Ahmet Haşim, Suat Derviş’in Ne Bir Ses Ne Bir Nefes adlı romanı hakkında kaleme aldığı -22 Şubat 1923 tarihli Akşam gazetesindeki- yazısına şu satırlarla başlar:

“Haşyet (korku) hissi hayatımızı doğrudan doğruya tehdit eden müsbet tehlikelerden gelmediği zaman, bir zevk men­baı ve bir güzellik mevzuudur. Onun için birçok çocuk masalları, halk efsaneleri, cid­di san’at eserleri bu mevzudan mülhem olmuşlardır, “Kor­ku edebiyatı” dünyanın her tarafında en çok rağbet bulan meta’dır. Bütün medeni merakizde bir nevi tamaşa mües­seseleri vardır ki oraya gayet ağır başlı kimseler, karılar ile kızlar ile, akşam yemeğinden sonra, henüz iyi ölmemiş bir ölünün diri diri mezara konuluşunu veyahut canlı bir in­san sırtından, lime lime, et ve deri parçalarının koparılı­şını seyir için giderler.” 

İnsanların korkularını “bir zevk menbaına ve bir güzellik mevzuuna” dönüştürmeleri çok eskilere -mağara resimlerine- kadar uzanır. Sonrasında efsanelere, mitolojiye ve masallara ilham veren yine korkular olmuştur. En büyük korku kaynağı ise hiç kuşkusuz ölümdür.

Korku anlatıları hem o dönem insanının zihnindeki en ürkütücü nesne, olay ve düşüncelerin açığa çıkmasını sağlıyor, hem de bu karanlık dünya ile savaşan anlatıdaki kahramanı aracılığı ile dinleyiciye/okuyucuya bu korkularla yüzleşme ve böylelikle bir arınma fırsatı veriyordu; “tragedyanın ödevi, uyandırdığı acıma ve korku duygularıyla ruhu temizlemekti!”

İşte bu efsane, mitoloji ve masallar yüzlerce yıldır bir kültürden ötekine, bir coğrafyadan diğerine taşınırken, evrensel diyebileceğimiz bir genişlikte ortak bir bellek yarattılar. Dünyanın hemen her köşesinden fışkırdığına göre insanoğlunun zihniyet dünyasının o karmaşık yapısının sırlarını çözmemiz için sağlam ipuçları barındıran korku temaları ve nesneleri yüzyıllar boyunca edebiyat, sinema ve diğer sanatlar, özellikle romanlar için ilham vericiydi.

Gotik edebiyatın doğum yeri sayılan İngiltere’de romantizmin etkisi ile başlayan akım, Horace Walpole’un Otoronto Şatosu (1765), William Beckford’un Vathek (1786) ve Ann Radcliff’in The Mystery of Udolpho (1794) adlı romanları ile yayılmıştı. Korku hissiyatına ilgi 19. yüzyılda da sürdü. Fredrich De La Motte Fouque’nun Undine’i (1809), E.T.A Hoffmann’ın Undine Operası (1814), Charles Nodier’in Infernaliana’sı (1821), Edgar Alan Poe’nun Tales’i (1840), Sheridan Le Fanu’nun Camille’i (1872), Brom Stroker’ın Dracula’sı (1897), Mary Shelley’in Frankeinstein’ı (1916) korku temalı anlatıları başlı başına bir roman türü haline getirdi. 20. yüzyıla gelindiğinde korku türü -alt türleriyle birlikte- öylesine popülerleşti ki, insanoğlunun korkuları kültür endüstrisinin en çok tüketilen metalarına dönüştüler.

Bu hayali dünyalar bizi, sanatı ve edebiyatı neden bu denli meşgul etmiştir? Jung’un çıkardığı sonuca göre, insanların geleneksel anlatılara, mitolojiye, efsane ve destanlara yanıt vermesinin nedeni, bu anlatıların gerçekte tek bir an­latı olmaları ve tüm insanlık tarafından paylaşılan, ortak ruhsal dene­yimlerden söz etmeleridir. Kahramanların çıktığı tehlikeli yolculuklar, her insanın katetmek zorunda olduğu zorlu yaşam yoluna benzetilebilir. Genellikle olağanüstü yaratıklarla yüzleşerek de olsa, bu kah­ramanların karşılaştıkları engeller, fiziksel sınavlardan çok ruhsal sınamalara karşılık gelmektedir. Başka bir deyişle ejderha, canavar, örüm­cek ve diğer varlıklar, genel kanının tersine gerçeklikten hiç de uzak olmayan psişik fenomenlerin uzantılarıdır. Jung’un arketipler kuramını destekleyen en önemli kanıtlarından biri, dünya edebiyatın­da betimlenen yaratıklarla psikanalistler tarafından tedavi edilen akıl hastalarının çizdiği resimlerdeki varlıklar arasındaki benzerliktir. İnsanların bu kur­maca olaylara yakınlık duymalarının nedeni, bunların, erginlenmenin temel aşamalarını betimlerken, evrensel bilinçaltının terimlerini kullanmalarıdır.

Türk Edebiyatının Korkuları

Batı edebiyatında korku türü, genellikle varlıkları tamamıyla hurafelerin alanına itilen cadılar, cinler, hortlaklar, vampirler ve büyülerle ilgilidir. Mistik yaratıkların, şeytan ve kötülük inancının Batı kültüründe özel bir yeri olması, korku türünün Batı’daki popülerliğini açıklamak için sıklıkla kullanılmıştır. Benzeri doğaüstü yaratıklar ve mistik inançlar, Anadolu ve İslam kültüründe de görülürler; belleklerimizde cin/peri masallarının özel bir yeri vardır. Kaldı ki sinema ve çeviri romanlar sayesinde cinler ve periler, vampirler ve hortlaklarla çoktan el ele vermişler, Ahmet Haşim’in makalesinden anlaşılacağı üzere, korku sanatı özellikle 20. yüzyılın başlarında bu topraklarda da izleyici/okuyucu bulmuş, korkunun her türlüsü “milli”leştirilmiş ve üstelik sevilmiştir. Buna karşılık yerli üretim pek cılızdır.

Mesela Hüseyin Rahmi Gürpınar, Mezarından Kalkan Şehit ve Dirilen İskelet gibi romanlarında korkuya dair ögeler kullanmışsa da, bu öğeler doğaüstü varlıklara olan inancın eleştirisine dönüşmüştür. Yine de bir gerilim atmosferinden söz edebiliriz. Psikolojik gerilim türünde yazılan ilk roman –başta sözünü ettiğim- Suat Derviş’in Ne Bir Ses Ne Bir Nefes’idir (1923). Gerçek anlamdaki ilk korku romanı –Dracula İstanbul’da– ise dönemin tanınmış tarihçilerinden Ali Rıza Seyfi tarafından 1939 yılında yazılmıştır ve Brom Stroker’ın Dracula’sının başarılı bir adaptasyonudur.

Korku ile edebiyatı birleştiren ilk Türk yazar olan Kenan Hulusi Koray’ın Bahar Hikâyeleri’nde (1939) korku edebiyatının belli başlı motiflerini kullandığını görüyoruz. Kavaklıkoz Hanında bir Vaka, bu türdeki hikâyelerinin en başarılısı… Kenan Hulusi, kasaba ve köy hayatının geleneksel bir mekânını, bir hanı, Gotik edebiyat ustalarını kıskandıracak kadar ürkütücü bir atmosfere büründürürken okuyucuda tekinsizlik duygusu uyandırmayı başarmıştır.

1944 yılında Azmi Nihat Erman’ın bir dizi korku romanı göze çarpıyor, ancak bunların “dime-novel” dediğimiz tarzda, yani uzun hikâye türünde olduklarını belirtmek gerekir. Aynı yıl Vedat Örfi Bengü’nün Akdeniz İncisi’nde de korku ve gerilim öğeleri öne çıkar. Bu romanın hikâyesinin Hindistan’da geçmesi, kötü kişiliği bir Hindistan Raca’sının temsil ediyor olması, korkunun kaynağının öteki olduğunu bir kez daha hatırlatır. Korkuya ilgi -yine- aynı yıllarda Daniş Remzi Korok’un Ölü Ciğeri Yiyen Adam: Yamyam Yusuf ve Peride Celal’in Yıldız Tepe romanları ile sürer. Romanda ve korku türünde 1944-45 yıllarında kaydedilen artışı II. Dünya Savaşı korkularıyla ilişkilendirebileceğimizi düşünüyorum.

Kerime Nadir’in içinde aşkı da barındırmakla birlikte daha çok korku türüne yaklaşan ve pek bilinmeyen romanı Dehşet Gecesi (1958) şaşırtıcı bir vampirella hikâyesiydi. Dehşet Gecesi’nin Brom Stroker’in Dracula’sından “esinlendiği” çok açık. Ne var ki, “genç bir adamın ticari bir mesele için vampirin uzak diyarlardaki şatosuna davet edilmesi, orada vampirin saldırısına maruz kalması ve sonda kötülükle iyilik arasındaki savaşta iyinin galip gelmesi” biçiminde özetlenecek hikâyeye çok farklı bir renk katmıştı Kerime Nadir. Mekânı Transilvanya’dan Hakkâri’ye taşımış, Karpat dağlarının yerini Cilo zirvesi almış, hepsinden önemlisi, etkileyici bir erkek olarak Kont Dracula’da cisimlenen vampirin yerine Prenses Ruzihayal isimli dayanılmaz güzellikte bir vampirella yaratmıştı… Ancak Kerime Nadir, vampir figürünü yerlileştirmek için olmalı, hortlak sözcüğünü tercih etmişti.

Korku edebiyatındaki asıl sıçrama 1990’lardan sonradır. 2000’li yıllarda, çeviri romanlar, filmler ve TV dizilerinin etkisiyle çok sayıda vampir, kurt adam, canavara dönüşmüş psikopat katılır edebiyatımıza. İyi örnekleri olmakla birlikte, henüz korku türü Türkçe yazılan romanlar açısından tatmin edici değildir.

Korku türünün güdüklüğü üzerine edebiyat dışı pek çok neden sıralanabilir, ama konumuz roman olduğuna göre, “bu tarz metinlerin gerçeklikten kopukluğu” suçlaması, sanıyorum en önemli nedendir. Cumhuriyet’in ilanından sonra edebiyatı da kapsayacak biçimde her alanda yürütülen yeniden inşa seferberliği, belki de aydınlanmaya yapılan vurgu, en çok mistik, fantastik, kısacası irrasyonel kaynaklardan beslenen korku türünün sonunu getirmiştir. Bu iddianın toplumsal zihniyetle, Aydınlanmacı ideallerle, yazara ve romana yüklenen vazifelerle yakından alakası var. Şimdi bütün bu ideal ve vazifeleri korku edebiyatı uğruna bir çırpıda feda edecek değilim elbette. Ancak düş ve fantezilerimizin ya da korku ve gerilimlerimizin insana ve topluma dair gerçeklikler olduğunu, korku edebiyatının tarihinin -tıpkı polisiyelerin tarihi gibi- kapitalizmin gelişme evreleriyle birlikte ele alınabileceğini vurgulamak isterim. Böyle bir bakış açısından yola çıkıldığında, korkunun bütün o mistik ve fantastik unsurları gerçek maddi görünüşlerini kazanacaklardır.

Sevmek, gülmek, öfkelenmek ya da korkmak birbirinden derece farklı duygular değil, hepsi de insana özgü, hepsi de bireysel olduğu kadar kolektif bir belleğe de sahip. Gülmecenin basit ve masum görünüşü altında gizlenen acı yergiyi düşünürsek eğer, korkunun ardındaki toplumsal ifadenin ne boyutlara vardığını kestirebiliriz. Giovanni Scognamillo’nun belirttiği gibi, korku edebiyatı “salt marazi ya da dehşet verici bir kaçış edebiyatı değildir, kişisel ve giderek sınıfsal sancıları fantastik imgelerle, metafizik yaklaşım ve savlarla ortaya koyan bir başka büyülü aynadır.”[1]

“Cehennem Başkalarıdır”

Korku edebiyatını sadece doğaüstü, fantastik varlıkların vücut buldukları metinler topluluğuna indirgemiyoruz elbette. Korkunun kaynağını -Sartre’ın “Cehennem Başkalarıdır” sözünü hatırlatırcasına- başkalarına, ötekilere, kurumlara ve iktidar yapılarına bağlayan, mistik ve fantastik unsurlara, kana ve şiddete yer vermeyen ama insan, toplum, iktidar odaklı şiddeti işleyerek korku, ürperti, tiksinti yaratan romanlar da var ki doğrudan tür içinde sınıflandırılmaması gereken bu tarz anlatıları daha etkileyici ve ürkütücü bulduğumu söylemeliyim. Oğuz Atay’ın Korkuyu Beklerken adlı hikâye kitabı bu tarz anlatıları tartışmak açısından çok iyi bir örnek.

Korkuyu Beklerken, Oğuz Atay’ın romanlarından aşina olduğumuz dünyasını, mutsuz, yalnız, ürkek, hayat yorgunu insan teklerini yansıtan sekiz öyküden oluşuyor. Elbette doğrudan korku türü içinde mütalaa edilecek öyküler değil Atay’ın yazdıkları ama içlerinden iki tanesi -“Unutulan” ve “Korkuyu Beklerken”- bir korku hikâyeleri seçkisine alınabilecek kadar türe yakın duruyorlar.

“Unutulan”da eski kitapları karıştırmak bahanesiyle karanlık tavan arasında bir fenerle dolaşan bir kadının bilincinde dolaşıyoruz. Kitaplar işin bahanesi. Kadının asıl aradığı tavan arasındaki eşyalara sinmiş geçmişidir. Nitekim önce ilk defa giydiği tuvaletini ve artık çürümüş ayakkabılarını bulur bir torbada. Ardından eski resimleri çıkarır bir köşeden. Resimlerle birlikte o resimlerdeki kişilerle ilintili anıları canlanır. Özellikle de eski kocasının resmine odaklanan kadın bir süre sonra eski kocasını elinde bir tabanca ile yere uzanmış halde bulacaktır. Adamın intihar ettiğini düşünürken onu son kez gördüğü günü, şiddetli kavgalarını, kendisinin evi terk edip gittiğini hatırlar. Sonrası biraz kopuktur belleğinde; gündelik hayatın rutinine dalmış, ev işleriyle vakit geçirmiş, anne ve babasının ölüm süreçleri ile uğraşmış, eski kocasını tavan arasında unutuvermiştir. Şimdi ona, onu unutmadığını kanıtlamak için diller dökmektedir.

Ben de onun inmesini beklemiş olmalıyım. Beni üzmek için inmediğini düşündüm önceleri. Sonra… bir türlü olmadı işte… çıkamadım: Gelenler, gidenler, geçim sıkıntısı, yemek, bulaşık, evin temizliği, ‘onun’ bakımı (çocuk gibiydi, kendisine bakmasını bilmiyordu), babamla annemin ölümü, bir şeyler yapma telaşı, önümde hep yapılması gereken işlerin yığılması. Orada, tavan arasında olduğunu unuttum sonunda. (Onu unutmadım tabii.) Ne bileyim, daha mutsuz insanlar vardı; onlarla uğraştım. Tavan arasında bu kadar kalacağını da düşünemedim herhalde. Bir yolunu bulup gitmiştir diye düşündüm. Belki evde olmadığım bir sırada… evet, muhakkak böyle düşündüm. Başka nasıl düşünebilirdim? Yaşamam için, onun her an var olması gerekliydi. Başka türlü hissetseydim ölmüştüm şimdi. Ayrıca, kaç kere tavan arasına çıkmayı içimden geçirdim. Hele kendini öldürdüğünü duysaydım, muhakkak çıkardım. Dargın olduğumuza filan bakmazdım.”[2]

Karanlık tavan arasına çıkan kadın, -Umberto Eco’nun deyişiyle- “belleğin canavarlar üreten kuyusu”nda bulmuştur kendisini. Kadının boğuşmak zorunda kaldığı canavarlar, bir zamanlar sevdiği, yitirdiği insanlardır, onlarla geçirdiği günlerdir, anılarıdır, aslında gündelik rutin içinde onları kafasından silip atmış olmasıdır. Şimdi kocasının çürümüş bedeni imgesinde geçmişin bellekte çürümüşlüğüdür Atay’ın vurguladığı… Kadını korkutmaktan ziyade, Kafka’nın böcekleşen K.’sının ruh haline benzer bir duygu uyandırır ölü adamla karşılaşma anı; bir tür utanç, onu ihmal etmişlikten kaynaklan bir eksiklenme hali… Ancak -yeni kocası aşağıdan seslendiğinde eski kocasını yeniden tavan arasına, yani belleğinin derinliklerine terk edip gitmesinin önüne geçmeyecektir. “Unutulan,” bu toplumun bireylerinin gerçeklikle baş etme, geçmişi unutma refleksinin ironik hikâyesidir. Hesaplaşma yerine bastırma… İşte bu nedenle bastırılan her seferinde daha da çarpıklaşmış biçimlerde geri dönecek, her seferinde bir kez daha bastırılacak ve hayat her ne pahasına olursa olsun sürdürülecektir; korkularla birlikte…

Kitaba adını veren “Korkuyu Beklerken”in korkuları biraz daha farklı. Bu kez gündelik hayattan, başkalarından, pusuda bekleyen tehdit unsurlarından korkuya kapılan bir adamı anlatmış Atay. Hikâye, yalnız yaşayan, orta yaşlardaki yalnız bir adamın eve girdiğinde mutfak rafında isimsiz bir mektup bulmasıyla başlıyor. Mektup, kahramanımızın daha önce görmediği, hiç aşina olmadığı bir dilde yazılı:

“Morde ratesden, Esur tinda serg! Teslarom portog tis ugor anleter,fer to tagan ugotahenc metoy-doscent zist. Norgunk! UBOR-METENGA”[3]

Meraklanan kahramanımız, ölü diller uzmanı bir arkadaşından bu tuhaf sözlerin “Mektubu aldığınız andan itibaren evinizden hiç çıkmamanızı size kesinlikle bildiririz. Dikkat! ÜSTÜN-YOL” anlamına geldiğini öğrendiğinde, önceleri önemsemediği tehdidi ciddiye alacak ve evine kapanacaktır. Günlerini kitap okumak, yabancı diller öğrenmek, evi temizleyip düzenlemek gibi uğraşılarla geçirmeye çalışsa da hiçbirine yoğunlaşamaz, huzursuz ve endişelidir. Evdeki yiyecekler tükendiğinde açlık tehlikesi bile çeker ama asıl tehlike yalnızlığıdır; yalnız kalmaktan korktukça artan bir yalnızlıktır bu. Zaman geçtikçe yalnızlıktan, korkudan, korkuyu beklemekten yorulan kahramanımız, normal hayata dönmeye karar verecek ama “normal” ile bir türlü uyum sağlayamayacaktır… Öyle ki “keşke gerçek olsaydı” diyecek durumdadır adam. Zira hiç değilse korkulacak bir sorun olduğu günlerde hayatın dışında kalması bir anlam kazanmıştır. Oysa şimdi, tehdit ortadan kalktığında daha korkutucu bir gerçekle, yani yaşamla baş edememe durumuyla, hiçlikle yüzleşmek zorundadır. Asıl korkutucu olan budur. Bu korku kitaptaki son öykü olan “Demiryolu Hikâyecileri – Bir Rüya”nın yazar kahramanının da içini kemirecektir.

“Demiryolu Hikâyecileri,” uzak bir yerlerdeki isimsiz bir kasabada, gelip geçen tren yolcularına hikâyeler satan üç seyyar yazara odaklanır. Seyyar demek yanlış aslında, demiryolu idaresinin kendilerine tahsis ettikleri odalarında yaşayan, maaş almamakla birlikte üstlendikleri görev nedeniyle bir tür memurlaşan bu üç tuhaf insan geçimlerini zorlukla temin etmelerine rağmen dünyadan kopuk bu “kayıp” istasyonda bir hayat kurmuşlardır kendilerine. Hatta anlatıcı ile kadın yazar arasında bir aşk bile başlamıştır. Ne var ki düzen bir gün bozulur; üçüncü – Yahudi- yazar hastalanıp hayatını kaybeder, kadın yazar istasyondan ayrılır. Yalnız kalan anlatıcı, alıcı bulamayan hikâyeler yazmayı ısrarla sürdürse de ayrılık vaktinin geldiğinin farkındadır:

Artık tren geçmiyor buradan. Son günlerde istasyon şef[4]ini de nedense ortalarda göremiyorum, izinli olduğunu sanıyorum- çünkü yıllardır hiç tatil yapmamıştı. Onun elbiseleri de şimdi benim üzerimde. Giderken yerine beni bırakmış olmalı. Trenler de nedense uğramıyor. Neyse, bunlar önemsiz ayrıntılar. Korkuyorum. Çünkü buradan gitmek istiyorum…”

Mutlu olmasa, geçimini zar zor temin etse, istasyon müdürünün tuhaf arzularını karşılamak zorunda olsa bile, kendisini güvende hissettiği bu kuş uçmaz kervan geçmez yerde kalmayı daha güvenli bulmaktadır. Buradan gitmek onu bilmediği yeni bir hayatın, tanımadığı insanların arasına atacağı, hayatın hakikati ile yüzleştireceği için korkar. Zira asıl korktuğumuz hakikattir!

“Her daim korkulan tek bir şey vardır: hakikat, daha doğrusu yarattığımız hakikat temsili. Gerçekte korku, bilerek ya da bilmeyerek temsil ettiğimiz bir hakikat karşısındaki cesaret eksiliğinden ibaret değildir: Bundan da önce korku, kendimize hakikatin bir imgesini yarattığımız, her durumda onun bir adına ve önsezisine sahip olduğumuz gerçeğinde örtük bir biçimde mevcuttur. Muammada hem ifadesini hem de panzehirini bulan, her temsilin içinde var olan arkaik korkudur.”[5]  

Yaşadığı reel gerçeklikle bile zor baş eden hikâye kahramanı şimdi hakikatle karşılaşacağının farkındalığıyla korkmaktadır. Kierkegaard’a göre korkunun yol ayrımında iki ana cadde görünür; birincisi özgürlüğe, ikincisi günaha açılır. Atay’ın hikâye ve romanlarındaki şaşkın, ürkek, tutunamamış bireyler onları özgürleşmeye götürecek caddeye çıkamazlar. Korkularıyla yüzleşmek yerine onları süreğenleştiren bu kaçma ya da bastırma hali, aslında yaşamaya dair, özgürleşmeye dair, hakikate dair korkulardır. Devasa bir dünya karşısında hissedilen hiçlik, yarış korkusu, başarısızlık düşüncesi, umut yoksunluğu bireyi kaygılara sevk edecektir. Böyle bir birey elbette her şeyden şikâyetçi, her dertten mustarip, daha baştan yılgın, bıkkın ve mutsuzdur. Oğuz Atay’ın kahramanları kendilerini toplumdan tecrit eden bireylerdir. Sennett’e göre, bu tecrit korkudan kaynaklanıyor; kendini açığa vurma korkusundan, hayata katılma korkusundan. Kısacası, hakikat korkusundan…”[6]

Metropol Korkuları

“Büyük kentlerin kalabalığı, onları ilk kez gözlemleyenlerde korku, itici bulma ve dehşet duygularına yol açmıştır.”[7] Oğuz Atay’ın romanlarında ve hikâyelerinde karşılaştığımız -kendilerine de inandıkları değerlere de faydası dokunmayan, başaramamış, dışlanmış, deliliğin ya da intiharın sınırlarında dolaşan, yaşam yorgunu- insan tipleri büyük kentlerin hızına, aklına, yasalarına ayak uyduramamış, buraları yurt belleyememiş, yabancılaşmış insanlardır.

Romantik şair ve yazarların eserlerinde dile gelen -modern kent yaşamına ve kentin tehdit edici kalabalıklarına dair- biraz tiksintiyle karışmış kaygı ve korkular ilk polisiye roman yazarlarının da ilham perisidir. Ancak bu türden korkular için, Oğuz Atay’ın da çok sevdiği ve Korkuyu Beklerken’deki hikâyelerde etkisini hissettiğimiz Franz Kafka’ya özel bir yer açmak gerekir. Brecht’e göre Kafka’nın Dava’sındaki en önemli nokta, büyük kentlerin sonu gelmez, karşı konulmaz büyümesinden duyulan korkudur. Bu kentler dolaylı ilişkilerin uçsuz bucaksız labirentini, modern ya­şama biçimlerinin getirdiği bölünmeleri, karmaşık, karşılıklı bağımlılıkları dile getirirler. Ve bu kentlerde yaşayan küçük burjuvaların hissettiği yalnızlık ve yabancılaşma hayatın atomize oluşundan, yabancılaşma olgusunun insanı artık neredeyse bütünüyle kendi buyruğu altına alacak boyutlara varmış olu­şundan, insanları kendi gölgelerinden ibaret kişilere dönüştür­müş bulunuşundandır.[8] İşte bütün bunlar Brecht’e göre zamanla ifadesini bir ‘önder’ özleminde bulur. Küçük burjuva, önderi, hiç kimsenin hiçbir sorumluluk yüklenmediği bir dünyada, bütün hoşnutsuz­luklarından sorumlu tutulabileceği tek adam olarak görür. Aradığı güvenlik hissidir. Teröristten korkar, hırsızdan korkar, sokak çocuklarından ürker, kediden köpekten tiksinir, kısacası kendisi gibi olmayan herkes yok edilmesi gereken bir tedirginlik nesnesidir. Demokrasi, hak, hukuk, adalet önemini yitirmiştir artık; öyleyse önderin, otoritenin, faşist kahramanlığın sahne alma zamanıdır.

Oğuz Atay’ın “Beyaz Mantolu Adam” hikâyesindeki kalabalık tam da böyledir; “teröristten korkar, hırsızdan korkar, sokak çocuklarından ürker, kediden köpekten tiksinir, kısacası kendisi gibi olmayan herkes yok edilmesi gereken bir tedirginlik nesnesidir.” Komik giysiler içindeki suskun bir adamı gördüklerinde de tedirgin olurlar. Yok edilmelidir adam. Çünkü o ötekidir. Her türlü duygu kıpırdanışının köreldiği bir kalabalık içinde yapayalnızdır. Bu temayı hikâyenin daha ilk cümlesinde açığa çıkarır Atay:

“Kalabalık bir topluluk içindeydi. Başarısızdı. Parası yoktu. Dileniyordu. Caminin önündeydi.”[9]

Tek başına bu yazının konusu olabilecek bu mükemmel açılış cümlesinin ardından bireyin kalabalıklar karşısındaki korkusunun hiç de irrasyonel olmadığını gösteren bir olay örgüsüyle “normal-dışı” adamın trajedisini izleriz. Adalet, vicdan, acıma gibi duygulardan azade olmuş bu topluluk karşısında tutunamayacağını anlayan adam ölüme yürüyecektir. Adamın korkup korkmadığını bilmiyoruz ama linçleri, linç girişimlerini, soykırım benzeri katliamların bilgisine sahip okuyucular için bu kalabalık gerçekten korkutucu. Kurmacanın içindeki hakikat korkutuyor bizleri.

80’lerden sonra büyük kentlerde -ve hayatta- tutunamayan, kalabalıklardan ürken, eyleme yeteneği düşük, yalnız ve tedirgin insan tiplerinin işlendiği romanların artışında Oğuz Atay etkisi mutlaka vardır. Nerdeyse bir kent edebiyatı kanonu yaratacak bir eğilim. Metropol korkuları demiştim bir yazımda. Bir zamanlar İstanbul’un tarihini, kültürünü, güzelliğini överdi edebiyatçılar. Son yıllarda kentin daraltan, bunaltan, giderek öldüren güzelliği öne çıkıyor.

Söz konusu karakter ve tematik ortaklaşalıklar bir kuşağın ve dönemin tahayyül dünyasını sergilemesi açısından kayda değer. Tesadüf mü? Değil elbette. Bu insan tipleri bocalayan bir kuşağın temsilcileri. İstanbul’u fethetmeye gelmiş ama koşullara yenik düşmüş, kapandığı evde kabuslarla boğuşan, kıstırılmış ve kuşatılmış hisseden roman kahramanları ancak hayalleri ile direnebiliyor metropol içinde kaybolup gitmişliğe. Ve yazarlar kalabalıklar içinde tek başına kaldığını, hiçleştiğini hisseden bu temsilcilerin içine düştüğü kimliksizleşmeden, o kimliksizleşmeyi derinleştiren akıldışı kentleşmeden çıkarıyorlar korku ve gerilim öğesini.

Eski Yunan’da kentler toplumun tesis edildiği, yurttaşlık bilincinin serpildiği mekânlardı. Bireyleşmeden ziyade kaba bir bencilliğin hüküm sürdüğü bugünün metropolünde toplumsalın parçalanması yaşanıyor. Hayal edilenlerle gerçeklik arasındaki uçurum metropol insanlarının ortak paydası olduğu halde aynı zamanda onları birbirine yabancı, hatta düşman kılıyor. Ötekileştiriyor. Sadece sınıfsal farklılıklardan kaynaklanmayan, kendimiz dışındaki herkese yönelik ötekileştirme refleksinin arkasında hiç kuşkusuz yoğun bir engellenmişlik hissiyatı yatıyor. İşte bu nedenle, Türkçe yazılan romanlarda son yıllarda metropol korkularının sıklıkla işlenir hale gelmesi, toplumsal bilinçaltının yazınsal ifadesi biçimde okunmalı… Bu romanları önemli kılan, kendileri de metropol tarihi içinde biçimlenmiş yazarlarının toplumsal hayatın bu yeni evresini ve bireyin tarih tara­fından koşulları belirlenmiş yalnızlığını sadece ele almış olmaları değil; belki de bizim de gördüğümüz ama fark etmediğimiz ya da yeterince hissetmediğimiz bu evreyi, bu hiçleşmeyi kavrayıp anlayarak edebiyatın gücüyle belirgin kılmaları.

Oğuz Atay günümüzde iyice bunaltıcı hale gelen bir durumu edebiyat üzerinden dile getiren ilk yazardı. Sistemin bireyi denetleyip düzene uydurmasındaki acımasızlığı, modern toplumla birey arasındaki uzlaşmaz çatışmayı mizahla ama kötümser bir bakış açısıyla dillendirdi.

Bütün romanlarında aynı duyguyu hissettirmiştir Atay, yani ifadesini buruk bir tebessümde bulan o devasız umutsuzluğu! Tebessüm ve umutsuzluğu yan yana getirmek onun ironik anlatımının başarısıdır. Hayatın karşısında çaresizlik içinde koşuşturup duran, bir türlü kimlik edinemeyen küçük burjuva aydının trajedisini, bilinç akışı tekniği ile aktarırken, algı, gerçek ve duygu arasında sürekli gelgitler kuran yazar, en ciddi anların zihindeki komik karşılıklarını/simgelerini, suçsuzluğun korkunç ile komik arasındaki tuhaf yerini büyük bir incelikle yansıtmıştır. Sanki apaçıkmış gibi görünen doğruların arkasındaki saçmalıkları, katı değer yargılarının kırılganlığı, kuralların aptalca olduğunu göstermek için karşısındakinin oynadığı oyunun içine girer, kendisini öteki kişinin zihinsel dünyasına yerleştirir, karşısına aldığının akıl yürütme tarzını benimsemiş görünür, söylemini çalar. Ancak bu söylem onun kahramanının ağzından telaffuz edildiğinde saçmalaşmıştır artık.

Atay, Korkuyu Beklerken’de gerçekliğin sahteliği üzerine kurduğu hikâyeler ile hakikate yaklaştırıyor okuyucusunu. Atay’ın edebiyat anlayışı, eyleme özürlü insan tipleri üzerinden yürütülen bir eylemlilik, yazarın hayata müdahalesi olarak yorumlanabilir. Hikâye ve romanlarıyla Oğuz Atay, Herbert Marcuse’nin sorusuna bir yanıt vermiştir sanki:

“Cevabı aranan soru şuydu: Gerçekliğin korkusu bütüncül hale gelmeye başlayıp politik eylemi engellediği zaman, isyan ve onun uzlaşmacı olmayan amaçları gerçekliğin reddi olarak radikal imgelemden başka nerede hatırlanabilir?”[10]

Oğuz Atay’ın roman ve hikâyelerinde gerçeklikle, daha doğrusu hakikatle baş edemeyen, politik eylemi engellenmiş insanlar ya da küçük burjuva aydınlar ironik bir üslupla teşrih masasına yatırılır. Eylemlilik çağı sona ermiş, Atay’ın kahramanının direnişi duygulanmak ve düşünmekle sınırlanmıştır. Ne var ki, toplumdan, ideallerinden ve eylemden soyutlanmış aydının romantik ruhuna hiç de uygun düşmeyen aydınlanmış aklı ayakta durmaya yetmeyecektir. Ama onların sahne aldıkları metinler ayaktadır ve bu metinlerin her sayfasına Oğuz Atay’ın isyanı sinmiştir. Yazmak bir eylemdir artık. Tıpkı yarım kalmış romanı Eylembilim’in kahramanı Server Bey’in söylediği gibi:

“Bir insan özellikle benim gibi bir insan ne zaman yazmaya başlar? Daha doğrusu, ne zaman onun için yaşadıkları, hissettikleri, düşündükleri artık ifade etmekten kaçamayacağı bir yoğunluğa ulaşır? Bilmiyorum, insan kendisi için böyle bir durumda olduğunu söyleyebilir mi? Bilmiyorum. Büyük bir acı, belki bir aşk, belki de çok başka bir sarsıntı sonucu insan kendini önemli bir kararın öncesinde; belirsizde olsa, yaklaşan bir değişimin huzursuzluğu içinde bulabilir. Korkulu bir bekleyiştir bu: insan bu bilinmeyen sarsıntının yaklaştığını hissedince bir süre ne yapacağını bilemez. Sonra bütün gücüyle, belki de daha önce hiç hayalinden geçirmediği girişimlere atılır -daha doğrusu kendini daha önce düşünmeye bile cesaret edemeyeceği bir eylemin içinde bulur.”[11]

DİPNOTLAR

[1] Giovanni Scognamillo, Dehşetin Kapıları, (İstanbul: Mitos Yayınları, 1995) s.40

[2] Oğuz Atay, Korkuyu Beklerken (İstanbul: İletişim Yayınları, 2004), s28.

[3] A.g.e., 35.

[4] A.g.e., 195.

[5] Giorgio Agamben, Nesir Fikri, çev. Fırat Genç, (İstanbul: Metis Yayınları, 2009), 116.

[6] Elizabeth Farrely, Mutluluğun Sakıncaları, çev. Erdem Gökyaran, (İstanbul: YKY Yayınları, 2015), 130.

[7] Walter Benjamin, Pasajlar, çev. Ahmet Cemal, (İstanbul: YKY Yayınları, 2002), 134.

[8] Walter Benjamin – “Brecht’le Söyleşiler,” Estetik ve Politika içinde, çev. Ünsal Oskay (İstanbul: Eleştiri Yayınları, 1985), 124-125.

[9] Atay, Korkuyu Beklerken, 10.

[10] Herbert Marcuse, Özgürlük Üzerine Bir Deneme, çev. Soner Soysal, (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2013), 50.

[11] Oğuz Atay, Eylembilim (İstanbul: İletişim Yayınları, 2004), 14.