Feminizm şu an sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada epey ilginç ve bir o kadar da zorlu bir dönemeçten geçiyor. [1] Bir yandan belki de daha önce hiç olmadığı kadar büyük bir popülerliğe erişti; pek çok kadın, kendini feminist olarak tarif etmese bile, erkek egemenliğinin aşındığı, özgürlük ve eşitliğin norm olduğu bir toplumda yaşamayı arzuluyor. Feminist aktivistler cesaret ve inançlı direngenlikleriyle haklar mücadelesine her geçen gün biraz daha güç kazandırıyorlar ve dahası yükselen ırkçı ve sağ popülist ideolojiler karşısında sergiledikleri sıkı direnişle reaksiyoner sağ tarafından kuşatıldığını hisseden geniş kitlelere dünya ölçeğinde umut oluyorlar. Feminist felsefeci Linda Martin Alcoff (2018) Rape and Resistance (Tecavüz ve Direniş) başlıklı son kitabında yükselen feminist dalganın yarattığı küresel etkiyi metoo hareketi özelinde şöyle ifade ediyor: “Biz şu an daha önce eşi benzeri görülmemiş bir küresel toplumsal devrim anının içinde yaşıyoruz. Bu, cinsel şiddete maruz kalanların ön ayak olmalarıyla, öne çıkıp bu konuya kamusal alanda daha önce görülmemiş bir görünürlük kazandırmalarıyla başladı. Bütün dünyada, kurbanların çoklu sesleri güçlü bir biçimde büyüyor ve birbirinin başarısından cesaret alıyor. Bazı vakalarda, onların sesi güçlü erkekleri ve saygıdeğer kurumları -din, ordu, medya, hükümet eğlence dünyası- savunmaya geçmeye zorladı” (Alcoff, 2018:1).

Buna karşın, feminist düşünce, lgbti hakları, kadınların kazanılmış hakları ve kuir hareket tüm dünyada çok yoğun bir saldırı altında. Vatikan öncülüğünde başlayan, hem yerel hem de uluslar-üstü ittifaklarla genişleyip yayılan antigenderism (toplumsal cinsiyet karşıtlığı) inisiyatifi, cinsiyet eşitliğinden lgbti haklarına ve toplumsal cinsiyet kavramının kendisine kadar, feminist kazanımlara karşı kökten bir savaş açmış durumda. Bu rüzgârdan güç alan Macaristan Başbakanı Viktor Orban, daha bir kaç ay önce üniversitelerdeki toplumsal cinsiyet çalışmaları programlarını yasakladı. ABD’de Trump’ın, Brezilya’da Bolsanoro’nun seçilmesi ile kadınlar tescilli kadın düşmanlarıyla karşı karşıya kalmış durumdalar. Bu esnada, Polonya’da kadınlar aşırı sağ hükümetin geçirmek için zorladığı kürtaj yasağı yasasını durdurmak için mücadele veriyorlar. Türkiye’de ise kürtaj hakkından cinsiyet eşitliğine, eğitim haklarından evlilik düzenlemesine kadar pek çok alanda kadınlar taarruz altında ve bunun yanı sıra kadına karşı şiddet ve sokak saldırıları artış gösteriyor.

Bu büyük saldırının arkasında, her ne kadar her coğrafyanın kendine özgü politik dinamikleri olsa da, ortak bir etken söz konusu: müesses nizamın kadınlar, lgbti ve kuirler lehine dünya ölçeğinde bozulmuş olması. Başka bir deyişle, Amerika’dan Türkiye’ye kadar uzanan ve karşı saldırı biçimini alan bu siyaset, kadınların, feminizmin ve lgbti hareketin güçsüzlüğünden değil, tam tersine, son yirmi, otuz yıldaki kazanımlarını daha da arttırmasından kaynaklanıyor. Feminist dalgayı durdurmak, olası değişimlerin önünü kesmek, çoğu zaman da eski müesses nizamına dönmek amacını güden politik hareketlilikler, kadınların kazanımlarına karşı biriken tepki sonucunda ortaya çıktı. Bu tepki siyasetine misilleme veya karşı saldırı[2] (backlash) politikası ismini veriyoruz. Bilhassa toplumsal hiyerarşinin alt basamaklarında bulunan siyahlar, kadınlar, işçi sınıfı ve lgbtiler gibi toplumsal grupların, siyasi mücadelelerle hak ve eşitlik talep ettiği ve çeşitli kazanımlar edinmeye başladığı zamanlarda baş gösteren ve modern tarih boyunca sık rastlanan bu siyasetin merkezinde, baskı altındaki grupların hak ve özgürlüklerini kısıtlama veya elinden alma isteği yer alır. Amaç statükocu grupların kaybettiklerine inandıkları gücü geri kazanmaları olduğundan, karşı saldırı siyaseti, aynı zamanda, zor ve baskı metotları ile ayrılmaz bir şekilde iç içe geçmiştir (Mansbridge ve Shames, 2008: 625). Haliyle, bu tarz bir siyasette müzakere veya pazarlığa yer yoktur. Misilleme politikalarının tarihi, bu yüzden, şiddetin tarihiyle büyük ölçüde örtüşür: Tecavüzden suikasta, linçten işkenceye uzanan fiziksel saldırılar içerdiği gibi, taciz, damgalama, horlama, küçük düşürme, sessizleştirme gibi tahakküm kurma biçimlerini de barındırır.

İşte, feminizmin sadece Türkiye’de değil tüm dünyada girdiği zorlu dönemeç, karşı saldırı siyasetinin küresel çapta güçlenmesiyle yakından ilgili. Ne var ki, feminizmin daha önce defalarca yüz yüze geldiği karşı siyaset saldırısı, bu sefer öncekilerden biraz daha farklı. Akademisyen Katrina Forrester (2018), “Libidinal Politics” (Libidinal Siyaset) başlıklı yazısında, durumun vahametini, “Feminizmin tarihi karşı saldırılarla dolu, ama şu anki bilhassa kötü gözüküyor,” sözleriyle ifade ediyor. Forrester, yazısında, Trump yönetimi ve Amerika’da kadınların kazanımlarının budanması üzerinde dursa da, asıl dikkat çektiği şey kadınlara yönelik karşı saldırı siyasetinin ırkçı ve aşırı sağ popülist hareketlerle iç içe geçmesi. Gerçekten de, bütün dünyada sağ popülist hareketler kadınlara karşı saldırganlığın ve düşmanlığın hızla boy attığı bir üreme alanı haline dönüşmüş durumda. Kadın düşmanlığı popülist siyasetin içinde eşitlik karşıtı argümanların geliştirilmesinde kritik bir rol oynuyor. Bu yeni durum, feministlerin koşulları tekrar değerlendirmesine ve tartmasına da yol açtı. Bazı feministler günümüzdeki kadın karşıtı siyasetin artık tanıyıp bildiğimiz karşı saldırı siyaseti olmaktan çıktığını, daha kapsamlı, öncekilerden daha çetrefilli bir siyasi tepki ile karşı karşıya olduğumuzu ve bu tepkinin ulusal sınırları aşıp küresel ölçekte işleyen yeni bir siyasi oluşum olduğunu söylüyorlar. Akademisyen Agnieszka Graf ve Elzbieta Korolczuk’un (2018) kaleme aldığı “Gender as Ebola from Brussels” (Toplumsal Cinsiyet: Brüksel’den gelen Ebola) başlıklı metin, bu sağ siyasi saldırının köktendincilerle popülistlerin oluşturduğu alternatif illiberal bir sivil toplum görüntüsü arz ettiğini öne sürüyor. Graf ve Korolczuk bu yeni dinamiği şöyle anlatıyor: “Cinsiyet-karşıtlığı yalnızca başka bir karşı saldırı siyaseti dalgası değil… Vatikan’ın süregiden cinsiyet eşitliğinin altını oyma çabalarında yeni bir taktik de değil. Bu her zamanki gidişata benzemiyor, bilakis yeni bir ideolojik ve politik konfigürasyon, hem Doğu’da hem de Batı’da ayakları olan uluslar-üstü bir fenomen” (Graf ve Korolczuk, 2018: 815).

Türkiye, Karşı Saldırı Siyaseti ve Duygular

Bu yazıda, Türkiye’deki karşı saldırı siyasetinin güncel dinamiklerini saldırganlık duygusunu dikkate aldığım bir bağlamda düşünmeyi öneriyorum. Bu bir yandan bir gereklilik, zira haset, nefret, hınç, öfke, kızgınlık ve garez gibi cezalandırıcı duygular ve hasmane hisler siyasette ölçüsüzce güç kazanmış; kadınlar, sosyalistler veya Kürtler gibi eşitlik talep eden topluluklara yönelmiş durumda. Günümüz Türkiye’sinde cinsiyet dinamikleri söz konusu olduğunda, karşı saldırı politikasının dönüm noktalarından biri 2010 yılıdır. Tayyip Erdoğan bu tarihte Dolmabahçe’de kadın örgütlerinin temsilcilerinin de davetli olduğu bir toplantıya katılmış ve kadın erkek eşitliğine inanmadığını açıkça telaffuz ederek karşı saldırı politikasının başladığı sinyalini vermiştir. Bu tarihten itibaren, kadının bedeni, emeği ve cinselliğini baskıcı bir denetime tabii kılacak cinsiyet-eşitliği karşıtı uygulamalar ivme kazanmış ve ülkedeki kadın düşmanlığının dozu artmaya başlamıştır. Karşı saldırı siyaseti kadınların son otuz yıllık kazanımlarını durdurma ve budama amacı taşıyordu. Bu reaksiyoner hareket, 1990’ların başından itibaren yürürlüğe konan kadın erkek eşitliğine dayalı yasal düzenlemelere, 2001-2005 tarihleri arasında yapılan kadının bedeni ve cinselliğini ahlakçı denetim kıskacından çıkaran Ceza Kanunu ve Medeni Kanun’daki reformlara, kadınlara ekonomik özerklik imkânı sunan sosyal yardımlara, kadınların eğitim ve işgücüne katılımındaki artış sonucu belirginleşen kadın güçlenmesine ve feminist harekete karşıt tepki olarak tedricen gelişti. 2013’te Gezi Direnişiyle birlikte yeni bir dönemeçten geçen karşı saldırı siyaseti, eşitlik taraftarı kadınları hedef alan ve kriminalize eden bir baskı siyasetine dönüştü. Bu süreçte karşı saldırı siyaseti farklı ölçeklerde farklı biçimler kazandı. Bazen cinsiyet eşitliği prensibinin altını oymak amacıyla dolaşıma giren cinsiyet adaleti gibi kavram ve söylemlerle, bazen kürtaj konusunda olduğu gibi, yasal hakların tanınması fakat uygulamanın kısıtlanması şeklinde kendini ortaya koydu. Bazen kadınların artan failliği ve özerkliğine karşı tepki olarak tırmanışa geçen eril şiddet biçimlerinde tezahür etti, bazen de nafaka ve sosyal yardımlar örneğinde olduğu gibi, kadınların kazanımlarına açık bir şekilde göz dikilmesiyle gösterdi kendisini. Karşı saldırı siyasetinin amacının, kadınların haklarını kısıtlamak yoluyla erkeklere kaybettikleri imtiyazı geri vermek olduğunu gösteren en çarpıcı örneklerden biri, geçen yıl alevlenen dul ve yaşlı aylığı tartışmasıydı. Binali Yıldırım sokakta önünü kesen yaşlı bir adamın, kendisine, “Hanımlara para veriyorsunuz kimse yüzümüze bakmıyor, evlenemiyoruz” dediğini belirterek, kadınlara verilen dul ve yaşlı aylığının düşürülmesi gerektiğini iddia etti (Internethaber, 2018).

Türkiye’deki karşı saldırı siyasetini saldırganlık duygularını dikkate alarak düşünmek yeni sorulara ve yeni değerlendirmelere kapı açabilir diye umuyorum. Acaba duygusal enerjisini saldırganlıktan alan, kendine has bir biçimi ve kuralları olan bir anti-eşitlik siyasetinden bahsetmek mümkün mü? Saldırganlık duygusundan beslenen bir siyasetin ortaya çıkardığı örüntüler, aktörler veya öznelliklerin özellikleri nelerdir? Saldırganlık duygusu toplumsal tahakküm ilişkileri ve eşitsizliklerin derinleşmesine nasıl hizmet eder? Ve feminizm saldırganlık duygularıyla örülü bir siyasete nasıl bir cevap üretebilir?

Son birkaç yıldır tüm dünyada siyaseti rasyonalite veya mantık kavramları aracılığıyla değil de, saldırganlık veya hınç gibi duygularla ilişki içinde anlama ve ele alma ihtiyacında dikkate değer bir artış gözlemliyoruz. Bunun sebebi, ırkçı ve sağ popülist siyasetin özgül dinamiklerinin saldırganca ve düşmanca duygulara serbest geçiş imkânı sağlamasıyla yakından ilişkili. Mesela, AKP’nin yürüttüğü popülist milli irade siyaseti, milli iradeyi çok kolay rencide olabilen ve bu yüzden de her an saygı duyulması gereken bir güç olarak tanımladığı için, siyaset yapma terimlerini belirli duygular etrafında yeniden tanzim etti, gücenme, rencide olma, ağırına gitme, gocunma hislerini siyasetin merkezine yerleştirdi ve had bildirme ve cezalandırma güdülerini de bu hislerin doğal sonucu olarak öne sürdü. Dünyadaysa, Batılı beyaz işçi sınıfının öfkesi, feminizmin kazanımları karşısında erkeklerin hıncı, batıya ve elitlere karşı bilenen kin, göçmenlere yönelik hasmane hisler ve karizmatik eril liderlere duyulan tutkulu bağlılık yeni siyaset biçimleri ve liderler ortaya çıkardı. Bu siyasi dönüşümlerin açıklanmasında, sıklıkla Nietzsche’nin ressentiment kavramsallaştırmasına başvuruldu. Nietzsche kadar rağbet görmemesine rağmen, Carl Jung’un fikirleri de, her ne kadar sosyal bilimciler tarafından özcü ve biraz fazla metafizik bulunsa da, sağ popülizm ve duygular ilişkisini anlamaya imkân tanıyarak, çalışmalara ilham verdi. Araştırmacılar, intikamcı güdülerin ve cezalandırıcı hislerin, sosyal medya, siyasi liderler, parti siyaseti, ya da sosyal politikalar gibi farklı alanlardaki dışavurumunu Jung’un shadow[3] (gölge) terimine başvurarak açıkladılar.

Feminizm, hem kuramsal bir gelenek hem de politik bir hareket olarak, siyasetin duygusal dinamiklerini uzun zamandır irdelediği için, bize bu konuda rehberlik edebilir ve kapsamlı bir kavramsal çerçeve sunabilir. Feministler en başından beri cinsel, ırksal, sınıfsal ve etnik iktidar ilişkilerinin duygularla iç içe geçtiğini fark etmiş ve cinsiyet hiyerarşilerinin kurulup pekiştirilmesinde duyguların ne denli önemli bir rol oynadığını ayrıntılarıyla anlatmışlardı. Bununla birlikte feminizm, eril siyasetin kapıldığı rasyonalist yanılsamalara kapılmamış ve duyguları siyasetin dışına atmaya çalışmadan, onlara siyasette meşru alan açmaya çalışan özgürlükçü ve eşitlikçi bir siyaset tahayyül etmişti. Son yirmi yılda gelişip özerk bir akademik disipline dönüşen duygu çalışmalarıysa, feministlerin iktidar ilişkilerine dair analizlerini daha da derinleştirerek toplumsal hiyerarşilerin duygular ve beden düzleminde nasıl duyumsandığını anlamamıza yardımcı oldu. Eşitsiz bir toplumda yaşamak bir kadında nasıl hisler uyandırır? Cinsiyet hiyerarşileri yüzüme, sesime, utangaçlığıma, yersiz görünen endişelerime nasıl yansır? Kendimi değerli ya da değersiz hissetmem, sevgi ve güven dolu olup olmamam, endişeli, kızgın veya korkak bir kadın olmam, sokakta yürürken omuzlarımı düşürmem, otobüste otururken bacaklarımı açık ya da kapalı tutmam, bunların hepsi cinsiyet eşitsizliğinin duygularımda ve bedenimde tezahür etmiş hali değil midir?

Feminizm ve duygu çalışmaları bu sorulara cevap vermenin yanı sıra, anti-eşitlik ve karşı saldırı siyasetine belirli anlam ve biçim kazandıran duygusal enerjileri, yani öfke, hınç ve kin gibi düşmanca ve cezalandırıcı duyguları da çözümleyebilmemizi sağlar. Dahası, popülizmin de bir bileşeni olan karşı saldırı siyasetinin aynı zamanda bir duygu ve beden siyaseti olduğunu, kendisini duygular manzumesi olarak ortaya koyduğunu ve duygulardan beslenerek toplumsal hiyerarşileri tersine çevirmeyi veya derinleştirmeyi hedeflediğini görmemizi de sağlar. Bu rehberlik eşliğinde, yazının geri kalan kısmında, saldırganlık duygusunun özgül bir biçimi olan aşağılama/aşağılanma dinamiklerinden bahsetmek, Türkiye’deki cinsiyetçi siyasette aşağılama pratiklerine nerelerde rastlandığını ve bu dinamiklerin hangi eksenlerde geliştiğini göstermek istiyorum.

Aşağılama ve Aşağılanma

Saldırganlığı, içinde aşağılama ve aşağılanma gibi duyguların da bulunduğu büyük bir küme olarak düşünebiliriz. Öfkeden nefrete, kıskançlık ve öç alma hislerinden hınç ve hasede kadar pek çok farklı his barındıran bu duygunun merkezinde ötekine zarar ve hasar verme fikri bulunur. Başka bir deyişle, ben’in ötekine karşı beslediği husumet ve düşmanlığın edimler ve tavırlarla ifade bulmasıdır saldırganlık. Aşağılama ise bir yandan belli tür davranışlara işaret eder, öte yandan aşağılama arzusu ve aşağılanmışlık hissi, saldırganlık duygusunun özgül bir hali olarak çıkar karşımıza. Küçük düşürme, horlama, alçaltma, utandırma ve değersizleştirmeye sıkı sıkıya bağlı olan aşağılama, belki de güç gösterisinin en bariz şekilde icra edildiği duygusal pratiktir.

Aşağılamanın bir ucunda gündelik hayatta hepimizin yaşadığı türden aşağılanma deneyimleri yer alır. Bu deneyimler siyasete göbekten bağlı değildir ve sadece belli gruplara yönelmekten ziyade, herkesin maruz kalabileceği ve bu yüzden de utanç duymasına sebep olabilecek deneyimlerdir. Öte yandan, aşağılama/aşağılanma, siyasi bir pratik olarak da karşımıza çıkabilir. Örneğin, Alman tarihçi Ute Frevert (2017) güç ve iktidar kurmanın yolunun aşağılama, alçaltma ve küçük düşürmeden geçtiği durumlarda aşağılama siyasetinden bahsedebileceğimizi belirtiyor.

Bu duygunun öteki ucunda ise aşağılamanın planlı, sistematik ve en yıkıcı şekillerde uygulandığı soykırım ve savaşlar var. Holokost sırasında işlenen onur kırıcı pratiklerden biri olan “dışkısal saldırı” (excremental assault), Nazi ölüm kamplarındaki tutsakların sistematik olarak insan dışkısına, pislik ve kirliliğe tabii tutulmalarını ve dışkısal kriz çilesinin verdiği acıya katlanmak durumunda kaldıklarını anlatan bir terimdir. İlk kez Terrence Des Press’in (1980) The Survivor: An Anatomy of Life In the Death Camps (Hayatta Kalan: Ölüm Kamplarındaki Hayatın bir Anatomisi) kitabında kullandığı terim, tarifi zor ve dehşet uyandıran aşağılama pratiklerinin tutsaklara nasıl sistematik olarak uygulandığını ve onların haysiyet ve onurlarının kırılarak nasıl insanlıktan çıkarıldıklarını izah ediyordu.

Aşağılama her zaman hiyerarşilerle bağlantılı bir biçimde ters yüz edilme haline işaret eder; üstten alta, yukarıdan aşağıya, yüksekten alçağa doğru yönelen ani bir harekettir aşağılama (Koestenbaum, 2011). Ve bu aşağı doğru ani hareketlilik güç ilişkilerini de ters yüz eder. Değerli olan değersize, güvenli olan tekinsize, özgür ve eşit olan tahakküm altında olana dönüşür. Belki de hız aşağılamanın ayırt edici özelliğidir, zira bu dönüşüm tedricen değil, bir anda gerçekleşir (Koestenbaum, 2011). Sokakta yürürken birisi ansızın yanınıza yaklaşıp yüzünüze tükürebilir, size küfür edip tokat atabilir. O an bilip tanıdığınız gerçeklik bütünüyle değişir. Aşağılanan kişi olarak bir anda korunaksızlığın ve savunmasızlığın içine fırlatılırsınız. İç rahatlığının yerini dehşet ve korku alır. Bedensel bütünlüğünüz elinizden alınmıştır. Dahası, artık özne değil, pek çok ihlale maruz kalan bir nesneye dönüşmüşsünüzdür. Aşağılama edimini gerçekleştiren kişi de aciliyet hissiyle güdülenmiştir. Aşağılayarak, durumu hemen tersine çevirmek, iktidar kurmak ister. Kaybedilen gücün zora dayalı yöntemler aracılığıyla geri kazanıldığı karşı saldırı siyasetinde, bu yüzden, aşağılama pratikleri her zaman önemli bir yer tutar. Bir yandan eşitsizliği yeniden tesis etmenin en hızlı yoludur, güç kaybı yaşayanlara misilleme yapma imkânı vererek nevrotik bir doyum yaşanmasını da sağlar aynı zamanda. Eşitsizlik yaratmanın pek çok yolu vardır, fakat aşağılama yöntemiyle yaratılan eşitsizliğin özelliği, ötekini değersiz ve aciz hissettirmeye dayalı olmasında yatar. Böylelikle, cinsiyet eşitliği kadınların söylemsel ve bedensel olarak aşağılanmasıyla tersine çevrilir. Güçsüz, aşağılanmış ve alçalmış bir kadın, yeniden tesis edilmesi arzulanan erkek egemenliğinin simgesine dönüşür.

Fakat aşağılamanın sadece iki tarafı yoktur, vuku bulması için mutlaka bir tanık gerekir. Güçlü olan, ötekinin acziyeti ve güçsüzlüğünü sergilemek, gücünü bu şekilde göstermek arzusundadır. Son yıllarda, Türkiye siyasetinde gittikçe daha çok belirginleşen bir dinamiktir bu. Siyasal iktidar, 2015 sonrasında, üstünlüğünü tesis ve teşhir amacıyla, Kürt illerinde bilhassa ölü erkeklerin bedenlerini sergileme ve bu görüntüleri medyaya servis etme yoluna gitmişti. Aşağılamanın güç kurma yolu olarak belirdiği bu siyaset, tarafların sadece devlet ve Kürt hareketi olmadığını, geri kalan herkesin de tanık olarak aşağılama üçgenine dâhil edildiğine işaret ediyordu.

Aşağılama her durumda bedenseldir; illa fiziksel saldırıya dayanması gerekmez, sözlü bir saldırı olsa bile, aşağılanan kişi bunu bedeninde hisseder; duyguları değişir, cildi kızarır, nefes alış verişi etkilenir. Beden aşağılamanın esas unsurudur. Ve kadın bedeni tarihsel olarak aşağılama pratiklerinin hedeflerinden biridir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Fransa, İtalya ve Polonya’da toplumun öfkesi kadınlara yönelir: Alman işgal askerleriyle erotik ilişkiler yaşayan kadınların saçları kamusal alanlarda halkın önünde zorla tıraş ettirilir (Frevert, 2015). Türkiye’de pek çok kadın Ceza Yasası değişene kadar bekâret testi adı verilen zorla genital muayene uygulamasına maruz kalmıştır. Günümüz Türkiye’sinde cinsiyet eşitliğine karşı saldırı siyasetinde de bu eğilimler belirgindir: Kadın bedeni cezalandırıcı, saldırgan ve hasmane duyguların yörüngesine itilmiştir. Bu duygular toplumun istisnasız her katmanındaki erkeklerin yoğun biçimde hissettiği duygular olduğundan ve karşı saldırı siyaseti bu duyguların denetimsizce dışavurumuna icazet verdiğinden ötürü, kadın bedenine yönelik söylemsel ve bedensel saldırılar gitgide daha yoğun bir şiddet taşımaktadır.

Aşağılanma belli duygularla yakın ilişki içindedir. Değersizlik, alçalma ve küçülme gibi hisler, aşağılanma ve utanç arasındaki yakınlığa işaret eder. Aşağılanan kişi, tıpkı utanan kişi gibi benlik değerinde bir düşüş yaşar ve kendini değersiz hisseder. Bunun ne kadar acı verici ve manevi olarak yıkıcı bir duygu olduğunu hepimiz biliyoruz. Öte yandan utanç ve aşağılanma arasında önemli bir fark da bulunur. Aşağılanma dışarıdan gelir, utanç ise içerden; yani dışarıdan gelen herhangi bir saldırı veya itham olmadan da kişi utanabilir ve değersizlik duyguları altında ezilebilir (Koestenbaum, 2011). Benimsediğimiz değerleri, inandığımız prensipleri ihlal ettiğimizde veya ego idealimize yaraşacak şekilde yaşamadığımız durumlarda, bizi kimse suçlamasa bile, biz kendimizi suçlar, kendimizden utanırız. Aşağılanma ise farklıdır, kendini suçlama dinamiğini zorunlu olarak barındırmaz. Humiliation (Aşağılanma) isimli kitabında William Ian Miller (1995) iki duygunun farkını şöyle anlatıyor: “Eğer utanç kendi standartlarımızı yakalayamadan, onların altında kalarak yaşadığımızda ortaya çıkan bir sonuçsa, aşağılanma, hakkımız olmayan bir şeye uygun yaşadığımızda ortaya çıkan bir sonuçtur” (Miller, 1995: 145). Başka bir deyişle, inandığımız ve benimsediğimiz norm ve değerleri ihlal edince kendimizden utanırız, fakat benimsemediğimiz normları ihlal ettiğimizde aşağılanırız. Örneğin, kadınlar cinselliklerini özgürce yaşadıkları için haddini aşmış görünebilir ve aşağılanarak cezalandırılabilirler, ama eğer kadınlar ihlal ettikleri ahlaki sistemi zaten benimsemiyorlarsa, edimleri sonucunda utanç duymaz, manevi bir yıkım da yaşamazlar. Bu ayrım, aşağılanmanın nasıl etkisiz kılınabileceğini gösteren çok önemli bir ayrımdır. Aşağılama, toplumsal hiyerarşileri derinleştirmek amacıyla benlik değerinde tahribat yaratılmasına dayanan duygusal ve bedensel bir pratik olduğu için, benlik değerinde tahribat oluşmasına izin vermemek, aşağılanmayı siyaseten boşa çıkarmanın ilk ve en önemli adımıdır. Tarihsel olarak bu konudaki büyük başarı, ırkçılık karşıtı siyasetlerin yanı sıra, feminist harekete aittir; sadece kadınları aşağılayan pratiklerin ortadan kalkması için mücadele etmekle kalmamış, aynı zamanda, kadınların benlik değerleri için yeni referans sistemleri yaratmıştır feminist hareket. Çok değil daha otuz yıl önce Türkiye’de bekâret testi yasal bir uygulamayken, zorla bekâret testine gönderilmek istenen genç lise öğrencisi kadınlar intihar ediyordu. Feminist mücadele bu aşağılayıcı uygulamanın ortadan kalkmasını sağladığı gibi, kadınların aşağılama pratikleri karşısında çok daha dirençli ve güçlü olmasına da yardımcı oldu. Şimdi kadınlar inandıkları değerlere göre yaşıyor ve benimsemedikleri ahlaki norm veya yasaları ihlal ettikleri için utanç duymuyorlar. Bu yüzden de, aşağılayıcı saldırılara maruz kaldıklarında bile eşit oldukları hissini kaybetmeden yaşamlarına devam ediyorlar. Geçtiğimiz Şubat ayında, bir eylemde gözaltına alınırken polisin elle cinsel saldırısına uğrayan Merve Demirel’in açıklaması kadınların aşağılama pratiklerini nasıl etkisiz hale getirdiklerini gösteren çarpıcı bir örnekti. Saldırı sonrasında, “Polisin haysiyetsizce yaptığı muamelenin yarattığı utanç kesinlikle polise aittir,”diyen Demirel, böyle bir saldırıya maruz kalmanın benlik değerinde bir yara açmadığını ifade ediyordu.“Tecavüzcülerin, tacizcilerin, onursuzca muamele yapanların sebep olduğu utanç kadınlar üzerine yüklenmeye çalışılıyor. Bu utanç onlara aittir. Bu eylemi ben tutsak arkadaşlarımız adına yapıyordum. Hiç utanç duymadım,” diyerek açıklamasına devam eden Demirel, eşitlik ve adalet için mücadele eden bir kadının ne aşağılama ne de utanç yaşayacağının en güçlü ispatlarından biri oldu (Medyabold, 2019).

Sonuç

Bedenimiz, feministlerin dediği gibi, bizimdir. Aynı zamanda, bedenim benim dünyaya ve ötekine açıldığım yerdir. Bedenimin kapasiteleri ölçüsünde dünyayı ve dünyadaki imkânları veya kısıtlamaları algılarım. Bedensel varoluşumun açıklığı sayesinde diğerlerine temas ederim, onlarla iletişim, ilişki ve yakınlık kurarım. Özetle, her şeyin başladığı yerdir bedenim. Fakat bedensel varoluşumun açık olması beni aynı zamanda tekinsiz ve güvencesiz bir alana da sürükler. Bedenim beni sadece imkânlara, temasa ve yeni karşılaşmalara açmaz, aynı zamanda saldırılara, düşmanca dokunuşlara ve aşağılanmaya da açık bırakır.[4] İşte, siyasi aşağılama pratikleri bedensel varoluşun dünyaya ve ötekine açık olmasını şiddetle sömüren ve toplumsal hiyerarşileri bu yolla derinleştiren pratiklerdir. Aşağılayıcı duygu ve beden siyasetlerine direnen feminizm gibi hareketlerse, dünyaya ve diğerlerine açık olmamızı sağlayan ve bu açıklığın sunduğu imkânları daha da zenginleştirme amacı taşıyan siyasetlerdir.

 

DİPNOTLAR

[1] Yazıyı dikkatle okuyan ve sonrasında ayrıntılı yorumlar sunan Müge Serin’e çok teşekkür ederim.

[2] Backlash teriminin Türkçe karşılığı olarak karşı saldırı veya misilleme politikası terimlerini öneren Müge Serin ve Civan Gürel’e teşekkür ederim. Feminist harekete yönelik karşı saldırı siyasetlerinin kısa bir tarihi ve terime dair kuramsal tartışmalar için bkz., Sarioglu, Esra. (2018) “Vigilante Violence against Women in Turkey: A Sociological Analysis,” Kadin/Woman 2000, 19(2): 51-68.

[3] Psikanalitik bir terim olarak gölge, psişik yapının büyük ölçüde karanlıkta, bilinçdışı kalan kısmıdır. Kişiliği şekillendirir, fakat bilinçdışı kaldığı ve üstüne bilincin ışığı düşmediği ölçüde özgürlüğü/otonomisi vardır. Jung’a göre, gölge kişinin kendinde kabul edemediği, aşağı gördüğü, korktuğu, küçümsediği benliğinin parçalarından oluşur. Kişi bunları kendi bilinçli benliğine asimile edemez ve dolayısıyla, psişik yapıda, bilince karanlıkta kalan bir gölge oluşur. Gölge, yani benliğin kabul edemediği bu özellikler, karşındakine yansıtılır, böylece kişinin kendi gölgesinin sebep olduğu duygular başkalarının sebep olduğu duygular olarak tecrübe edilir. Jung, yirminci yüzyılın ilk yarısındaki savaşları ve faşist rejimlerin yükselişini anlamak için kolektif gölgeye bakmamız ve ötekine yansıtılan kaygı ve korkuları anlamamız gerektiğini öne sürmüştü.

[4] Judit Butler (2004) Precarious Life (Kirilgan Hayat) isimli kitabinda bedensel açıklığın insanın temel kırılganlığı olduğunu ifade ediyor.” Ten”, diye yazıyor Butler, “ve beden bizi ötekinin bakışıyla karşı karşıya bırakır, fakat bizi aynı zamanda dokunmaya ve şiddete de açık bırakır” (Butler, 2004: 26).

 

Kaynakça

Alcoff, Linda Martin. (2018). Rape and Resistance. John Wiley & Sons.

Butler, Judith. (2004). Precarious Life: The Powers of Mourning and Violence. Verso.

Des Pres, Terrence. (1980). The Survivor: An Anatomy of Life in the Death Camps. Oxford University Press.

Forrester, Katrina. (2017, February). “Libidinal Politics. Harper’s Magazine. https://harpers.org/archive/2017/02/trump-a-resisters-guide/5/.

Frever, Ute. (2015, October). “Shame and Humiliation”, in History of Emotions – Insights into Research.

Frevert, Ute. (2017). Die Politik der Demütigung: Schauplätze von Macht und Ohnmacht. S. Fischer Verlag.

Graf, Agnieszka ve Korolczuk, Elzbieta. (2018). “Gender as ‘Ebola from Brussels’: The Anticolonial Frame and the Rise of Illiberal Populism”, Signs: Journal of Women in Culture and Society, 43(4), 797-821.

Internethaber. (2018). Yaşlı kadınlara maaş, bekar amcaları isyan ettirdi: Evlenemiyoruz… https://www.internethaber.com/yasli-kadinlara-maas-bekar-amcalari-isyan-ettirdi-evlenemiyoruz-1912644h.htm

Koestenbaum, Wayne. (2011). Humiliation. Picador.

Mansbridge Jane.ve Shames Shauna.L. (2008). “Toward a Theory of Backlash: Dynamic Resistance and the Central Role of Power”, Politics & Gender, 4(4): 623-634.

Miller, William Ian. (1995). Humiliation: And other Essays on Honor, Social Discomfort, and Violence. Cornell University Press.

Medyabold. (2019). Polisin taciz ettiği Merve Demirel: O utanç ve haysiyetsizlik polise ait. https://medyabold.com/2019/02/18/polisin-taciz-ettigi-merve-demirel-o-utanc-ve-haysiyetsizlik-polise-ait/

Sarioglu, Esra. (2018) “Vigilante Violence against Women in Turkey: A Sociological Analysis,” Kadin/Woman 2000, 19(2): 51-68.