Geçtiğimiz haftalarda, tesadüfen, yapmış olduğum bir ön saha araştırmasının notlarıyla karşılaştım. Haziran 2010 yılına ait bu notlar, Küçükçekmece’ye bağlı Kanarya Mahallesi ile ilgiliydi. Bu araştırmada, Kanarya Mahallesi üzerinden Kürtlerin İstanbul’daki işçileşme deneyimine bakmayı düşünüyordum.

Kanarya Mahallesi’nde mahalle muhtarıyla; iki inşaat işçisiyle; hamallık, işportacılık, yol yapımı gibi her türlü geçici işte çalıştığını söyleyen biriyle; 30 yıldır mahallede çalışan ve Bulgaristan kökenli bir doktorla (CHP ilçe başkanlığı yapmış); Adıyamanlılar Derneği başkanıyla; mahallenin postacısıyla; Mardin Derneği başkanıyla, tekstil atölyesi sahibi bir işverenle ve burada çalışan kadınlarla görüşmeler yapmıştım.

Gayet hevesli biçimde, Kanarya Mahallesi’ni araştırıyor, günlük olarak yaptığım görüşmelerden çıkan mevzuları küçük başlıklara yerleştiriyordum. O zamanlar için Kanarya Mahallesi’ni şöyle bir yer olarak not almıştım: “Küçükçekmece’ye bağlı Kanarya Mahallesi, Trakyalı göçmenlerin ağırlıkta olduğu bir yerken 1990 sonrasında artan Kürt nüfusla çok hızlı büyüme yaşadı. Bugün 100 bine ulaşan demografisiyle heterojen bir yapı sergiliyor. İrili ufaklı sanayi sitelerine yakın olan Kanarya Mahallesi, üç bine yakın tekstil atölyesi barındırıyor. Mahalle, konut alanın kendisinin üretim yeri olmasıyla da farklı bir özellik taşıyor.”

Kanarya Mahallesi’nde farklı işçileşme süreçleri

Burada, Kanarya Mahallesi’nde farklı iki piyasa koşulunda, iki tür işçileşme deneyimi yaşandığını söylüyordum: 1950’ler sanayileşme süreciyle birlikte fabrikaların kentsel mekânları şekillendirmesi ve göç/gecekondulaşma sürecine tanıklık eden bir kırılma dönemiydi. Bu yıllarda mahalleye yerleşen Bulgar, Yugoslav ve Arnavut olan Trakya’nın topraksız köylüleri, işçileşme süreci yaşamışlardı. Trakyalılar, Bakırköy civarındaki büyük dokuma fabrikalarında uzun yıllar çalışmış, kimisi demir yollarında, karayollarında ya da kamu kuruluşlarında görev almıştı. Bu grup görece daha düzenli ve güvenceli işlerde çalışmış, CHP’li seçmenler arasında yer almıştı. 1990’lar ise hem piyasa süreçleri hem de kentsel-mekânsal dönüşüm açısından başka bir kırılma noktasıydı. Bu dönemde, çatışma ortamı ya da ekonomik yetersizliklerle kırsal alanlardan kopan, çoğunlukla mülksüzleşmiş ve “vasıfsız”laşmış olan Kürt nüfus kentsel alanlarda yoğunlaşmaya başlamıştı. 1980 sonrasında mahalleye yerleşmeye başlayan ve 1990’larda sayıları hızla artan Kürtler, ikinci bir işçileşme sürecine işaret etmekteydi. Çoğu BDP seçmeni olmakla birlikte AKP’li seçmen tabanını da oluşturmaktaydı. Bu kesimler piyasada daha güvencesiz koşullarda çalışıyordu; inşaat ve tekstil sektörleri başlıca istihdam alanlarıydı. Kürt nüfus ekonomik dokunun kıyısında yer alan marjinal ya da atıl gruplar değil bu dokuyu oluşturan aktif bileşenlerdi.

Kanarya Mahallesi, etnisite-sınıf ilişkisi bağlamında farklı işçileşme deneyimlerinin damga vurduğu bir yerdi. Etnisite, toplumsal çelişkileri ve eşitsizlikleri barındıran bir kategori olarak hem toplumsal ilişkilerde hem de çalışma ilişkilerinde önemli bir role sahipti. Kanarya’da yaşayan Kürt çalışanların, alt sözleşmelere dayalı fason ve taşeron uygulamalarla piyasada kayıt dışı, geçici, emek yoğun ve güvencesiz koşullarda ucuz işgücünü oluşturması bu açıdan tesadüf değildi. Diğer bir yön, Kanarya’ya daha önce gelen Trakyalı göçmenlerle son gelen Kürt kesimlerin arasındaki ilişkiydi. Bu ilişki, farklı etnik grupların çalışma hayatına ve sınıfsal konumlanışlarına dair farklılıkları gösteriyordu.

Kapitalizm, toplumsal hiyerarşi ve eşitsizlik biçimlerini -toplumsal cinsiyet ve ırk temelindekileri mesela- tasfiye etmek ya da homojen kılmak yerine bunları yoğunlaştırmaya ve kullanmaya devam ediyordu. Dolayısıyla, işçileşme ya da toplumsal eşitsizlikler de aynı biçimde deneyimlenmiyordu. Ben de işçileşme sürecindeki bu farklı deneyimlere bakmak istiyordum. İşçiler, nesnel koşulların birer belirleyeni-ürünü olarak topyekûn ele alınacak bir kitleden daha fazlasıydı. Farklı tarihsel durumlarda ve koşullarda farklı öznellikleri vardı. Yani işçileşme süreci salt iktisadi bir çerçevede üretim ilişkileri içindeki pozisyonla yaşanmıyordu. E.P. Thompson’ın öznel-inşacı yaklaşımı bu açıdan önemliydi, çünkü sınıfı ekonomik alt yapının sabit bir çıktısı değil, süreç içinde oluşmaya başlayan kültürel pratiklerle farklı biçimlerde ifade bulan bir deneyim olarak ele alıyordu.

Thompson ve Bourdieu’yü yan yana getirirken

Kanarya’yı araştırırken, beri taraftan, teorik okumalarla ilgileniyor, etnografik araştırmalara dayalı kitapları inceliyordum. En güzeli, E.P. Thompson’ı okumaya başlamaktı. Roman gibi akıyordu, çok sevmiştim.[1] Çetrefillisi ise P.Bourdieu idi. Kavramsal olarak kullanmak istediğim habitusü öyle tek başına anlayamayacağımı fark etmiş ve Bourdieu’nün diğer metinleriyle cebelleşmek üzere girişimlerde bulunmuştum.[2] Burada, Thompson’ın deneyim (experience) ve Bourdieu’nün habitus kavramları üzerinden, ekonomik indirgemeci olmayan, tarihsel ve ilişkisel bir teorik çerçeve üzerinden hareket etmenin derdindeyim. Niyetim, “işçileşmeyi, örgütlü kesimlerle ve büyük mücadeleler tarihiyle sınırlamadan ya da fabrikalarda yer alan ‘ideal tip’ler olduğu kanısıyla hareket etmeden ele almak(idi). Aynı zamanda, işçilerin sadece nesnel-yapısal zorunluluklar altında, üretim ilişkileri içindeki konumlarına indirgenmesine karşı çıkarken, öznellikleriyle yaşadıklarını ve bunu nasıl anlamlandırdıklarını öne çıkarmak” idi. Burada Thompson’ın sınıfı ele alışında geliştirdiği öznel-inşacı yaklaşımı benimsiyordum.

Üretim ilişkileri içinde yer alış ile öznelerin toplumsal-siyasal düzlemdeki tutum alışları arasındaki farklılıklar, genelde sınıf bilinci kavramıyla tartışılagelmiştir.[3] Thompson bu bağlamda kendinde sınıf ile kendi için sınıf ya da yapı-özne gibi ikiliklerin “deneyim” (experience) kavramıyla aşılacağını öneriyor. Bourdieu ise bu ikilikler ve sınıf bilinci yerine “habitus” kavramını geliştiriyor; faillerin giyinme tarzlarından bedenlerini kullanma biçimlerine, aksanlarından beğenilerine, kültürel yatkınlıklarından tercih biçimlerine kadar sergiledikleri pratikleri habitus ile ele alıyordu. Thompson’a göre sınıf, erkek ve kadınların sosyal ilişkiler bütünü içinde kültürel mirasları ve beklentileriyle edindikleri deneyimleridir ve öznelliklerle sınıf oluşumu arasındaki ilişki deneyim ile kurulur. Bu noktada maddi yaşam koşullarıyla, bunun anlamlandırılması arasındaki ilişki etnisite, cinsiyet gibi farklı habitusları gündeme getiriyordu. Kentlere gelen Kürt nüfus, ekonomik kaynaklarını ve meta-dışı geçim olanakları kaybederek piyasa sürecine katılmıştı. Bu süreç salt sınıfsal bir konum üzerinden algılanmamakta, Kürt olmanın getirdiği anlamlar dünyası ile çakışmaktaydı.

Aslında deneyim ve habitus gibi iki farklı kategoriyi birlikte çalıştırmayı düşünürken, elbette ki Thompson ve Bourdieu’nün sınıf meselesine yaklaşımlarındaki temel farklılıkların ayırdında değildim. Thompson “deneyim”i kırılmaları ve dönüşümleri içerirken, Bourdieu’nün habitus’ü aktarımlara, yeniden üretime odaklanıyor. Thompson topraktan koparılan köylülüğün, kölelerle karşılaştırılabilecek düzeyde ölesiye çalışan proleterlere dönüşmeden önceki durumlarına, yani fabrikadan içeriye adım atmadan önceki hikâyelerine bakıyor ve yaklaşık iki yüzyıllık tarihlerini anlatıyor. Marksizmin ekonomist okuması karşısında kültürel alana vurgu yaparak, sınıfı nesnel (ekonomik) koşulların salt verili bir ürünü değil, uzun bir dönem boyunca oluşmaya başlamış, inşa olmuş bir gerçeklik olarak ele alıyor. Thompson için sınıf deneyimi insanların içine doğdukları üretim ilişkileriyle şekilleniyor, sınıf bilinci ise bu deneyimin kültürel açıdan ifade bulma biçimi anlamına geliyor. Ayrıca, Thompson öznel-inşacı yaklaşımıyla gündelik hayata ve alt sınıflardan kişilerin hikayelerine odaklanıyor, onların deneyimleri üzerinden faillikleri ve mücadelelerini görünür kılıyor, aşağıdan tarih yapmaya vurgu yapıyor.

Toplumsal eşitsizlikler ve hiyerarşiler üzerine muazzam çalışmalar yapmış Bourdieu içinse sınıf, pratikten çıkan verili bir entite değil, en başta politik müdahaleyle oluşturulan bir kategori.[4] Burada sınıf belli konum (position) ve temayüllerin (disposition) kesişiminde yer alıyor, asıl olarak ekonomik ve kültürel sermayenin birikim ve hacmine göre dağılmış konumları ifade ediyor. Ayrıca, Bourdieu için egemen sınıf yerine iktidar alanları vardır, dolaysıyla egemenler-sömürülenler gibi temel bir antagonizmadan hareket etmiyor. Burada, alt ve üst sınıflar arasındaki ayrımlar kendi içlerindeki ekonomik-kültürel sermayenin dağılımına göre değişiyor, tahakküm ve iktidar ilişkileri de bu sermayelerin dağılımına göre adres değiştiriyor. Dolayısıyla Bourdieu’nün teorisinde, toplumsal topografyadaki ayrım biçimleri farklı düzlemlere dağılmıştır, yani farklı ve çeşitli hiyerarşik tahakküm biçimleri vardır.[5] Bourdieu özel olarak alt sınıflara odaklanmıyor, habitus da bu anlamda farklı alanlarda farklı sınıf karakterlerine sahip bir kavramsal araca dönüşüyor.

Sınıfı, etnisiteyi ve toplumsal cinsiyeti birlikte düşünmek

Teorik okumalar yaparken, diğer yandan, tam bir netlikle ortaya koyamasam da ampirik olarak da bir şeyleri göstermek istiyordum. Buradaki niyetim, sınıf oluşumuna bakarken, etnisiteyi ve toplumsal cinsiyeti ayrı ayrı değil, gerçek hayatta yaşandığı gibi birarada işleyen süreçler olarak ele almaktı. Aynı zamanda, bunları salt birer kategorik mefhumlara indirgeyen ve birbirleriyle yarıştıran, söz gelimi birini daha öncelikli gören yaklaşımlara da eleştirel bakıyordum. Kanarya’da Kürtlerin işçileşme deneyimini görünür kılarak da bunu vurgulamak niyetindeyim.

I.Wallerstein ve E.Balibar’ın yazdığı “Irk, Ulus, Sınıf” kitabından etkilenerek etnisite ve sınıfın ayrı ayrı değerlendirilemeyeceğini düşünüyordum.[6] Biri Afrika üzerine çalışan, diğeri Cezayir sorununa bakan bu iki düşünürün vurgusu önemliydi: Kapitalizm sermaye birikiminin ve emek gücünün proleterleşmesinin tüm dünyaya yayılmasını beraberinde getiriyordu fakat bu ne soyut, farklılaşmamış piyasa süreçleri ne de her yerde aynı yaşanan proleterleşme biçimleri anlamına geliyordu. Sınıflar arasında kutuplaşma yaşanıyordu, fakat bu sınıf ilişkilerinin basitleşmesi, homojenleşmesi ve tek biçim halinde işlemesi demek değildi. Sınıfların ideal tipleri yoktu fakat her biri kendi iç çekişmelerine sahip farklı proleterleşme ve burjuvalaşma süreçleri vardı. Yani sınıf pür halde değildi, tüm coğrafi ve zamansal farklılıkların ötesinde soyut ve homojen bir sınıf görünürlüğü yoktu.

Dahası, sömürü ve eşitsizlikler de homojen ve eşit biçimde yaşanmıyordu, bu anlamda etnik ya da toplumsal cinsiyet kaynaklı farklılıklar birer nüans olmanın çok ötesindeydi. Balibar 1970’lerde Fransa’daki göçmen işçilerin mücadelelerinden hareketle, işçi sınıfı içindeki ayrımların ikincil bir gündem olmanın çok ötesinde olduğunu, tersine bunların günümüz toplumlarının yapısal karakteristiğini oluşturduğunu söylüyordu. Irkçılık, dünya çapındaki iş bölümünde (merkez-çevre ülkelerde) yer alan hiyerarşilerin kurumsallaşmış biçimiydi. Ayrıca, kapitalizm en başından beri ırkçılık üzerine temellenerek yayılmış, sermaye birikim süreci kolonileştirme süreciyle yan yana gitmişti. Arendt’in söylediği gibi daha ulus-devletlerin ortaya çıkışından önce ırkçılık -sömürgelerde- yayılmaya başlamıştı.[7]

Bu çerçevede etnisite ve sınıfın sabitlenmiş ve birbirlerinden kopuk olmadığını vurguluyordum, tam tersine toplumsal ilişkilerde öznelerin yaşadıkları eşitsizlikleri tercüme etmelerinde harmanlanarak ifade bulduklarına inanıyordum. İşçiler Newroz’lardaki zayıf yapılı, kulağında küpesi olan, dar paçalı pantolonlar giyen, saçları jöleli, durmadan halay çeken onu da neredeyse rap gibi oynayan Kürt gençleriydi. 1 Mayıs’larda sendika kortejlerinde yürüyen işçilere nazaran başka havaları vardı ama gerçek buydu.

Yani Kürtler nezdinde kafam çok netti. Türkiyeli işçi sınıfının önemli bir kesimini onlar oluşturuyordu, üstelik durum nesnel olarak da apaçık ortadaydı.[8] Kanarya’daki Kürtler “her sabah istasyon garından Merter’deki dokuma ve giyim atölyelerine; Zeytinburnu’ndaki deri fabrikalarına; Beyazıt, Laleli ve Gedikpaşa’daki ayakkabı ve çanta imalathanelerine; kentin farklı yerlerindeki inşaat şantiyelerine kan taşımakta(idi). İkitelli ve Halkalı’da bulunan irili ufaklı sanayi siteleri de onlar için önemli bir iş sahası olmakta” idi.

Burada, Wallerstein’in dünya ekonomilerinde emek gücü oluşumuna baktığı yazılardan hareketle Kürtler açısından “hane” olarak işçileşme sürecinin yaşandığını vurgulamıştım. Piyasa koşullarında tek tek bireyler olarak tutunmaları çok zor olan Kürtler için hane yapısı hayati önem taşıyordu. Gelirlerin birleştiği bir birim olarak hane, emek gücü tahsis biçimlerine hem uyum sağlamanın hem de direnişin kalesiydi. Burada kadınların ve çocukların da emek sürecine dahil olduğunu belirtiyordum. Nitekim Kanarya’da yaşayan Kürt ailelerin yaşam standardı çocuk emeği kullanımını gerektirecek kadar düşüktü. Tekstil tezgâhlarında çırak olarak çalışan Kürt çocukları, güvenceli işlerde çalışamayan ailelerinin sigortası durumundaydı. Genç kadınlar da mahalle içinde kalarak, nerdeyse her apartmanın bodrumunda bulunan ve fason üretim yapan tekstil atölyelerinde günlerinin çoğunu geçirmekteydiler.

Davidoff’un belirtiği üzere ekonomi kavramı; fiziksel, duygusal ve toplumsal yeniden üretimi gerçekleştiren bir alanlar bütünüydü.[9] Bu yeniden üretim, hane aracılığıyla gerçekleşiyor ve ev içinde çalışan kadınlar da burada üretken bir işgücünde bulunuyorlardı. Yani sınıf, kadın ve erkek arasında da farklı biçimlerde deneyimleniyordu. Kanarya örneğinde, erkek emek kentin diğer bölgelerine kaymışken kadın emeği “içerde” soğurulmaktaydı. Kadınlar evlenene kadar; yakın akrabalar, komşular ya da ailenin diğer üyelerinin refakatinde çalışma hayatının içinde yer alıyordu, daha sonra emek güçlerini ev içinde yeniden üretim alanına tahvil ediyorlardı. Yani etnisite sahip olduğu anlamı, sınıfla birlikte toplumsal cinsiyetle de bağıntılı olarak ediniyordu. S.Federici’nin gösterdiği gibi yeniden üretim alanı yani -ücretlendirilmemiş- ev içi emek, diğer emek biçimleri kadar kapitalizm için hayatiydi ve ilksel birikimin temel dinamiklerinden biriydi.

Dolayısıyla, etnisite ve toplumsal cinsiyet birer kimlik olmanın çok ötesinde, kapitalizmin/sermaye birikim sürecinin ortaya çıkışında ve yayılışında temel olan bileşenlerdi. Bu durum neoliberal dönemde ortadan kalkmak bir yana derinleşerek devam ediyordu. Kürtler ve kadınlar nezdinde bu somut olarak ortadaydı.

Kürt meselesi sınıfı içeriyor, fakat ondan taşıyor

Tüm bunlarla birlikte, teorik okumalar ve görüşmeler devam ederken, araştırmaya daha fazla devam edemeyeceğimi anladım. Çünkü araştırma konusu çerçevesinde öne çıkarmak istediklerim ile görüşmecilerin üzerinde durdukları ve kendileri için anlamlı buldukları meseleler aynı kanallardan akmıyordu. Görüşmeciler, konunun etrafından dolanarak aslında başka bir şeye dikkat çekmek istiyordu: “Mesele iş, işsizlik, az para kazanma, çok çalışma değil. Biz Kürt olduğumuz için eziliyoruz. Bu devam etsin istemiyoruz.”

Gittikleri yerlerdeki kodları hızla kavramak, bunları anlam dünyasında bir yere oturtmak ve karşılarındakini (kişi ya da olay) ona göre konumlandırmak meselesinde Kürtler politiktir. Ayakta kalmaya çalışma ve adaptasyon sağlamada girişkendirler. Yani kaşım gözüm kara da olsa benimle konuşurken de politiklerdi. Aslında her görüşme için bu böyledir. Muhtarlar da politik konuşur, CHP seçmeni de, kocasının yanında neyi nasıl ifade etmesi gerektiğini hesaplayan yaşlı bir kadın da.

Buradaki mesele daha çok, yaşadıkları deneyimlerin -kente hazırlıksız gelmek ya da güvencesiz işlerde çalışmak gibi- gerçekten de öncelikle Kürt olmalarının bir sonucu olduğunu düşünmeleriydi. Sınıf konumlarını ve deneyimlerini ön plana çıkarmaktansa, başka bir şeyi öncelikli görüyorlardı ve politik davranarak da bunu öne çıkarıyorlardı. Araştırmayı artık sürdüremeyeceğimi anladığım görüşmede 60’larında bir amca “aç kalayım ben razıyım ama Kürt olduğum için onurumuz kırılmasın, çoluğumuz çocuğumuz yanmasın” demişti. Ben de anlatması daha önemli ve ivedi başka bir şey olduğu konusunda onlar gibi düşünmeye başlamıştım.

Şöyle hissetmiştim: “Kürt sorunu nedeniyle yaşananlar hala hatıralarda taze, üstelik yaşanmaya da devam ediyor, bu da emek gibi gündelik hayatın diğer önemli veçheleri hakkında konuşmayı, yazmayı, düşünmeyi gölgede bırakıyor.” Çünkü Kürt meselesi sınıfı tamamen içeren ama sınıfla sınırlanmayan bir yerde duruyordu. Görüşme yaptığım Kürtlerin proleterleşme sürecine bakışları ve bunu ifade ediş biçimleri “grup bilinci” ve “sınıf bilinci”nin ayrı tezahürleri olarak kavranıp, ikincinin birinciye üstün gelmesi olarak görülebilir. Fakat bu meseleyi çok basitleştirmek ve yapay bir ayrım yapmak olurdu. Ben bunu, daha ziyade sınıfsal olanları da kapsayarak, hayatın geneline yayılmış eşitsizliklerin daha geniş bir tercümesi olarak algılamıştım.[10] Fakat işçileşme süreci ile gündelik hayatın her alanına nüfuz etmiş Kürt kimliği etrafındaki kültürel pratiklerin nasıl birbirine tercüme olduğunu ve bunları hangi alanlara bakarak anlayabileceğimi bilmiyordum. Belki ilk birkaç saat açık uçlu sorular sorup görüşmecilerin kendi hayat hikâyelerini diledikleri gibi anlatmaları için bir ara görüşme yapılıp sonra araştırma çerçevesindeki görüşmeye dönülebilirdi. Bu teknik olarak bir kişiyle iki kere görüşmek demek olacaktı. Belki de görüşmecilerin kendi anlatımları dışında derin ve uzun bir gözlem süreciyle etnisite-sınıf ilişkisindeki pratikleri görünür kılmanın yollarını arayabilirdim. Sözgelimi iş ağlarına dahil olma, iş kurma süreçleri ya da borç alma-borç verme pratikleri etnik-kültürel kodlardan ve kendine özgü sosyal ağlardan bağımsız değildi. Fakat yine de bunlar araştırma tekniklerine dair bir mesele olmanın ötesindeydi. Hem de görüşmeler sırasında Kürt sorunu nedeniyle yaşananları dinledikten sonra başka her şey ayrıntı gibi geliyordu bana da.

Bir başka türlü ifade etmek gerekirse, eşitsizliklere karşı politik mücadelenin yönü devletin sadece kapitalist karaktere sahip olmasıyla ilgili değildi, fakat aynı zamanda devletin bir üniter ulus-devletten teşekkül olmasıyla ilgiliydi. Bu anlamıyla, ırkçılığı sınıf mücadelelerine içkin politik yabancılaşmanın tipik bir biçimi olarak gören Balibar’dan ziyade, ırkçılığı sınıf yapısının bir dışavurumu olarak gören Wallerstein’e yakın hissediyordum.

Türkiye bağlamında etnisite-sınıf ilişkisi sadece işçileşme süreci üzerinden değil ayrıcalıklı olma, mülk edinme, belki burjuvalaşma süreci açısından güçlü bir anlama sahip görünüyor. Etnik bağlamda; tehlikeli addedilmeyenler makbul görülenler, patronaj ilişkilerine dahil olabilecekler, yani ayrıcalıklar edinme koşullarına ulaşma olasılığı olan kesimler üç aşağı beş yukarı bellidir. En azından bunlara dahil olmayacaklar daha kesin olarak bellidir. Örneğin Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde devletin patronaj ilişkilerine Balkan göçmenleri dahil edilmiş ve makbul vatandaşlar olarak onlara işaret edilmişti. Bu süreçte Anadolu’nun diğer halkları Ermeniler ve Rumlar mülksüzleştirilmiş, sürülmüştü. Eski bir Rum köyü olan Büyükbakkalköy üzerine birkaç yıl önce yaptığım bir araştırmada bunlarla karşılaşmıştım.[11] Aynı şekilde 2013 yılında, Kağıthane’de AKP ilçe ve belediye örgütüne bakarken parti ağlarına yani patronaj ilişkilerine dahil olabilen kesimlerin büyük oranda Karadeniz ve İç Anadolu’dan gelen hemşehri grupları olduklarını, diğer kesimlerin ise temsiliyetlerinin çok sınırlı olduğunu görmüştüm.[12] Yakın zamanda İrfan Aktan’ın dikkat çektiği bir çalışmada devletin bürokratik kadrolarında yer alanların geldikleri coğrafi bölgeleri gösteren bir araştırmaya yer verilmişti, veriler makbul görülmeyenlerin kimler olduğuna dair bir tablo çiziyordu.[13] Yine aklıma 15 Temmuz sürecinde, Çengelköy’de polis merkezi amirliğinde ayaküstü görüştüğümüz bir polisin – kendisi Trabzonlu’ydu- “sana bir şey diyeyim, şu anda bu devleti ayakta tutan Karadenizlilerdir, bunu unutma” sözü geliyor.[14] Aynı şekilde, tarım arazisi olarak kullanması için kendisine verilen geniş topraklar üzerinde söz sahibi olduğunu iddia eden ve bu araziye gecekondu yapanlarla mücadelesini anlatan Arnavut yaşlı bir amcanın dedikleri ilginçti: “Biz Osmanlı’nın askerleriyiz, devlet hep bize güvenir”.[15] Ya da Kulaksız Mahallesi’nin Rizeli olan yaşlı muhtarının Balkan göçmeni bir arkadaşa “sen bizdensin galiba” demesi düşünülebilir.[16] Buradaki algılar ve söylem düzeyine yansıyan görme biçimleri önemli ip uçları veriyor.

Etnik bağlamlar siyasal gruplaşmalardan hizipleşmelere, belli meslek gruplarından iş kollarına kadar sosyal-siyasal-ekonomik hayatın içinde de görünür bir veçheye sahip. Etnisiteye dair fikir veren “nerelisin?” sorusu siyasal ve sosyal tüm sosyal kodlara işlemiş can alıcı bir düğüm olmaya devam ediyor. Ev kiralarken de, kız alıp verirken de, saha çalışması yaparken de, taksiye binerken de, iş yaparken de, ihale alırken de… Ancak üst sınıf sosyal-mekânsal ilişkiler ağında kadri kıymeti olmayan bir soru olabilir fakat orası da zaten yeterince “beyaz”dır.

Bu ilişki formları sadece sosyal yaşamda karşılaşmalar ve ilişkiler bağlamında kendiliğinden işlemiyor. Devletin kendisi için de bu ilişkiler hep önemli olmuştur, yani devletin kendisi de bizzat ayrımları, farklılıkları ve sınırları işletir. Etnisite bu bağlamda önemli bir eşik olarak ortaya çıkıyor, sınıf ilişkileri içinde ise ayrı düşünülemeyecek bir yerde duruyor.

Bizim proleter Kürtlere geri dönecek olursak, ifadelerinden ya da vurgularından anlaşılan şey şuydu: sınıf politik mücadelenin yönünü belirlemede gerekli ve hayatiydi fakat yeter koşul değildi. Açıktı ki, proleterleşme süreçlerini tetikleyen, derinleştiren salt piyasa süreçleri ya da onun kendiliğinden işleme biçimi değildi. Bu süreci Kürtler için tetikleyen ve derinleştiren, piyasadan daha fazla belirleyiciliğe sahip devletin bizzat kendisiydi ve onun ulus üzerinden kurduğu monolitik karakter ve ayrımlardı.

Ben de o zaman için, Kanarya Mahallesi’ndeki Kürtlerin kendi deneyimlerini anlamlandırma biçimine ve sözlerine odaklanırken, sınıf deneyimine dair tecrübelerin, Kürt meselesinin yakıcılığı altında ifade bulan bir politik bakış ve söylemde tercüme olduğu anladım ve konuyu çalışmayı bıraktım.

Hukuk ve şiddet gündeminin gölgesinde kalanlar

Tek bir görüşmede köy yakılmalarına ve boşaltmalarına, hapishane deneyimlerine, protestolarda yaşananlara, aile fertlerinin faili meçhul cinayetlerle öldürülmesine, onur kırıcı muamelelere, kentlerde derme çatma bir evde birkaç aile nasıl tutunmaya çalıştıklarına, çocukların erken yaşta emek süreci içinde ezilmeye başlamalarına vs. dair bir sürü hikâye duyuyordum. Bunları duymak, kaydetmek, dinlemek, bunlar üzerine yazmak zor gelecekti. Konuyu çalışmaya daha fazla devam edemeyeceğimi anladım. Üstelik, Kürt çalışmalarının yoğunlaşmaya başladığı bir dönemdi, yani bugünkü gibi tekrar “öcü” haline gelmiş bir alan değildi. Fakat doğrudan Kürt meselesi çalışamayacağımı anlamıştım. Ayrıca, literatürde de bu meselesiyle ilgili kayda değer ve kıymetli çalışmalar vardı. Nitekim birkaç yıl içinde, Kağıthane ve Sultanbeyli’nde, sonradan onun da hiç kolay olmadığını anlayacağım, sağ-milliyetçi-İslami kesimler üzerine eğilmeye başlayacaktım.

Yakıcı biçimde devam eden bir sorun sürerken, nasıl bir formülasyondan bakmak gerekiyordu bilemiyordum. Belki, görüşmecilerin anlamlandırma biçimlerinin ötesine geçmem gerekiyordu. Belki de Kürt sorunu etrafındaki tartışmaları bir kenarda tutup genel politik gündemin dışına çıkmam gerekiyordu. Oysa ne bileyim Kürt kadınlarının gündelik hayatındaki şaman pratiklerine bakmak ilginç gelmiştir. Mesela dövme gibi gelenekleri ve güneşin mitolojiden dini pratiklere kadar nasıl bir yere sahip olduğunu merak etmişimdir. Kürt halaylarında bedenin kullanma biçimleri üzerine düşünmek de güzel olurdu, belki cinsiyet rolleri ve performanslar üzerine bir şeyler çıkardı. Kürtlerin yazılı değil de sanatsal alanlarda kendilerini ifade ediş biçimlerini ortaya çıkarmak ise dev bir hizmet olurdu.
Eğitim alma ve aktarma süreci kesilmiş bir toplumda eğitim sermayesine erişememenin piyasa süreçlerinde onları nasıl davranmaya ittiğine bakmak da önemliydi, burada “enformel”in merkeziliği anahtar gibi gelmiştir. Ama bunlar bir anlık birer merak olmanın ötesine geçemediler.

Tutuklamalar, sürgün, hukuksuzluk ve şiddet Kürtlerin işçileşme sürecini düşünürken de başka şeyleri düşünürken de hep öne geçti, neredeyse başka her şeyi ise gölgede bıraktı.

Geçtiğimiz ay, oğlu Devran Dinç’in evden çıkıp bir daha gelmediğini ve anlaşıldığı kadarıyla işkence edilerek öldürüldüğünü söyleyen İsmet Dinç’in haberini okuyunca ve bedenine işlemiş çaresizliği görünce içim bu düşüncelerle ezildi.[17] Üstüne HDP milletvekilleri Leyla Güven ve Musa Farisoğulları’nın tutuklanmaları da eklendi.

Kanarya Mahallesi üzerine notları görünce işte böyle şeyleri hatırladım.

DİPNOTLAR

[1] E.P.Thompson, İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu, Birikim Yayınları, 2006.

[2] Bourdieu, P. (1985). “The Genesis of the Concepts of Habitus and of Field”, Sociocriticism, 1 (2): 11-24.

[3] Fuat Ercan sınıf tartışmalarına dair yaptığı değerlendirmelerde Marksizmi mekanik okuyan yaklaşımların sınıf içindeki farklılıkları, kimlikler üzerinde duran postmodern yaklaşımların ise yapısal düzeneği hesaba katmadığını söyler. Sınıf ve kimlik analizlerini birlikte değerlendirmek gerektiğini ve yapısal olanla birlikte öznel anlam dünyalarına bakmayı önerir. Sınıfın maddi (iktidarın yeniden üretimi) ve sembolik yeniden üretim alanları (bilginin yeniden üretimi) olduğunu belirtir. Ercan, F (2005) “Değer Teorisi Açısından Sınıf ve Sınıf Analizlerinin Analizi”, İşçi Sınıfının Değişen Yapısı, Sosyal Araştırmalar Vakfı, İstanbul, s.27-44.

[4] Bourdieu, P. (1987). What Makes a Social Class? On the Theoretical and Practical Existence of Groups, Berkeley Journal of Sociology, 32: pp. 1-18. Wacquant, L. (2014). Simgesel İktidar ve Grup Oluşumu: Bourdieu’nün sınıfı yeniden çerçevelendirmesi üzerine, Cogito, sayı 76, Yapı Kredi Yayınları.

[5] Bourdieu, P. (1989). Social Space and Symbolic Power, Sociological Theory, Vol. 7, No. 1 (Spring, 1989), pp. 14-25.

[6] Wallerstein, I. ve Balibar, E., Irk Ulus Sınıf: Belirsiz kimlikler, Metis Yayınları, 2007.

[7] H. Arendt, Totalitarizmin Kaynakları 2: Emperyalizm, İletişim Yayınları, 2009.

[8] Erdem Yörük çalışmalarıyla Kürtlerin zorunlu göçünün neoliberal piyasa işleyişi açısından önemini gösterir: “Zorunlu göçün neticelerini sınıfsal parametrelere başvurmadan anlamak imkansız olacaktır. Gerçekte zorunlu göç Türkiye’nin sınıfsal yapısını kökünden değiştirmiştir: Kürtler işçileşmiş, işçi sınıfı da Kürtleşmiştir.” Erdem Yörük, “Zorunlu Göç ve Türkiye’de Neoliberalizm”, 2009, http://bianet.org/biamag/insan-haklari/118421-zorunlu-goc-ve-turkiye-de-neoliberalizm

[9] L. Davidoff, Feminist Tarihyazımında Sınıf ve Cinsiyet, İletişim Yayınları, 2002.

[10] Araştırmanın ön sahasını yaptığım sıralarda hazırlanan “Türkiye’de ırk veya etnik köken temelinde ayrımcılığın izlenmesi (1 Ocak – 31 Temmuz 2010)” başlıklı raporda istihdam, eğitim, sağlık alanlarında Kürtlerle ilgili şu bilgilere yer veriliyor: Açıklanan resmi istatistiklere göre Kürt nüfusun yoğun olarak yaşadığı illerde işsizlik oranları Türkiye ortalamasının üzerindedir. Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgesi (özellikle de kırsal kesimleri) geçmişten beri Türkiye’nin okullaşma oranı en düşük yerleridir. Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri’nin en fazla Yeşil Kartlının bulunduğu bölgeler olduğu görülmektedir. Seda Alp, Nejat Taştan, “Türkiye’de ırk veya etnik köken temelinde ayrımcılığın izlenmesi (1 Ocak – 31 Temmuz 2010)”, İstanbul Bilgi Üniversitesi, 2011. Bu Kürtlerin yoğunlukla yaşadıkları bölgelerde gerçekleşen zorunlu göçlelerle ilgili kapsamlı raporlar bulunuyor.

[11] Sevinç Doğan, “Rum Köyünden Mübadil Köyüne: Büyükbakkalköy’de Mülkiyet’in El Değiştirmesi”, Ayrıntı Dergisi, sayı 32, 2019, 70-81.

[12]Bu konuyu “siyasetin tekelleşmesi: parti alanı kimler açık?” başlıklı yazmış olduğum bir bölümde ele alıyorum. Sevinç Doğan, Mahalledeki AKP: Parti İşleyişi, Taban Mobilizasyonu ve Siyasal Yabancılaşma, İletişim Yayınları, 2016

[13] İrfan Aktan, “Türk Devleti”, https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2020/06/08/turk-devleti/

[14] Eylül 2016, Çengelköy Mahallesi. Bu görüşme, 15 Temmuz’da sokağa çıkan kesimlerin motivasyonlarını anlamak üzere, Çengelköy ve civarındaki mahallelerde yaşayan esnaf, mahalle sakinleri ve aktivist kişilerle yaptığım görüşmelerden biriydi. Sevinç Doğan, “Kefaretçi eylem, siyasal özneleşme ve mobilizasyon”, Birikim Dergisi, 2016, sayı 330, 47-59.

[15]1923 Rami doğumlu olan ve Arnavut kökenli bir mahalle sakini, Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu ile kendisine verilen tarım arazisine, 14gecekondunun yapıldığını ve anlaşmazlıklar nedeniyle yasal süreçlerin hâlâ devam ettiğini anlatmıştı. 23 Aralık 2011, Sanayi Mahallesi.

[16] 1939 Rize, Çayeli doğumlu mahalle muhtarı ile yapılan görüşme, Kasım 2015, Kulaksız Mahallesi.

[17] https://www.gazeteduvar.com.tr/turkiye/2020/05/08/diyarbakirda-yasayan-ismet-baba-oglunun-iskenceyle-olduruldugunu-iddia-etti/