Slavoj Žižek, Roma filmi üzerine yazısında,[1] filmi yanlış nedenle övdükleri için eleştirmenlere çatar. Filmin kadın dayanışmasına bir övgü olduğu, farklı sınıflardaki kadınların, yaşamlarını ortaklaştırma gücünü gösterme kararlılığını anlattığı yönlü değerlendirmelerin yanlış okumadan kaynaklandığını vurgular. Žižek’e göre Roma, “İçindeyken yalnızca kendimizi iyi hissetmekle kalmayıp aynı zamanda iyi bir şeyler yaptığımızı da hissettiğimiz zincirlerden” bahseden bir filmdir. Film boyunca da Cleo’nun sınıfsal bir bilinç kazanma imkânlarına dair anlar yaşanır. Žižek’e göre filmin sonuna gelindiğinde: “Cleo Adela’ya şunu söylediğinde özgürleşmeye dair başka bir ipucu daha geliyor: ‘Sana anlatacağım çok şey var.’ Belki de bu, Cleo’nun nihayet kendi “iyilik” tuzağının dışına çıkmaya hazır olduğu, kendini yok sayarcasına bu aileye adanmışlığının tam da kendi kulluk biçimi olduğunu fark ettiği anlamına gelmektedir. Başka bir deyişle, Cleo’nun politik kaygılardan tamamen uzak durması, kendini yok sayarak hizmetkârlığa adanmışlığı, tam anlamıyla onun ideolojik kimliğinin biçimidir; bu, onun ideolojiyi “yaşama” şeklidir. Belki Adela’ya kişisel açmazlarını anlatması, Cleo’nun “sınıf bilincinin” başlangıcı ve onu, sokağındaki protestoculara katılmaya götürecek ilk adımdır. Bu şekilde çok daha soğuk ve acımasız, ideolojik zincirlerinden kurtulmuş yeni bir Cleo figürü ortaya çıkacaktır.”[2]

Žižek’in öngörüsünün ne kadar gerçekleşebilir olduğu bir muamma. Burada üzerinde durulması gereken nokta, emekçi ile patron arasındaki ilişkinin kişiselleşmeye ve duygusallaşmaya başladığında, sömürünün daha görünmez hale gelmeye başlamasına yapılan vurgu. Žižek’in Roma filmini değerlendirmesindeki bu kritik nokta, 1980’lerde tartışılmaya başlanan duygusal emek ve maddi olmayan emek kavramlarını dolayımladığı için mühim. Negri ve Hardt’ın kısaca, “Günümüzde emek ve üretim sahnesi, maddi olmayan emeğin, yani enformasyon, bilgi, fikir, imaj, ilişki ve duygulanımlar üreten emeğin hegemonyasıyla dönüşüyor”[3] diyerek vurguladıkları sürecin sonuçlarını tartışıyoruz aslında. Emekçiyi, endüstriyel emeğin boyunduruğundan kurtulduğunu düşündüğü anda yakalayıp başka bir boyunduruk altına sokan, daha sinsi, daha acımasız ve işin kötüsü duygusal anlamda daha “katlanılır” bir hegemonyadan bahsediyoruz.

Burada bir parantez açıp maddi olmayan emek ve biyopolitik yeniden üretim konusunda Negri ve Hardt’ın söylediklerine kulak vermemiz gerekiyor: Negri ve Hardt öncelikle maddi olmayan emeğin hegemonik bir üretim biçimi haline dönüşmesinin niceliksel değil, niteliksel bir durum olduğunu vurgularlar. Endüstriyel işçi sınıfı da tarım işçileri de hâlâ küresel anlamda daha fazla bir nüfusa sahiptir. Maddi olmayan üretimle uğraşan işçiler, küresel bütün içinde küçük bir azınlıktır. Maddi olmayan emeğin egemen bir çalışma biçimi haline gelmesinin asıl anlamı, maddi olmayan üretimin niteliklerinin diğer emek biçimleri ve de toplumun bütününü dönüştürmekte olduğudur: “Örneğin, fikirlerimiz ve duygulanımlarımız işe katılınca, dolayısıyla yeni bir biçimde patronun komutasına tâbi hale gelince, genelde yeni ve yoğun yabancılaşma ve taciz biçimleri yaşarız. Dahası, maddi olmayan emeğin maddi ve sözleşmesel koşullarının tüm emek piyasasına yayılmasıyla, genel olarak emeğin durumu daha güvencesiz hâle geliyor: Örneğin bir eğilim, maddi olmayan emeğin çeşitli biçimlerinde iş zamanıyla iş dışı zaman arasındaki ayrımın bulanıklaşması, iş gününün genişleyip yaşamın tamamını doldurması şeklindeyken; bir diğer eğilim de, maddi olmayan emeğin sabit uzun süreli sözleşmeler olmadan çalışması, dolayısıyla (çeşitli görevler yapacak biçimde) esnek ve (sürekli mekân değiştirecek şekilde) hareketli hâle gelip güvencesiz bir konuma itilmesi.”[4] Negri ve Hardt’a göre fikirlerin, bilgilerin ve duygulanımların üretimi, sadece toplumu biçimlendirmek ve sürdürmekle kalmaz; maddi toplumsal ilişkiler de doğrudan üretilir. “Maddi olmayan emek, toplumsal yaşamın biçimlerini üretmeye yönelik olması anlamında biyopolitiktir; dolayısıyla bu emek türü sadece ekonomik olanla sınırlı kalmaz, derhal toplumsal, kültürel ve siyasal bir güç hâline gelir. Son tahlilde, felsefi açıdan bakarsak buradaki üretim öznelliğin üretimidir; yani toplumda yeni öznelliklerin yaratılması ve yeniden üretimi. Kim olduğumuz, dünyayı nasıl gördüğümüz, aramızda nasıl etkileşim kurduğumuz, bu toplumsal, biyopolitik üretim kanalıyla belirlenir.”[5]

Žižek’in, Cuaron’un Roma’sı üzerine değerlendirmesiyle söze başlamamızın nedeni, Roma ile benzer temaları, yine Roma’nın toplumsal ile bireyseli iç içe anlatmasına benzer şekilde işleyen güçlü eserlerin yazıldığını vurgulamak. Bu eserlerin aynı zamanda Negri ve Hardt’ın bahsettiği anlamda maddi olmayan emeğin yarattığı yeni tabi olma biçimlerini de açığa çıkarma ve tartıştırma kudretlerinin olduğunu düşünüyoruz. Bu açıdan düşünüldüğünde Amerikalı yazar Dave Eggers’in özellikle Kral İçin Hologram[6] ve Çember[7]adlı kitapları değişen kapitalist çalışma rejiminin yarattığı toplumsal sorunları oldukça geniş bir perspektifle ele alan yapıtlardır. Benzer şekilde Kazuo Ishiguro’nun Günden Kalanlar[8] ve Beni Asla Bırakma[9] romanları da maddi olmayan emek ve biyopolitik üretim tartışmalarına katkı sunan eserler olarak dikkat çeker.

Eggers Romanlarında Yeni Çalışma Biçimleri

Kral İçin Hologram’da, Kral’a sunum yapmak için Suudi Arabistan’a giden Alan’ın hikâyesini takip ederiz. Bir bilişim şirketine danışman olan Alan’ın kişisel tarihi, aynı zamanda kapitalist çalışma rejimlerinin sergisi gibidir. Ataları İrlanda’dan Boston’a göçmüş ve 1800’lü yıllar boyunca, maceracı ve girişimci bir ruhla[10] zenginleşmişlerdir. 1930’lu yıllardaki büyük buhran sonrasında iflas etmişler, Alan’ın babası bir fabrikada çalışmaya başlamıştır. Keynesyen ekonominin hâkim olduğu dönemde, bir ayakkabı fabrikasında emekliliğine kadar çalışan babasını takip etmeyen Alan ise önce girişimciliği sayesinde pazarlamacılıkla paraya kavuşmuş, sonrasında satıcı olarak girdiği bisiklet şirketinde yükselişe geçmiştir: “Illinois taşrasında perakende satıştan Chicago’daki bölge satış ofisine, sonra yöneticilerle birlikte masa başı işine, ardından planlama stratejisi ve genişleme bölümüne geçmişti. Sonra sendikasızlaştırma bölümü. Ardından Macaristan, Tayvan, Çin, boşanma, bu.” Alan’ın Suudi Arabistan’a gittiği dönem işlerinin artık eskisi gibi olmadığı mortgage borcunu nasıl ödeyeceğini kara kara düşünmeye başladığı bir dönemdir. Aynı zamanda çalışma biçimlerinin tümüyle değiştiği, endüstriyel emeğin üçüncü dünyada, esnek çalışma rejimleri ile maddi olmayan emeğin ise merkezde toplandığı bir dönem.

Eggers, tüm bu dönüşüm sarmalının göbeğinden seslenir okuruna. Dönüşüm her ne kadar trajik olsa da anlatının temposu düşmez, ton ise asla karamsar değildir. Tam tersine Eggers, enerjik bir üslubu tercih eder. Kâh şakacı, kâh ironi yapmaktan çekinmeyen; yaşanan olayları tanrısal bir bakışla çevreleyen ama tanrısal bakışın ciddiyetinden, “tarafsız bir yargıç” olan anlatıcının acımasızlığından uzak kalmayı yeğleyen bir anlatıcının varlığı hissedilir. Eggers, bu açıdan 19. yüzyıl romancılarının baş aşağı çevrilmiş hali gibidir. Hem Kral İçin Hologram’da hem de Çember’de dolguların çok fazla ayrıntıyla dolu olması tesadüf değildir. 19. yüzyılın büyük gerçekçi geleneğinde romanın dolgularına sirayet eden betimleyici ayrıntıların çeşitliliği karakteristik bir özellikti. Gündelik hayat, romanı ele geçirmeye başlamıştı. Eggers de çalışma yaşamının içinden bir dolu ayrıntı verir. Eggers’in ayrıntılarının 19. yüzyıl romanlarından farkı, zaten göz önünde olmalarıdır. Klâsik eserlerde okuyucuya bilmediği bir dünyanın kapılarını aralayan betimlemeler, Eggers’in romanlarında görmezden gelinenlerin görünür kılınması amacıyla kullanılır.

Dave Eggers’in Çember romanı ise internet çağında güvenlik, gözetim, rıza ve tâbi kılma stratejileri üzerine düşünen önemli bir roman olarak göze çarpar.[11] Yakın bir gelecekte, Google, Facebook, Twitter, Instagram gibi uygulamaların tamamını içinde barındıran “Çember” adlı bir şirket ortaya çıkar. Çember, sosyal ağ olmanın ötesinde internetteki tüm içerikleri içinde barındıracak bir tekel olma yolunda ilerlemektedir. Sıradan bir Birleşik Devletler vatandaşı olan Mae Holand, yakın bir arkadaşı sayesinde dünyanın en büyük şirketine dönüşen Çember’de iş bulur. Mae’nin işi ile hayatı arasındaki açı kapanır ve hayatı gün geçtikçe çemberin içinde erir. Şirketin patronlarının gayesi ise bu “çemberi kapatmaya” çalışmak olacaktır. Böylece, internet üzerinden tüm insanlığın izlendiği ve “şeffaf” olmaya çağırıldığı, özel hayat ile kamusal hayat arasındaki ayrımların ortadan kalktığı, tüm insanlığın anonimleştiği karanlık bir dünyaya doğru yol alınacaktır.

Eggers, Çember’de bugünkü deneyimlerimizin sonuçlarını mantıksal sınırlarına kadar takip eder. Ama aynı zamanda Çember’in kendini sunarken kullandığı reklam dilini, sloganları ve motivasyon arttırıcı stratejilerini de yansıtmayı başarır. Mottoları – “Mahremiyet hırsızlıktır,” “sır yanıltır” vb.- ya da her yeni çıkan aplikasyonun tanıtımının betimlemesi ile romanın kapitalist bir ütopya olduğu hissi yaratılır. Çember’in kapitalizm eleştirisinin merkezinde sadece, şirket içinde çalışma kültürünün neo–liberal yapısı, bu yapının yarattığı karakter aşınması ve yabancılaşmanın en saf hâliyle hissedilmesi yok. Aslında bir kapitalistin büyüme ve daha fazlasını isteme eğilimini, bu eğilimin yarattığı aurayı, bu auradan etkilenen ve bu fikre eklemlenen sıradan insanı anlatıyor Eggers. Kendi yalanına inanan, keşif yaptığını düşünürken talan etmeyi planlayan, ilerleme, başarı ve kazancı değerlerin en kutsalı olarak gören burjuva aklın kitap boyunca eleştirildiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Eggers’e göre Çember’de yaşananlar tam da bugün deneyimlenen şey. İnsanlar, aynı çemberin içindeki çalışanlar gibi yaşanılan “mucizenin” coşkusuyla hareket ediyor; sistemin gözetleme, kaydetme, manipüle etme mekanizmalarına aktif olarak katılıyor. Romanın akil adamı Mercer’in, “[d]ünyanın en zevzek muhabbetlerinin tam anlamıyla egemen olduğu bir ters evrene, bir ayna dünyasına girmiş gibi hissediyorum bazen. Dünya kendini zevzekleştirdi.” diyerek isyan etmesi boşuna değil. Eggers de zevzekleştikçe duyarlılığını, tutkularını, hazlarını yitiren bir dünyada, çalışma yaşamının içinde kaybolan insanları anlatıyor.

Eggers, her iki romanında da geniş bir alanın içinden söz alır. Kral İçin Hologram’da Birleşik Devletler’den Suudi Arabistan’a kadar uzanan coğrafyaya uzanır mesela. Ama Doğu Avrupa, Türkiye, Çin gibi ülkelerden de bahseder. Çember ise tüm dünyanın internet sayesinde küresel bir köye döndüğü kabulü üzerinden kurar anlatısını. Böyle geniş bir dünyanın tasviri kaçınılmaz olarak roman karakterlerinin derinlemesine ele alınmasını engeller. Daha doğrusu roman karakterlerinin duygusal ve psikolojik dönüşümleri olay merkezli bir şekilde ele alınır. Bu durum da ister istemez, genişlik uğruna karakterlerin derinliğinin feda edilmesine neden olur.

Bu noktada Kazuo Ishiguro’nun daha sonra filme de uyarlanan Günden Kalanlar ve Beni Asla Bırakma romanlarının incelenmeye değer olduğunu belirtmeliyiz. Ishiguro, Eggers’ten farklı olarak karakterlerin duygu ve düşüncelerine sirayet etmeyi görev edinir. Aynı zamanda bu iki roman ana tartışma konumuz olan maddi olmayan emeğin dönüşümü konusunda da derin iç görülere sahiptir.

Maddi Olmayan Emek ve Ishiguro Romanları

Günden Kalanlar, maddi olmayan emek konusunda derinlikli tartışmalar yapabileceğimiz bir zemin sunar. Roman, Darlington malikânesinin şaşaalı zamanlarını görmüş, iki savaş arası dönemde İngiltere dış politikasında söz sahibi olmuş Lord Darlington’a hizmet etmiş Stevens’in kısa süreli bir yolculuğa çıkışını anlatır. Yıl 1956’dır ve artık malikânenin sahibi Amerikalı zengin Bay Farraday’dir. Tatil fikrine oldukça uzak olan Stevens, patronunun önerisiyle bir yolculuğa çıkmaya ikna olur. Ama bu yolculuk da işle ilgili olacak, Stevens yıllar önce birlikte çalıştıkları Bayan Kenton’ı malikâneye dönmeye ikna etmeye çalışacaktır. “Bayan Kenton’dan gelen mektuplardan kadının böyle bir dileği olduğunu sezmiş, bu da Stevens’i heyecanlandırmıştır. Neden heyecanlandığını yol boyunca canlanan anılardan anlayacağız. 1956 yılında başlayan yolculuk 1920’lere, 30’lara, 40’lara kadar uzanacak, tıpkı Ishiguro’nun diğer romanlarında olduğu gibi, bir zaman sarmalında bulacağız kendimizi.”[12]

Stevens’ın kendi içine doğru bir yolculuğa çıktığı bu zaman diliminde adım adım aydınlanmaya doğru ilerlediğine dair bir umuda kapılmamak gerekiyor. Ishiguro, baş uşak karakterini kendi doğruları, prensipleri, “ciddiyeti” ve “centilmenliği” ile birlikte ete kemiğe büründürür. Stevens, bir görev adamıdır ve tüm hareketleri bu görev duygusuyla birlikte ivmelenir. “Duygularını disiplinli bir denetim altında tutan, onun için olmadığını bildiği şeye el uzatmayan, birtakım soyut şeref kodlarına karşı gevşemez yükümlülük bağları olan bir insan… Kişiliği, hiçbir zaman hayatın ve kaderin ona uygun gördüğü üniformanın içinden çıkmayan biridir, Stevens.”[13] Hatta şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Stevens, disiplini, kendini denetlemeyi, belirlenmiş kodlar üzerinden yaşamayı o kadar içselleştirmiştir ki, Negri ve Hardt’ın sözünü ettiği biyopolitik emeğin “canlı” örneği olmuştur.

Stevens, işvereninin farklı bir versiyonu olarak yaşamını sürdürür. Lord Darlington, 18. ve 19. yüzyılda ciddi, ağırbaşlı ve en sonunda centilmen olmuş bir kuşağın temsilcisidir. Entelektüel bakımdan kısır, kanaatler ve önyargılar bağlamında ise zengin bir düşünce dünyası vardır. İlk büyük savaş sonrasında Almanya’nın güçsüz bırakılmasını Avrupa uygarlığı açısından bir kayıp olarak gören Lord Darlington, Nazilere açıkça destek veren, İngiltere muhafazakârlarının sözcüsüdür. Stevens da aynı işvereni gibi bir centilmen olmak ve işvereni gibi düşünmek zorundadır. İş, kişisel düşüncelerden ve duygulardan önce gelir. Stevens, hayatı boyunca iyi bir başuşağın “vakar”ını taşıyacağı bir eyleme imza atarak babası ölüm döşeğindeyken işverenine hizmete devam ettiğinde[14] ya da işvereni Yahudi çalışanları işten çıkarmasını istediğinde duraksamadan bunu gerçekleştirdiğinde, tam da bu durumu doğrular.

Sonuçta kestirme yoldan Stevens’in duygularını bastırarak, kişi olarak varoluşunu hiçe saydığını söyleyebiliriz. Oysa Ishiguro, birinci tekil şahıs anlatımı ile aktardığı için böyle bir durumun gerçekleştiğine dair ipucu vermez. Stevens tüm hayatını örnek bir başuşak olma performansıyla geçirmiştir ve kendi ideolojik kodunun içinde, konfor alanına çekilmiş biri olarak kendini gerçekleştirmektedir. Asıl korkunç olan kendi kabuğunun içindeki bu katı varoluştur. Stevens, katı olan her şeyin buharlaşacağı düşünülen bir çağda katı olanın daha da katılaşmasının canlı bir örneğidir.[15]

Ishiguro, seneler sonra yazacağı Beni Asla Bırakma’da da kullanacağı bir yöntemi takip eder: Anlatıyı tekrarlar üzerine kurar. Belirli konular sürekli bir şekilde gündeme gelir. Her yeniden ele alış da benliğin farklı bir şekilde aranmasına yöneliktir.[16] Bu aynı zamanda kendi gerçekliğini açığa çıkarma olasılığı da yaratır. Ama Ishiguro, böyle bir umuda kapılmamızı da önlemeye çalışır. Ishiguro’da insanların ve yerlerin hatırasının sürekli doğrulanması bizi biz yapar ama bu benliğin dönüşmesine değil, daha da kendi içine kapanmasına neden olur. Tekrarların ve yeniden ele almaların hafıza üzerinden gerçekleşmesi ise geçmiş ile sürekli bir hesaplaşmayı beraberinde getirir ve Wen Geo’nun vurguladığı gibi: “Romanlarındaki geçmişe dönüş, bir anlamda bireyin içinde öz saygıda önemli bir düşüşe işaret eden bir melankoli ortaya çıkarır.”[17]

Beni Asla Bırakma da aynı Günden Kalanlar gibi kendi kabuğunda yaşayanların hikâyesini anlatır. Roman, yine birinci tekil şahıs anlatımıyla ilerler. Bu sefer anlatıcımızın adı Kathy H.’dir. 1990’ların sonlarında, alternatif bir İngiltere’de, organ nakli için üretilen klonların yetiştirildiği özel bir okuldan, Hailsham’den mezun üç arkadaşın yaşamı anlatılır kitapta. Kathy H. organ bağışı yapan kendisi gibi üretilmişlere bakıcılık yapmaktadır. Roman onun anıları etrafında şekillenir ve geçmişten bugüne doğru ilerler.

Ishiguro, birinci tekil şahıs anlatımıyla güvenilmez anlatıcıyı devreye sokarak oldukça sarsıcı olan ve etik tartışmaların devam ettiği bir konuyu tartışmaya açar. Beni Asla Bırakma, bu açıdan dehşet verici bir distopyadır ama dramatik yoğunluk organları için dünyaya getirilen klonların biyolojik sömürülerinin vahşiliğine yönelmez. Tersine klonların bu durumu yaşayış ve kabulleniş biçimlerine odaklanılır. Yaşamlarının tek amacı insanlara organ sağlamak olan canlıların nasıl duygusal bütünlük içinde kaldıkları sorgulanır roman boyunca.

Eleştiri klişelerine sığınacak olsaydık kolaylıkla Kafkaesk bir evrende olduğumuzu söyleyebilirdik. Lakin Ishiguro’nun karakterleri en vahşi gerçeği anlatırken bile soğukkanlılığını koruyan anlatıcılar değildir. Dahası Ishiguro, içeriği vahşileştirmek yerine sıradanlığın yüceltilmesini tercih eder.[18] Önder Özden’in belirttiği nokta da önemlidir: “Kathy ve arkadaşları sonsuz bir üretim ve yeniden-üretim çemberinde ‘hayatlarını’ sürdürürler. Kendilerine ne olacağını bilirler; onların deneyimledikleri ölüm değil tükenmedir. Bile isteye organlarını ‘gerçek’ insanlara verirler. Kaçma, isyan etme girişimleri, hatta hayalleri bile yoktur Ishiguro’nun organ bağışçılarının.”[19] Daha doğrusu hayalleri olduğunda bile bir şekilde onlara ket vurmaları gerektiği öğretilir Hailsham’in öğrencilerine. Onun dışında Kathy H. normal bir okul hayatından bahsediyormuş gibi Hailsham’in deneyimini anlatır. Akran zorbalıkları, oyunları, sırdaşlıkları ile herhangi bir yatılı okuldan farkı yoktur okullarının. Bu bölümleri okurken klon olmanın nasıl içselleştirildiğini takip eder okuyucu. Romanın tonunun dışına çıkınca yaşanan vahşeti hisseder ama anlatının içinde ne bir vahşiliğe ne de bir felakete rastlar. Yaşanılacaklar Hailsham öğrencilerinin değiştirilmez kaderidir ve öğrenciler bundan başka bir hayatın mümkün olmadığının farkındadırlar. Duygularını buna göre düzenlemeyi öğrenmişlerdir. Organ bağışı yapacakları için ne korkarlar ne de endişelenirler. Katıksız bir görev duygusuyla tükenişlerine ilerlerler.

Bu durum aslında maddi olmayan emeğin, sömürülmeyi içselleştiren çalışanlar yaratma becerisinin sınır durumu olarak okunabilir. Tüm emeklerinin aslında bir anlam ifade etmediğini, ortaya çıkan ürünün kendisi olduklarının farkında olan ama bunu konuşmayı da tartışmayı da sürekli erteleyen insan olmayan insanlarla karşı karşıyayızdır. Kathy H.’nin sıradanı yücelten anlatımı da bunu destekler. Öğrencilerin dünyası daralmış, eksik ve sakattır. Ama bu dünya aynı zamanda öğrencilerin dâhil olmadığı dış dünyanın da aynası olma işlevini görür. Hailsham’de sergi için sanat eserleri seçen Madam’ın, Kathy H.’yi oyuncak bir bebeğe sarılmış “Beni Asla Bırakma” şarkısını söylerken gördüğü gün ağlamasıyla ilgili söyledikleri Ishiguro’nun yarattığı dünyanın özeti gibidir: “Tamamen farklı bir nedenden dolayı ağlıyordum. O gün senin dansını izlediğimde, başka bir şey daha gördüm. Yepyeni bir dünyanın hızla yaklaştığını gördüm. Daha bilimsel, verimli bir dünya, evet. Eskiden beri var olan hastalıklara çareler bulunan bir dünya. Çok iyi. Ama aynı zamanda katı, zalim bir dünya. Sonra gözlerini sıkıca kapatmış, küçük bir kız gördüm; eski iyi yürekli dünyayı göğsüne yaslamış, artık kalamayacağını yüreğinde hissettiği bu dünyayı tutuyor ve ona yalvarıyor, onu asla bırakmasın istiyordu. Ben bunu gördüm.”[20]

Ishiguro, Eggers’ten farklı olarak mekânsal anlamda darlığı tercih eder iki romanında da. Stevens, bir geziye çıkmıştır, Kathy H. arabayla İngiltere’nin bir ucundan diğerine gider ama ‘yol’un bir şeyleri açığa çıkarma kudreti yoktur. Asıl yolculuğun belleğe olduğu hissedilir. Stevens nereye giderse gitsin Darlington Konağı’nı, Kathy H. ise Hailsham’i yanında taşır. Bu anlamda her iki mekânda karakterlerin içine işlemiştir. Bu daralmaya eşlik eden kılı kırk yaran, kimi zaman fazla kaçtığını hissedebileceğimiz ayrıntıcılık sayesinde karakterlerin kendilerini işlerine adayışlarının anlamsızlığının farkına varırız.

Ishiguro, aynı zamanda teknik olarak farklı stratejiler geliştirerek gerilimi arttırır. Stevens ve Kathy H. tüm hikâyeyi bilen güvenilmez anlatıcılardır ama kendi dünyalarının darlığını ve duygusal anlamda ehliyet sahibi olamayışlarını romanların her satırında hissederiz. Yazar buna ek olarak polisiye kurgudan aşina olduğumuz kısaltılmış anlatım tekniğini kullanır; hikâyeyi bilgilendirmeden hemen önce keser ve okurda beklenti oluşturur.[21] Ama Günden Kalanlar ve Beni Asla Bırakma’nın anlatıcıları bunu sanki kendi dünyalarının darlığından kaynaklandığını hissettirirler. Gerçek, parça parça ve tam anlamıyla ele geçirilemezmiş gibi sunulur. Ama bu bir handikap değil tam tersine her iki romanında farklı soru ve sorunlara yönelmesini sağlayan güçlü yönüdür.

Sonuç Yerine

Cuaron, Eggers ve Ishiguro’nun aynı meseleler etrafında buluşmaları bir tesadüf değil. Neredeyse kırk yıldır çalışma tarzında yaşanan dönüşüm, toplumsal gerçekliğin tüm hücrelerine nüfuz etmeye başladı. Aynı zamanda bu gerçeklik yeni bir çalışan kuşağının doğmasına da neden oldu. Duyguların ve düşüncelerin patronların talimatlarıyla belirlendiği bir dönemde, Eggers büyük dönüşümün küresel ölçekte izini sürerek, yeni kölelik ve “zombilik” tarzlarının farklı görünümlerini gözler önüne serdiği; Ishiguro bu yeni yabancılaşma, tâbi olma biçimlerinin sınıfın ruhunda açtığı yaraya odaklandığı ve iktidarın aurasına kapılan ve taciz edildiğinin bile farkında olmayan yeni tip ‘özne’ ile karşı karşıya olduğumuz uyarısında bulunduğu; Cuaron ise bu yeni tip öznenin belki de kendi zincirlerini kıracak bir imkâna ulaşabileceğini umut ettiği için önemli eserlere imza attılar.

DİPNOTLAR

[1] Slavoj Zizek, “Eleştirmenler Roma’yı Yanlış Nedenlerle Övüyorlar”, çev. Abdurrahman Aydın, Gazete Duvar, 18.01.2019, https://www.gazeteduvar.com.tr/sinema/2019/01/18/elestirmenler-romayi-yanlis-nedenlerle-ovuyorlar/

[2] A.g.e.

[3] Antonio Negri ve Michael Hardt, Çokluk, çev. Barış Yıldırım (Ayrıntı Yayınları, 2004), 83.

[4] A.g.e., 83-84.

[5] A.g.e., 84.Ayrıca maddi olmayan emek tartışmalarının derli toplu bir özeti için bkz. Utku Özmakas, Biyopolitika: İktidar ve Direniş (İletişim Yayınları, 2018), 277-290.

[6] Dave Eggers, Kral İçin Hologram, çev. Defne Orhun(Siren Yayınları, 2015).

[7] Dave Eggers, Çember, çev. Handan Balkara (Siren Yayınları, 2016).

[8] Kazuo Ishiguro, Günden Kalanlar, çev. Şebnem Susam-Saraeva (Yapı Kredi Yayınları, 2015).

[9] Kazuo Ishiguro, Beni Asla Bırakma, çev. Mine Haydaroğlu (Yapı Kredi Yayınları, 2007).

[10] Maceracılık ve girişimcilik kavramlarını Franco Moretti’nin işaret ettiği gibi kullanmaya çalıştım. Bkz. Franco Moretti, Burjuva, çev. Eren Buğlalılar (İletişim Yayınları, 2015).

[11]Bu bölümde Dave Eggers’in Çember romanı ile ilgili yazılanlar, daha önceki değerlendirmelerimin gözden geçirilmiş halidir: http://kitapeki.com/hepimiz-icindeyiz-cemberin/

[12] A. Ömer Türkeş, “Bir Uşağın Bir Uşağın Hatıraları,” Oggito, 11.10.2017: https://oggito.com/icerikler/bir-usagin-hatiralari/44618.

[13]Raşel Rakella Asal, “Kazuo Ishiguro ve Günden Kalanlar: Kutsaldır Vazife Her Şeyden,” Oggito, 07.10.2017: https://oggito.com/icerikler/kazuo-ishiguro-ve-gunden-kalanlar-kutsaldir-vazife-her-seyden/44009.

[14] Stevens, babası ölüm döşeğindeyken işini yapmasını daha sonra anımsadığında şunları söyler: “Gerçekten, ne diye yadsıyayım? Bütün o üzücü çağrışımlarına karşın, bugün o akşamı ne zaman anımsasam, içimin büyük bir zafer duygusuyla dolduğunu fark ediyorum.”

[15] Katı olanın daha da katılaşması Moretti’nin 19. yüzyılda devrimler çağının sona ermesiyle birlikte farklı bir bağlamda kullandığı bir tamlamadır. Bkz. Moretti, Burjuva, 2015.

[16]Kaya Genç’in tekrarlar hakkında söyledikleri dikkat çekicidir: “Stevens’ın sesi tekrarlar üzerine kuruludur, kendi kendimizi bir fikre, bir hakikate, bir yalana inandırmaya çalıştığımızda yaptığımız gibi, aklındaki düşünceyi farklı biçimlerde yeniden düşünmeyi sever, Stevens.” Kaya Genç, “Gizli Müttefikler,” Sabit Fikir (25-01-2012): http://www.sabitfikir.com/elestiri/gizli-muttefikler.

[17]Wen Guo, “Human Cloning as the Other in Ishiguro’s Never Let Me Go,”Comparative Literature and Culture, 17, 5, (2015).

[18] Fırat Yıldız, “Kazuo Ishiguro Romanlarında Sıradanlığın Yüceltilmesi,” International Journal of Languages’ Educationand Teaching, Volume 5, Issue 4, (December, 2017).

[19] Önder Özden, “Geride Bırakılan Utançtır”, BirGün Kitap, Sayı: 117, (Ocak, 2013).

[20] Ishiguro, Beni Asla Bırakma, 2007.

[21] Ishiguro’nun polisiye kurgu yöntemlerini kullandığı fikri Matti Hyvärinen’e aittir. Bkz. Matti Hyvärinen, “Friendship, Care, and Politics: Kazuo Ishiguro’s Never Let Me Go,”Redescriptions: Yearbook of Political Thought, Conceptual History and Feminist Theory içinde, (Berlin: Lit Verlag, 2009), 202-226.