale bir şeyleri yeniden şekillendirmekten ziyade sonuçları öngörülemeyecek şekilde parçalayıcı bir sonuca yol açabilir. Büyük bir eziyete sebep olabilir. Bence bu bir anlamda özen etiği, önemsemenin etiği oluyor, aidiyeti önemsemenin; ve bu da yerel eylemlerinizin küresel sonuçları olabileceğini düşünmek zorunda olduğunuz şiddet dışı bir etik olmalı. Çok ufak bir müdahale bir bağlantılar ağı içerisinde büyüyüp sonuçlarını bilemeyeceğiniz büyük etkiler yaratabilir – ünlü kelebek etkisi meselesi. Dolayısıyla bir şeylerin nasıl etkileştiği ve bir sarsıntının, bir dürtmenin veya bir çimdiklemenin bu etkileşimi nasıl değiştirebileceğini anlamak büyük bir dikkat, özen ve abdüktif bir çaba gerektiriyor.

Evet, ve bu etik, umut ve neşe fikri arasında bir ilişki var. Eğer Nietzsche ve Spinoza’yı ciddiyetle okursak, sevincin etiği ve geliştirilmesi hayatın olumlanması demek. Sizin söylediğiniz bağlamda, herhangi bir şey büyüyüp küresel bir etkiye sahip olabilir ki bu da hayatı olumlayan bir şey. Günlük hayat içerisindeki bu etik ilişkiyle ilgili ne düşünüyorsunuz? Ve entelektüel bir pratik içerisinde – ki biz buradan hareket ediyoruz – sevinci ve umudu olumlayan şeyler neler?

Sevinç ile mutluluğun aynı şey olmadığını düşünüyorum. Tıpkı Nietzsche’ye göre iyinin, kötülüğün tersi olmadığı gibi, Spinoza için de sevinç (ya da Nietzsche’nin terminolojisiyle ‘neşe’) mutsuzluğun tersi değil. Başka bir eksen söz konusu. Sevinç fazlasıyla yıkıcı ve acı veren bir şey olabilir. Bana kalırsa Spinoza ve Nietzsche sevinçten bahsederlerken bedenin kendi potansiyelini üstlenmesinden bahsediyorlar, var oluş gücünü yoğunlaştıran bir pozisyon almaktan. Sevinç anı bu potansiyellerin bedensel bir oluş bağlamı içerisinde bir arada var olduğu andır. Sizi alt eden bir deneyim. Antonin Artaud’a bakın mesela. Onun sanat pratiklerinin tümü bedensel potansiyeli yoğunlaştırmakla ilgiliydi, bu kategorilerle dil veya duygulanımsal kapsayış kategorilerinin dışına çıkmaya veya altına girmeye, geniş bir hareket ve anlam potansiyelini tek bir jeste sıkıştırmaya ya da patlayan ve geleneksel anlamlarını kaybeden, bir olasılık çığlığına, bir oluş gürültüsüne dönüşen kelimelere sıkıştırmaya çalışan bir pratik; vücudun ifadedeki bir boşluk içinden dışarıya patlaması… Bu özgürleştirici belki, ama aynı zamanda bu potansiyelin yükü katlanılamaz ve yok edici olabilir. Artaud’u yok eden buydu, sonunda aklını kaybetti, Nietzsche de öyle. Yani sadece mutluluk/mutsuzluk veya keyifli/keyifsiz arasındaki basit zıtlıklardan bahsetmiyoruz.

Yine de sevincin bir tür inanç içerdiğini düşünüyorum. Sadece bir şüphecilik, nihilizm ya da kinizm gibi kişinin kendini ayırıp yargılayıcı veya alaycı bir pozisyon aldığı mekanizmalar olamaz. Ama diğer yandan da birtakım önerilere, prensiplere veya ahlâkî kurallara bağlılık anlamında bir inançtan bahsetmiyorum. Deleuze çok sevdiğim bir ifadesinde ihtiyacımız olan şeyin ‘dünyaya yeniden inanmanın’ bir yolunu bulmak olduğunu söylüyor. Bu bütünüyle bir teolojik önerme değil ya da tümüyle anti-teolojik bir önerme de değil. Bu etik ile ilgili bir önerme. Bunun söylediği şey dünyaya bağlılığımızı yaşamamız gerektiği; bu dünyaya aidiyetimizi gerçek anlamıyla deneyimlemek. Bu da birbirimize olan aidiyetimizle aynı şey aslında; hep birlikte öylesine yoğun yaşamalıyız ki bunun gerçekliğine dair hiçbir şüpheye yer kalmasın. Fikir şu: yaşanan yoğunluk kişinin özünü olumlayan bir şey. Kişinin bir değere sahip olduğunu bilmesi için bir tanrıya ya da hâkime ya da bir devletin başına ihtiyacı yok. Bence bunun anlattığı şey dünyanın içine gömülmüşlüğü [embeddednes] kabul etmek, bununla yaşamak; çünkü gerçeğimiz bu, sahip olacağımız tek gerçek bu ve bunu gerçek yapan şey bizim buna olan katılımımız. Deleuze için inanç bundan ibaret, dünyaya olan inanç. Dünyada olmak ile ‘ilgili’ bir inanç değil, dünyada oluşun ta kendisi. Çünkü aslında her şey bu dünyanın içinde olmakla ilgili; buranın ötesindeki bir mükemmel dünya veya gelecek için daha güzel bir dünya değil, ampirik bir inanç. Etik, ampirik – ve yaratıcı, çünkü bu dünyaya olan katılımınız küresel oluşun bir parçası. Dolayısıyla nereye giderse gitsin bu sürece dair bir sevinç duymak gerekiyor ve galiba dünyaya, sadece var olmaya devam edeceği umuduna tekabül eden bir inanç duymak… Ancak yinelemek gerekiyor, belirli bir sonucu veya kapsamı olan bir umut değil – daha fazla yaşam arzusu veya yaşama dair daha fazla şey arzusu.

Çeviri: Can ÖZTÜRK

Yazı Kaynağı: Brian Massumi, “Navigating Movements,” Hope: New Philosophies for Change içinde, (der.) Mary Zournazi (Australia: Pluto Press, 2002): 210-242.

DİPNOTLAR

[1] Abduction, çeşitli kaynaklarda “hepten gidimsel” olarak çevrilen, tümevarım ve tümdengelim gibi bir akıl yürütme ve mantıksal çıkarım yöntemidir. Nasıl ki tümevarım [inductive reasoning] tek tek olgulardan genel önermeye ulaşma ve tümdengelim de [deductive reasoning] genel ilkelerden yola çıkarak tekil olaylar hakkında bir yargıya ulaşma yoluysa; abdüksiyon da birtakım gözlemler yaparak bu gözlemlerin hakikatine dair en basit ve en olası sonuca varmaya çalışmak demektir. Kavramı kullanan Peirce’a göre akıl yürütme abdüksiyonla başlar ve ancak buradan yeni hipotezler üretilebilir. (ç.n.)

[2] Autonomia Operaia Organizzata (Örgütlü İşçi Otonomu) 1970’lerin ikinci yarısında İtalya’da otonom Marksist hareketin gelişmesinde önemli rol oynayan, Antonio Negri gibi figürlerin de içinde bulunduğu sol örgüt. (ç.n.)

[3] Niche market: Küçük bir tüketici grubunun özel ilgi alanları üzerinden oluşturulan, geniş kitlelere değil, küçük gruplara hitap eden pazar. (ç.n.)