“Hukuk devletinin krizi” ifadesi ilk olarak, kuramsal tartışmalarda 11 Eylül saldırılarının ardından uygulamaya konulan güvenlik siyasetiyle ilişkili kullanılmaya başlansa da şimdilerde Avrupa Birliği içinde üye devletler Macaristan ve Polonya’daki sağ-muhafazakâr hükümetlerin hukuk devletine aykırı yasal düzenlemelerdeki ısrarı sonucu sık sık dile getirilir olmuştur.

Macaristan’da 2010’dan bu yana iktidarda olan aşırı muhafazakâr Fidezs Partisi lideri Viktor Orban, bir yandan bağımsız yargıyı, basın ve akademik özgürlükleri engellemekle suçlanırken göçmen akınına karşı ülkesinin sınırlarını tel örgülerle kapatması, diğer yandan da uyguladığı sert göçmen politikası nedeniyle Avrupa’da sert eleştirilere hedef olmaktadır. Polonya’da ise muhafazakâr Hak ve Adalet Partisinin yaptığı art arda düzenlemelerle benzer şekilde basın ve ifade özgürlüğünü ve yargı bağımsızlığını tehlikeye attığı dile getirilmektedir. 2017’nin 17 Mayıs’ında Macaristan, 15 Kasım’ında ise Polonya için AP Genel Kurulunda hukuk devleti ilkesine, demokrasiye ve temel haklara aykırılık gerekçesiyle kabul edilen tasarıyla, Macaristan ve Polonya’da hukuk devletinin daha fazla aşınmasının önüne geçilmesi için gerekli önlemlerin alınması istenmiştir.[1] Macaristan ve Polonya’daki muhafazakâr hükümetlerin hukuk devleti bakımından oluşturdukları tehdit kurumsal düzeyde engellenmeye çalışılsa da, muhafazakâr sağın yükselişi yalnız bu ülkelerle sınırlı değildir. Avrupa’da mülteci kriziyle birlikte Avusturya, Almanya, Fransa ve Danimarka’da sağ siyaset yükselişteyken, Trump ABD’si, Putin Rusya’sı, Modi Hindistan’ı ve Erdoğan Türkiye’si ise sağ siyasetin popülist otoriter rejimlere yöneliminin örnekleri olarak sıralanmaktadır (Appadurai, 2017 : s. 17-29).

Dünya nüfusunun neredeyse üçte birine karşılık gelen bu ülkelerde yaşanan gelişmeler zaman zaman neoliberalizmle birlikte gelişen ve ABD öncülüğünde uluslararası bir koalisyon tarafından yürürlüğe konan güvenlik siyasetinin bir devamı olarak yorumlanmaktadır. Neoliberal dönemde devletlerin ulusal ve uluslararası hukukun sınırlarının dışına çıkma ve yasama gücünü kullanarak temel hak ve özgürlükleri sınırlama eğilimine girmesi, bu tartışmalar çerçevesinde daha çok Schmitt’in istisna hali kuramıyla açıklanır. Bilindiği gibi, Schmitt’in istisna kuramına göre egemen, hukukun dışında ve öncesinde yer alan ve siyasal birliğe kimin dahil olacağına karar verendir. Kuramın neoliberal yorumuna göre ise günümüzde yaşanan siyasal iktidarların otoriterleşme eğilimi, istisna halinin neoliberalizmle birlikte günümüz siyasetinin temel paradigması olduğunun bir göstergesidir (Akkanat, 2014: 279-307). Ancak “istisna” kavramı zaman zaman illiberal demokrasi veya post-demokrasi olarak da adlandırılan bu yeni rejimlerin gelişiminin neoliberalizmin bir sonucu değil, ona yönelik bir tepki ve hatta muhalefet biçimi olarak da görülmesine de yol açabilmektedir. Bu bakışa göre, neoliberal küreselleşmenin yarattığı memnuniyetsizliğin sağ siyasette güçlü kişisel liderlikler tarafından yaratılan “yeniden güçlü devlet” algısıyla yabancı düşmanlığına evirtilerek yerleşik elitlere meydan okuma görünümüne büründürülmesi küreselleşme karşıtı sol hareketlere karşı bir seçenek olan “gerici” popülizmi ortaya çıkarmıştır (della Porta, 2017: 44-58). Oysa istisna kuramının önemi liberalizm ve otoriterliğin aynı madalyonun biri özgürlükçü diğeri ise baskıcı iki farklı yüzünden ibaret olduğunu göstermesinden kaynaklanır.

Hukuki açıdan bu belirleme çok daha kolay yapılabilir niteliktedir. Liberal hukuk anlayışı doğrultusunda oluşturulan anayasalarda istisna halinin pozitif hukukun bir parçası haline getirilmesi anlamına gelen “olağanüstü yönetim” usulleri bulunur. Olağanüstü yönetim ya da bizim anayasamızda yer aldığı şekliyle “olağanüstü hal”, “devletin ya da ulusun varlığına yönelmiş olağanüstü bir tehdit ve tehlike ile bu tehdit ve tehlikenin olağan dönemlerde alınacak tedbirlerle ortadan kaldırılamayacak büyüklükte olması durumunda bu tehdit veya tehlikeyi ortadan kaldırmayı ve olağan düzene dönmeyi amaçlayan rejimler” olarak açıklanır (Esen, 2008: 8). Dolayısıyla hukuki açıdan olağanüstü halin meşruiyeti için söz konusu durumun zorunlu ve geçici olması gerekmektedir. İstisna halinin neoliberal yorumu söz konusu olduğunda farklılaşan husus zorunluluğun tespitindeki sübjektivite ve geçicilik yerine devamlılığın asıl olmasıdır.  Bu değişim ise neoliberalizm ile popülist otoriter rejimlerin birbirinden farklı ya da birbirine karşıt olduğu anlamına gelmez. Sadece neoliberalizmdeki otoriter yönetimler meşruiyetlerini hukuktan değil, karizmatik otoriteden hatta o karizmatik otoriteyi yaratan hukuk dışı ideolojik araçlardan alır.

Modern toplumda hukuk ilk bakışta siyasal iktidarın meşruluğunu sağlayan bir evrensel değerler toplamı olarak görülse de, meşruiyet bakımından hukuk ve devlet arasında bundan çok daha karmaşık bir ilişki söz konusudur. Gerçekte, siyasal iktidar meşruluğunu toplum üyeleri ya da en azından bunların çoğunluğu tarafından tanınmasından alır. Modern devlet bir yandan egemenliği halkın rızasına dayandırırken, diğer yandan hukuk devleti görünümüne bürünüp demokratik usullerle oluşturulan parlamentolara yasa koyucu görevi vererek var olan meşruluğun devamını sağlar.

Liberal dönemde olduğu gibi neoliberal dönemde de modern toplumun devamı insanların kapitalist üretim ilişkilerine dahil olmasına ve siyasal iktidara itaatlerine dayanır. Her ne kadar neoliberalizm piyasa mekanizmasını ön plana çıkarıp devleti küçültmeyi vaat etse de rıza üretimi başlangıçta tıpkı liberal dönemde olduğu gibi demokrasiye dayanmış hatta demokrasi ve insan hakları kavramları neoliberalizmin ihracını ve globalleşmeyi kolaylaştıran idealler olarak kullanılmıştır. Ancak neoliberal dönemde, demokrasiye yönelik yaklaşım çok daha biçimseldir. Demokrasi çoğu zaman ekonomiyi yönetmesi gereken bağımsız uzman kurumları ve performans ve hazzın güdülediği bireylerin önünde bir engel olarak görülür, üstelik ortaya çıkan derin toplumsal sorun ve çelişkiler demokratik yollarla yönetilebilir nitelikte değildir. Bu nedenle, özellikle 2008’den itibaren belirginleşen finansal krizle birlikte Polonya’dan Türkiye’ye, ABD’den Fransa’ya kadar pek çok ülkede siyasal muhalefetin etkisinden kurtularak neoliberalizmi yoğunlaştıracak siyasal bir otoriterleşme eğilimine girilmiştir (Göymen, 2017: 24-34).

Krizin ardından neoliberalizmin sonu geldiği düşünülse de, neoliberalizmle piyasanın hayatın tamamı için bir referans haline gelmesi hatta yarı-dini bir şekilde içselleştirilmesi neoliberalizmi  güvence altına almıştır (Nachtwey, 2017: 155-167). Aynı süreçte dayanışma ve uyuma dayalı toplum idealinin yerini birey ve bireysel sorumluluğa bırakması siyaseti toplumsal tartışma alanı olmaktan çıkarmış ve demokrasi iktidarın seçimle belirlenmesine indirgemiştir. Ancak gelişen bireyciliğe rağmen demokrasi uygulamasında çoğulculuğun ve katılımcılığın göz ardı edilmesi demokrasinin rıza üretimini sağlamada yetersiz hale gelmesine neden olmuştur. Bu nedenle, neoliberal politikaların ortaya çıkardığı muazzam eşitsizliğe duyulan öfke mülteci ve azınlıklara yöneltilmeye çalışılarak gereken çoğunluk beyaz üstünlük ideolojisi ve otoriter inançlar üzerinden oluşturulmaya başlanmıştır. Bu süreçte kapitalizmin her tür aşırılığı; “akıl” ve “gerçek”ten nefret etme, özgürlüğün ve fikir ayrılığının baskılanması, aşırı milliyetçilik ve düşmanlaştırma ile oluşturulan faşizan bir söylemle haklılaştırılmaya ve her hâlükârda zor kullanımı yoluyla sürdürülmeye çalışılmaktadır (Giroux, 2018).

Bu dönüşüm zaman zaman sanıldığının aksine post-neoliberalizm[2] yani neoliberalizm sonrası bir evreye değil, geç neoliberal dönemin ihtiyaçları doğrultusunda oluşan yeni bir siyasal rejime karşılık gelir. Üstelik bu rejim, liberalizm ve otoriterlik arasındaki ilişkiye benzer şekilde, neoliberalizmin diğer yüzü olsa da geçiciliği değil devamlılığı esas almakta ve bu nedenle hızla kurumsallaşmaktadır. Bu kurumsallaşmanın en önemli boyutu ise şüphesiz hukuktur. Geç neoliberal dönemde hukuk devletinin siyasal zemini olan demokrasi biçimsel bir hal aldıkça hukuk da içeriksizleşerek araçsal bir yapıya bürünmüştür.

Beklenen Son

Aslında neoliberalizm üzerinden yapılan bu tartışma, kapitalist toplumun değişimi ve özellikle ekonomik krizlerin siyasal iktidar ve hukuk ideolojisi üzerindeki etkileri üzerine devam eden incelemelerin tarihsel bir kesitine karşılık gelmektedir. Marksist düşünce ve devamında gelişen eleştirel teori içinde hem hukuk devletinin oluşumu hem de geçirdiği dönüşüm üretim süreçlerinin ve piyasa mekanizmasındaki krizlerin üst yapıdaki yansıması olarak okunabilir niteliktedir. Bu elbette hukukun doğrudan ekonomiden veya siyasetten türediği anlamına gelmez. Normatif bir yapı olan hukukun dönüşümü aynı zamanda değerlerle ilgilidir.[3] Bu nedenle, hukuki kurum ve düşüncelerle ekonomik faaliyetler arasında dinamik ya da diyalektik ya da kurucu bir ilişki söz konusudur (Kennedy, 2017:36).

Modern toplumda siyasi iktidar, güçler ayrımı doğrultusunda ve hukuk kurallarına tabi şekilde hukuk devleti çatısında örgütlenir (Özenç, 2015: 142-143). Ancak hukuk devleti bir örgütlenme şekli olsa da aynı zamanda hukukun normatif yapısı nedeniyle bir ideale karşılık gelmektedir. Bu ideal çerçevesinde devletin çeşitli sınıflara ve çıkar gruplara karşı tarafsız olduğu ve çeşitli hukuki kural ve usullere uyduğu kabul edilir. Hukuk önünde herkes eşittir ve hukuki muhakeme özerktir (Collins, 2013:198-202). Dolayısıyla hukuk kuralları hem siyasi iktidar tarafından oluşturulup hem de siyasi iktidarı oluştursa da, halk egemenliğine dayanan meşruluğun taşıyıcısı haline gelebilmektedir. Ancak geç neoliberal dönemdeki gelişmeler özellikle demokrasinin rıza üretmedeki başarısızlığı hukukun artık meşruiyet üretememesine neden olmakta ve hukuk devletinin bir kriz içinde olduğu tespiti yapılmaktadır. Bu sürecin gelişimini tam anlamıyla kavrayabilmek için demokrasinin gerilemesinin yanı sıra hukukun araçsal ve kurucu işlevlerini piyasanın gelişimiyle paralel tartışmak gerekmektedir.

Tarihsel olarak değerlendirildiğinde, hukuk devletine ilişkin yapılan genel belirlemelerin aynı zamanda bir hukuk bilinci olan klasik hukuk düşüncesinden kaynaklandığı görülecektir. Klasik hukuk düşüncesinde, hukuk bireyler ve kamusal aktörler için özerklik alanları yaratır. Özel hukuk, bireylerin kendilerini gerçekleştirme amacı üzerinden şekillenirken, devletin görevi bireylerin haklarını korumak ve kendilerini gerçekleştirmelerine yardım etmektir. Klasik hukuk düşüncesinde bireyler hukuk karşısında eşittir; hukuk kurallarına bağlılık, tarafsızlık ve belirlilik esastır. Bu nedenle, yargı süreçlerinde son derece formalist bir yorum benimsenir ve tarafsızlık kullanılan kuralların soyut niteliğini bağlanır (Kennedy, 2017: 35-95). Kullanılan formalist yorum nedeniyle bu hukuk düşüncesi “formalizm” olarak da anılmaktadır.[4] Neoliberalizmle birlikte ise neoformalizm olarak adlandırılan yeni bir hukuk düşüncesi gelişmiştir (Kars Kaynar, 2017, ss. 34-49). Neoformalist hukukta, bireyler farklı kimliklere; haklar ise uluslararası hukukun ürünü insan haklarına dönüşür. Neoformalist hukuk düşüncesi, insan haklarını, sivil toplumu ve ulusal sınırları aşan bir yargılama mekanizmasını içeren çoğulcu bir hukuk rejimini amaçlar (Kennedy 2017:95-108). Ancak neoliberalizm devletin görevini bireysel gelişmenin koşullarını yaratıp piyasaya erişimlerini kolaylaştırmakla sınırladığı ölçüde insan hakları farklı bireylerin kullanımına açık birer usuli olanağa indirgenir. Eşitlik, girişimde eşitlikten ibarettir. Hukuk devleti, demokrasi ve insan haklarıyla birlikte zaman zaman söylem olarak politik ihtiyaçlar doğrultusunda kullanılsa da, bir zaruret olmaktan çıkmaya başlar. Hukuk, neoformalizmle birlikte yetkilendirme ve bireysel düzenlemeleri kolaylaştırmaya yönelik temel normlar ve usuller koymakla sınırlandırılır. Hukukun belirliliği değil, toplumsal tercihler ve çıkarlar esastır. Bu nedenle, bireyler farklı normatif sistemleri ve arabuluculuk süreçlerini kullanmaya da teşvik edilir (Kars Kaynar, 2017, ss. 34-49).

Görüldüğü gibi, neoliberalizm devletle birlikte hukukun düzenleme alanını piyasa mekanizmasının devamı sağlamakla sınırladığı ölçüde, hukuk devleti idealinde belirginleşen değerler yerini usuli ve teknik tartışmalara bırakmış, hukukun meşruiyet işlevi geri plana düştükçe araçsal hukuk uygulaması artmıştır. Hukukun araçsallığının açığa çıkması bir yandan hukuku doğrudan piyasadaki kâr-zarar mantığı üzerinden ele alan yaklaşımlar aracılığıyla hukukun piyasanın ihtiyaçları doğrultusunda kullanımını geliştirirken diğer yandan hukukun üstünlüğünün ve saygınlığının yerle bir olmasını “sağlayarak” siyasi iktidarı sınırlayan bir ideal ve örgütlenme şekli olarak hukuk devletinin gözden düşmesine neden olmuştur.

Hukuk düşüncesindeki bu değişimin en önemli nedeni, neoliberalizmde piyasaya ilişkin herhangi bir konuda yasamanın iradesinin veya hukuki yönlendirmenin kabul edilmemesidir (Özcan, 2013: 963-1002). Globalleşen piyasanın üzerinde Dünya Ticaret Örgütü (WTO), Dünya Bankası (WB), Uluslararası Para Fonu (IMF), İktisadi İşbirliği ve Gelişme Teşkilatı (OECD), G8 (Sekizli Grup) gibi uluslararası ve Avrupa Birliği (AB), Kuzey Amerika Ülkeleri Serbest Ticaret Anlaşması (NAFTA) gibi ulusaşırı örgütlerin etkisi giderek güçlenmektedir (Appadurai, 2017: 17-29). Bu dönüşüm önceleri ulus devletlerin ve ulusal hukukların ortadan kalkmakta olduğu şeklinde yorumlansa da, ulus devletler ve ulusal hukuklar ortaya çıkan otoriter popülist liderler tarafından sağlamlaştırılmıştır. Oluşan yeni ulusal hukuklar küresel anlaşmalar ve finans piyasasının gerekleri uygundur ancak siyasi iktidarı sınırlamaz.

Geç neoliberal dönemde, sandıktan çıkan siyasi iktidar piyasanın ihtiyaçları doğrultusunda hukuk kuralları ürettiği sürece sınırsızdır. 2008’den beri belirginleşen ancak bir türlü önü alınamayan finansal krize bulunan çözümün kitlelerin popülist otoriter rejimler tarafından önce bir araya getirilip sonra baskı altına alınması olduğu anlaşılmaktadır. Bu süreçte, hukuk tamamen araçsallaşarak mevcut hakları ve yargı sistemi giderek daha fazla kısıtlanıp tamamen usuli hale getirilecek ve tarihsel toplumsal mücadelelerle elde edilmiş bütün hukuki kazanımlar ve güvenceler ortadan kaldırılacaktır. Hukuk devleti krizi olarak adlandırılan bu dönemde ortaya çıkan asıl büyük sorun ise hukuk tartışmasının değerden azade hale gelmesi sonucu tarihsel toplumsal değerlerin de siyasi tartışmanın dışında tutulması hatta sönümlenmesi ihtimalidir. Otoriter popülist rejimin tipik örneklerinden biri kabul edilen ülkemizde çocuklar, kadınlar, LGBTİ bireyler ve mülteciler gibi savunmasız gruplara karşı artan öfke ve her tür şiddete karşı gösterilen tolerans ne yazık ki bu öngörüyü destekler niteliktedir. Siyasi otoritenin elinde tekelleşen medyanın durmadan kendini yalanlayan temsilleri toplumsal zeminde kaymaya yol açtığı gibi, neoliberal dönemin her şeyden sorumlu birey yaklaşımı insanları hakikatin ötesinde yalnız ve biçare bırakmaktadır.  Bu nedenle, toplumsal dayanışmayı yeniden sağlayabilmek ve tarihsel toplumsal kazanımları koruyarak bu sürece karşı koyabilmek için hukuk devletini ortaya çıkaran koşulların ve hukuk düşüncesinin değiştiğini kabul etmek ve siyasal tartışmayı bir an önce demokratik örgütlenmeler yoluyla kamusal alana taşımak gerekmektedir. Aksi halde, tarihten de bilindiği üzere hak ve özgürlüklerin yokluğunu, vicdan ve dayanışmanın körelmesi izleyecektir.

DİPNOTLAR

[1]Bu amaçla her iki ülke içinde AB Antlaşmasının 7. Maddesinin çalıştırılması istenmiştir. Bu maddeye göre, AB Komisyonu, AB’ye üye ülkelerin hukuk devleti ilkesine bağlı kalıp kalmadığını denetleme yetkisine sahiptir ve ihlâllerin tespiti halinde, üye ülke AB Konseyi’ndeki oy hakkından men edilebilmektedir. Ancak bu yaptırımın uygulamaya konması için Konsey’de söz konusu ülke dışındaki diğer ülkelerin oy birliği gerekmektedir. AB halen esas olarak mutabakat sonucu ortaya çıkan bir kurumsal birlik olduğu için herhangi bir konuda oybirliğinin sağlanması oldukça güç olduğu gibi, Macaristan ve Polonya’nın bu süreçte birbirine destek vermesi zaten herhangi bir mutabakatın oluşmasını engellemek için yeterli görünmektedir. Bu nedenle, hâlihazırda Polonya için yaptığı yargı bağımsızlığına aykırı düzenlemelerden dolayı Adalet Divanı’na sevk uygulaması başlatılmıştır. Adalet Divanı’nın alacağı karar, Avrupa Birliği’nin bürokratik yapısı içinde bir mutabakat doğuncaya kadar da geçerli olacak hukuki bir zemin yaratarak oybirliğine gerek olmaksızın maddi yardımların kesilmesi gibi yaptırımların uygulanmasını sağlayacağı düşünülmektedir. BBC Türkçe, 24.09.2018, https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-45628347

[2] Post-neoliberalizm kavramıyla ilk bakışta anlaşılanın aksine aslında kapitalist toplumda yeni bir gelişme açıklamasına geçilmediği, kavramın geçiş dönemine ilişkin inceleme olanağı yarattığı için kullanıldığı da belirtilmektedir.  Bkz. Gülten Demir, Post-Neoliberalizm: Kriz ve Sonrası Üzerine, Marmara Sosyal Araştırmalar Dergisi, Sayı 1, Aralık 2011, ss.1-20, http://dergipark.gov.tr/download/article-file/2259

[3] Hukuk tartışması bakımında kaba materyalist bir yaklaşım eksik kalsa da, hukukun diğer toplumsal yapı ve kurumlarla ilişkisini göz ardı etmek bizi kolaylıkla hukuki fetişizme yönelme tehlikesi de taşımaktadır. Bu nedenle hukuku normatif bir söylem biçimi olarak egemen ideoloji tarafından üretilse de titizlikle oluşturulup gerekçelendirilmiş bir öğretiler bütünü olarak ele almak gerekmektedir. Ayrıntılı tartışma için bkz. Hugh Collins, Marksizm ve Hukuk, Dipnot Yayınları, Ankara, 2013.

[4] Duncan Kennedy’in tarihsel hukuk bilinci tasnifine göre klasik hukuk düşüncesini, sosyal hukuk düşüncesi izler. Neoformalist hukuk düşüncesi ise neoliberalizmle birlikte bu iki hukuk düşüncesinin bir karması olarak ortaya çıkmıştır. Sosyal hukuk düşüncesi, yazının kapsamı düşünülerek tartışma dışında bırakılmışsa da, kanımca bu düşüncenin İkinci Dünya Savaşı sonrası maddi hukuk devleti tartışmalarında önemli etkisi olmuştur. Bireyci hukuk anlayışının modern toplumdaki bağımlı ilişki yapısını göz ardı ettiğini söyleyen bu yaklaşıma göre, hukuk kuralları sosyal amaçların gerçekleştirilmesi için bir amaçtır. Sosyal hukuk düşüncesinde bireye değil, toplumsal sınıflar ve milli azınlıklar gibi toplumsal gruplara odaklanılır. Teknolojik gelişmelerin, küreselleşen piyasanın ve kentleşmenin şartlarına uyarlanan sosyal hukuk düşüncesi özellikle refah devleti uygulamalarında etkin olmuş, hukukta sosyal güvenlik, sosyal hizmet ve sosyal hakların öne çıkmasını sağlamıştır. Ancak refah devleti ekonomik gelişme ve siyasi özerklik gibi bir takım ön koşullar olmaksızın ortaya çıkamadığı ve esas olarak büyüyen reel sosyalist devletlere karşı liberalizmi kurtarma çabasının bir ürünü olduğu için sosyal hukuk düşüncesi klasik hukuk düşüncesi kadar dünyaya yayılamamıştır. Bkz. Kennedy, s.35-95.

Kaynakça

Akkanat, Salih. Güvenlik Siyasetini Aşmak: İstisna ve Hukuk İlişkisi Üzerine Bir Tartışma, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Cilt 69, No: 2, 2014 ss.279-307.

Appadurai, Arjun. “Demokrasi Yorgunluğu”, Büyük Gerileme: Zamanımızın Ruh Hali üzerine Uluslararası Bir Tartışma (ed. Heinrich Geiselberger), Metis Yayınları, İstanbul, 2017.

Collins, Hugh. Marksizm ve Hukuk, Dipnot Yayınları, Ankara, 2013.

Della Porta, Donatella. “Geç Neoliberalizmde İlerici ve Gerici Siyaset” Büyük Gerileme: Zamanımızın Ruh Hali üzerine Uluslararası Bir Tartışma (ed. Heinrich Geiselberger), Metis Yayınları, İstanbul, 2017.

Demir, Gülten. Post-Neoliberalizm: Kriz ve Sonrası Üzerine, Marmara Sosyal Araştırmalar Dergisi, Sayı 1, Aralık 2011, ss.1-20. http://dergipark.gov.tr/download/article-file/2259

Esen, Selin. Karşılaştırmalı Hukukta ve Türkiye’de Olağanüstü Hal Rejimi, Ankara 2008.

Göymen, Ali Yalçın. Neoliberal Dönemde Siyasal Öznelliğin Dönüşümü ve Rejim Tartışmaları, İktisat Dergisi, Sayı: 536, Ocak-Mart 2017, ss. 24-34.

Giroux, Henry A. “Neoliberal faşizm kâbusu”, sendika.org, 11.10.2018, http://sendika62.org/2018/10/neoliberal-fasizm-kabusu-henry-a-giroux-513179/

Nachtwey, Oliver. “Uygarlık Dışına Çıkma: Batı Toplumundaki Geriye Yönelik Eğilimler Üzerine”, Büyük Gerileme: Zamanımızın Ruh Hali üzerine Uluslararası Bir Tartışma (ed. Heinrich Geiselberger), Metis Yayınları, İstanbul, 2017.

Özcan, M. Tevfik. “Küreselleşme Sonrası Hukuk Devleti: Mit mi Gerçeklik mi?” İÜHFM C. LXXI, S. 1, 2013, ss. 963-1002.

Kars Kaynar, Ayşegül. Neoliberal Dönemde Hukuk ve Neoformalizm Tartışmalarına Bir Giriş, İktisat Dergisi, Sayı: 536, Ocak-Mart 2017, ss. 34-49

Kennedy, Duncan, Modern Hukukun Kaderi, Dost Yayınları, Ankara, 2017.

Özenç, Berke. “Marx, Hukuk Devletinin Kökenleri ve Liberal Hakkın Sınırları”, Liberal hakların, Hukukun ve Devletin Sınırları (ed. Bora Erdağı), Notabene Yayınları, Ankara, 2015.