DİNÇER DEMİRKENT: Türkiye’de yargının bağımsızlığı ve hukuk devleti ilkesine ilişkin sorunlar olabildiğinde derinleşirken yargılama sürecinin eşit bir tarafı olması gereken savunmaya yönelik baskıların da arttığı bir süreci yaşıyoruz. OHAL döneminde çıkarılan kararnameler ile savunmanın haklarının kısıtlanmasından, Soma katliamı davası gibi toplumsallaşmış yargılama süreçlerinde yer alan avukatlara yönelik baskılara kadar birçok pratik karşımıza çıkıyor. Cezaevinde adil yargılama talebiyle avukatlar açlık grevine başlamış durumda. Bu koşullar göz önüne alındığında ilk olarak Türkiye’de savunmanın güncel sorunlarının bir fotoğrafını çekmenizi isteyeceğim.

A. DEMAN GÜLER: Türkiye’de savunmanın sorunlarını son dönem yaşananlar üzerinden değerlendirmek gibi bir sıkıntımız var. Bizim ülkemizde tarih yazıcılığının bir türlü istenen seviyeye gelmemesinin bir sonucu olarak avukatlık tarihi ve pratikleri de neredeyse hiç incelenmemiş bir konudur. Avukatlar savunma mesleğinin dünyada ve Türkiye’de nereden nereye geldiğini ancak ilgileri ölçüsünde ve kulaktan dolma bilgilerle öğrenirler. Savunmanın önemi ve niteliğine dair hukuk fakültelerinde neredeyse tek bir söz bile edilmez. Dolayısıyla mezun olduklarında büyük çoğunluğu avukat olacak öğrencilerin dahil olacakları mesleğe dair bilgileri baroların kapısından girdikleri ana kadar neredeyse yok denecek seviyededir.

Bu genel tablo içinde avukatların savunmaya dair mücadelesi de ne yazık ki güncele dair sorunlar eksenine sıkışıp kalır. Bu bakımdan ben AKP döneminde savunmaya yapılan saldırıların tarihsel bağlamından koparılarak ve sadece bu dönemle sınırlı olarak değerlendirilmesinin konuyu fazlaca güncel siyasetin bir parçası yaptığına inanıyorum. Özetle demek istediğim şu: Ülkemizde savunmanın sorunları AKP ile birlikte başlamadı. Olağanüstü yargılama süreçleri ülke tarihinin hep bir parçasıydı. 71 Muhtırası sonrası onlarca masum genci savunurken de avukatlar imkansızın peşinde koştuklarını biliyorlardı. 12 Eylül’de İstanbul Barosu’nun kapısına kilit vurulup baro başkanı tutuklanırken de avukatlar saldırı altındaydı. Savcılar bu iktidar öncesinde de şimdiki gibi hakimin yanında o yüksek kürsüde oturuyorlardı. O nedenle AKP gidecek ve savunma eski gücüne kavuşacak demek sorunu yanlış tespit etmekten başka bir şey değil.

Bizim güncel sorunlarımız ise temelde bu sorunların katmerlenmesi ile ilintili. Belki bir de uluslararası toplumdan kopuşun sancılarını buna eklememiz lazım. Şu anda yaşadığımız krizin esasını ülkenin çağdaş hukuk hattından geri dönülmez bir şekilde uzaklaşmasının oluşturduğunu düşünüyorum. Zira ne Menderes döneminde, ne 71 sürecinde ne de 12 Eylül’de ülkenin Batılılaşmakla ilgili temel argümanı ortadan kalkmamıştı. Bunu daha Özal döneminde 1987 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkının kabul edilmesinde bile görüyoruz. Dikkat edin bu süreçte darbeci general Kenan Evren Cumhurbaşkanıdır.

Şimdiki durumda ise ülkenin çağdaş hukuk sistemi ile ilişkisini koparmak istediği, mevcut iktidarın yeni bir uluslararası yapının parçası olmaya çalıştığı açık. Dolayısıyla meslektaşlar arasındaki hakim duygu halinin derin bir umutsuzluk olduğunu düşünüyorum. Bir avukat hapishanesi halini almış ülkemizde avukatların adil yargılanma talebiyle bedenlerini ölüme yatırması da bu umutsuzluğun bir dışavurumudur. Bu çerçevede değerlendirdiğimizde bugün savunmaya yönelik saldırıların daha iyi analiz edilmesi mümkün olacaktır.

Son 18 yıllık AKP iktidarı hepimizin bildiği bir süreç sonunda bugün savunmayı iktidarı devraldığı noktanın çok daha gerisine götürmüştür. Bugün ülkemizde 132 adet hukuk fakültesi vardır ve bu fakültelerin çok büyük bir kısmı AKP döneminde açılmıştır. Dekanı hukukçu olmayan fakültelerde, akademik unvanı dahi bulunmayan öğretim görevlileri ile hukukçu yetiştirilmektedir. Zaten tartışmalı olan yetişmiş hukukçu kalitesi artık geri döndürülmez şekilde düşmüştür. Söz konusu aşırı mezun sayısının yarattığı ortam doğal olarak avukatların yoksullaşmasına ve işçi avukatlık müessesesinin doğmasına sebep olmuştur. Genç avukatların hukuk nosyonu eksikliği aynı zamanda onların savunmanın önemli bir temsilcisi olması, bu nedenle hukuk yaratma, güce karşı koyma, adaletin yerine getirilmesine çalışma gibi mesleki niteliklerini ortadan kaldırmış ve avukatı yalnızca teknik bilgi sahibi bir meslek erbabı kimliğine sıkıştırmıştır. Dolayısıyla üzülerek söylemek isterim ki bugün sizin avukatlara yönelik baskılar diye tanımladığınız gerçek, avukatların çoğunun pek de gündeminde değildir. Bu nedenle savunmanın bugünkü en büyük sıkıntısının avukatların mesleğin temel niteliklerine bilinçli şekilde yabancılaştırılması olduğunu düşünüyorum.

DİNÇER DEMİRKENT: Yargılama süreçlerinde polis fezlekelerinin savcılar tarafından iddianame haline getirildiği, mahkemeler tarafından bu iddianamelerin sorgusuz kabul edildiği, yaşamı savundukları için yargıçların açığa alındığı, yargıç güvencesinin, doğal yargıç ilkesinin, masumiyet karinesinin, delil toplamaya ilişkin usullerin ihlal edildiği birçok örnek var. Silahların eşitliği ilkesi ise yok sayılıyor. Bu koşullarda savunmanın yargılama süreçlerindeki rolü ve tavrı hangi motivasyonla işliyor?

A. DEMAN GÜLER: Her gün kendimize sorduğumuz bir soru bu. Muhtemelen cevabı da her avukatta farklıdır. Şunu görmek lazım, avukatların çok büyük bir kısmı bugün bizim toplumsal dava dediğimiz konularla ilgilenmiyorlar. Avukatları  çoğu icra dairelerinde, aile mahkemelerinde, ticari davalarda vekillik yapıyorlar. Bu genel bozuk düzen içerisinde kendilerine biçilmiş rolü yerine getiriyorlar. Uzun yargılamalardan, avukat sayısının fazlalığından, mahkemede kendilerine reva görülen yaklaşımlardan, duruşmalarını saatlerce beklemekten, iyi para kazanamamaktan şikayetçiler.

Dolayısıyla bizim temel sorunlar olarak gördüğümüz siyasallaşmış yargı, mesleğin geneli için büyük bir sorun değil. Adalet üzerine, hukuk devleti üzerine, adil yargılanma ve erkler ayrılığı üzerine hiç kafa yormamış bir avukattan bundan fazlasını beklemek de zaten zor. Kalitesiz eğitim sistemine yol açan yüzün üzerinde hukuk fakültesi zaten bu tabloyu yaratmak için kuruluyor. Yargının kurucu unsuru olan savunmanın temsilcisi avukat kendini alelade bir meslek mensubundan farklı görmüyor. Onun için yaptığı iş bir motor imalatı, bir tarım ürününün ıslahı ya da bir inşaatın teknik hesaplamalarının yapılmasından farklı olmuyor. Esas üzerinde konuşulması gereken ise bu konulara duyarlılığı olan, mesleği yargının önemli bir parçası olarak görüp toplumsal dönüştürücülüğünün farkında olarak yapan kesim.

Ben kendi adıma yargılama sürecindeki katılımımı büyük bir motivasyon kaybıyla yaptığımı kabul etmeliyim. Sürekli surette en haklı dosyada bile, sunduğunuz kanıtlara rağmen, anayasaya, uluslararası sözleşmelerin açık hükmüne ve içtihadına aykırı olarak alınan kararların bir avukatın yaptığı işin kalitesini düşürmemesi imkansız. Kötü yargılama kötü avukatlık pratikleri ortaya çıkarıyor. Üçüncü sınıf bir yargıdan birinci sınıf savunma beklenmesi bana göre zaten mümkün değil.

Kimi zaman yurt dışı örneklerde bir dosyanın nasıl ele alındığını, nasıl değerlendirilip sonuçlandırıldığını gördüğümüzde içimizi bir burukluk kaplıyor. Kendi teknolojisini geliştirmeyen, kendi bilimsel ürününü üretemeyen, sporda, sanatta geri kalmış bir ülkenin ileri bir yargı sistemine sahip olması gerçekten güç. Ancak bunu yurttaşın anladığı düşüncesinde de değilim. Bazen biz bu geri kalmışlık halini herkes kolayca anlasın diye rakamlarla vermeye çalışıyoruz. Mesela Türkiye’nin hukuk devleti endeksinde 128 ülke arasında 107. sırada olduğunu anlatıyoruz. Nijerya’nın, Tanzanya’nın, Ruanda’nın bizden çok daha iyi bir yargı sistemine sahip olduğunu göstermeye çalışıyoruz. Ne yazık ki yurttaşları bir kenara bırakalım, avukatlar dahil olmak üzere yargının hiçbir mensubu hukuk alanındaki geri kalmışlığımızın farkında değil. Yurttaş da, avukat da, hakim ve savcılar da bu düzenin normal olduğunu kanıksamış. Hukuk alanı ülkemizde tamamen içine kapalı ve dünyadaki gelişmeleri izlemeyen bir mecra. Ben örneğin yurt dışında bir yargılama izlemiş herhangi bir hakimle tanışmadım. Avukatların da durumunun bundan farklı olduğunu düşünmüyorum.

Dolayısıyla evrensel gelişmeleri takip etmeyen bir alandan evrensel hukuku uygulamasını beklemek bana çok mümkün gelmiyor. Söz konusu geri kalmışlık hali de bütünüyle ülkemiz hukuk sistemini etkiliyor.

DİNÇER DEMİRKENT: Acil-güncel bir mesele ile devam etmek istiyorum. İzmir ve Ankara Barosu’nun Diyanet İşleri Başkanı’nın ayrımcı ifadeleri nedeniyle yaptığı açıklamaların ardından önce Ankara ve Diyarbakır Baroları hakkında soruşturma başlatıldı ardından da avukatlık yasasının değiştirilmesine ilişkin bir öneri gündeme geldi ve bu değişiklik baroların itirazına rağmen kanunlaştı. Baro seçimlerine müdahalenin ya da başka bir seçenek olarak gündeme getirilen “çoklu baro” gibi düzenlemelerin iktidar partisi bakımından motivasyonu neydi?

A. DEMAN GÜLER: Burada öncelikle dile getirilmesi gereken mesele baroların bir meslek örgütü niteliğini aşan bir kurum olmasıdır. Dikkat ederseniz tüm bu söylemler Türk Tabipleri Birliği ve TMMOB gibi meslek örgütlerini de kapsar şekilde gündeme getirilmişti. Ama en nihayetinde değişiklik yalnızca baroları hedef aldı ve Avukatlık Kanunu’nda iktidarın istediği değişiklikler üzerinde hiçbir oynama yapılmasına imkan verilmeden neticelendirildi.

Dolayısıyla LGBTİ+ bireylerle ilgili yapılan açıklamaların bahane edildiği bir süreç sonunda yargının son bağımsız ayağına da arzu edilen iktidar müdahalesi yapılmış oldu. Bilmeyenler için tekrarda fayda var, barolar kamu kurumu niteliğinde bir meslek kuruluşudur ve bu meslek kuruluşu avukatların meslek düzenlemelerine dair rolünün yanı sıra kanunun kendine verdiği hukukun üstünlüğünü, insan haklarını savunmak ve korumak gibi görevleri de ifa eder.

Barolar yurttaşların haklarının savunulması için adli yardım ve CMK mekanizmalarını işletir, vatandaşlara avukat ataması yapar, barolar bu görevleri yerine getirmediğinde tüm yargı sistemi durma noktasına gelir. Yani baroların yer almadığı bir yargı işlevini yerine getiremez. Dolayısıyla barolar yargının temel ve ayrılmaz bir parçasıdır. Bu durum baroları diğer meslek örgütlerinden ayıran temel niteliklerdir. Bu nitelikler bugün iktidarın barolara saldırmasının da esas nedenidir.

Geçtiğimiz günlerde 80 baronun tümünün itirazına karşın yasalaşan yeni düzenleme yargının tamamen iktidara tabi kılınması amacıyla gerçekleştirilmiştir. Üç ay önce sorulsa tek bir avukatın bile dile getirmeyeceği çoklu baro meselesinin bu denli gündem oluşturması da bundandır. Hatta şunu da söylemek lazım, AKP’nin kendi programında bile çoklu baro bir iktidar vaadi olarak kendine yer bulmamıştır. Bugün yurttaşın verdiği oylarla istediğimi yaparım diyenlerin esas çelişkisi de buradan ortaya çıkmaktadır. Hiçbir yurttaş iktidara çoklu baro sistemi için oy vermemiş, hiçbir baro bu fikri desteklememiş, hiçbir akademisyen böyle bir ihtiyacı dillendirmemişken ortaya çıkan sonuç tam bir otoriter rejim uygulamasıdır. Bu saatten sonra kurulacak yeni baroların iktidar endeksli barolar olacağı, yargılamalarda yeni baro üyelerinin korunup kollanacağı, bu durumun da en nihayetinde yurttaşların hak arama özgürlüğüne ket vuracağı açıktır. Dolayısıyla yeni düzenleme ile birlikte ülkemiz yargısının tabutuna son çivi de çakılmıştır.

DİNÇER DEMİRKENT: Avukatlık yasasının, baroları etkisizleştirmek ya da iktidarın etkisi altına almak için değiştirilmesi önerisinin Gülencilerin projesi olduğu söyleniyor. Bunun temeli nedir?

A. DEMAN GÜLER: Ben şahsen FETÖ projesi lafını çok doğru bulmuyorum. Evet bu öneri daha önce Gülencilerin dile getirdiği bir cemaat projesidir. Çok tehlikelidir ve yargıyı tam anlamıyla ele geçirme planının da son ayağıdır. Ancak eleştirim şudur ki iktidarın kurduğu dile mahkum şekilde hukuk siyaseti üretmek bizi çok dar bir kalıba sokar. Çünkü, meselenin özü bu akıl almaz fikrin kimden çıktığı değil ne tür sorunlar yaratacağıdır. Bizim muhalefetimizin ekseni de bu nedenle fikri ilk kimin dile getirdiğinden ziyade bunun yaratacağı sonuçlara odaklanmalıdır. Bugün iktidar cemaatçilerin çizdiği yolu takip ediyorsa bunun hesabını kendileri verir. Bizim içinse yeni yaratılan sistemin hukuk devletine zararlarını anlamak ve anlatmak öncelikli olmalıdır. Bu projenin sözcüsü haline gelen bir AKP’li avukat milletvekilinin FETÖ ile olan geçmiş bağını unutmadan bu eleştiriyi dile getirmek gerektiğine inanıyorum.

Bugün İzmir’de Madımak’ın avukatlığını yapmış bir eski AKP vekiline baro kurma çalışması yaptırılıyorsa, bugün İstanbul’da AKP’nin hukuk derneği niteliğindeki bir yapı yeni baro için imza toplamaya başlamışsa söz konusu tehlikeli deneyin planlayıcısı da uygulayıcısı da açıkça ortaya çıkmıştır.

DİNÇER DEMİRKENT: Baroların da tarafı olduğu “hukuk siyaseti” olarak tarif edebileceğimiz bir alan var. Diğer kamu kuruluşu niteliğindeki meslek kuruluşlarında olduğu gibi baroların da kendi alanlarında –hukuk alanında- oluşturulan politikaların tarafı olduğu ve aynı zamanda bunun bir denetim işlevini de gördüğünü/görmesi gerektiğini de biliyoruz. Türkiye’de siyasal rejimin tekleştirici ve her türlü denetimi ortadan kaldırmaya dönük siyaseti bağlamında hukuk siyasetinin oluşturulmasında avukat örgütlerinin rolünün bir tür hukuk mücadelesinde somut anlamını kazandığını görüyoruz. Avukat örgütlerinin hukuk mücadelesindeki somut konumu nedir?

A. DEMAN GÜLER: Bu konuyla ilgili baro başkanımız Özkan Yücel’in güzel bir tespiti var. Kadın cinayetlerine karşı çıkmak siyaset yapmaksa biz siyaset yapmaya devam edeceğiz, Kaz Dağları’ndaki kıyıma ses çıkarmak siyaset yapmaksa biz siyaset yapmaya devam edeceğiz, işkence suçuna itiraz edip işkencecileri yargı önüne çıkarmaya çalışmak siyaset yapmaksa ise biz buna devam edeceğiz diyor. Ben de bu bakımdan aynı fikri paylaşıyorum. Hukuku siyasal alanın dışına çıkarıp teknik bir mesele haline getirmeye çalışıyorlar. Avukatlar bu tehlikenin farkında olmalıdırlar.

Hukuk bizim dünyayı yorumlayışımıza göre tam da siyasi bir meseledir ve baroların duruşu ülkenin hukukunu olduğu kadar siyasetini de etkilemektedir. Dahası niteliği gereği baroların görev yaptığı saha diğer meslek örgütlerininki gibi dar da değildir. Bugün sosyal hayatta ne yaşanıyorsa hepsi hukukun ilgi alanına girer. Şimdi yaratılmak istenen sistemle bu siyasal alan daraltılmaya çalışılıyor. Barolar kendi içine kapalı, alelade meslek örgütleri haline getirilmeye zorlanıyor. Muhtemelen yeni açılacak barolarla bizim sürdürdüğümüz karşı duruşun aksine iktidara yakın söylemler üretilmesi sağlanacak. Biz bir doğa katliamına karşı çıktığımızda yandaş baro hayır burada doğa katliamı yok diyecek ve iktidar yanlısı medyada bunlar yayınlanacak. Biz İstanbul Sözleşmesi’ni savundukça iktidar yanlısı baro bu bizim değerlerimize aykırı diyecek ve yandaş kanallar bunu yayınlayacak. Dolayısıyla AKP’nin evrensel değerlere karşı attığı her adımda hukuki meşruluk kazanmasına karşı koyan barolara yeni alternatifler yaratılacak ve kamuoyunun görüşü bu yeni yandaş baroların sesi ile etkilenmek istenecek.

Yeni düzenlemenin bir diğer tehlikesi de Türkiye Barolar Birliği’nin seçim sisteminin değiştirilmesi olacak. Çünkü yeni değişiklikle 10 bin üyesi olan İzmir Barosu bugün TBB seçiminde oy kullanma hakkına sahip 30’un üstünde delege hakkına sahipken yeni düzenlemeye göre yalnızca 5 delegesi olacak. 4900 üyeli Antalya Barosu 4 delege ile temsil edilirken 30 üyeli bir başka baro yine 4 delege hakkına sahip olacak. Temsilde adaleti tümüyle ortadan kaldıran bu yeni düzenleme her türlü ekonomik desteğe ve belki baskıya açık küçük kent barolarını iktidara daha da yakınlaştıracak ve TBB başkanlığı ve yönetimini Feyzioğlu zihniyetine yani iktidar yardakçılığına teslim edecek.

Dolayısıyla yapılan bir yandan büyük kent barolarının bölünmesi, bir yandan da bunların delege sayısının demokratik gereklere aykırı olarak azaltılarak TBB’nin ve büyük kent barolarının iktidara teslim edilmesidir. Aylardır alanlarda olan biz avukatların mücadelesi de sonuçta yurttaşların hak ve özgürlüklerini geri dönülmez biçimde sınırlandıracak bu anlayışa karşı yürütülen yeni tür bir savunma faaliyetidir. Bu mücadelenin önümüzdeki yıllarda tüm avukatlar tarafından onur ve gururla anımsanacağından eminim.

DİNÇER DEMİRKENT: İzmir Barosu, insan hakları alanındaki çalışmalarıyla ön plana çıkıyor. Türkiye özellikle 2015 sonrasında yaşanan yoğun insan hakları ihlallerini değerlendirdiğimizde hem baroların çalışmaları hem de insan hakları alanında çalışan avukatların yaşadıkları güçlükleri sormak istiyorum. Özellikle işkence yasağı, yaşam hakkı ihlalleri gibi meselelerde idare ile karşı karşıya gelen savunmanın konumu nedir, bu alanlarda neler yaşanmaktadır?

A. DEMAN GÜLER: Avukatlık Kanunu’nun 76. Maddesinin barolara verdiği görev insan haklarının savunulması ve korunmasıdır. Bu bakımdan barolar söz konusu alanda yaşanan tüm ihlallerde doğal olarak rol almaktadır. Ne var ki bizim bu bakımdan müdahil olmak istediğimiz hemen hiçbir davada mahkemeler müdahale taleplerimizi kabul etmemektedir. Bizim İzmir Barosu olarak tavrımız bu alanlarda müdahil olamasak bile dosyalara gözlemci göndermek, süreci üye avukatlarımız eliyle izlemek ve yargılamalara aktif katılım sağlamak yönündedir.

Bugün konu mülteciler, işkence mağdurları, işçiler, cinayete kurban giden kadınlar, LGBTİ+ bireyler, istismara uğrayan çocuklar olduğunda baroların kendilerine kanunla verilmiş görevi nedeniyle idare ile karşı karşıya gelmemesi imkansızdır. Dolayısıyla idarenin barolardan rahatsızlığının temelinde de bu gerçek yatmaktadır. Bugün İzmir Barosu’nun 112 yıllık demokrasi mücadelesi geleneği ülkenin hukuk alanındaki en eski kurumsal yapılarından birinin temelini oluşturmaktadır. Yeni kurulması planlanan yandaş barolar da işte bu geleneğin ortadan kaldırılması için gündeme getirilmektedir. Baroların mahkemeler önünde engellenen katılımı yurttaşların bilinçlendirilmesi, kamuoyuna yönelik kampanyalar, siyasete önerilen yeni yöntemler, vatandaşın hak arama mücadelesine verilen ücretsiz avukat desteği gibi çalışmalarla aşılmakta ve çeşitlendirilmektedir. Raporlama, uluslararası toplumla ortaklaşma ve ülke hukukunu çağdaş bir seviyeye çıkarma mücadelesi bugün bizim yürüttüğümüz mücadelenin genel çerçevesini oluşturmaktadır.

DİNÇER DEMİRKENT: Son olarak avukatlık mesleğine ilişkin başka düzlemde bir soru sormak istiyorum. Türkiye’nin en temel sorunlarının mahkeme salonlarına yansıdığı bir dönemi yaşıyoruz. Yani hukukun siyasallaşmasının ötesinde siyasal sorunların mahkeme salonlarında, mahkemelerin diline tercüme edilerek ve genelde cezalandırma stratejileri bağlamında konumlandığını görüyoruz. Milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasının ardından yaşanan ceza davası süreçleri, Gezi davası, kadın cinayetleri ve istismar davaları bunun örnekleri. Bu süreçlerde avukatların rolü nedir? Özellikle Ceren Damar davasında avukat Vahit Bıçak’ın konumu “savunmanın rolü ve sınırları nedir?” sorusu bağlamında kamuoyunun çok geniş kesimleri bağlamında tepki çekti. Tüm bunlar çerçevesinde savunmanın insan hakları ve hukuk devleti ilkesi bakımından nerede konumlanması gerektiğini sormak istiyorum.

A. DEMAN GÜLER: Öncelikle ifade etmeliyim ki siyasallaşmış bir yargının önünde siyasi sorunları çözmek ancak iktidarın doğrudan kendisinin yapması halinde toplumdan tepki çekeceğine inandığı eylemleri aklamak bahanesiyle sığındığı son bir limandır. Kısası şu, siyaset kendi idari kararları ile çözemediği sorunları sonucu belli olmayan bir yargıya asla tevdi etmezdi. Dolayısıyla Gezi Davası’nın, milletvekili dosyalarının, rahip Brunson vakasının ve diğer pek çok benzeri meselenin yargının önüne getirilmesi iktidarın kendi yarattığı yargıya olan sonsuz güveninden kaynaklanmaktadır. Bu korunaklı alandan çıkan sonuç da gerek yurt içinde gerekse dış kamuoyunda bağımsız yargı kararı olarak pazarlanmaktadır. Bu süreçlerde görev yapan avukatların üstün çabası ise ne yazık ki en iyi sonuçlarda bile dar kapsamlı kazanımlar boyutunda kalmaya mahkum olmaktadır.

Bir avukatın temsil edeceği kişileri seçmesi, savunma stratejisini oluşturması, bu bakımdan kamuoyu oluşturması avukatın kendi dünya görüşünden, hukuk algısından ve kişilik yapısından ari değildir. Bu nedenle Vahit Bıçak örneğindeki yaklaşımın kamuoyunda eleştirilmesi mümkün olsa da savunan ile müvekkilinin özdeşleştirilmesi tehlikesi bakımından bu eleştirinin barolar nezdinde yürütülmemesi gerektiğine inanıyorum.

Ama buradaki özellikle dikkat edilmesi gereken ayrım, baroların bu süreçlerde duracağı yerin çağdaş hukukun geldiği mevcut seviye, hukuk devleti ilkesi ve insan hak ve özgürlüklerinin evrensel hukukça korunduğu düzeye uygun olması gereğidir. O nedenle bugün baroların LGBTİ+ bireylere yönelik ayrımcı bir açıklamaya tepki göstermesi doğal olduğu kadar zorunludur da. Ne yazık ki içinde bulunduğumuz çağda mahkemelerin de esasında bizimle aynı çağdaş hukuk yolunu izlemesi gerekirken gerek siyasetin müdahalesi ve gerekse niteliksiz üyelerin dar görüşlü hukuk yaklaşımı neticesinde kendilerini birer Vahit Bıçak konumuna düşürdüğü aşikardır.

Bugün evrensel ilkelere uygun bir hukuk sistemi mücadelesi veren avukatların karşısında duran yargı mensupları işte bu örnektekine benzer kişilerden oluşmaktadır. Bir avukatın bu tavrı sergilemesi bile kamuoyunda büyük tepki çekerken hakim ve savcıların büyük bir çoğunluğunun söz konusu zihniyette olması esas eleştirilmesi gereken olgudur diye düşünüyorum. Tüm bu karamsar tablo içinde avukatların gerek mahkeme salonlarında gerekse hukukun oluştuğu tüm alanlarda mücadeleyi sonuna kadar sürdürmesi kaçınılmaz bir zorunluluktur. Ülkenin hukuk devleti idealine eriştiği günler de ancak böylesine zorlu mücadeleler sonucunda elde edilebilecektir düşüncesindeyim.